21 Ocak 2018 Pazar

Ağaçların Dilinden Tümevarım

Ağaçların dili, renkle, rüzgarda yaprak 
hışırtısıyla,  baharda çiçeklenmeyle, yazın meyveyle, yemişle, kışın yalnızlığı anlatırcasına çıplak dallarda,  sonbaharda hüznün rengindedir.


Ağaçların dalları da, yaprakları da, çiçekleri de, reçineleri, kabukları, kovukları da hepsi ayrı bir dildir. Apayrı bir lisan.


Anlamak için o dili bilmek gerekir. Sonrasında da dinlemek gerekir. Ağaçları dinlemek, gözle olur, kulakla olmaz. Bakarak dinlenir onlar. Anlattıkları görsel olduğundan. Dilleri sesli değil, işitilemez o yüzden; göze görünür bir dil.


İlkten tümden birbirine geçmiş, karmakarışık bir hal almış, karmaşaya dönüşmüş yığın gibi gözüken dallara şöyle bir dikkat etsek. Ne geometriler, simetriler, asimetriler, kar tanecikleri, hasır örgülerin apaçık ya da saklandığı,  utangaçlıktan kendini gizlemiş olduğu  görülecektir.


Her bakan görebilecek midir gerçi bilemiyorum; bir karmaşadaki tek tek biçimleri, kar taneciğine öykünmüş dalların görüntüsünü? Algıda seçicilik pek öyle demez de J


Öyle henüz beş on daldan fazla dalı olmayan, daha çağla bile vermemiş körpe kayısı ağacı dalları kendi kendine ders çalışırken yakalandı bana. Bir baktım dokumacılığa, sepet örgüsüne özenmişler… Hasır  örgüsü gibi bir alttan bir üstten  diğer dalı dolanmakta bir diğer dal. Bir bakarsın damlalarla süslenmiş başka dalar kar taneciğinin iskeletini oluşturmuş.


O tek tek biçimler bir arada, o karmaşada tek bir ağacın dalları aslında. Tikelden tümele.

Dalların tüme varımı bu.
(Her hakkı saklıdır)


(Ayşei Yasemin YÜKSEL 
(Acemi Demirci), 

21.01.2018, 17:07




Paylaş :

19 Ocak 2018 Cuma

Evlerimizin gözleri: Sardunyalı pencereler

Sanatalemi.net/ESKADER tarafından 2011 yılında düzenlenen Beş Dalda Edebiyat Yarışması'nda, Deneme dalında birinci olan yazım:
  
Evlerimizin gözleri; sardunyalı pencereler

Teknoloji o kadar hayatımızda ki, pencere denince bu sözcüğün yapacağı ilk çağrışım bilgisayarlarımız ve içeriği bile olabilir. Oysa bizim pencerelerimiz, açıldığında çocuk bağrışmaları, seyyar satıcı haykırışı, araba gürültüsünden oluşan bildik nağmeleri duyduğumuz seslerin içeriye dolduğu, dışarıya baktığımız gözleridir evlerimizin. Sıcak yaz esintilerinde tüllerin dışarı fora ettiği pencerelerdir.  Perdeleri kapalıyken dahi cılız da olsa ışığı sızdırarak hayatın orada da aktığını anlatan, taştan, ahşaptan, yeşile, maviye, beyaza boyalı, dantel perdeli, önleri sardunyalı pencereler elbette bizim pencerelerimiz.

Çeşit çeşittir pencereler. Eskiler daha yorucu çalışmalar sonucu yapılmış, yeniler daha az doğal malzemelidir. Taş döşeli, ahşap pervazlı, plastikten, mukavvadan pencereler vardır orda burada.

Beyaza boyalı ya da doğraması cilalı, çevresinde dizili duran taşların biçimlendirdiği; gökyüzüne, sokağa, durağa, bahçelere açılan kare, dikdörtgen hatta başka şekillerde duvar gedikleridir pencereler.

Perdelerin içeriyi görmeye izin vermediği pencereler de vardır, üst katlarda olmanın rahatlığıyla perdeleri hiç kapanmayanları da.


Bir gece manzarasında şehri izlerken, karşılarda üst üste sıralanmış, yol boyunca ip gibi uzamış gitmiş ya da binaların tepelerinde o  binanın yüksekliğini hava araçlarına haber veren ışıklar görürsünüz. Her bir renk kendince bir dildir geceleyin  ışıdığında. O ışıyan renkler yol demektir, eğlence yeri demektir, ev demektir.

Yol boyunca dizilmiş ışıklar alenen turuncumsu sarıdır. Kırmızı, lacivert, yeşil ışıklarla bezenmiş koca tabelalardaki ışıklar, restoranların, eğlence ya da alışveriş yerlerinin ışıklarıdır. Üst üste yığılmış nispeten cılız ışıklar belli ki bloklarda yaşayanların hane ışıklarıdır ve çeşitli renklerde olabilir. Sarısı da, gün ışığı gibisi  de, kırmızısı da olur hanelerden sızan renk hüzmelerinin.

Sayısız blokların oluşturduğu ve yüksekliklerin ışıklarla iniş çıkışlı aydınlıklar oluşturduğu, karanlığın içinde her bir lambanın ışıdığı pencerelerin her birinin arkasında apayrı öyküler barınır. Her bir ışık, yanan ocak, tüten bacadır. Evdir. Bir evde neler olmaz ki.Mutlu anlar, şen ve kalabalık akşam yemekleri, yalnız başına kurulan ve iştahı körelten sofralar, bayram sabahları, bekleyişler, terk edilmişlikler, umutsuzluklar, akşam eve koltuğunun altında ekmeğiyle dönecek babalarını bekleyen aç ev halkı.O ışıkların altında ne konuşmalar yapılmaz, ne kahkahalar atılmaz, ne gözyaşları dökülmez kimselerin haberi olmadan için için.Evlerin pencereleri sadece ışır, ne gözyaşını akıtır, ne kahkahayı dışarıya söyler, ne açın halini toka belli eder.

Pencereler bir evin ziynetidir, takısıdır, süsüdür, bezemesidir.Taş binalar olur, düzgünce kesilmiş taşlardan yapılmış mahir bir usta tarafından.Usta duvarcı eliyle dosdoğru sıralanmış yontulmuş taşlar, eğrilikten uzak duvarlar oluşturmuştur. Evin kenar köşeleri boyunca biri daha kısa biri daha uzun, tüm evin taş renginden biraz daha farklı ama kendileri aynı renkli taşların yassı olarak üst üste döşenmesiyle yapılan bezeme, evin güzelliğini daha perçinler.

Dış güzellik daha bezenmiş, görsellik daha şenlenmiştir farklı renkteki köşe ya da pencere kenarlarına dizilen taşlarla. Bu evlerin pencereleri özenle yapılmıştır. Küçük dikdörtgenler halinde yapılmış pencerelerin kenarları, evin kenar köşelerine dizilen taşlarla aynı renkte ve yine uzunlu kısalı sıralamayla döşenmiştir. Pencerelerin üst orta kısmına alt kenarı daha dar, üst kenarı biraz daha geniş, dikdörtgenimsi bir taş yerleştirilerek, pencerenin güzelliği ve yeri vurgulanmıştır.

Kim bilir kimler bu nicenin pencerelerinden dışarıya bakmış, askerdeki oğlunu, nişanlısını beklemiş, postacı yolu gözlemiş, dışarıdaki hayatı oradan izlemiştir. Seneler içinde bu izleyen gözler kim bilir kaç kez farklı farklı kızların, gelinlerin, annelerin, ninelerin oldu.

Taş yapıların pencerelerini zarif perdeler süsler. Çoğunlukla beyaz işle süslü patiska perdelerdir. Ucu dantelli patiska perdeler de olur buralarda, kenarına pembe, bordo güller işlenmiş kanaviçe nakışlı ve eteği dantelli perdeler de.

Taş yapıların ucu dantelli ya da beyaz işli bir perdesi olmayan pencereleri kendini noksan hisseder. Yarısını kaybetmiş gibi dururlar. O pencereler, o perdeler ile daha iyi görünürler, daha iç açan, içeri girmeye heveslendiren bir görüntü edinirler.

Kimileyin beyaz kireç boyalı toprak evler çıkar karşınıza. Ahşap, bol olarak kullanılmıştır içerde ve pencerelerde. Beyaz kireç evlerin kahverengi boyalı ya da cilalı yan yana, küçük dikdörtgenler halinde, yapıya sevimlilik katan, evin sürmesi gibi duran pencereleri ve ahşap görkemli bir kapısı olur. Bir de geniş tahta kapıların üstünden eksik olmayan pirinçten ya da demirden yapılmış kapı tokmağı.

Bu evlerin perdeleri kesinlikle beyaz patiskadandır, ucundaki dantel olmazsa olmaz bu pencerelerin perdelerinin. İlle düz cam görüntüsü, çiçekli, güllü, asma yapraklı, üzüm motifli beyaz danteller ile hareketlenecek, süslenecek.


Kendi ellerimle ördüm bu perdeyi
Sade ama kahverengi ahşap pencereler ile sürmelenmiş olan bu evlerin sıcaklığını, mimarisinin dokunaklılığını eteği dantelli beyaz patiska perdeler belirler. Safranbolu ve Muğla, bu tür görüntü şölenlerinin harmanıdır. Doyarsınız pencere ve perde uyumunun güzelliğine. Bazen başı beyaz tülbentli, yaşmaklı, yaşlı bir nine bu pencerelerinin bir kenarında görünür. Pencereden sessizce el sallar size kalın camlı gözlüğünün kapladığı yüzündeki ufak gülüşle. Pencereler gülümser bu yorgun ve içten gülümseyişle.

Beyaz ve kahverengi cilalı doğramaların bir arada sade ve temiz bir güzellik sunduğu bu evlerin içinde mutsuz olunamayacağını düşünürsünüz. Buralarda sanki hiç kavgalar, dargınlıklar yaşanmaz gibi gelir nedense. Pencereler hep sessizce gülen, yaşanmışlık anıtı bir yaşlı tarafından gülümsenerek doldurulur diye geçirirsiniz içinizden.


Ege’ye doğru beyaz evlerin pencerelerinin çivit mavisine boyandığını gördüğünüz olur. Nasıl olmasın, deniz kenarı evleridir onlar. İnsanların geçim kaynağı, beyaz köpüklü mavi deniz, evin dışında kalsa da evin dışı deniz renklerine boyanarak o dışlanmışlık içselleştirilir.

Deniz, sahil insanının hayatıdır. Denizdeki mekanları olan sandalları ile balık tutup keyifle karadaki mekanları olan evlerine döndükleri hatta bazen dönemedikleri ekmek teknelerinin yatağıdır beyaz köpüklü mavi denizler. O sandalları ikinci evleri olanların, karadaki evleri de denizi andırır. Deniz gibi masmaviye boyalı pencereli, köpük gibi beyaz renkli evlerdir evleri.

Bazen zümrüt yeşili ya da kırmızıya boyandığı da olur sahil kasabalarında pencerelerin. O renklerde  bir başka yakışır beyaz kirece boyanmış evlere.Bu evlerin pencerelerini de beyaz patiskalı perdeler süsler, pencerenin önünde de çoğunlukla güneşin kendini esirgemediği bu iklimin bereket çiçekleri olan sardunya saksıları dizilidir.

İlle saksılarda yetişmez ya da yetiştirilmez bereket pembeleri, beyazları, kırmızıları olan sardunyalar. Zeytin tenekelerinde, yağ tenekelerinde de yetişir. Deniz rengine, zümrüt rengine, al renge boyalı pervazların önünde coşkunca açarak, beyaz fonlu duvarın da yardımıyla öyle neşeli görünürler ki.

Yan yana apartmanlarda yaşamak ne kadar iç içe yaşamak anlamındaysa bloklarda yaşamak da o kadar üst üste yaşamak anlamındadır. İkisi arasındaki farklardan biri de apartmanlarda pencereler sıkı sıkı kapatılmış perdeler ile dışarıya sadece ışık sızdırabilirken, geniş aralıklarla yapılmış bloklarda şehrin ışıklarını, yolun akışını kuşbakışı izlemek için perdeler alabildiğine açılır. Perdeler pencerenin devamı olarak yapılmıştır oralarda, kapatılmak için değil.

Hollanda’da gece gezmelerimizde, hemen hepsi en fazla üç dört katlı eski yapılar olan dar ve yan yana bitişik evlerin pencerelerinin perdelerinin kapatılmadığını, pencerelerden ilk görülenin de doluca bir kütüphane olduğunu fark edince, hem kütüphaneli evlere sahip olmalarına hem de hiç bir şeyden çekinmeden rahatça perdeleri kapatmadan oturabilmelerine çok imrenmiştim.

Bazı evler görürüm, kocaman bahçelidir, bir botanik parkına nazire edercesine bahçelerine çeşit çeşit ağaçlar dikilmiştir, bahçelerinin kenarları yüksek duvarlarla kuşatılmıştır, evin tüm pencerelerinin perdeleri de sıkı sıkı kapatılmıştır.

O kadar farklı renklerin, kokuların, güzelliklerin kaynağı bitkiyi barındıran bu bahçedeki ağaçları, ağaçlardaki hatta bazen iki tane olan kuş yuvalarını ve gökyüzünü görmedikten sonra öyle bir bahçeye ve öyle bir eve sahip olmanın nasıl bir anlam taşıdığını ve ne hissettirdiğini hiç anlayamamışımdır. İnsan gökyüzünü görebildiği kadar kendini özgür hisseder, içi açılır, ufka baktıkça gönlü genişler.

Pencereler, kapalılıktan genişliğe, darlıktan bolluğa, duvarlardan duvarların ötesine, metrekarelerden sınırsızlığa, birkaç kişilik ev hayatından onlarca, yüzlerce, binlerce kişilik hayata, sadece bizim öykülerimizden başkalarının öykülerine açılan gediklerdir.

Hava boşluklarıdır, gün ışığının huzmesini bize, bizim cılız ışıklarımızı da tüm şehre sunan geçirgenlerdir pencereler. Kapalı olarak başka, açık olarak başka mesajlar verirler.

Pencere önleri, sahibinin zevkinin aynasıdır. Orada açan çiçekler evin neşesinin dışa taşmasıdır, evin kahkahalarının sessizce ev dışında atılmasıdır. Evin güler yüzüdür, hoşgeldinidir pencere önü çiçekleri.

Perdeler, o evin hanımının o evin hanımı olmak için didinmesini, bir gün bir evin hanımı olmayı beklediğini anlatmasıdır ince ince, renkli ya da beyaz iplerle. Evi için kaç geceler boyunca göz nuru döktüğünü gösteren en kısa sözdür, anlatımdır. Pencereler, dışarıya bizi, dışarıyı da bize anlatan, camın bu yanı ve öte yanıdır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 2009
Paylaş :

Evlerimizin gözleri; sardunyalı pencereler

Momentos için...
Onun isteğiyle bir kez daha.


https://acemidemirci.blogspot.com.tr/2012/11/evlerimizin-gozleri-sardunyal-pencereler.html

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.01.2017
Paylaş :

18 Ocak 2018 Perşembe

Yağmur damlalı dalların hasır örgüsünden kar taneciği şekline girme denemeleri. Ankara.

Damlalı dallar, bir çabada ki...
Kâh hasır örgü halinde dolambaçlı, kâh kabaca kar taneciği şekline bürünmüşken…

Dal karmaşasında saklı dalların desen çalışması...
Yontucu el değmeden  kendi aralarında biçim biçim biçimlenmeleri…

Gizli saklı bir tablo henüz genç kayısı ağacı kollarında; bakana, bakıp da görene.
İlk görülen damlalı dallar  ola ola…

Oysa damla sadece bahane.
İçerik özde.
Damlalı dalın bakalım kim görecek de fotoğraflayacak bilmecesinde.

Geçen hafta çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.01.2018, 20:41
Paylaş :

14 Ocak 2018 Pazar

Damla damla sevinç

Objektiften pencerelere camın berisinde beklediğimiz an bugün dalın ucundaydı.
Ankara.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
14.01.2018
Paylaş :

Puslu havanın boz kelebek kanatlı taneleri

Dört gözle bekledik yağmuru. 


Kar yağışını.


Yağmuru bir çöldekiler bir de Ankara’dakiler böyle bekler. 


Yağmur akışkan, kar depolanmış yani sıkıştırılıp paketlenmiş  su demektir çünkü.


Bugün bekleniyordu kar.


 Önce yağmur öğleden sonra da kar halinde.



Sabah yağmurluydu. 


Yerler ıslak ıslak parlamakta. 



Pusarmış ortalık. 


Göz alabildiğine kar pusu.



Yağmur karla karışık yağdı ilkin. 


Sonra kar taneleri belirginleşti. 


İrişleşti. 


Lapa lapa yağışa döndü.


Karşılar on beş dakikaya kadar görünmez olurken



arkalar kelebek düşüşlü kar tanelerini konuk eden çamların yeşil gülümsemesiyle mutluydu.


Bu yazıyı yazarken her başımı kaldırıp pencereden bakışta kar artmış,


kar tanecikleri daha iri hale gelmişti.


Her seferinde kalkıp yeni kareler çektim.



Öyle ki yağmur kara dönüştü,


tepeler yarım saat içinde beyaza büründü, taneler koca pamuk tanelerini andırır odu.


On dakika önceki kare ile


on dakika sonrasındaki kare arasında zemin yeri rengi farkı ve 



kar tanesi hacmindeki başkalaşım ayan beyan ortada.



Tüm bu görüntü farklılaşması yarım saatten biraz fazla bir zaman içinde oldu. Tepelerimizde kayak sporu yapmaya az kaldı :)



Bir günlük kar yağışı ile toprak kana kana su içercesine susuzluğunu gideremez. 


Tüm çiçek, bitki, ağaç köklerinin suya kanmasını ve 


göllerdeki balıkların azalmış suda solunum yapamamaktan sırt üstü su yüzeyine  cansız çıkmaları görüntüsünü yaşamamak için yağmurun da,  toprakta uzunca kalıp toprağı böylece toprağın tam anlamıyla suyu emme fırsatı olması için kar yağışını da  görmenin sevincindeyiz bugün.


Kar, Ankara’ya hep yakıştı. Yine çok yakışarak yağıyor J
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL 
(Acemi Demirci), 14.01.2018, 11:43
Paylaş :

13 Ocak 2018 Cumartesi

Kış pembesi. Ankara.

Bugün çektiğim bir kareyi yayınlamayı umuyordum.
Ama bugün Annem ve teyzemle koyu sohbette iken tek bir kare çekememiş olarak taşıdım fotoğraf makinesini.

Geçen hafta ayazında çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.01.2018,22:42
Paylaş :

12 Ocak 2018 Cuma

Suya hasret dalın yağmur sonrası tek damlalık sevinç gözyaşı. Bu akşam üzeri, Ankara.

Ağaçlar, toprak, kuru nehir yatakları çoktandır susuz. Yağmura hasret kaldılar. Dallar kupkuru. Kökler zor dayanıyor  susuz baharlara, kışa. Yaz zaten kurak. Ankara yazı ıslak olmaz ki hiç.

Şöyle usul usul yağmadı hiç yağmur kaç zamandır. Yağsın da barajları doldursun, ağaçları doyursun…Nehirlerin buharlaşmış suyunu yeniden bütünlesin.. Göllerin kurumasına engel olsun.
.
Döktürdüğü oldu; olmadı değil yağmurun.  Damlası bile gözükmeden. Dallarda belki bir iki pırıltı, yollarda biraz ıslaklık oldu yağmur, can suyu olamadı ama.  Ağaçlardan toprağa, dereden denize insanına hep beklenen yağmur bugün atıştırdı, atıştırıyor…

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.01.2018, 22:40
Paylaş :

Evde Yokuz! Gelmeyin!

Gelmeyin… Şırıl şırıl akan dere üzerindeki değirmende çuval çuval buğday öğüttüğünüz köyünüzden, bir çavdar tanesi gibi  öğütüleceğiniz  insan, zaman değirmeni metropole!

Kendini gölgeleyen ağaçlardan alçak damlı, bahçesine vuran güneşte domates fidelerinin çiçeklenip yeşilden kıpkırmızıya dönüştüğü, pencere önleri hanımeli kokulu, sarmaşık güllü, ağaçları salıncaklı, bir köşesinde kümes olan hani duvarlara tablo diye asılan bahçeli, sevimli evler yok buralarda. Buralılar da sabahtan akşama evde yok. Asmalı pencerelerinizden gördüklerinizi göremezsiniz burada…

Coğrafyasından iklimine, yemeğinden huyuna suyuna  benzemeyen yerlere götüren yollar çok uzaklardan başlar. Aslında bilinenden bilinmeze bir yollanıştır bu. Hatta sıkışıp kalınmış kimi yaşam tarzından kaçış. Ancak gidilen yerlerde, bırakılmış yerlerin yenileri oluşturulur öbek öbek. Eski ne varsa, göçenlerle çıkagelmiştir. Hep duymaz mıyız, bir heves adı sayıklanan kente gelinince ne benzeyebileceklerdir  onlara ne de uzlaşabilecekler onlarla.

Nehirlerin gürül gürül sesiyle çınlayan dağlık yerlerden nehirlerinde su kalmamış yerlere gelirsin; bakarsın egzoz kokulu trafik sesinin  içindesin. Eğer otlarıyla birlikte o dağları, suları, tertemiz havayı, kadife yumuşaklığındaki gökteki çakır çakır yanıp sönen yıldızları yanınızda getiremeyecekseniz gelmeyin!
 
Dere kenarından bedavaya su teresi toplarken market tezgâhından çoğu sararıp solmuş hatta donup da çözülmüş beş on yapraklı tere almak ağrınıza gidecekse gelmeyin! Horoz sesi  ile günaydın demeyen zifiri karanlık sabahlarda yollara düşmenin ne demek olduğunu öğrenmek zordur,  gelmeyin!

Diyeceksiniz ki “köyümüzde de tarlalar, su kuyuları  kurudu. Para pul, iş yok. Düştük yollara. Kalmadı başka çare, ne yapalım.” Geldiniz  peki, iş hazır mı; bura çarkında öğütülecek çavdar taneleri olmak, köyünde buğday başağı olmaya yeğ mi? Dereler tek mahalle adlarında kalmışken nereden su teresi toplayacaksın? Çiriş, çıtlık, ışgın, evelek, peynirine katık yapacağın  çoban kirpiği toplayabilir misin asfalttan? Buradaki ağaçların meyvesi filan yoktur. Bırakıp da geldiğin dağ silsilesinden bir tepeye çıksan yabani armudundan yani ahlatından, alıcına; cevizine dek bulursun. Alabalıklı soğuk çaylar, aynalı sazan tutacağın gölet filan arama bu çorakta. Nerdeee kuş seslerinden bedava konser? Yazın susuz bırakmayacak karlı dağlar ne gezer…

Gelmeyin! Çünkü buralar doldu taştı fazlasıyla. Buraların dolup taşması, kalkıp geldiğiniz yerlerin neredeyse tümden boşalması demek. Göç alan yerin de göçenlerin yükünü üstlenmesi demek. Buralardaki bir köy, gelenlerle   üç kat büyürse toprak da biter su da. Bırakılan yerler alabildiğine el değmemiş, sahipsiz kalırken gelinen yerler kurur, neredeyse otsuz bırakılır çiğnene çiğnenene...

Konuksever olmadığımızdan veya  insan sevmemekten değil, insanın anlamını bilmekten, sağduyu ve doğaya sevgiden bu sesleniş… Hangi göçen köyünü hatırlayınca gözünden yaş akmadı? Buralar dizilerdeki zenginlik akan ışıltılı hayatların değil, hayat mücadelesinin kıyasıya yaşandığı  yerler.  Burada hayat koşturmaca. Siz yenilerini ekleyeceğiniz on çocuğunuzla  kalkıp gelirken  buradakiler  bakabilip, okutamayacağı için bir çocukla yetinmek zorunda.

Gelmeyin zira  bir kez geldiniz mi isteseniz de artık dönemezsiniz belki. Kısır döngüde yutulanlar olursunuz. Değişime uğrarsınız ki bu nasıl acı bir bilseniz! Sokakta, bir iki lira  karşılığında, boylu boyunca zombi gibi yatan gençlere bir bakın da görün o acıyı. Eve dönüş parası  isteyenden geçilmiyor caddeler. Böyleyken gelmeyin! Bir çorba parası için yolunuzu kesen kesene. Çorba parası isteyenler var, evet. Çünkü balık tutulacak bir dere yok; toprak kalmadı ki ot bitsin de toplansın. Mantar bulamaz ki açlar, közleyip yesin. Ağaçları bile meyvesiz buraların, dedim ya. Ne alıç bilir bura bebeleri ne ahlat. Serçeden, saksağandan, güvercinden başka kuş görmüşlükleri yoktur… Ateş böceğini çizgi filmde görmüşlerdir tek.
 
Gelmeyin, burada  tavuk viyollerdedir.  Oralardaki tavuğunuzu dahası kazınızı, ördeğinizi, hindinizi bırakıp hastalandığınızda tavuk suyuna  çorba içemez hale gelmemek için gelmeyin! Bir marulun bir liradan çok olduğu buralar uğruna dağlar, kırlar, ovalar, yaylalar dolusu otunuzu, ağacınızı bırakıp yollara düşmeyin! Düşünün hele bir… Göçüp gelince düşeceğiniz halleri. Beğenmeyip bıraktığınız yerlerden daha iyi olabilecek misiniz buralarda, düşünün!

Hele hele İzmir diye hiç tutturmayın. İzmir’in hali içler acısı. İsteyen daha girişinden  başlayarak havasına baksın. Deniz filan göremez oraya gidenler. Zaten hali de kalmamış denizinden toprağına. Tası tarağı toplayan İzmir’e göçmüş. İzmir’e giden İzmirli  olarak değil  haliyle neyse o olarak gideceğinden ne oralı olabilmiş ne de sil baştan eskisi gibi.   Bu kez gittiği yeri, geldiği yerden de beter hale getiriyor çoğu. Gelenler için yer açılsın diye yakılan, kesilen ormanlara, zeytinlere yazık değil mi? Yakmak için değil daha iyisini yapmak için gelinmeli bir yere.

Gelmeyin köyünüzden, küçük kentinizden kalkıp da durmaksızın öğüten eski değirmenleri andıran metropollere. Kaybolursunuz bura yollarında. Kayıpla dolu her yan. İnsanından evcil hayvanına aranmakta ilanlarıyla dolu ağaçlar.

Gelmeyin  bir şey olunan yerlerden hiçbir şey olunmayıp kayıp olunacak yerlere… Siz kaybolurken kaybolan tek siz  olmayacaksınız da. Tarlalar, göller, dereler, mahalleye dönüşen köyler, kent kültürü yiterken karmaşa, yozlaşma mı bizi mutlu, huzurlu edecek? Çocuğundan, kadınından, yaşlısından, sokak hayvanına  saygı umursanacak mı? İşte tüm bunlar için gelmeyin! Her taş yerinde ağır. Buralarda o taşlar kum tanesi bile olamıyor. Ağırlığınızın olduğu yerlerde kalın ki zaten durumu çok ağırlaşmış metropoller solunum yetersizliği çekerken siz de havasızlıktan  boğulmayın…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.12.2017, 12:07


Paylaş :

Hatalı Ürün

(Kısa öykü çalışmalarımdan bir örnek)
 
Sabaha kadar ağlayan kucağındaki kırkı çıkmamış bebeğini doğum yaptığı hastanenin danışmasındaki görevliye değiştirilmesi için uzatırken “İstediğimiz ürün böyle değildi. Bu hatalı çıktı” diyordu.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.01.2018
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci