28 Haziran 2017 Çarşamba

Varılmamış Doruklardaki Yeni Sözler

Bu yazıma tema olarak, ayak basılmış olsa bile henüz varılmamış bir  yer olduğu için geceyi aydınlatan ayın ışığındaki bahar çiçeklerini seçtim.

Evirdik çevirdik eskileri. Tersleri yüz yaptık. Yüzler zaten eskimişti.

Eskimiş ayı kırpıp kırpıp yıldız yaptık. Yıldızlar zaten küllenmişti. Pus girmişti araya; dalga değmemiş çakıl taşlarınca sönük kalmıştı pırıltıları. Aydan da olduk yıldız isterken. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk bir bakıma.

Yalçın kayalar bile aşındı, rüzgârmış, dalgaymış dövdükçe. Ufalanıp toz oldu heybetli kayalar, parçalandıkça. Oysa biz sadece lügat parçaladık.

Gittiğimiz yolu bitirip bitirip başa döndük. Yeniden yeniden arşınladık. Ne o yana saptık ne bu yandaki kestirme sapağı fark ettik. Havanda dövdüğümüz suydu aslında. Hala da su. Ve farkına hiç varamadık.

Az gittik uz gittik; dere tepe düz gittik. Gide gide başladığımız yere vardık; oysa hedefler varılmamış doruklar olmalıydı.

Tohum büyütseydik yorulmazdık; ama bizi yoranları mesela trafiği  büyüttük. Tepesinden bakınca insanları karıncalar gibi gördüğümüz kulelere döndürdük tek katlı evleri. Sonra da bahçe içindeki pencere önü sardunyalı evleri özledik. Onca çalışma sırasında karıncalar bile karşılaşınca birbiriyle selamlaşırken biz selamlaşmayan robotlara döndük. Yetişeceğimiz saatlere odaklanmış, otomatikleşmiş.
 
En uzak mesafeleri kat etmeye atılan ilk adımla başlanır derler. O zaman  başa döndürmeyecek ilk adımı mı atmalı şimdi?  Ama atmadan önce de bir geriye bakmalı elbet…

Bakınca dünden bugüne, dün büsbüyük olanlar bugün küçücük. Dün küçümen olanlar mı? Bugün birer doymaz dev. Kent demek, baş edilemez mesafeler, yetmez zaman demek artık. Zaman demişken…

Oysa dünya hep yirmi dört saatte döndü.  Dün de bugün de. İnsan eliyle değişimler semirip giderken bir günün süresi giderek cılız kaldı. Zamanın sınırıyla metropolün sınırsızlığı arasındaki çelişkinin girdabına düştük. Kentlerin sınırı aşar taşar da günün sınırı yirmi dört saatten bir adım şaşmaz.

Dün yani yüzyıllar  öncesi insanına kalan zamanla bugünün  insana yetmeyen zamanı hayatın çelişkisi o halde. Bir yanda ha bire  büyüyen obur zaman tüketicileri öte yanda o büyüme karşısında çaresiz kalan  yirmi dört saat. Atmış yıl önce çalışan biri de sabah sekiz buçukta işe başlıyordu şimdiki de. Oysa atmış yıl öncenin küçücük kentlerindeki çocuklar evin arka sokağındaki, aynı caddedeki beş dakika mesafedeki okula giderdi. Servisler cirit atmazdı yollarda.

Çocukluğumuzda başka ülkelerde bakkala bile araba ile gidilirmiş diye anlatıldığında  gülünürdü. Oysa  şimdi biz yaşıyoruz  bir vakitler alaycı gülüşlerle dinlediklerimizi. Hem de en koyu çay deminde.

Bugün kent yaşamı içinde kaybolmuş insanlar her şeye yetişmeye çalışırken, dün aynı kentte yaşayan anne babaları farklı şartlardaydı. Büyümek, bir kent için zor koşulların ağı demek çünkü. Eskilerde şehirlerde akrabalar birbirine yürüme mesafesinde otururken bugün araba ile bilmem kaç durak gidilip binilen metroyla kırk dakika yolculuk edildikten sonra  inilip on beş dakika daha yürünmekte. Bunun bir de dönüşü var.  Toplamda bu gidiş gelişlerin yuttuğu zaman var. Öyle olunca da günlerin yetmemesi, insanların hiçbir şeye yetişememesi ve kendilerini unutması var. Bu şartlar, bir toplum için ne anlama geliyor, düşündük mü?
 
Koşturmaca içinde kendini unutmuş insanlardan oluşan bir topluma mı dönüştük o halde? Ki öyle de gözükmekte. Böyle bir toplumun hali nasıldır, nereye varacaktır? İşte şimdi bu sözleri toplamanın vakti. El bakımından sebze yıkamaya, alışverişten çocukların dersleriyle ilgilenmeye zaman isterken insanların sağlık için yürüyüşten hafta sonunu şehir dışında, göl, dere kenarında geçirmeye ayıracak vakti olmamasının doğurduğu ve doğuracağı  sonuçların düşünülmesi, yazılması çizilmesi, konuşulması vakti geldi çattı öyleyse.

Günün en azından on bir, on iki saati işe gidiş geliş  için harcanan şimdilerde  insanlar bunaldı. Oysa sağlık için yedi saat uyku gerek. Ev temizliğinden yemek yapmaya, sirkeli, tuzlu suda sebzelerin yıkanmasına zaman gerek. Haa, öncesinde de gidip onları marketten seçip, dolaba yerleştirmek var.  Hasta, bakıma muhtaç büyükler, çocuklar var.  Haliyle bunlara nasıl yetişecekleri konusunda insanlar şaşkın. Bunu dar gelire benzetebiliriz. Hani etin, sütün, peynirin, tereyağının, kiranın, elektrik su, ulaşımın gideri belliyken  hem dengeli beslenip hem sağlıklı ortamda yaşayıp hem çocuklarına iyi eğitim verip hem kitap okuması istenen diyelim ki dar gelirliye döndü haller.

Zamansızız. Koşturmaca içinde bitap kalmış halde. Soluksuzuz. Kalp krizleri alıp başını gitti  bu yüzden. Hafta sonları tatil olmaktan çıktı çoktan. Yığınla bekleyen ütülerin, ev işlerinin ve  aile büyüklerinin oldu.  Pazartesi günleri işte, masa başındaki koltukta belki de hafta sonunun yorgunluğu atılıyor artık. İnsanlar özel zevkler edinemez oldu.

Yani sinemasından tiyatroya, fotoğraf sergisinden yağlıboya resim sergisine, kitap fuarından  caddelerde boş boş dolaşıp vitrin bakmaya, mahalle, okul, üniversite arkadaşıyla hiç olmazsa yarım saatliğine bir yerlerde oturup birer kahve içmeye  ayrılmış günler olacakken yıpratan günler artık hafta sonları. Bu da yemek yapacak bile hali, zamanı kalmayanların ne bulurlarsa ayaküstü atıştırmaları, hiçbir özel zevkin, uğraşın olmaması, hayat önden koşarken kan ter içinde peşinden yetişmeye çalışmak anlamına geliyor.

Öyleyse durup düşünelim bir! Çoktan esnek çalışma saatine geçmiş gelişmiş ülkelere bakalım. Mesela Avrupa’nın başkenti bilinen şehirde altı saat kesintisiz çalışmak şartı var. Eğer öğle tatili isterseniz yedi saat. Sabah sekizde kartınızı okutursanız öğlen ikide altı saatiniz dolar. İsterseniz öğleden sonra ikide gider sekizde çıkarsınız.

Zamanı öğüten hayat koşullarıyla kuşatılmış metropollerde insanlara hafta sonları bile vakit kalmıyorsa bu, o iki gün yetmiyor mu demek? Eğer öyleyse hafta sonu tatili neden üç gün olmasın? Ve hafta sonları, otuz günlük yıllık izinler içinde sayılmasa mesela? Gün yirmi dört saate sabit; yetişilemez hızda büyüyen metropoller  o süreyi  yollarda, ulaşımda çar çur ederken  çocuğunu okula bırakıp karşılamaktan evin alışverişine, bakımına, işine, hastalara, büyüklere  yetişmesi beklenen metropollü neye, nereye kadar yetişebilecek?  

Günü uzatamıyorsak, yirmi dört saate sıkışıp kalmış ve boğulmaktaki insanlarıyla toplum sağlığı nereye varacak ya? Bugünkü halimizin gerçeklerinin ışık tuttuğu yeni sözler bunlar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.05.2017

Paylaş :

Kaç “Ah” sonra bir “Oh”? adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.06.2017

Paylaş :

27 Haziran 2017 Salı

Balkonların Dili

Eski Evler, 

eski Pencereler 

ve  balkonlar üzerine

kendi çektiğim kareler

(Old Houses old Windows and balconies)



 fotoğraf grubumda


 paylaştıktan sonra


 şimdi de blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.06.2017, 21:41

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

Keklik Kanatlanışı

Bu sabah, çit direğinde  görmeye alıştığım gözcü keklik düzinelerce direkten yine aynı direkte ötüyordu. 


Beni fark etti. 


Makinenin açılış sesinden ürktü ve deklanşöre bastığımda kadraj boştu. 


Uçmuş. Yeri taradım. 


Yere konmuş. 


Çekerken kanatlarını açtı. Uçacak gibi. 


İlk kez bir kekliği bu poz ile kareledim.

Sonra yayılmaya başladı. Birkaç saniyeliğine. 


Ve otların arasında kayboldu. Sesi duyuluyor tabi.


 Çünkü ötmesini otların arasında da sürdürüyor.



İlk kare, fotoğraf gruplarımda yayınladıktan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.06.2017


@AcemiDemirci


Paylaş :

26 Haziran 2017 Pazartesi

İkinci bayram günü beklenmedik konuğu. Ankara.

Bugün, öğleden sonra, güneş dolanıp tepelerin üstüne geldiğinde, arka taraf güneş ışıklarıyla yıkanırken Kasım ayından beri yüzünü şöyle böyle bile  pek göremediğimiz, sisin, pusun sakladığı güneşi görmek ve güneş ışığını, ısısını hatırlamak için balkona çıktıktan biraz sonra bir hareket gözüme çarptı.

Ne kediye benzer tavşan sıçraması ne köpeğe. Başkadır. Bir genç boz tavşan bahçedeydi. Bomboş Ankara’nın  tenha bir arka bahçesindeki çiçekli otların keyfini sürüyordu.

İşte o boz tavşan. Önce tüm fotoğraf guruplarımda yayınladıktan sonra da blogumda sıra.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.06.2017

Paylaş :

Kapıdaki kapı ya da yavru kapılı ana kapı


2007 yılında

 Gaziantep çektiğim kareler, 

Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar 

(Old Houses old Windows and balconies)

 fotoğraf grubum 

ve

 blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

11.06.2017, 21:41



Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 

@AcemiDemirci
Paylaş :

Mavi poşetli yuvada. Yine.

Dört, beş yıl önceydi. Arka tepelere kızıl şahinler yuva yapmıştı. 


Yavrular çıkıp uçtuktan sonra da bir daha yuvaya uğramadılar. 


Çünkü saksağanlar, şahinlere dirlik vermemişti. 


Ta yuvanın dibine kadar gelip, konup kanadını, kuyruğunu çekiştirmekle kalmamışlar kızıl şahinler uçarken de arkasına sürüsüyle takılıp her türlü rahatsızlığı vermişlerdi.


O mavi poşet nasıl yerleştirildi ise kızıl şahin gaga ve pençeleri ile ne rüzgarla uçtu ki buralarda rüzgar eğer deniz olsaydı sörfe izin verirdi ne de yırtıldı. 


Evin kapı numarası gibi kayalıklarda yuvayı belli etti.


Bu sene seslerini, çığlıklarını hep duydum. Şahinleri direklerde gördüm. 


Ancak eski yuvalarını yeniden yuva edindiklerini hiç düşünmedim.


Çünkü saksağanların saldırısı karşısında yuvada bekleyen ebeveynlerden birinin yardım isteyen çığlıklarının anlamını insanlar bile çözebiliyor.


Bu sene bu görüntüler bana Bayram armağanı. Dün, yani bayramın ilk günü fark ettim yeniden mavi poşetli yuvada olduklarını.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
26.06.2017


@AcemiDemirci


Paylaş :

25 Haziran 2017 Pazar

O kapılardan hevesle girilir; o pencerelerden güzellikle bakılırdı sanırım...

2007 yılında 

Gaziantep ya da Hatay’da

 çektiğim kareler, 

Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar 

(Old Houses old Windows and balconies)

 fotoğraf grubum ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

11.06.2017, 21:41


Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 

@AcemiDemirci
Paylaş :

BELİRSİZLİKTE

(Bu çalışmama tema olarak, olması gereken yerde olmayıp ayrıksı, yabancı  kaçan ortamlarda olanları, öyle biten tohumları seçtim)


Ne kadar görebiliyoruz belki de tam gözümüzün önündekileri? Ne kadar tanıyoruz en yakınlarımızdakileri? Hatta kendimizi? Ne kadar biliyoruz bir şeyi, kavramı? O konuda  kitaplar devirsek de, evire çevire incelesek de? Ne kadar? Belki de bu soru asla cevap veremediğimiz soru olarak kalacak çok konuda. Eğer konu belirsizlik sularına gömülmüşse.


Belirsiz olmak demek, ille de o konunun başlığı olmayacak anlamına gelmez. Başlığı hatta alt başlığı bile olabilir konunun. Ama olgu öyle bir başlık geçirmiş olabilir ki başına,  tanınmaz haldedir. Yani belirsiz.


Örnek mi? Ay… Taktığı başlık, saf ışıktan. Taa nerelerden yollar gelin teli gibi pırıltılarını, karanlığın koyusunu görünür kılmak için. Oysa karanlığın en koyusu kendisidir. Karanlıkta kalan yani görünmediğinden, bilinmediğinden. Ay, bir yönüyle hepten sırdır.

Hani her gece   dünyanın etrafında dönüp duran, gündüzleri güneş çıkınca köşesine çekilip gecenin keyfini süren ay. Ay, geceleri ne var ne yok aydınlatıp göstermeye çalışırken arka yüzünü asla göstermez. Koskoca dünyayı aydınlatır; ama kendisinin yarısı karanlıktadır. Nasıl bir yaman çelişkiyse! Aydınlık yüzün karanlık yüzü de vardır yani; ama görülen, karanlık yüz değildir. Tek yüzü bilinir. O çocukluğunuzun Ay Dedesi, denizleri mehtabı gümüş tepsi, romantiklerin beklediği saatlerin ışığını bilmez miyiz?


Gecelerin gümüşi ışıltı koca feneri, gülibrişim ağacı çiçeklerinin püskülleri gibi salkım saçak ince gümüş oklarla tel kırma  işi inceliğinde ışıklar dokur. Koyu gecenin yorgan olup örttükleri saklı kalmasın  diye gümüş simlerden şelale olup akarken, öte yüzü içine kapanıktır. O yanını aydınlatacak başka bir ay da yoktur. Aslında ay ikiyüzlü değildir. Ama sakladığı bir yüzü hep vardı, hep var! Ay, aynada başının arkasını gösterecek ikinci ayna yansımasına izin vermez hiç.


Sanki şark çıbanı iziyle dolu çopurlu yüzünde, krater oyukları ayan beyan belliyken öte yanı, hakkıyla belirsiz. Belki de sırf bu nedenle belirsizliğin simgesi olmayı hak eden ay, hiçbir şey belirsizlikte kalmasın diye ışık topu olup dolanmıyor muydu oysa  gökte? Eskilerin gümüşi renkli soba boyası renginde ışıklarla dünyayı ışığa boğmuyor muydu güneşin ardından? Gecenin bir yarısından sabaha dek… Bazen öğle saatlerinde bile gözükmüyor muydu beyaz bulutlar arasından saklı gizli?


Görünen yüzü apaydınlık geride kalanı kapkaranlık ay, bu haliyle ying yang renklerini taşısa da iyiliği ve kötülüğü simgeleyen ying yangın elinden renklerini almışken  belirsizlik kavramının en suskun ögesidir. Apaçık, koskocaman  haldeki nicenin ayı,  her gece vaktinde doğduğu yerdedir. Doğar, yükselir. Biçimden biçime girer her gün. Etrafında dolandığı dünyaya  kendi yörüngesinden bakarken ekvatorundan kutuplarına her noktayı apaçık görür de kendine gelince ketumdur. Ne var ne yok, uçanından yüzenine görür de  gizlediği yüzüne gelince sıra bildiğinden şaşmaz.  Ve sessizce yapar bunu. Güle oynaya. Böylesi tutarlı ve değişmez bir çelişki, insanın aklına yalandan kandırmacaya pek çok şeyi getirebilir.



“Barika i hakikat,  müsademe i efkardan çıkar” demiş çok eskiler. Yani gerçeğin/doğrunun ışığı, fikirlerin çatışmasından doğar demişler. O zaman ayın ortaya çıkmasını istemediği şeyler mi var sakladığı tarafında. Sırrı mı var? Ay, insanların kimisine benzemekte mi bu konuda?


Yalan, insanların karanlığı mı o halde? Yalanların beyazı var deseler de ayın parlak yüzünce, insanların da göstermediği yüzleri olduğuna göre o gizli yüzlere hangi yüz demeli? Yalancıktan olan yüz hangisi, açıktaki mi saklıda ki mi? “Gizlediğimiz biz hangisi?” diye mi sormalıydık yoksa? Gerçek biz mi? Görülenler ışıltı, görünmeyenler kapkarayken belirsizlik gri olmalı o halde.


Evet, tabii. Gri belirsizliğin ta kendisidir. Saçaklı felsefede -yani fuzzylogic- de anıldığı üzere. Grinin tonları olabilir ancak. Belirsizliğin kıvamı yani. Eğer siyah ve beyazdan oluşan griye biraz daha beyaz eklerseniz açık griye dönüşür.  Yok, biraz siyah eklerseniz koyu gri olur, o kadar. Belirsizliğin değişkenliği, tek deminin koyuluğundadır. Gri hakkında değişmeyen şey, pusun renkler arasındaki adının gri olmasıdır. Göz gözü görmeyen pus,  malum belirsizliğin ta kendisidir.


Romantizmin telkari saçlı gümüş küresi, ay ışıklı gecelerin, karanlık dağ başlarının parlak topu ay, patlamasından gerisinden berisine apaçık ortada olan güneşten belki de bu yüzden geceye kaçıyordur. Belki sırrını saklamak için sırma gümüşle işlediği belirsizlik denizinde attığı kulaçları, yakamoz güzelliğinde saklıyordur. Güzellikte gizliyordur yalanını.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

 09 ‎Ocak ‎2017 ‎
Pazartesi, ‏‎13:2

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 

@AcemiDemirci52
   
Paylaş :

Ağaç Budağından Ufuklar Görülemez

(Bu çalışmama tema olarak, ağaçların ve ağaçlı tepelerin ufukla kesişmesini seçtim.)

Belki de o yüzden kuşları bunca sevmem. Her şeyi  kuş bakışı görebiliyorlar. Dar açıdan, tüm açılardan… At gözlüğü kıskacından değil de.

Bir şey, başka bir yerden bakıldığında farklıdır. Onu üç boyutuyla görebilmek için akıl gerekir, izan gerekir. Bilmişlik taslamak değil bilmek gerekir. Hakkıyla.
 
Bilmek, hele bilgelik hiç öyle tek dört yıl ya da daha kısa sürede bir konunun bazı temel unsurlarını okumuşlara özgü değil hep yazdığım gibi. Kendinden başlayarak bilmek, sağduyu mührüdür. Geniş görüş, adamakıllı değerlendirebilme, gülünç duruma düşmemek; ama düşmüşleri de gülünmekten kurtarabilmek bilmenin ve bilgeliğin göstergeleri. Bilgi, edinimlerin yalnızca yük olması değil, hayatın akışında kullanılmasıdır. Aklın imzasıdır.
 
Bir dalda birkaç yıl okumuşluğun adı, diploma sahibi olmak. Oysa diploma sahiplerinin hepsi, başta diplomanın etki ettiği alanda sonra da dışında ne kadar akıl yürütecek kadar sezgi sahibidir; usul, yol yordam bilir? Bilmek bu işte! Usulüyle, yoluyla yordamıyla. Hakkıyla. Bilineni doğru şekilde, olması gereken yerde kullanarak… Gerisi yük… Yük taşıyıcı olmak, bilmekle eş anlamlı değildir.

Bilmek, gidilecek yol, bakılacak açı. Olan biten gerisi, yalnızca  bir diplomanın besini. Hayatın, insanlığın besinleri değil ama. Konuşmak kolay. Nereden bakacağını bilmeden, doğrusunu eğrisini, yanlışını süzmeden konuşmak her yerde, uluorta, pervasızca karşımızda. Konuşmak, akıllı olmak bellenmiş; akıl hiç kullanılmasa da. Ve konuşan, kimileyin konuştuğu konulara hiç bulaşmamış gibidir nedense. Hem hiç yanılmamış, hiç hatada bulunmamış! Yani konuşanlar, kendilerini eleştiri yapabilenler olarak görürler. Eleştirilecekler hep başkalarıdır. Oysa en büyük eleştiri, kendini hiç eleştirmeyenlere olmalıdır. Boşa mı denmiş “Beşer, şaşar!” diye?
 
Kendini hiç eleştirmeden hep başkalarını  hırpalayanlar, dudak bükerek konuştuğu konularda sanki kendileri düşe kalka  gezinmemiş, üstelik sanki hiç daha beter hatalar yapmamış gibidirler atıp tutarlarken. Diyelim ki yolda önünüzden giden arabanın yarıya kadar açılmış camından dışarıya bir sigara paketi fırlatılıveriyor. Hayal gibi arabasından herkesin yolu olan yere sigara paketini fırlatan kişi, sigara içtiği yetmiyormuş gibi kenti kirletenler hakkında belki de en çok atıp tutandır. Atıp tutmak kolay nasıl olsa! Cezası yok. Bakış açımız çoklukla böylesi darlıkta. Farklı ışıklı açılardan, yandan arkadan, bayırdan tepeden bakmayı bilemiyoruz. Oysa hiçbir şey bakıldığı cepheden ibaret değil. Başka cephelerden bakıldığında görünen de bambaşka. İnsanlara önden ve arkadan baktığınızda aynı şeyi göremezsiniz diyelim ki…

Önyargı ile yaklaşmak, okumuşundan okumamışına yaygın. Peşin hüküm, nasıl olsa atıp tutan tarafı haklı kılıyor sanılıyor. Bazen bir deli bir kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramaz. Şimdilerde belki de taş atanlar kırk kişi,  çıkarmaya çalışanlar bir kişi, sağduyusuzluktan. Bakmak; ama önce kendimize.

Bakış açımız çoklukla daracık dedik ya… Hiç “Acaba” lı yaklaşmayız duyduğumuza. Doğru mu; yanlış mı demeden üstüne iki laf ederek de körükle gider kimimiz. Eğer yangını yanlışla körüklüyorsak, biz doğru olabilir miyiz? Hayır. Doğru, kendine, başkasına, topluma zarar vermeyen ve bilime aykırı olmayan diye tanımlanmaktadır. Aksini söylemek doğru mu peki?

Hiç kimseyi görmedim ki o kötü bir şey yapsın. Arkadaş ortamında, sınıfta, işte,  metroda, temizlikte, günlük hayatta. Kötü ya da çirkin addedilen konulara dahli bulunsun. Oysa ortada gerçekler var. Kötü, yanlış, eğri büğrü çok şey varken ortada, herkes de sütten çıkmış ak kaşıksa, kara kaşıklar kimler o zaman?

Kusurunu bilmek istemek, erdemdir ve kâmil kişiliğin en belirgin göstergesidir. Kusurdan arınmanın ilk koşulu da arınacak bir kusurun olduğunu kabul edebilmektir. Eğer kusur, çikolata kağıdını arabanın camından fırlatmaksa, gereken şey çöp kutularının anlamını öğrenmektir. Şehirler ve yollar çöp kutusu değildir zira!

Nasreddin Hoca, her devirde haklı çıkacak gibi. Keşke hiç çıkmasa! Yani kusur samur kürk olmuş da kimseler giymemiş mantığı artık silinse. Galiba onu silecek silgi henüz icat edilmedi. O icat, ancak düşünmeye eğilimli kapasitede anlayışlarca yapılabilir. Ve eğer öyle birisini tanırsanız onlarca kişi tanımaktansa böyle birkaç kişinin hayatı nasıl güzelleştirmeye yettiğine tanık olursunuz. O kadar niteliklidirler yani.
 
Hayat, aklınıza gelmeyenlerin başınıza gelmesi ya da sizi hiç tanımadan aklınca, kendine göre yargılarda bulunacaklarla da dolu. Öyle anlar, onlardan çok sizin sınavınızdır. “Onlar da insan ve hata yapabilir” diyebilme olgunludur.

Ne kolay aklı ersin ermesin, iç yüzünü bilsin bilmesin, kolayından bir şeyi birilerine yıkıp süt beyazı oynuyor olmak… Böyleleri hep iyilikten, güzellikten dem vururken içinde bulundukları çemberdeki diğerleri gibi çemberin içindeki çikolata kağıdı gibi pislikleri es geçerler. Çünkü yapan ya kendileridir ya da çemberdeki geri kalanlar. Oysa tercih edilen çember dışından bir günah keçisi bulup, gerçek dışı dünyalarında iyilik meleklerini oynamaktır. Çikolata kağıdını camdan fırlatır; ama evinin önünde  çiğnenmiş bir sakız görse hırsından deliye döner; birileri onun özel alanını kirletti diye.

Bu hallerimize bakınca… İnsanın kendisini aldattığı gibi kimse aldatamıyor galiba onu.
 
İnsanlar kendilerini kandırabilir. Ancak gerçek tektir. Bu yüzden var olan doğruyu, gerçeği değiştiremez. Sorumluluklar yüklenilmedikçe yediği çikolatanın kağıdını herkesin yoluna fırlatırken arabasında tek bir lekeye  tahammül edemeyenlerin  sütten çıkmalıkta –mış gibi yapmaları sonlanmayacak; ama –mış gibi yapmayanların gözlerinden de bu haller asla kaçmayacaktır.

Kentin sokaklarında, herkese açık yerlerde, doğada, yalnızken ya da kalabalıkta sütten çıkmış ak kaşıkçasına duruymuş gibi yapmayıp da gerçekten arı duru olabilmek  için önce kendimize bir bakmalı şöyle! Her açıdan, her yükseklikten. Kuş gözü büyüklüğündeki ağaç budağından değil, ufuklu. Eğer bu bakış açısıyla bakabilirsek, doğru bakış açısıyla bakmakta olacağız.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.12.2015
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci