23 Eylül 2017 Cumartesi

Yakınlarda çektiğim

 bu kare, 

Eski Evler,

 eski Pencereler 

ve balkonlar

 -Old Houses old Windows and balconies- 

fotoğraf grubum 

ve  blogumda.

(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

23.09.2017


@AcemiDemirci

Paylaş :

22 Eylül 2017 Cuma

Dışlananlar, Hoşlanılanlar ve Gözden Kaçanlar

Her gün aynı yüzler içinde yaşamak, o kalabalıktaki her bir kişinin ayak sesini tanımaktan öte pek çok insan tanımak anlamına gelir. Tutum, bakış, tavır, yaklaşımlarımızla  toplumu biçimlendiren bizlerin  ortaya koydukları hem ektiklerimizdir hem de biçtiklerimiz.   Trafik, iş ortamı, sokak, cadde, okul, ortak yaşamların sürdüğü apartmanlar gibi yerlerde belli oluyor aslında neyiz, nasılız! Dediğimizce miyiz; bambaşka mıyız? Mangalda kül bırakmayanlardan mıyız yoksa o küllerin pisliklerini temizlemeye çalışanlardan mıyız? Kalite diye tutturmuş giderken kalitenin ölçü demek olduğundan habersiz bir ölçüsüzlükteyiz çoğu kez. Biri, tam üstünde oturduğu apartman girişinin sapasağlam  yepyeni demir kapısını gürültülü kapanıyor diye ucuza bir araba parasına yenilerken  yine aynı kişi başkasına rahatsızlık verecek  her şeye alkış tutuyorsa ölçü şaşmış demektir. Ve ağlanacak halimize gülüyorsak bir de! Ölçü filan hak getire… Ölçü dışlanan oldu, ölçüsüzlük diz boyu o halde.
 
Yine yolda, koridorda yürüyüş biçimimiz, metroda oturuşumuzdan yaşlılara, çocuklulara, kadınlara, hamilelere karşı davranışımız bizleri anlatan görsel öyküler.  Yani her olguda şu anki durumumuzun aynası olan yansımamızı görebiliyoruz. Şaşılacak şey, aynada gördüğümüz yansımalarımıza söylenmeden edemememiz. Toplum tablosunun çizgileri, boyası bizken o tabloyla yüzleştiğimizde hoşnut kalmamamız. Geçip karşısına yüzleştiğimiz gerçeklere homur homur homurdanmamız. Homurdanmak çözüm değildir. Yani “söylemez; ama söylenir olmak” uygarlık değildir. Uygarlık balkonu  altında yakılmış mangal kömürünün etrafı dumana, kire, ise, kirli havaya boğması olsa olsa uygarlık dışı olmaklığın imzasıdır. Dumanı tüttürenler halinden çok memnunken duman eğer kendi burunlarının dibinde tüttürülseydi yaygarayı basacaklardı. İnsan, hep güzeli sever; ama çirkini kendi elleriyle yapar. “Kibarlığın paraca değeri yoktur; ama hayatın tekerlerini yağlar” sözünden hoşlanmaz olduk bir kere!

Yüzleşmeler sabahtan başlar her seferinde. Diyelim ki işe gitmek için evden çıktınız. Gece yol kenarına arabalarını çekip ne yedi içtiyse artığını  etrafa fırlatmış, küllüğünü boşaltmışlar, çöplükte gezindiğiniz hissi uyandırabilir. O zaman çoğumuz temizliğe, güzelliğe düşman mıyız? Alenen kendi ellerimizle kirlettiğimiz buralardan sınır ötelerine gidip döndükten sonra oraların temizliğini ballandıra ballandıra anlatmalarımız var ki bir de… Nasıl bir ironiyse artık…

Yirmili yaşlarda araba kullanmaya başladıktan sonra iyi bir yaya olmuştum. Hoş, Ankara trafiği artık çoğu kişiyi araba kullanmaktan alıkoyar oldu.
 
Herkese açık yerleri kullanırken söylenmeyene rastlanmaz pek. Diyelim ki işyerlerinin sabah yoğunluğu lavabolardadır. Bardaklar, kupalar yıkanacaktır. Bakteri, mikrop sözcüklerinin anlamını bilen her yetişkin için  temizlikle suyun ilişkisinin bilinmesi gerekirken kimisince şık kıyafetler içinde olmak, aynı zamanda temiz olmakmış gibi algılanıyor olmalı ki eller yıkanmadan; ama ortalık su birikintileri ve çöp kovasına değil ortaya fırlatılmış kağıtlarla kirletilerek arkası dönülüp gidilebiliyor. Sonra  da o görüntü karşısında söylenmeler başlıyor. Oysa orayı kullananlar uzaylılar değil söylenenlerin ta kendisi değil mi? Bu da aileden okuluna nasıl eğitildiğimizi, yanlışın nerede olduğunu düşündürtüyor.  Sonuçta her şey eğitimle.

Hepimiz az çok eğitim aldık. Dünya kadar formülü ezberleyip,  neden sonuç ilişkisinden ziyade savaşların tarihlerini belleyip, edebiyat derslerine rağmen okuma alışkanlığı  kazanmadıysak nasıl bir eğitim almış sayılırız? İyi? Kötü? Böceklerle, kurbağalarla ilgili öğrendiklerimizin kaçı okul sonrasında işimize yaradı? Deprem bölgesi coğrafyada yaşıyorken tarihte kimlerin nasıl gömüldüklerini değil de ilk yardımı öğrendiyseniz mesela, canlar kurtulabiliyor gerçeği bugün karşımızdayken yine de gözden kaçıyorsa…  

Bir arkadaşımın henüz ortaokul öğrencisi kızı okulda değil, doktor babasından öğrendiklerini uygulayarak  babası kalp krizi geçirdiğinde yetim kalmamıştı. Hepimiz bu cici ve akıllı kızı gördüğümüzde her çocuk için olması gereken eğitimi de görmüştük. İlk yardım gibi.

Hayat için gerekli şeyler öğrenilmedikçe eğitim yeterli midir? Gerekliler dururken gereksiz tonlarca şey öğrenmek hamallık değil mi? Öğrenmek, bilmek ile sınırlanıp uygulamaya geçmemişse, kişinin yüklendiği kilitli bir kütüphaneden öteye geçemez.

Bir kâğıda alt alta yazsak önce şöyle, köylüsünden kentlisine neler bilmeliyiz…  Nasıl yılın her ayı her yerde hava aynı kararda değilse, her yerde bilinmesi ille gerekli olanlar da aynı değil elbette. Ortaokulu Doğu Karadeniz’in başladığı noktada, Ünye’de bitirmiştim. Ünye taşra sayıldığından kentlerdeki gibi Muhasebe Dersi filan değil Tarım Dersi okumuştuk. Hatırladığım en zevkli dersti. Tarım Dersi okuduğuma çok memnunun. Çünkü tümden gerçekti. Hayatın ta kendisiydi. Öğrendiğiniz her şeyin size bir an, bir yerde mutlak faydası olacaktı…     

Kendisini değil; ama simgesini bildiği birçok maddenin adını, pek çok  formülü öğrenenseler de kent çocukları serçe, güvercin, kumrudan başka kuş adı, cinsi bilmiyor. Ağaca tırmanmadan büyürken kırdaki toprak kabartılarının köstebek yuvaları olduğunu anlayamıyor. Çileğin ağaçta yetiştiğini düşünüp, elleri tohum ekmiyorsa; otların ayrımında değil, bulutlara bakıp havayı kestiremiyorsa bir çocuk gerçek anlamda hayata yetiştirilmiş sayılabilir mi?  Yedi tepeli İstanbul’da, Ankara’da betonlar arasında yaşarken  tabiatın yalnızca çıplak ayaklı Heidi’nin gezindiği uzaklardaki Alp Dağları’nda olduğunu bellemiş çocuklar için doğa, yalnızca beton duvarlara asılan tabloların konusudur. Resimdir. Televizyondaki belgeseldir. Ha deyince erişilemeyen uzaklardadır. Tabiatın çizgi filmlerdekine benzediğini sanan çocukların doğası artık vahşi betondur.  

Tarihten edebiyata, dilimizden yabancı dile, beslenmeden sağlıklı yaşama, ilk yardımdan trafiğe, tabiatın dilinden insanların vücut dillerine kadar çok şeyi öğrenmekle kalmayıp bunları davranış biçimi olarak tavırlarımıza oturttuğumuzda, işte o zaman uygarlıktan dem vurabiliriz tek. “Onların trafik lambası kırmızı yandığında köpekleri bile durup geçmek için yeşili bekliyor” veya “onlarda yol sürücülere ait iken sen adımını yola attığında gülümseyerek yol veriyorlar” gibi hayret dolu hayranlıkları  anlatmak yerine, “bizim onlardan hiç kalırımız yok” deme noktasına işte o zaman adım adım yaklaşıyor olacağız.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2016
acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

Demet şöyle dursun; sap maydanoz isteriz!

Market tezgâhlarında meyveler sanki dalsız, otlar sanki köksüz gibi görünürler. Sıladan uzaktakilerce gariptirler. Öyle ya, hangi ağaç üzeri etiketli meyve yetiştirir; hangi ot, kök salmamış tohumdandır?

Şimdilerde mahalle esnafı kalmadığından marketlere düşer oldu yol.  Orası ne bağdır ne bahçe; raftır, tezgâhtır tek. Market ormanı metropoller, hemen hepsinin ucu köy kökenli olsa da kentin ortasındaki restoranların teraslarında, kocaman saksılarda yetişen mazıların gölgesinde köy kahvaltısı yapmayı doğallık sananlarla dolup taşmakta şimdilerde.  Metropollülerin hafta sonu rüyası köy kahvaltısıdır malum. Ama köyde değil, metropolün göbeğinde!

Hayatında hiç inek, keçi görmemiş, peynirin sütten yapıldığını Heidi çizgi filminden öğrenen çoğu kent çocuğu, iki üç ağaçlı bir yeri köy sanıyor.  Yüzölçümünde kaç ülke büyüklüğünde olsak da küçücük köyleri sığdıramaz olduk içimize; ama köyleri yuta yuta metropollere yer açmaktayız. Oysa…

Zürih havaalanına iniş, yemyeşil çayırlar arasındaki evlerin yukarıdan seyriyle yapılır.  Yayılan ineklerle dolu dağlık ortamlarda yaşıyor  dünyanın en uygar ülkesi bilinen oralıların çoğu. Küçücük ülke Hollanda aslında koskocaman bir çiftliğe benziyor. Her yanın kanallarla bölündüğü yeşilliklerde mutlak beyaz bir inek ya otlamaktadır ya da geviş getirmektedir. O küçücük ülke tüm Avrupa’nın taze çiçek, mandıra ve serada yetişmiş sebze ihtiyacının büyük kısmını karşılamaktaymış.  Soğuk Orta Avrupa ülkeleri sebze olarak en çok patates, havuç ve lahanayı  biliyor. Denize çıkışı yok kiminin. Macaristan’da kahvaltı, peynir, hamur işleri ve salam sosis gibi şeylerle; o canım zeytin bulunamıyor orada. Ama soğuk kış iklimine uyum sağlayan bir üzüm türü geliştirmişler. Onu işlemişler. Şimdi dünyanın sayılı markalarından olmuşlar o tür ile. Güneş ışıklarıyla yıkandığında  tuzla buz olmuş  elmas tanelerince ışıyan karların altında uyumaktaki üzüm bağları uzanıp gitmekteydi Macaristan yolları boyunca. Ağaç gövdesinden çit direklerine  konmuş şahinler, otobüs camının berisinde, göz hizanızda gelip geçenleri saymakla meşguldüler. İnsanlardan korkmayı öğrenmemiş olmaları, uygarlığın  kibirli göstergesiydi aslında!

Yüzölçümleri küçücük bu ülkelerin en önemsediği konunun beslenme olduğunu nasıl da kavrıyorsunuz gördüklerinizle. Teknolojisiz, elektriksiz, metropolsüz olabilmiş insanlar; olabilir de biliyoruz; ama doymadan olamazlar. Afrika’ya bakalım da görelim aç insanların halini. Ya da kıtlık çekmiş ülkeleri hatırlasak bir yol! Dünyanın bir yerindeki kıtlık döneminde insanların, ölen diğer insanların kalbini yediklerini okumuş ya da belgesellerde izlemişizdir. Açlık çekmekteki, bir deri bir kemik kalmış insanların sadece kalbinin yenebildiğini, çekirgeden köpeğe, sıçana ne bulurlarsa afiyetle yuttuklarını   ürpererek  duymuşuzdur mutlak.

Metropol olmaksızın da hayatımız sürebilir. Köylü, kasabalı olarak.  Ama aç  halde asla. Yani yaşamın sürebilmesi  suyundan tarlasına doğa koşullarına bağlı ise pençesini geçirdiği yerleri ot bitmez hale getiren metropol, alıcı kuşlar gibi o zaman. Öyle ki çocukluğunu bağda, bahçede geçirmiş olanlar şimdilerde çocuk olmadıkları için haklı olarak yaşlarından fazlasıyla memnunlar. Kaç yaşında olurlarsa olsunlar.

Metropol mutfaklarındaki buzdolaplarını açınca sebzesinden meyvesine, peynirinden reçeline her şey görülebiliyor. Ama marketten alınmış. Tezgâhlar ya da buzdolabı bağ bahçe değildir ki! Bahçemiz, buzdolaplarının sebzelikleri oldu. Orada şaştık işte! Şaşmayanlar hala var ama!

Sıradan bir Hollandalının tek hayali çiftlik sahibi olup çocuklarını çiftlikte büyütmekken  bizler apartman bahçelerine yalnızca altunisinden altuni olmayanına taflan gibi  park bitkileri diker olduk. Meyvesiz, çiçeksiz. Oysa taflan ağacı da dikebilirdik.  Kaldı ki artık evlerimizin koskocaman arka bahçeleri yok. Hatta kimi eski mahallelerdeki apartmanların ön bahçeleri yol genişletilirken kaldırıma eklendiğinden apartman cümle kapıları doğrudan kaldırıma açılıyor.

Fideden kopardığı domatesin kokusu eline sinmemiş; kuru yapraklar altındaki kirpiden habersiz; asma koruğuyla kurulmuş turşu, korukla ekşitilmiş yemek tatmamış; dut çırpmadan büyümekteki şimdiki  kuşak, sapını toprağa değdirseniz tutacak arsızlıktaki naneyi, semizotunu market tezgâhında bitmekte sanıyor…  Bu, onların geleceklerini, doğaya bakışlarını nasıl etkileyecek, hiç düşündük mü?
 
Bir demet maydanoz gün içinde tükenmeyebilir. Ertesi güne kalan maydanoz sararacaktır.  Oysa ufacıktan da olsa bir arka bahçemiz olsaydı! Maydanoz, dereotu  tarhlı!  Semizotları orada burada kendiliğinden biterdi zaten. Nane sapı toprağa değse  hemencecik yeni yapraklar verirdi.  Siz de salata yapacağınızda ihtiyacınız kadar toplardınız. Bahçe maydanozu yapraklarının asla marketlerdeki gibi çınar yaprağı iriliğinde olmadığını, kokusunun bir başka olduğunu görürdünüz. Yığılmacı değil  yayılmacı yerleşimler halinde  bahçeli evlerde yaşıyor olsaydık mutlaka tavuklarımız, hindilerimiz, ördeklerimiz olurdu. Tavuk gıdaklaması duymamış çocuklar, yumurtaların tavuklardan edinildiğini çizgi filmlerden öğrenmezdi. Ne bilsin onlar kümesi, folluğu…
 
Diyeceğim, bahçesiz hayatlar, market tezgâhlı hayatlardır! Tezgâhlar, bir sap için demetle maydanoz almak demekken bahçe demek, ele bulanan gerçek maydanoz kokusudur.

Seraların, makine ürünlerinin pazarı olan marketler de karın doyurur, evet. Konu şu ki bu doygunluk, insanlığın şimdiye dek doyageldiği usulden yani bağından bahçesinden, kümesinden, ağılından beslendiğince değil, malum.  Babaannelerimizin babaannelerinin ve daha önceki babaannelerimizin usulüyle değil yani. Kökü bahçenizde olan bir vişne ağacının reçeli değil kavanozdaki. Ya da pencerenizi saran, balkonunuza tırmanan bir asmanın taze uç yapraklarından değil sarmalar. Onlar bile makinelerde sarılmış halde hazır, marketlerde. Ne dereotu ne kuş üzümü yok içlerinde,  sırf pirinç, o kadar!
 
Uygarlığın tanımını yozlaştırdığımız besbelli. O zaman geçmiş uygarlıklara bakalım şöyle bir. Hiçbiri beton kullanmamış;  hiçbirinde uygarlık betonla ölçülmüyor. Bıraktıkları mermerden, demirden, tunçtan sanat eserleri, mimari başyapıtlar. Çatal Höyük’teki gibi tarıma dayalı yaşamış olmaklık yatıyor uygarlık dediğimiz olguda. Sanayii kaçınılmaz olsa da koca Avrupa enikonu tarım alanı; çoğu Avrupalı da çiftçi. O zaman tanımlamalarda keyfiyetten kaçınsak…

Kısacası beslenme tek marketlere indirgendiyse, marketler  köksüzlüktür. Artık betonlaşmayı mecazi anlamda betonlasak da doğayla zıtlaşmanın insan ruhunu nasıl betona dönüştürüp  toprak bileşimli bedenini hareketsizlikten spor salonlarına ittiğini bir anlasak!!! Artık kuleler değil, arka bahçesi ağaçlar, çilek, maydanoz, nane, dereotu, roka tarhlarıyla dolu; ön bahçesi rengârenk çiçek ile şenlenmiş, yediveren güllü, mis kokulu hanımelili şirin evler gerek bize…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.08.2017,12:35

Paylaş :

MUTLULUK ? : ( ) ; - , + ! adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
NOT: Fotoğraf karesi, her zamanki gibi kendi çektiğim karedir.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.09.2017

Paylaş :

20 Eylül 2017 Çarşamba

“Dışlanılanlar, hoşlanılanlar ve gözden kaçanlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Not: Fotoğraf karesi, her zamanki gibi benim çektiğim bir kare.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.09.2017
Paylaş :

18 Eylül 2017 Pazartesi

“Kaypak Dizelerden Kayan Yıldızlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.09.2017

Acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

17 Eylül 2017 Pazar

Zeytin dalı işlemeli kapı

Yakınlarda çektiğim bu kare,

 Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar

 fotoğraf grubum 

ve  blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
17.09.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

16 Eylül 2017 Cumartesi

Bir Ansiklopedide Yer Almak!

İlk ödülümü aldığım Yazarlar Birliği, üyesi yazarlara ait bir ansiklopedi çıkardı.

Yazarların özgeçmişleri ve kısacık bir öyküleri yer alıyor ansiklopedide.


Bir ansiklopedide yer alacağım hiç aklıma gelmemişti. Başa gelmesi güzel. Mutlu oldum.

Ansiklopedide yer alan kısacık öyküm; Zeytin Ağacı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.09.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

15 Eylül 2017 Cuma

Eski taş ev duvarlarının taş yollar ile uyumu

Yakınlarda çektiğim bu kare,

 Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar 


 fotoğraf grubum ve

 blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 15.09.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

Gelecekteki Soluklarımız Yanarken

Kum sıcaklığındaki alevsiz yangınları bilirdik. Çöller güneşten düşme kıvılcım döküntüleri gibiydi de hep,  orman kuytuları yetişirdi imdada. Şimdi o yeşil serinlikler cayır cayır yanıyor. Köknarlı, kızılçamlı, kayınlı, sarıçamlı. Tek bir yerde yetişebilen günlük ağaçlı. Yeşilin köz kızılına dönüşünün acısı duman duman tütüyor oradaki buradaki dağlarda. Dekarlarca, hektarlarca orman kül oluyor, bir kibrit çakılmaya görsün… 


Reçineli dallar hemen yanar. Tutuşmuş çam kozalakları çatlayınca kıvılcım olup çalı çırpının, ağaçların, yuvası orman olan hayvanların üstüne düşer. Her yana saçılır. Ateş topu olmuş hayvanlar can havliyle uzaklara kaçarken ölüp kalakaldıkları yerler de alev alır. Yangın büyür. Ormana komşu köyler, ağıllardaki sürüler yanar bu kez. İnsanlar, evsiz, sürüsüz, ağaçsız kalır.


Ormanlar ağaçlardan oluşmaz tek. Dalındakinden kovuğundakine, toprak altındakinden üstündekine o ortamda bir zincirin birbirini tamamlayan halkaları olarak yaşayan tüm canlıların bütünlüğü demektir. Orman yangını, onlarsız  yaşamın soluksuz kalacağı  ağaçların kül olması kadar  ekolojik düzenin bozulması, yok olması gerçeğinde, malum. Kuş türlerinden tilkisine, geyiğine, kirpisine, sincabına, tavşanına; kaplumbağasından sürüngenine o yeşil dünyada barınabilirler, var olabilirler tek. Orman  canlılarının her biri sadece birer yaşam değil, hayat döngüsünde ayrı birer işlevdirler de...



Ormanlar, oraya özgü canlıların yaşadığı bir alt dünya; ama nedense tüm dünya yalnız ve yalnız bizim, insanların sanıyoruz. Denizler bizim, dağlar, nehirler, göller, ormanlar ne var ne yok hepsi bizim! Bu yüzden dünyaya istediğimizi yapma hakkını görüyoruz kendimizde. Oysa doymaya gelince beton duvarlardan değil gölden, denizden tutulan balığın, ormandan toplanan mantarın keyfini sürüyoruz. İşte şimdi sıcaklıklar kaç yılların rekorunu kırarken kulelerimizde   serinleyemiyoruz. Güneşte ısınan betonlar ısıyı yansıtırken gölgenin adresi ormanlardır. Oysa şimdilerde sıkça  alev alev yanan ormanları sular bile serinletemiyor kolay kolay …


Oksijenin şehirlerin egzozlu yollarından, dumanlı bacalarından değil ağaçlardan, ormanlardan yayıldığını bile bile yine de bu gerçeğin önemini kavrayıp çözemedik bir türlü. Tertemizinden soluklandıran ağaçları hiç sevemedik! Baltalara yapıştı ellerimiz. Kibritler çaktık. Oksijensiz yaşayabilecekmişiz gibi!

Ormanlar kim bilir kaç canlı türünün yuvası. Diyelim ki kirpilerin.  Orman yangınında alev almış bir kirpiye  içimiz yanmalı. Kirpiler, haşerelerin korkusudur. Öyle ki Uzak Doğuda evlerde kirpi beslerlermiş hamam böcekleriyle baş edemediklerinde. Hamamböceği deyip de geçmemek gerek. Çünkü bilinen en dayanıklı canlılarmış belki de. Radyasyondan bile etkilenmezlermiş. Deneyip görmüşler bunu. Radyasyona tabi tutulan hamamböcekleri hiç etkilenmemiş. Başı kopan bir hamamböceği bile günlerce yaşarmış. Sadece susuzluğa gelemezlermiş. O kadar dayanıklı böceklermiş ki Uzak Doğuda onlarla mücadele etmek  için özel bir çekiç imal edilmiş. Çünkü radyasyondan bile etkilenmeyen bu canlılarla bir onları ezerek baş edebilmişler. Bir de fareye karşı kedi beslendiği gibi hamamböceklerine karşı evlerinde kirpi beslemekteymişler. Yılan zehrinin bile öldüremediği kirpileri orman yangınları öldürüyorsa en büyük zehir yangındır o halde! Yılanlar da yanıyor orman yangınlarında malum…
 
Bazı ağaç türleri çok zor yetişir. Hünnap gibi. Diyelim ki yetişme alanı çok kısıtlı  olan ardıç çamı tohumu ancak bir aracı vasıtasıyla kök salabilir. Tohumu önce bir ardıç kuşu yutup kursağına indirecek. Sonra sindirim sistemi yoluyla onu atacak. İşte ancak o zaman havayı en iyi süzen ağaç olan ardıç çamı fidesi  boy  verebilecek. Kapari de denilen delikarpuzların dış kılıfları çok kalın olduğundan kendiliğinden çillenemez. Ne zaman kışlık besin olarak yuvasına delikarpuz tohumu taşıyan bir karınca onu düşürürse karınca asidi ile incelmiş kılıfın içindeki öz çillenme fırsatı bulacak. Saksılarda gözüne bakılan kimi güzelim gölge çiçeklerinin anayurdu orman tabanları. Siklamen de denilen tavşankulağı gibi.

 
Kirpilerin, karıncaların  bunca etkinliği olan ormanlar, hem etraflarındaki yaşamların hem de dünyanın, iklimin dengesi. Boşa denmiyor ormanlara akciğerlerimiz diye. Çünkü akciğerlerimiz oksijenle dolmalı ki soluk alıp hayatta kalabilelim. Oksijeni bize karşılıksız hediye eden, hayatı yaşanır kılan ağaçlar yangınlarda soluksuz kalır.


Ne depremde ne yapılacağını, ne piknik nasıl yapılır, pikniğin etrafı kirletmek değil oksijenin kucağında  arınmak olduğunu hakkıyla biliyoruz. Ne de ormanın  ve onca bitki türünün, canlı çeşidinin  bizler için ne anlama geldiğinin farkındayız. İnsan ayağı ister istemez her şeyi çiğniyor belki; ama sağduyusuz yaklaşımlarımız, bilgisizliğimiz, bencilliğimizle doğruları görmezden gelip yakıcı yanlışlar yapıyoruz ormanlara, nehirlere, dağlara, ovalara, yaylalara, denizlere!  Yani doğaya!

Ormanlar insan eliyle yanıp yok olurken kirlete  yok ede çok zarar verdiğimiz, atmosferi  bile artık eskisi gibi olmayan kirlenmiş dünyada  nasıl yaşayacağız sorusunun cevabını da önemsemiyoruz çoğu kez.   Bu cevap bunca ağır tahribatın sonuçları olarak başa geldiğinde  asla geri dönüş olamayacak belki de… İşte bu geri dönüşsüzlüğe var gücümüzle kürek çekmekteyken bir yandan da yaşanabilecek yeni dünyalar arıyoruz yeşil ve mavi renkte. Belki onları da kirletmek, tüketmek üzere.


Yani yanan, ormanlar gibi gözükse de gelecekte alacağımız soluklar yanıyor aslında dekarlar, hektarla hacminde. Ciğerler dumanla soluklanamaz; oksijenle soluklanır. Bir an önce anlayalım bunu!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.07.2017

Acemi.demirciqyahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci