15 Ağustos 2017 Salı

“Anlamam; Ama Anlatabilirim!” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.08.2017
@AcemiDemirci
Paylaş :

11 Ağustos 2017 Cuma

Soğan Suyuyla Yazılmış Mektuplar Gibi Kareler

Ben bir fotoğraf karesiyim. Kimileri için hikâyesi olan kimi için güzel bir anı yansıtan. Anıların sandığıyım. Siyah beyaz satırlarla başlar öyküm.

Eskisi gibi kenarı tırtıklı kesilmiş fotoğraf kartları halinde değilim artık. Dijitalim. Vaktinde öyle miymiş ama… Kareler kartlara basılır, arkasında da fotoğrafın  numarası olurmuş.  Resimli yüzün sağ alt köşesinde de fotoğrafçının adı yazarmış. Diyelim ki Foto Anılar.

Sonraları otuz altılık film ruloları  ile yapılmış çekimler. Yedek film rulosu aldın, aldın yanına yoksa kalakalırmışın rulo bitince. Adı sanı henüz bilinmediğinden bozulmamış cennet köşeleri, varsayalım ki otuz yıl öncesinin Alaçatısını çekemezmişin maazallah. Kim bilecekti ki Alaçatı’yı orada bir dizi çekilmeseydi? Keşke de çekilmeseymiş... Ne çekti o diziden sonra Alaçatı, ne çekti… Hala da çekiyor. Sahibim de o bitmişlik karşısında iç çekiyor.

Şimdilerde tarihi nitelik taşıyan ilk fotoğraf kareleri siyah beyazmış. İstanbul’un yedi tepesinin işaret parmağı uzatılıp sayılabildiği günlerden kalanlar mesela. Demircinin, marangozun uzunun elinden çıkma yalıların sırf ahşap olup da plastikmiş, pirinçmiş, suntaymış tanışmadığı dönemdekiler… Şimdiki gibi cebinde paran olsa da kafanda edebiyat, mimari, kültür, sanat anlayışı yoksa biraz Gotik, biraz İyon, biraz post modernizm, Türk mimarisi katkılı melez bile sayılmaz karman çorman bir tarz değil, ortaya sanat eserlerinin çıktığı günler. O zamanlar manolyanın nereye dikileceği bile ince ince hesaplanırmış. Şimdilerde edebiyattan, sanattan, mimariden, kültürden anlamasan da olur. Paran olsun da tek!  

Bir mimarın evine giren hırsız, siyah beyaz tüm eski fotoğrafları  çalmış. Mimar, restore etmek için gittiği eski bir köşkün  duvarında bilmem nerenin eski valisi kendi dedesinin dedesinin bir yabancı tarafından çekilmiş resminin aynısını  görmüş. Önce pek heyecanlanmış köşkün sahibini akrabası sanıp. Sonra yüz elli yıl önce yaşamış resimdeki kişinin kim olduğunu utana  sıkıla sormuş. Cevap, pişkinceymiş. Güya köşkün sahibinin dedesinin dedesinin Nazır babasıymış. Bu kez mimar gözünü çerçeveye dikmiş. Çocukken sapanla  attığı taşın pencereyi kırıp çerçeveye gelmesiyle bıraktığı izi görünce  hem eski fotoğraftakinin kendi dedesi olduğunu hem de türedi zenginin çalıntı fotoğrafa para ödeyerek kendisine yeni bir özgeçmiş yazdığını anlamış. İşte biz kareler böyleyizdir. Geçmişin görüntüsüyüzdür.
 
Siyah beyaz resimlerden sonra  fotoğrafçılarca tabedilen renkli rulolar çıkmış.  Sahibimden sıkça fotoğrafçılıktaki ustalığın, otomatik olmayan makinelerde  anlaşılacağını duyarım. Gerçi sahibim pek memnun şimdiki kolaylıklardan. Ayarlarla uğraşmak zaman alırmış çünkü. Baksanıza telefonlar bile resim çekiyor artık. Devir  çok değişti. Nerede o eski bayramlar;  nerede o eski fotoğrafçılık!

Fotoğraflar albümlerde saklanırmış evvelce. Albümler salonun baş köşesinde olurmuş. Saçın bir yanından ayaklara kadar upuzun gelin telleri ışıltılı  eski gelinlikler içindeki düğün resimleriyle başlar,  ilk çocuğun kundaktaki hali, birinci yaş günü diye  sıralanırlarmış aile resimleri albümlere. Resimler şimdi bilgisayardalar. Üzerlerine titrenilen negatifleri yoktur.

Kapakları bakır kabartmalı olanından düz deri kaplamalılara çoğu dikdörtgen şeklindeki albümler pek  güzelmiş. Koyu kahverengi kalın kartonumsu sayfalarda fotoğrafların yerleşeceği kesikler varmış. Şimdi öyle mi ya! Aç masaüstüne yeni bir dosya; çektiklerini doldur. Albüm bakmaktaki his, masaüstündeki bir numaraya tıklamakta duyulur mu hiç! Üstelik dijital kareler kesilip biçilebiliyor istenirse. Makassız. Fotoğrafçılık çok değişti çookk. Tıpkı küçücük kentlerin metropole dönüşüp tanınmaz hale gelmesi gibi.
 
Ne görse çeken sahibem gibi öyle her an fotoğraf çekmek nerede eskilerde… O, çiçeğinden böceğine, kuşuna, eski evine, penceresinden kapısına çeker de çeker. Hiç düşünmez fotoğraf makinesini; çok yorar. Rutubetli yerlerde objektifi gıcırdayarak açılıyor yine de bana mısın demiyor. Zalim; makineye karşı çok zalim. Ama ne yalan söyleyeyim ortaya çıkan sonuçlara bakınca ona hak vermiyor değilim. Öyle seviniyor ki çektiği kareler haftanın, günün kareleri arasına girince. Sevincini görünce kızamıyorum o acımasıza!

Doğa, mimari, kuş, ağaç, çiçek  filan çeker de nedense tek kendini çekmeyen sahibimin çekmek istemediği bir konu var,  biliyorum. Çünkü artık onu iyi tanıyorum. Deklanşöre dokunuşundan tanırım. O yüzden neyden hoşlanmadığını iyi biliyorum.

Hani sınıf arkadaşları, iş arkadaşlarıyla topluca verilen pozlar vardır. Aynı okulda okumuş da şimdi mezun olanlarla. Akrabalarla filan. O pozları çok sever sevmesine deee…

Tek birkaç kişinin gülümsediği kareler vardır ya.  Onlar ağzı kulaklarında gülerken etrafındakiler nedense sırıtmaz bile hani. Suratları asıktır sanki. İşte sahibem az kişinin  gülümsediği karelerden hiç haz etmiyor…  Çünkü onca somurtmuş insan içinde pişkince yılışan birileri,  karelerde pek sırıtır. Sahibime göre o gülümseyiş, muhtemelen öbürlerinin somurtmasının sebebidir.

Turlarda hep gerilerde kalır ne görse fotoğraflamaktan. Onun çiçeği böceği, ağacı, doğayı, eski evleri, kapıları çektiğini görenler ilk fırsatta yanına gelip “Siz mimar mısınız?”, “Ziraat mühendisi misiniz?”, “Zoolog musunuz?” filan diye sorarlar. Hiçbiri değildir oysa. Ama nasıl oluyorsa çektiği her şey hakkında eni konu bilgi sahibidir.

Ben bir fotoğraf karesiyim. Sadece hoş bir resim içermem. Bir öykü anlatırım. Çekildiğim yerdeki doğayı, bitki örtüsünü, canlı dokusunu, geçmişten bugüne mimarisini, günlük hayatı, havasını, kurumuşundan akarına suyunu, insanların yüzlerindeki ifadeyi anlatırım.

Ben, dijital bir kareyim. Sayfalarca anlatılacakları tek bir karede anlatan. Soğan suyuyla yazıldığından ilkten bakıldığında hiçbir şey görülmeyip de kâğıt gün ışığına tutulduğunda ne yazıldığı okunabilen, bugüne ve geleceğe yazılmış mektuplar gibi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.07.2017, , 11:05


Paylaş :

10 Ağustos 2017 Perşembe

“Karanlık çöktüğünde dokuz yaşında bir çoban; Mehmet” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.08.2018


Paylaş :

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Çay Ocağında

İşyerine gelenler uykularını açacak demli çay ya da mis gibi kokan kahve içmek üzere önce çay ocağına uğradıklarından içerisi yine kalabalıktı.  Daracık ocak, simitle kahvaltı yapanlar, ayakta duranlar, kapıda bekleşenlerle doluydu yine. İş yerinin en keyifli yeri olduğundan herkesin adımı önce buraya yönelirdi.  Bu sabah da sohbet çoktan başlamıştı.


Sumru : Hayat çok yorucu. Hiç şarj olma yok; ama hep cepten harcıyoruz enerjiyi,  tatilin bile dinlenmekten uzak olduğu şu devirde.
Alçin : Dinlenmek mi? Neydi o? Hani artık kimselerin ulaşamadığı en lüks kavramdı, değil mi?
Temüge : Çocuklardı, evdi, işti, koşturmaydı dinlenecek tek bir an yok. Ama muhabbet kuşu aldığımdan beri onun  şirinlikleriyle yorgunluğumu unutur oldum.
Alçin : Senin gibi adı demir çekirdeği anlamına gelen birinden nasıl da yumuşacık bir cevap böyle.
 Temüge :  Diyene bak! Alçin de kızıl çalıkuşu demek.  Sumru da kuş türü.  Kuşgillerden  olarak siz, benim muhabbet kuşuma kibar davranın lütfen, deyiverince keyiflerin yerine geldiğini gösteren kıkırdamalar duyuldu.


Sumru : Doğru ya, apartmandan iş yerine  sadece tanıdık olarak kalan ne çok kişiyleyiz. Arkadaş olmak, onu dostluğa taşımak imkânsız gibi şimdilerde. Bunun yoksunluğunu öyle bir hissediyorum ki artık. Hayvanlar gösterir oldu tek dostluk denilen şeyi. Hem de bize, insanlara.
Alçin : Haklısın. Gazetelerde insanların hayvanlara, hayvanların da  insanlara yaptıklarını okuyunca… Bizden hep eziyet, onlardan yeni doğan bebeğe kadar kurtarmaca. İnsana insandan dost olamayan çağ mıdır; nedir bu çağ, diye sitemle söylendi.
Sumru : Hayvanlar kendileri gibiler. İnsanlar değil ama. Hep başka bir halde gözükme çabasındayız.
Alçin : İşte bunları gördükçe hayvan sever oluyor galiba kimi insanlar.
Temüge : Bence de.
Bu sırada eli kabuk tutmuş çizikler içindeki Hüsniye girdi içeri.
Sumru :  Kedi beslersen böyle elin kolun çizik çizik gezersin işte. Gel sana akvaryum alalım. Bendeki balıklardan  veririm.
Alçin : Zordur balık bakmak. Yavruları büyütmek. Akvaryum temizliği sırasında kaç yavruyu lavabo giderinden  kaçırıp heba ettiğini  unuttun mu?
Sumru : Artık süzgeçle yapıyorum o işleri. Yavrular lavaboya kaçıp heba olmuyorlar böylece.
Temüge : Yine de akvaryumdaki  büyük balıklar yavruları yiyordur. Geçen gün de prenses balıkların yunusları yemişti, değil mi?
Sumru : Ooovv! Prensesler çok vahşi. Sanki akvaryum balığı değil de açık denizlerin köpekbalığı.
Alçin : Akvaryum köpekbalığı yani. Onu besleyeceğine benim gibi köpek besle.
Sumru : Ama akvaryum öyle dinlendirici ki… Geçen gece yarısı uyku tutmayınca kalktım, akvaryumun başına gittim. Akvaryum bitkilerinin yaprakları, karanlıkta ışıklı suda dalgalanırken  nefis bir görüntüdür. Lepisteslerden biri bir yaprağın üzerine uzanmış. Uyuyor. Vatoz, cama yapışmış. Çöpçü balığı dipte. Herhalde o da uyuyordu. Prensesler de canavar gibi dolanıyor. Oturdum izledim. Kalktığımda kafamın içindeki beni uyutmayan tüm düşüncelerden arınmıştım. Sonra mışıl mışıl uyudum.
Hüsniye : Gecenin bir vakti kalkıp akvaryumun yanına gitmeye ne gerek var? Kedi besle, kedi! O senin yanına gelir. Mışıl mışıl uyuyorsan o da yanında  mırıl mırıl uyur.
Sumru :  Kedinin dostluğu mu olurmuş? Nankör olur derler, duymadın mı? Eve bir de kedi alsam akvaryumdaki balıklarla kendine ziyafet çeker, Allah korusun.
Temüge : Kuş besleyin. Şakır da, konuşur da, hal hatır da sorar.  Günaydın da der. Şu iş yeri koridorunda günaydın dediğin kaç kişi dönüp de sana günaydın diyor? Dese de yüzü duvar gibi çoğunun. Gülmüyor bile. Selamlaşmak filan yok artık insanlarda. Ama muhabbet kuşun mu var, sabahları peşinen duyarsın neşeli bir günaydın.  Akşam eve dönünce de bu kez “hoş geldin, hoş geldin” der durur.
- Aklımı karıştırdınız. Ahhh ahh, selamlaşmayan, dost olamayan insanlar olarak hayvanlarda arar olduk sevgiyi, samimiyeti de  insanlar olarak biz bırakın başkalarına aslında kendimize bile samimi değiliz. İnsanlardan umudu hepten kesmişiz. Kedi seven kimisi balıktan; köpek seven kimisi kuştan; kuşla balık sevenler kediden uzak duruyor baksanıza. Hayvanları bile ayırıyoruz işimize geldiği gibi güya hayvan severlerden olmuşken. Hiçbir hayvan beslemeyeceğim işte, diyerek damdan düşer gibi konuşmaya dahil olan  biri, sohbeti bitiriverdi.


On beş dakikadır kapıda sıra beklerken konuşmaları da dinleyen o şakacı biri, şımarık çocuklar gibi omuzlarını silkerek “Almıycam işte dereden balık, kaplumbağa;  ormandan kuş, tavşan;  annesinin dibinden kedi, köpek. Beslemiycem işte beslemiycem doğanın canlılarını kafeste, evde. Göğe bakar görürüm nasıl olsa kuş”  diyerek kahkahayı patlattı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.07.2017

Paylaş :

8 Ağustos 2017 Salı

GÖL GAZİNOSU ve ZEKİ MÜREN

Bu çalışmama tema olarak, efsaneleşmiş kişi, sanat, her  ne olursa ona ithafen efsanemsi olgular seçtim.


Sıtkı, yine kız kardeşinin kocası ile tavla oynamaya koyulmuştu. Hala kimseleri beğenmeyip evlenmemekte direnen Sıtkı, akşam yemeğini hep kız kardeşinde yer sonra da tavla oynardı, evinin yolunu tutmadan önce.


O sıralar Gençlik Parkı’ndaki Göl Gazinosu’na Zeki Müren gelmişti. Herkes sesi buğulu ve pek değişik olan bu sanatçıyı dinlemek için akın akın Gençlik Parkı’na gider olmuştu. Toptancı dükkânındaki tüm gün açık olan radyodan sıkça şarkılarını dinlediği bu sanatçıyı Sıtkı da izlemek istiyordu. İstiyordu daaa… Parasına kıyamıyordu. Aklına tavlada sıkça yendiği kız kardeşinin kocasına bir yolunu bulup bilet paralarını ödetmek düştü. 


O akşam tavla oynamadan önce  “Yenilen bizi Göl Gazinosu’nda Zeki Müren dinlemeye götürecek”  dedi. Kız kardeşinin eşi Şeref esini çıkarmadı.


Tavlayı Şeref kazandı. Sıtkı bu sonucu hiç beklemiyordu. Canı fena sıkıldı. Çünkü konsere kendi başına gitse tek bilet alacaktı. Oysa şimdi üç bilet parası ödemek zorundaydı. Kız kardeşinin sekiz aylık bebeğini bahane etti. “Gidelim istedik; ama çocuğu hiç düşünmedik.  Hadi ağlarsa! Hadi durmazsa!” gibi bahaneler sıralamaya başlayınca kardeşi de Şeref de Sıtkı’nın niyetini zaten bildiklerinden üstüne üstüne gittiler. Sonunda Sıtkı bahane bulamaz oldu. Sadece “Çocuk bir vık desin hemen kalkarız gazinodan” diyebildi. Bu da yetmedi kardeşi de, kocası Şeref de “Kalkarız tabii” dediler.


İki saate kalmamış Gençlik Parkı’ndaki gazinoya gelmişlerdi. Sekiz aylık bebek, o kalabalığın içinde nereye bakacağını şaşırmıştı. Sahne ışıkları yanınca minicik, küçücük ellerini, kollarını ışıklara uzattı da uzattı. Güldükçe güldü. Agular gugularla kendince zıplamaya başladı.  Neşelendikçe neşelendi.


Bebek pek güzeldi. Sarı sarı cılız saçları henüz çıkmaya başlamıştı Kocaman mavi gözleri de gülüyordu kendisi gülerken.


Bebeği gören ona doğru geliyor, kucağına almak istiyordu. Sonunda birisi annesinin kucağından kaptığı gibi havaya kaldırıp kollarıyla sallayarak severken bir başkası da onun ellerinden kaptı bebeği. Sonra gençten bir kadının kucağındaydı bebek.


Bir anda bebek elden ele dolaşmaya başlayınca annesi de dayısı Sıtkı da paniğe kapıldı. Sıtkı yerinden fırladığı gibi kalabalığı yara yara bebeğe doğru ilerledi. Üç kadın bebeği sevmekteydi. Hışımla çekip aldı bebeği ellerinden. Ceketinin altına sakladı. Ceketiyle sardı yeğenini. Elinden alamasınlar diye. İki kolunu da göğsünde kavuşturmuş halde kardeşi ile kocasının yanına geldi. “Kalkın gidiyoruz. Konserin sonuna kadar kalırsak bebek elden gidecek” dediğinde  konser başlamamıştı bile daha.


Sıtkı ne onca istediği konseri dinleyebildi ne de en önde kaptığı yerin tadını çıkarabildi. Üç bilet parası ödemiş olmakla kaldı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.07.2017, 23:22

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
 
Paylaş :

KUMRU YUVASI

Ah, daha tazecik bir fideyken, iki karış bile değilken Adem getirmişti onu yan siteden. “Abla” demişti. “Bu çok değerli bir çam. Benden size hatıra kalsın.” Hemen de beli kapıp toprağa saplamış, koca bir kesek çıkarıp bir iki dakika içinde ufacık fideye yuva açmıştı. Otuz yıl önce. 


Öyküsü içini burduğundan belki de, Adem’i kırmamıştı Itır. Dedesini baba, anneannesini anne bilerek büyümüş Adem, gerçeği on üç yaşında öğrenmiş. İçerlemiş, kabullenememiş. Duramamış köyünde; inşaatlarda çalışmak üzere alıp başını uzaklara gitmiş.Memleketlisi müteahhitlerin yanında çalışmak için gelmişmiş buralara. Orman içindeki denize tepeden bakan bu sitede her işe koşturmuş. Elektrikten su tesisatına, badanadan çatı tamiratına her şey elinden gelir olmuş. Nerede şen kahkahalı kahve keyifleri,  aile sofrası olsa o evlerin önünde dolanır gıptayla bakardı. Çağrılmayı beklerdi sofraya, masaya. O sıralar on beşindeydi Adem. 


Adem’in diktiği fıtık çamı şimdi üç katlı evin boyunu aşmış, çatı olukları dökülen ibrelerle dolup rüzgarda savrulan dallar kiremitleri kırar olmuştu. Kalın dallarıyla ön bahçenin neredeyse tamamına gölge yapar olmuş fıstık çamına her baktığında Itır, yuvasız Adem de bu fıstık çamı gibi bir yerlerde büyümüş,kök salmış olsun dilerdi.


Dökülen ibrelerin çatı oluklarını tıkaması ve buraların dinmez şiddetli rüzgârıyla çatıyı döverken kiremitleri kıran dalları budatmak için Itır, bahçıvan Arif’i çağırdı. Arif,  başında geniş kenarlı eski hasır şapkası, elinde benzinle çalışan ağaç testeresi ile çıkageldi. Mobiletini bahçe duvarına yasladı. Sonra da bu işlerde kullandığı hayli yüksek merdiveni fıstık çamının pek boylanmış gövdesine dayadı. Çelimsiz haline bakmadan  kediler gibi çarçabuk yukarıya tırmandı. En üst basamağa gelince kafasını kaldırıp içi çam fıstığı dolu  iri kozalaklarla kaplı dallara baktı. Bir ağaç gövdesi kalınlığındaki alttaki dalı gösterip “budanacak dal buydu de mi Itır Abla?” diye sordu. Itır tam cevap vermek üzereyken iki kumru pıırrr diye fıstık çamından uçuverdi.


Itır, gözleriyle kumruları takip etti. Yan evin çatısındaki güneş enerjisi sisteminin su deposuna kondular. Tam fıstık çamının karşısına. Sanki tribünden sahayı izlercesine  neler yapıldığını seyre koyuldular.Telaşla, korkuyla.


“Dur biraz Arif” dedi Itır. “Dallara iyice bakalım. Bu kumruların burada ne işi vardı anlayalım önce.” Arif,  iri kozalaklar ve ibrelerin dallara takılıp kalmasıyla iyice perdelenen çamın içlerini göremiyordu. Itır’ın gözü hala çatıdaki kumrulardaydı. Televizyonda haberlerde izlediği evleri yanan insanların çaresizce ve gözü yaşlı halde o anı seyretmeleri gibi seyre koyulmuşlardı kumrular fıstık çamında olan bitenleri. 


Itır, çamın dibine gelip başını yukarı kaldırdı. Gözleriyle tüm dalları taramaya koyuldu. Kozalaklar o kadar iriydi ki. Ama yine de bir noktadaki büyücek karaltıyı gizleyemiyorlardı.


En alttaki kalın dalın daha üstündeki bir dalın ucuna doğru kuru ibreler yığışmıştı. Dalından düşüp de tesadüfen orada yığılmış ibrelerden oluşamayacak kadar geniş ve düzenli karaltı bir kumru yuvası olmalıydı. Kedilerin dallara çıkıp yavruları da, anne kuşları da yemelerinden korunmak için kumrular artık yuvalarını hayli uçlara taşımışlardı. Kedi ağırlığını taşımayacak kadar ince uçlara. Yuvasız Adem’in diktiği fıstık çamında demin uçan, şimdi karşıdan çamı gözetleyen kumruların yuvası varmış demek ki.


“Fıstık çamında kumru yuvası var Arif. Budamayalım. Yuva bozguncusu olacak değiliz” diye seslendi Itır.


Arif sek sek oynarcasına rahat indi merdivenden. Benzinle çalışan ağaç testeresinin kablosunu çekti, ortaya homurtumsu bir ses çıktı. Meşe ağacının alt dallarını budamak için arka bahçeye seğirtti. 
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.07.2017, 23:03
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci


Paylaş :

İki kule arasında tutulan bir ay!

Güneşle arasında dünya varken


 yetmedi bulutlarla çepeçevrelenmişken

 dahası koskoca gökyüzünde kırk kat üstü dağ gibi iki blok arasında sıkışıp kalmışken

 kısmen tutulan ay. 

Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),08.08.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Pencere önü neşesi çiçekli eski evler

Ankara dışında geçen hafta çektiğim   bu  kare,

 Old Houses old Windows and balconies

-Eski evler, eski pencereler ve balkonlar- fotoğraf grubum 

ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
06.07.2017

@AcemiDemirci
Paylaş :

4 Ağustos 2017 Cuma

Büyük kırmızı arı

Birkaç gün önce  çektiğim bu kare, 

fotoğraf gruplarımda

 ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
04.08.2017


 @AcemiDemirci
Paylaş :

“Erdek yolunda Gülnihal ve Gülendam” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.08.2017

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci