20 Ekim 2017 Cuma

“Yelin ve Gülün Öyküsü: Rüzgârgülü” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her  hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 20.10.2017
Paylaş :

19 Ekim 2017 Perşembe

KAPILARI AÇAN YOL YORDAM

(Herkesin yaklaşımında, bir şeyi ele alışında kendi üslubunca bir yolu yordamı olduğundan yol yordam üzerine bu çalışmam için farklı yollar ve  o yollardaki seyri seçtim. )

Bilginin tıkalı, kapalı her yana kanallar açanı, sert kayaların, puslu dağların içini oyup geçit yapanı, yol yordam bilmek. Çok şey bilmek yetersiz kalabilir,  yol yordam bilinmediğinde. Yol yordam bilmemek, karanlık ıssız kuytularda pusulasız kalmaya benzer. Hayatı kolaylaştırmanın pusulası yol yordamı bilmeyince geri kalan tüm bilgiler sanki geçmez akçe, pul misalidir.

Ailesinden çevresine hiddeti gözleri korkutmuş, yıldırmış biriyle değil konuşmak onun yanından geçmek herkesin harcı olmayabilir. Ama öylelerine yanaşabilenler, konuşabilenler çıkar. Çünkü yolunu yordamını bilmektedirler bu çıkmazdan çıkmanın.

Kıtından kanaatkârına istekler dünya durdukça olacak. İstemek sağlıkla başlayacak, dirlik düzenle   sürecek, keseden çocuğun geleceğine devam edecek. İstemek olağan; tamam da nasıl istendiği asıl önemli olan. Yoluyla yordamıyla mı, istememiş olsaydın da sonuç değişmeyecekti kıvamında mı?

Bir şeyi nasıl isteyeceğini bilmek… Öyle bir incelik ki!  Paha biçilmez tarihi kalıntıların işçiliğince bir incelikte. Neyin, nasıl isteneceğini bilmek, gizli sanat. Belki de yetenek. Her yetenek herkeste olmaz.

İstemeyi bilmemek olabilir mi peki? Olabilir. Sıklıkla hem de. Açık açık istemiyor olmak, ya zaten bu benim hakkım, bana gelecektir yaklaşımından veya bir şeye ulaşmanın onu varılacak hedef haline getirmekle başladığını bilmemekten kaynaklı. Okuldan yaşanacak mahalleye, şehre, araba markasından daha daha nelere varılacak hedef  bellenmişlere ulaşmak, ona giden yolda neler yapılacağı, nasıl davranılacağına kadar hesaplamakla oluyor çoklukla. Bu tür öykülerden birine daha lisedeyken rastladım.
 
Şimdi iş kadınlığını turizmde sürdürdüğünü duyduğum  daha on yedisinde bir kız düşünün. Ailesinin hali vakti gayet yerinde. Ona rağmen bir liseli gibi değil de bir ticaret ehli gibi yaklaşımları. Aklı derslerde değil, para kazanmakta o yaşta... Liseye değil meslek lisesine gitmek  için diretiyor. Kısadan meslek edinmek gayretinde. İlk hedefi tablolarını satmak çünkü.

Mahalle arkadaşıyız. Komşuyuz. Balkonlar karşı karşıya. Sıcak bir yaz günü, Kızılay dönüşü karşılaştık, okul tatilinde. Konuşarak ilerlerken birden duruyor. Yolun kenarına park etmiş antika denecek kadar eski model satılık bir arabayı inceliyor. Daha ehliyeti yok. Çünkü yaşımız küçük. On sekiz olmamıştık henüz.

“Motoru önde, bir çelik kol yardımıyla çevrilerek çalışıyor olmasın” diye şaka yapıyorum. Çantasından  telefon defterini çıkarıp ilandaki numarayı yazıyor. Eve varınca arayacak. Sonucu merak ediyorum. Henüz lise çağında pazarlamacılığa başlayan biri için klasik denebilecek  bir arabaya talip olmak sıradan bir istek  değil çünkü.

Arkadaşım, klasik  arabayı almak için epeyce uğraştı. Pazarlamacılıkta ne kadar başarılı olsa da araba  feci pahalıydı. Hele hele henüz lise ikideki bir öğrenci için.  Bir meraklısı arabayı aldığında bile hala o araba için para biriktiriyordu. Yeni sahibinden almak için. Sonraları antika arabalardan ziyade lüks arabalara yöneldi ilgisi. Ve isminin baş harflerini taşıyan plakalı en pahalısından arabalarını sıkça yenilemeye başladı, ticarete eni konu atıldıktan sonra.

Üniversitenin resim bölümünden mezun olmadan daha, çokça rağbet edilen konularda yaptığı tablolarını satıyordu mahalle arkadaşım. Bu arada pazarlamacılıktan da hatırı sayılır geliri oluyor. Tahsili kendisininki kadar olmasa da hali vakti çok yerinde, hayli zengin biriyle  evleniyor. Hemen ardından kendi işini kuruyor. O, artık bir iş kadını. Belki aradığı mutluluğu tam  olarak bulamadı, buldum sandığında aksamalar yaşadı; kurduğu birkaç düzen sekteye uğradı; ama ticari konuda hala aynı başarıda. Zengin bir iş kadını olmayı hedeflemiş o genç kız, nihayet zengin bir iş kadını.
 
Başka örnekler de var. Çalıştığı şirketin en üstünde yer alan ağabeyine sırtını dayamış bölüm yöneticisi, dediklerine göre kendini kanıtlamak hevesiyle çalışanlarına olmadık uygulamalar getiriyor. Bunlardan biri de iş yerinde gazete okunmaması.  Çalışanların bilgisayarları sisteme bağlı olarak sabah açılıp akşam kapatıldığından internete erişim yok.

Bu uygulamadan hiç haz etmeyen çalışanlardan birisi, işini bilen kurnaz biri. Bölüm yöneticisini koridorda görünce hemen peşinden koridora çıkıyor, arkadaşıyla.  Yüksek sesle kendilerini de ilgilendiren bir haberin gerçek olup olmadığını soruyor arkadaşına.

Bölüm yöneticisi, odasına döner dönmez kurnaz  çalışanın telefonu çalıyor, idareci tarafından çağrılıyor. Bölüm yöneticisi lafı dönüp dolandırmadan koridorda duyduklarına getirip konuyu öğrenmek istiyor. O zaman çalışanın suratı ağlamaklı bir çocuğun suratına dönüşüp, “bilip söylemeyi çok isterdim; ama unuttunuz mu; gazete okumamızı yasakladınız. Dolayısıyla gazete almadığımız için konu hakkında bilgi sahibi olamadık”. Bölüm yöneticisi, yol yordamda pek becerikli çalışana teşekkür ediyor. Ertesi sabah iş yerine herkes elinde gazetesiyle geliyor yeniden. Çünkü dünkü görüşmenin hemen ardından işi engellemediği sürece gazete okumak isteğe bağlı bırakılıyor.
 
Kurnaz çalışan doğrudan bir istekte bulunmadan; ama zemini hazırlayarak kendince başardığı yol yordam ile  tüm gün magazin haberlerini, moda sayfasını, yemek tariflerini okumanın mutluluğu ile “aklımı seveyim” diyor her fırsatta.

Herkes kurnaz olabilir mi? Ya da zemin hazırlayıcısı? Olamaz. Dobralar, sonda söyleyecekleri başta söyleyenler, içi dışında olanlar, lafı dolandırmayanlar, ne yapıp edip  alttan girip üstten çıkmayı bilmeyenler, deliksiz kabağa giremeyenler de var, malum. O zaman yol yordam  bilmiyor durumuna düşebiliyoruz. Bu da zemin hazırlayıp hedefe giden yolu  çakılsız, dikensize dönüştürenler için hakkı olsun olmasın kolayından her şeye ulaşmak demek olabiliyorken hak edenlerin sırf üsluptan ötürü hak ettiği şeye ulaşamaması anlamına gelebiliyor. Eminim böylesi durumlara çoğumuz defalarca tanık olduk. Zemin  hazırlayarak hedeflediği yola koyulanların hazırlık aşamasını görmezden gelip de zeminle filan hiç uğraşmayanların dobralığını çiğ  bulmak,  zemin hazırlayanların işlerini kolaylaştırmaya  çanak tutmak olmaz mı?
 
Kimi istekler öyle hoştur ki... Ve yoluyla yordamıyladır ki! Naif sevimlilikte bir istek sizi güldürür hatta daha dahasını duymak için heveslendirir bile. Nasıl mı?

Bir kız çocuğu düşünün. Daha beş yaşında. Küpeniz çok hoşuna gitmiş olmalı. Açık açık “onu bana verir misin teyzecim?” diyemiyor. Ama tutup diyor ki;
“Bu küpe benim olsaydı bana ne kadar yakışırdı, değil mi?”

Naif bir inceliğe kuşanmış dobra bir üslup, ince hesaplı zemin hazırlama hinliğinden daha insani ve şirin değil midir?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.10.2017, 11:31
 @AcemiDemirci


Paylaş :

“Aklımı seveyim zihniyeti” alı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.10.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

18 Ekim 2017 Çarşamba

Pencere ışığında sahanlık, merdiven loşluğu...

Saldığı ışık, basamakları adım adım tırmanan pencereler…

Eskinin incelikleri, ışık oyunları, iç mekanın huzmeyle neşelenişi.

Çekeli seneler olan bu karem, eski evler, pencereler, kapılar ve balkonlar konulu  fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.10.2017
(Her hakkı saklıdır)

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

Sonbaharın rengini anlatan kare.

Eski evler, kapılar, pencereler, balkonlar temalı grubum dışında uzunca bir süredir geri kalan fotoğraf gruplarından uzaktım.  
 
Uzaktım; çünkü fotoğraf çekemiyordum. Çekim için makineye ihtiyaç var. Her an yanımda olan Nikon  fotoğraf makinesi kumda, yağmurda, kar altında, şelale kenarında, buzda çok hizmet verirken yorulmuştu. Hele kumu asla sevmeyen yapıları bizim köyün rüzgârına hiç gelememiş. İçi kum dolmuş. Bir makine için bu  hiç iyi bir şey değil.

Vakit bulup da göstermek mümkün olmadı bir türlü. Epeyce. Onarılamaz hale gelmiş. Nihayet konu halloldu. Bu çekim, Japon yapımı  Canon ile. Ve fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.10.2017

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

16 Ekim 2017 Pazartesi

“ ‘Yalan’ Diye Bir Şey” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.10.2017
Paylaş :

15 Ekim 2017 Pazar

Sanki biblolarla süslenmiş sokaklar ve biblomsu evler

Birkaç yıl önce çektiğim bu kare,

 Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar

fotoğraf grubum

 ve  blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
15.010.2017


@AcemiDemirci
Paylaş :

12 Ekim 2017 Perşembe

En güngörmüşlerden tek göz taş eski yapı...

Hayli zaman önce Aksaray'da  çektiğim bu kare, 

Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar 

fotoğraf grubum

 ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.10.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

10 Ekim 2017 Salı

O zamanlar sokaklar, sokakmış; şimdi adları sokak...

Hep olduğu gibi 

yine kendi çektiğim bu kare, 

Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar 

fotoğraf grubum 

ve sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.10.2017

Paylaş :

BEKLEMEK; ÇETİN EMEK

Göz, saatte. İç, alıp alıp veriyor. Kıpır kıpır o an yürek. El yanakta, bakılan yer görülmemekte. Fırtınalar kopuyor gözden ırakta, ruhta.

Kimileyin katlanılanlara değen bir sondur beklemek kimileyin en beklenmedik anların kötü haberidir.

Bekleyenlerin  öyküsüyle başlar önce her şey.  Diyelim ki bir doktor kapısında gebelik testi sonucunun beklenmesiyle. Haber mutluysa, dokuz ay beklenir; beklenenin yüzünü görmek, ilk çığlığını duymak için.  Her yeni doğan, ilk çığlığından sonra çok çığlıklar atacaktır  ömür yolunda. Sevinçten, kederden, hayretten. Hatta gün gelip bir çığlık duyabilmek için kendi de bekleyecektir doğumhane kapılarında. Bir “gözünüz aydın;  nur topu gibi bir kızınız oldu” ya da  “bir oğlunuz doğdu” cümlesi hep bekleyiş sonrası duyulan müjdelerdir.

Anneler oğullarını iki kez bekler. Önce dokuz ay boyunca doğmasını beklerler. Ardından büyütür, yetiştirir,  askere gönderirler. Kim bilir hangi sınıra, hangi dağ başına. Bu sefer eli yüreğinde bekleyiş başlar. Dualarla gönderdikleri kınalı kuzularını dualarla beklerler. Yirmisindeki oğlu  kınalanmış her anne, her an kapıya acı  haber getirecek bir aracın gelebileceğini bilerek  yaşar bu beklemeyi.

Kızlar farklı bekler. Doğup büyüdüğü yer, aile ortamı, sosyo ekonomik koşullar belirler bir kızın neyi bekleyeceğini. Kimi kızların bir şey beklemeye hakkı bile olmayacaktır belki. Çocukluğu bile bitmeden, daha kendisi çocukken on üçünde  kucağına çocuğunu almış  bir kız, belki de o gün kocasından şiddet görmemekten başka bir beklentisi olmayan  biri haline gelecektir. Olağan kent yaşamındaki kadınlar için hayat beklemenin ta kendisidir. Telaş, hakimdir kent yaşamında. Sabahtan akşama dek. İşe yetiş, otobüsü kaçırma, işi yetiştir, eve yetiş, diziye yetiş. Çocuğun ödevine yetiş. Ev işlerine yetiş. Her şeye yetişmek gerekir. Gün yirmi dört saat, oysa ulaşımda harcanan süre bir dünya. Değişmedi gitti kentler değişip devleşirken çalışma saatlerinin başlama bitme   zamanı. O halde hayatı kolaylaştıracak değişiklikleri de bekler kentli kadınlar. Her şeye yetişmeye çabalarken hayat kaçar. Onca kalabalıkta oraya buraya,  ona buna yetişmek çabasındaki genç insanlar birbirini fark etmez bile. Belki de kendilerine en uygun kişilerle rastlaşmayı kaçırırlar. Adı kısmet kaçtı olur.


Memur ana babalar, dar gelirliler  yemeyip, içmeyip okutmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıkları çocukları işe girsin  diye bekler. Çocukları da artık kendi hayatını kurabilsin, halleri durumları  hiç de iyi olmayan ana babalarına daha fazla yük olmasınlar, bir gelirleri olsun böylece yuva kurabilsinler, evlenebilsinler, kimselere muhtaç olmasınlar diye iş  sahibi olmayı hem de nasıl bekler. Bazen hayat boyu sürer bu bekleyiş. Kimileyin iyi bir haber geldiği de olur başvurulan bir yerden  işe davet edilmek gibi. Giyinip kuşanıp gidilir. Ama “bir yanlışlık olmuş, başkasını almışız meğer” özrünü utana sıkıla söyleyen kızın  da duyanın da bildiği o korkulan gerçek yüze vurulmaz. Sineye çekilir. Yıllar sürecek bir bekleyişe daha girilir yeniden bir davet duymak için. Yaş kırkı bulur, gün gelir. Ne yuva sahibi olunmuştur henüz ne de umut kalmıştır. Beklemekten bıkıp yorulmuştur bekleyenler.

Çiftçiler yağmur bekler. Ekinler de. Ama yağmurun tarlayı doyuranını beklerler. Sel olup da ürünü çürüteni değil.

Hayat, kâh sonuna kadar açık kapılarıyla güldürür kâh ne zaman açılacağı belli olmayan sıkı sıkı kapalı kapısında çok şey için bekletir. Liseler,  üniversiteler için sınavlara girilir. Üç saatte biter sınav. Terlete terlete. Göze uyku girmeden beklenir sonuçlar. Alınacak haber az çok tahmin edilse de yine de sonucu bildirecek henüz açılmamış bir zarf, büyük umuttur. Tutturulması istenen  yerlerin kazanılıp, okunup  bitirilmesi halinde kavuşulacak hayat standardı  gelecek için en büyük garantidir.

Telefonların çalmasını beklemek tek yaşayanlar için yalnızlığın geçici de olsa bittiğinin sesidir. Yalnız yaşlılar için, tek başına kalmışlar için yalnızlık, apartman dairelerinde çın çın öter. Hangi odaya  girilse hepsi boştur. Duvarlar sağır, dili yok halde. Çerçevelere bakılıp avunulur. Kapı zili bile çalmaz. Bir zil sesi beklenir olur yalnızlıkta.

Telefonların aniden çalıvermesi bazen ürkütücü bir beklemenin başlangıcıdır. Bir kaza haberi, beklemelerin en kötü ulağıdır. Ağır bir kazanın ardından bekleyiş de ağır geçer. Komadaki bir hastanın yakını, beklerken defalarca ölüp ölüp dirilir. Bir gözaydınlı haber, dünyada tadılmış mutlulukların en büyüğüdür. Eğer hurdaya dönmüş bir arabadan sağ salim çıkan bir yeniyetmenin annesi alıyorsa bu haberi, o haberi alana kadar çektiği iç sızısı, evladını sanki yeniden doğurmuş olmanın sancısıdır.

Beklemek, belki en olmayacak şeyin yoluna umut bağlamak, belki “bekledim de oldu o en olmayacaklar” demenin başlangıcı. Bekleyen dervişler için ne denir malum. Beklemek, sonucun olmazsa olması, ilk mayası. Harcı. Acısı, tuzu. Düğün şekerinden kutlama pastasına mutlak süreç. Umudun yoldaşı, okula gitmekten mezuniyet töreninde kep fırlatmaya her şeyin bir vakti saati var ilkesinin kaçınılmaz yolculuğu. İnsanların en sevmediği; ama hayatın cömertçe sunduğu tek şey.
 
En güzel bekleyiş, bahar yolunu gözlemek. Ağacın meyvesini toplamayı gözlemek. Güneşin doğuşunu, gecelenmiş bir dağ başında göğün yıldızlarının çakır çakır gözükmesini beklemek. Öğrenci için yaz tatili, küçükler için istediği oyuncağın alındığı gün, beklemenin ödülü.  Beklemek, çocukken büyümeyi istemek, büyüyünce de çocuğunun büyüdüğünü görmeye can atmak demek.

Beklemek, sabır katıklı en çetin emek! İnsanın bitmez ödevi. Dünyanın bitmez dersi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.09.2012

 acemidemirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci