23 Aralık 2009 Çarşamba

Evliliğe Giden İlk Adım: Nişan

Evlilik kararı almış iki gencin, kişinin nerede, nasıl tanışıldığı apayrı bir hikayedir. Dinlemesi de ayrıca çok hoştur.

Kimileri rüyalarında görürler ilkten, evleneceklerini. İlk muştu uykuda, rüyada alınır. Nasıl, nerede olacağına kadar ayrıntısıyla bilirler hatta rüyalarının sonucunda.

Kimileri uzun senelere yayılan tanışıklık, arkadaşlık sonucu evliliğe giderler. Kimileriyse tanışır, anlaşır ve hemencecik yuva kurmaya karar verirler. Bakarsınız hemencecik yapılan evlilikler sapasağlam çıkar ama onca sene tanışmışlığın, beraber geçirilmiş anlar olmasına karşın, uzun yıllar süren arkadaşlığın sonucunda gelen evlilikler kısacık süreler içinde bitiverir.
Bir arkadaşlığa başlanırken kuşkusuz en güzel duygular taşınır. Her şeyin yolunda gitmesi hayırlı ve güzel bir sona ulaşılmak istenir. Bunu gerçekleştiren tanışıklıkların sonucunda evlilik kararının alınması, beraberinde bir takım adet üzere olan resmi davranışlarında gerçekleşmesi anlamına gelir.

Kız isteme olayı ile başlar evlilik rotası. Önce erkek evi , kız tarafına giderek “Allah’ın emri Peygamber’in kavli ile” kızı oğullarına isterler.

Cevap hemen verilmez kız evi tarafından. Kız evi naz evidir ne de olsa. Biraz bekletilecek, damat adayı biraz heyecanlandırılacaktır.

Evlilik kararının adının ilk konuluş şekli “Söz”dür.

Söz kesmek genellikle iki aile arasında olur ve her iki ailenin çocuklarının birbirleri ile evlenmek istediklerini açıklamaları ve arkadaşlıklarına bir ad konulması işlemidir.
Söz kesilmesini nişan izler. Nişan iki gencin ya da kişinin evliliğe giden ve bunu bir yüzük şeklindeki nişan ile, bilen bilmeyene duyurdukları ilk adımdır. Eş dost, akraba hısım, konu komşu, arkadaş dost, büyük küçük tüm yakınlar davet edilerek nişan töreninin mutluluğu paylaşılır. Nişanlar bazen ailelerin istekleri doğrultusunda iki aile arasında sade bir törenle, bazen bir salon tutularak oyunlu, sazlı göbekli, angara havalı, harmandalı oynayarak yapılır.
Nişan, nişanı yapanlar için ne kadar koşturma, yorgunluk, ayakların şişmesi, yemek yemeden geçen bir iki gün, açlık nöbetleri, uzaktan gelenleri karşılama gidenleri yolculama anlamına gelse de, nişana davetli olanlar için anlamı apayrıdır.

Nişan yapılacak yere, nişan saatinden de önce gelinmeye başlanılır. Maksat yeni nişanlıların rahatça görülebileceği, göz önünde bir engel olmaksızın oynayanların seyredilebileceği en elverişli yeri kapmaktır. Köşeler ve kapı ağızları en sona gelenlere kalır.

Salon ya da ev giderek dolar. Kalabalığın artması demek bir uğultunun tüm salonda duyulması demektir.

Davetli masalarındaki kolalı içecekler çocuklar atarfından çoktan açılıp tüketilmeye başlanılmıştır.

Bir hareket alabildiğince yaşanır salonda. Herkes uzaktan gelen ya da epeyce uzun bir zamandır göremediği yakınını, akrabasını, arkadaşını, kuzenini görmenin sevinci ile masaları dolaşmakta, “ Ayy, hiç değişmemişsin, aynısın” lafları sıklıkla işitilmektedir.

Çocukların nasıl olduğundan konuşulur, kızlar, oğlanlar okulları bitirdi mi, üniversiteyi kazandı mı, işe girdiler mi konularında her bilgi alınır ve verilir. Hatta bu arada değişen telefon numaraları ile ileti adreslerini almak da ihmal edilmez.

Çocuklar için koşturmacadır böyle anlar. özenle giydirilmiş, saçları taranmış, rugan ayakkabıları ve dantelli beyaz çorapları giydirilmiş çocuklar, cici giysilerinin kirleneceğine hiç aldırmadan anne babasını anından koparak piste gelir, ortalıkta koşturur, masaların altına girerek saklanır, birbirini ebeleyerek sağa sola koşan çocuklar, bambaşka bir dünyadadırlar o an.

Kameralara, fotoğraf makinaları hiç yoksa cep telefonlarının kameraları ile resimler çektirilir, uzunca zamandır hasret kalınılan ve bu tür bir toplantıya kadar da bir kez daha hasret kalınacağı aşikar olan yakınlar ile baş başa verilerek, omuz omuza, kol kola hatıra resimleri çektirilir.

Salonun, elinde kamera ile çekimler yapan görevlisi, giriş kapısının yanında yer aldığında, nişanlanacak çiftin içeriye girmek üzere olduğu hemen anlaşılır.

Nişanlanacak olan gençlerin salona girmesi bir alkış tufanı arasında olur. Nişanlanan genç kızın saçlarına kuaför saatlerce emek vermiş ve oynarken, halay çekerken bozulmaması için bolca sprey sıkmıştır.

Nişanlanacak genç ise gerçekten iki dirhem bir çekirdek bir damat görünümündedir. Pırıl pırıl ayakkabıları, kemeri, birbiri ile uyumlu renkler içindeki takım elbisesi, gömleği, kravatı ile o günün hakkını vermektedir.

Canlı müzik yapan orkestranın şefi mikrofonu alarak nişanlanmakta olan çifti ilk oyun için piste davet eder.

İlk oyun havası genellikle Ankara’dan, bir angara havasıdır, miskettir.

Damat oyun bilse de bilmese de o gün pistte bir şeyler yapmak zorundadır. Eğer acemiyse oyun oynamakta, bu hemen anlaşılır.

İyi oyun oynayan davetliler piste çıkarak oyunlarına başlarlar ve aralarından birini ortalarına ala ala her birinin tek tek oyundaki hünerlerini gösterdiği bir şekilde oynamaya başlarlar. Hepsi hünerini gösterdikten sonra en son olarak damadı da ortaya alırlar. Genellikle oyunda acemi olan damada, kendilerinin oyun oynamada ne kadar mahir olduklarını eni konu gösterdikten sonra damadın, gelin ile kendisine ayrılmış orkestranın önündeki masaya oturarak dinlenmesine izin verirler.

Oldukça süslü ve üzerine iliştirilmiş iki kadife kutu içinde nişan yüzükleri bulunan nişan tepsisi getirilerek, nişan takma işlemine geçilir.

Düzgün bir evliliği olan ve kendisine herkesçe saygı duyulan bir büyük ya da arkadaş, nişan yüzüklerini takarak nişan töreninin amacına ulaşmasını sağlar. Birbirine kırmızı bir kurdele ile bağlı nişan yüzükleri, gençlerin sağ yüzük parmaklarına geçtikten sonra kurdele kesilir.
Oyun havaları yerini dansa bıraksa da en kısa süre içinde yeniden oyun havalarına ve halaya geçiş yapılır. Nişan töreni, en eğlenceli oyunlar oynanarak sona yaklaşır.

Törenin sonuna doğru konuklar yavaş yavaş ayrılmaya başlar. Kız ve erkek tarafının büyükleri zaten kapıda beklemektedir nişanın başından beri. Gelenlere “Hoş geldiniz”, gidenlere de “Teşekkürler, sizi gördüğümüze çok memnun olduk, iyi geceler” demek için. Bu başlı başına bir iştir ve sıkıcıdır. Ancak yapılması da adettir..

Düğün, nişan, sünnet gibi toplantılar, her biri bir yere dağılarak yaşamlarını sürdürmekte olan aileler için bir araya gelebilmenin yakalandığı, sık olmayan ama en güzel anlardır. Kısacık süreler içinde, dakikalara sığdırılarak özlemler giderilir, hal hatır sorulur, halleşilir, dertleşilir, haberler alınır verilir.

Ben giderek nişanları, düğünleri daha sever oluyorum. Hem iki gencin mutluluğuna tanık olmaktan dolayı hem de artık okyanus aşırı yerlerde yaşamakta olan ailemin yarısından çoğunu ancak bu şekilde görebilmekten dolayı.

Dileyelim, nişanlarımız da düğünlerimizde sık ve bol, evlilikler mutlu olsun.
(Hakkı saklıdır)


ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

14 Aralık 2009 Pazartesi

Evcazım evcazım, sen bilirsin halcazım..

Anne ve babası Balkanlar’dan gelme eşimin anneannesinin söylediği bir tekerleme şeklindeki cümle çok hoşuma gider.

Bu cümleyi, eskiden matbaalarda çok kullanılmış olan, şimdilerde de levhalarda, tabelalarda, panolarda zaman zaman gördüğümüz bir yazı karakteri ile, renkli renkli işleme iplikleriyle etamine işleyeyim ve  kır tarzını andıran bir çerçeveye yerleştirerekevimin girişine asayım çok istedim.

Henüz yapamadım; etamin almaya vaktim olmadı. Ama bir gün o cümleyi işleyip asmayı çok istiyorum girişteki duvara.

Evime girince bizi karşılayacak olan, her bir harfi  cıvıltı, neşe, yaşamın tonlarını gösteren renklerle işlenmiş olacak o sıcacık sözler; kendi evini Balkanlar’da bırakıp burada ev edinmiş bir yüreğin içten, gönülden duyumsamasının bugün duvarlarda yerini almış hali olacak.
“Evcazım evcazım, sen bilirsin halcazım”.

Nereye gidersek gidelim, oranın evimizin yerini tutmadığını söyleriz hep. Hep yastığımızı, yatağımızı özleriz. Mutfağımızı özleri;  tuzluklara kendi tuz kavanozumuzdan tuz eklemeyi, kendi tencere tavamızda, kendi ellerimizle kendi yemeklerimizi yapmayı özleriz."Evim gibisi yoktur" deriz.

Evdeki rahatı, en konforlu yerlerde, otellerde bile özleriz. Evde ayaklarımızı uzatarak yaptığımız bir keyif, keyiflerin hasıdır.

Emekliler için her gün olabilecekken çalışanlar için belki sadece hafta sonları, pencere kenarındaki bir berjere ya da rahat bir koltuğa gömülüp sabah çayını yudumlayarak gazete okumanın ayrıcalığı, herkesin yaşabildiği bir an değildir. Hele de mevsimlerden kışsa, pencereniz karşı kaldırımdaki durakta soğukta otobüs, dolmuş bekleyenleri görüyorsa, onların nasıl üşüdüğünün an be an farkındaysanız, onlar da dışarıda soğuktan üşüyen ellerini, paltolarının uzun kollarının içine çekerek korumaya çalışırken size gıpta ile bakıyorsa yudumlanan çayın lezzeti çok özeldir.O özellik, dışarıda değil halcağızımızı bilen evimizde tadılabilir.

Soğuk kış günlerinde ya da bunaltıcı yaz günlerinde, manzarası ile uyanışı ya da bir süreliğine yokluğu anlatan bahar günlerinde dışarıdaki telaşı, içeriden ev keyfi katılmış halde izlemek, kıymeti iyi bilinir bir keyiftir hani. Ev keyfinin, en keyifli keyiflerindendir.

Ev aramaya çıkıp da ev almaktan vazgeçeni çok görmüşüzdür. "Benim evimden daha iyisi yok" diyerek onca gezmenin, ev bakmanın ardından.

Bizde nadiren olsa da batı kültüründe sıkça olan asırlardır, kuşaklardır aynı aileye ait olan evler, çok ilgimi çeker. Aynı ailenin her bireyinin doğduğu, büyüdüğü, o evin geniş tarlalarında, bağlarında, çalışanlarla birlikte sürdürülen ayniliğin, her kuşakta yaşandığı ve bir önceki kuşaktan bir sonraki kuşağa bırakıldığı, artık adı filancagillerin evi, bağı, çiftliği, konağı olarak anılan evlere çok saygı duyarım. Kök duygusunu, nereden gelmişlik bilincini, aidiyet duygusunu o kadar güzel anlatırlar ki. Bir de hele o evlerin içinde asırlardır bulunan mobilyasından, tabak çanağından, fincanından, aynasından, sandığından, hamur sinisine, tahtasına kadar saklanmışsa.

Eski şömineler vardır böyle evlerde. Aşınmış taşlarından, üzerindeki bezemelerin yontusundan o evin sahiplerinin kaç kuşaktır oturduğunu anlatacak kadar eski olan. Yenilenmemesi bir tarzdır o eskiliğin. Bakılır, gözetilir ve eski hali korunur o evlerin. Bu eskilik orada olmuşluğa, yaşamışlığa ait bir suskun imzadır.
Duvarlardaki, pencere kenarlarındaki eski taş oymaları, iç içe geçen yuvarlak demirlerin kare ya da dikdörtgenler oluşturduğu eski pencere demirleri, tahtadan eski kirişleri muhafaza edilir. Kaç kuşak önceki ebeler, dedeler, nineler, anneler hangi ocakta, şöminede ateş yakmışsa en son kuşak da aynı ocakta ateş yakarak o evin bacasını tüttürür.Bacası tüten ev, mutlu evdir; hayatın sürdüğü, tenceresinde aş kaynayan, akşam yemeklerinde koca bir ailenin buluştuğu, üşüyerek, acıkarak eve doluşanların ısındığı ve doyduğu yerdir.

 Eskiden karınlar doyunca yapılan sohbetlerin, şen kahkahaların yerinde şimdi televizyon dizilerinin müzikleri duyulmaktadır.

Evliliklerin, doğumların, düğünlerin olduğu, nice zamandır akrabaların sizi bulduğu tek yerdir o evler; o kaç kuşağın kendine yuva bildiği evler. Eski kuşakların, büyük büyük babaların da orada bulduğu   şimdiki torunların da   orada olduğu korunak, yuva, sığınak, keyif sürülen mekandır orası.

Böyle bir küçük çiftliği Hollanda’da görmüştüm. Bir peynir çiftliğiydi. Küçücük bir yer ama sahipleri tarafından öylesine benimsenilmiş, sahiplenilmiş, özdeşleşilmiş çiftlik kadar bu önceki kuşakların doğduğu, bugün hala yaşanılan ve bundan sonra da aynı ailenin yeni kuşaklarının da orada doğup, büyüyüp, evlenip, yeşlanacağını kabulleniş; çiftlik ile bütünleşme; çiftliğe ve çiftlik evine bağlılık beni çok etkilemişti. Doğan her fert, kendisini oranın bir parçası olarak görüyor; orada yaşamak ve orayı yaşatmak, yaşamının ilk ilkesi gözüküyordu onlara. Çok takdir etmiştim.

Bizdeki eski taş yapıların, artık yerine koyulması, benzerinin dahi yapılmasının neredeyse hayal olduğu taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri ile süslenmiş eski konakların birer birer yok oluşunu hatırlayıp içerlemiştim o kuşaklar boyunca nasıl da sahiplenilmiş çiflikte.  Eski evlerin, konakların  bakımlarının  zorlaşması sonucu, bu benzersiz yapıların yeni nesillerce benimsenilmek bir yana eskiliklerinin öne çıkarılarak sit alanı ya da  tarihi eser sayılmaktan  bir an önce çıkarılarak yıkılıp yerine çok katlı blokların dikilmesi için nasıl can atıldığını anımsayıp utanmıştım. Onlarla birlikte kocaman bahçelerindeki ceviz, dut, hünnap, hanımgöbeği kayısı, zerdali, iğde, elma ağaçlarının da onca yıllık ömürlerine birkaç dakikalık elektriklki ağaç testeresi gürültüsüyle son verilişini hatırladıkça Hollanda’daki o küçük çiftliğin sahibi çiftçiyi daha çok takdir eder oldum.

Benimseme duygusunun gelişmiş olmasının bir yetenek olduğunu kavratmıştı bana bu örnek.

Umarım bahçesindeki ulu ağaçlara  tırmanacak afacan yeni neslin sahip çıkacağı;  içinde geçmiş, şimdiki ve gelecek kuşakların ayak seslerinin içiçe olduğu;  yaşı,  nice asırlara gidecek evlerimiz olur birgün.

Halcağızımızı bilen, dört duvarı arasında bizi koruyan, saklayan, sırdaş  çatısıyla barındıran.
(Hakkı saklıdır)

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

5 Aralık 2009 Cumartesi

Ben çocukken -1-


Ben çocukken çiftlikler vardı. Birisi de teyzemlerin geniş çiftliğiydi. Yaz tatillerinde o çiftlikte çok bulundum. O yüzden sonradan çiflikte geçen romanları da dizileri de çok sevdim.

İçinde çeşit çeşit meyve ağaçları dikili, bakıcısı yani kahyası olan, ata binilen, at arabası ile ulaşım sağlanan, horoz seslerinin duyulduğu, kuru bir dal ile saman yığınları karıştırılınca içinden aniden kıraç sürüngenlerinin, kıvrılarak çıkıp kaçabileceği gerçek çiftlikler.
 
Dereleri olan çiftliklerdi. Derelerinde karpuzların soğutulduğu, göçmen kuşların gelecek yaza kadar başka diyarlara uçarken üzerinden geçtiği çiftlikler..

Akrabalar, birbirine yakın mahallelerde otururdu ben çocukken. Mutlaka aynı semtte olurdu evleri. Her akşam bir akrabada toplanılır, iskambil ya da tavla oynanırdı, belki de satranç.

Yazın, ev toplantılarının yerini dışarı gezmeleri alırdı. Gençlik Parkı çok nezih bir yerdi o zamanlar. Çoluk çocuk Gençlik Parkı'na gidilir, kalabalık aile grubu bir çay bahçesinde oturur, semaverden çaylar içilirdi.


Çocuklar, motosiklet ile yapılan bir gösteriyi izlemeye doyamazlardı Gençlik Parkı'nda. Silindir şeklinde geniş ve yüksek duvarlı bir yerde, rotor denilen motosikletli gösteriyi heyecanla izlerdi. Motosikletin binicisi, yerden giderek yükselerek, seyircilerin bulunduğu daha yukarıdaki yükseltiye kadar düz duvarda motorunu sürer ve gösteriyi bitirirken göğsünden çıkardığı Türk bayrağını yüzüne örterdi..

 
Ben çocukken, televizyon henüz bilinmeye başlamıştı. Lojmanda otururduk . Televizyon alan ilk komşumuza her gece çoluk çocuk gidilir, haberler izlenir, büyükler koltuklara, sandalyelere oturur, çocuklar yere, halının üzerine sıra sıra dizilirdi. Televizyon sahibi komşu, evinde televizyon olmasının gururuyla uzunca bir zaman bu ağırlamaları sürdürse de diğer komşuların televizyon almaya başlamaları, onu oldukça rahatlatmıştı.

Televizyonda izlenen haberler kadar haberleri sunan spikerlerin saçları ve giyimleri de çok dikkat çekerdi. O zaman spikerler çok özenle seçilmekteydi. Ses tonları, Türkçe'ye hakimiyetleri, dili kullanışları olağanüstüydü. Öyleleri pek kalmadı artık.

Ben çocukken, annelerimiz bizleri komşulara göndererek “Bir maniniz yoksa annemler akşam size gelecek” dedirtirlerdi. Daha sonra o zamanların kalıplaşmış bu cümlesi için bir kitap yazıldı.

Ben çocukken yılbaşları bambaşkaydı. Her evde olmayan televizyon, birkaç saat yayından sonra kapanırdı, tek bir kanallıydı. Yılbaşı nedeniyle biraraya gelen akrabaları oylayan şey, bugünkü gibi televizyon eğlenceleri değil, tombala, atyarışı oynamaktı. At yarışı ilginç bir oyundu.

Kupürlerle oynanırdı at yarışı. Bir kapta su olur, o küçük kupürlere su sürülerek sonuç görülürdü. Bugünün televizyon yayınlarının hiçbiri, o oyunların heyecanını, hazzını hissettirmeye yetemez.

Yılbaşları için kocaman , besili tavuklar pişirilir, pilavların üzerine yerleştirilirdi. Her çeşit kuruyemişten oldukça bol alınır, elma, portakal, muz meyve olarak sunulurdu.

Ben çocukken dolmuş, otobüs, taksi gibi araçlar özel otomobillerden daha çoktu.

Her evde televizyon olmaması her akşam gezme anlamına gelirdi. Ya misafirliğe gidilirdi, ya misafir ağırlanırdı akşamları evlerde.

Bu gezmeler bol sohbetli olurdu. Çay, yanına bisküvi ya da gofret verilerek ikram edilirdi. Çaydan sonra meyve ikramı da olurdu.

Sonra üniversiteye hazırlıklar, kurslar, üniversite öğrencilikleri başlayınca, bu gezmeler azaldı ve giderek neredeyse bitti.

Ben küçükken, ithal meyveler olmadığı için mesela bir kivi meyvesi ikramlar arasında olmazdı.

Ben çocukken hazır giyim yaygın değildi. Annelerimiz dikerdi giysilerimizi. Moda dergileri alınır, patron denilen kalıplar çıkarılır, kumaşın üzerine koyulan bu kalıplara göre giysiler kesilir, teğellenir, tutturulur, makine dikişi, temiz işleri, bastırmaları yapılırdı.
 
Ben çocukken, bahçeler meyve ağaçlarıyla doluydu. Şimdiki siteler gibi park bitkileri ile dou değillerdi bahçeler.

Ağaçlara tırmanırdık. Düşerdik hatta. Dizlerimiz yara bere içinde olurdu hep. Ağaca tırmanmanın, ağaçtan karadut, beyaz dut, çağla toplamak zevkinin yanında, dizlerin yaralanmasının acısı çok önemsizdir.

Deniz denince akla Erdek gelirdi. Ben ilkokuldayken ,mayo bulunmazdı çocuklara göre. Annem, Burada dergisinden kalıp çıkararak bize yedekleriyle dikmişti ilk mayolarımızı.

Ben çocukken, tatiller memleketlerde geçirilirdi. Tatil süresi oldukça uzundu. Okul bitince başlar, okul yeniden açılana kadar sürerdi.

Memleketler, o zaman, memleket denilince anlaşılan cinstendi. Bahçeli müstakil evlerde, çömlek peynirleri saklanan kayıt damları vardı. Bahçede olmazsa olmaz hünnap ağacı, ceviz ağacı, kadıngöbeği cinsi kayısı, zerdali, altına beyaz geniş bir örtü ya da sofra bezi serilerek çırpılan bahçenin vazgeçilmezi dut ağacı hep orada duracak, bir gün apartmanla kaplanacak buralardan hiç kesilmeyecekler sanılırdı.

Onlarca omcadan oluşan bağlardan ya da evlerin bahçelerinde mutlaka olan asmalardan, bütün kış yaprak sarması olarak kullanılmak üzere toplanan yapraklar, salamura yapılır, kalın yeşil cam kavanozlarda saklanırdı.

Sadece yapraklar salamura yapılmazdı, dolmalık biberler de salamura olarak saklanırdı. O zaman sadece yeşil ve normal büyüklükte dolmalık biberler vardı.

Patlıcan, biber, dolmalık biber, yeşil fasulye kışın kullanılmak üzere kurutulurdu.

Memlekette çeşmeler olurdu, susuz evlerin kadınlarının gelip başında sohbet ederek sıra beklediği. O zamanlar su olmayan eski evler de vardı. Kadınların omuzlarında uzun bir ağaç dalından yapılmış askının her iki ucundan aşağıya uzanmış kalın iplerin ucunda, helke denilen kovalar olur, o kovalar ile su taşınırdı.

Ben henüz okula gitmiyorken, okula giden abilerin şapka giydiğini gördükçe onları asker sanıyordum.

Benim çocukluğumda, bilgisayarlar bir oda büyüklüğünde olurdu. Onları görmek de sadece gazetedeki resimlerinden mümkündü. Çok ciddi işler için kullanılırdı. PC hayali bile kurulamazdı o zamanlar.

Köyünden gelip bir apartmanda iş bulmuş kapıcılarımız olurdu. Lojmandaki kapıcımız Bilal Efendi gibi. Her sabah gazetemizi getirirdi. Kolundaki koca ekmek sepeti, fırından yeni çıkmış taptaze, mis gibi kokan ekmeklerle dolu olurdu. Sipariş olup olmadığını sormak için öğleye doğru uğrar ve maydanoz, limon gibi siparişleri getirirdi.

Gazetelerin tefrikaları olurdu benim çocukluğumda. Okuduğum bazı romanlar daha ilkokul öğrencisiyken tefrika halinde gazetelerde yayınlananlardır. Genellikle yabancı romanlardı. bunlar.
 
Birkaç kez Türk eserleri de yayınlanmıştı. Çok hoşuma gitmişti o kitaplardan biri. Adı “Büyük Orfoz ve O Çok Büyük Aşk” idi. Bir de Türk dedektife ait maceraları anlatan kitap serisi yayınlanırdı.

Milliyet Gazetesi'nin iç sol sayfalarının birinde, sol kenarda, hergün yayınlanan çizgi romanlar olurdu. Hoş Memo, Mr. Hazard, Sahne Işıkları..

Gazetelerin bulmacaları çok önemliydi. Kültürün, her gün yeniden test edilmesi anlamına gelirdi bulmacalar. Bir müddet sonra bulmacalarda sorulan beylik sözcüklerin hepsi ezberlenmiş olurdu.

Pazar günleri yapılan en önemli işlerin başında bulmaca çözmek gelirdi. Sırf bu yüzden eve birkaç gazete alanlar olurdu. Bulmaca çözen kişi, sabah gazeteyi ilk önce almak için uğraşır, başkası kendisinden önce bulmacaya yanaşmasın ve iki harfli kelimeleri doldurarak bulmacanın tadını kaçırmasın diye erkenden kalkardı.

Tost makineleri çok sevilirdi. Cumartesi ve Pazar sabahları evler tost kokardı.
 
Domates, domates gibi kokardı. Gıdalarda hile hurda yoktu. Hormonlu ya da genetikli gıda bilinmezdi.

Vita yağı, margarinlerin mutfağa girişinin adıydı. Boş teneke kutularına çiçek dikilirdi.

Benim çocukluğumda, her evde devetabanı, kauçuk ve kılıç cinsi bitkiler mutlaka olurdu.

Sehpaların üzerinde misafirlere ikram edilmek üzere birkaç marka sigara bulunur, gelen misafire önce kolonya tutulur, sonra şeker ve sigara sunulur ardından çay, kahve ikramına geçilirdi.

Büyükbabalar ya da dedeler memleketten gelirken yanlarında çocukları, torunları için kışlık gerekli azıklar taşırlardı. Dedemin bir sepeti olurdu hep. İçinden mutlaka birkaç yaban ördeği çıkardı. Bir de çörekotlu çömlek peyniri.
 
Çocukken yediğim yaban ördeklerini sonraları uçarken bile göremez oldum. Birkaç yurt dışı gezisi dışında yaban ördeği yemeyi çoktan unuttuk.

Ben çocukken, üniversite öncesi eğitim, beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul ve üç yıl liseden oluşurdu. Ortaokul ve lise son sınıflarda bitirme sınavına girilirdi. Ben ortaokulda bitirme sınavına girmiştim ama lisedeyken bu sınav kalktı.

Ben çocukken, evlerin arasında kocaman arsalar olurdu. Okul çıkışı mahallenin çocukları bu arsalarda toplanır oyunlar oynardı.
 
Benim ilkokul dönemimin geçtiği bizim lojman bloklarının arasındaki arsaya, eğer yapılmış olsaydı en az iki blok daha sığardı. Biz o cömert boşlukta yakan top, istop, dalya, saklambaç, yağ satarım bal satarım oynardık.

Yakan topunu iyi oynayan için “iki canlı” denilirdi.Kuvvetli oyuncular iki canlıydı. Ben iki canlıydım. İki canlıların olduğu takımlarda mutlaka bir de kuvvetsiz oyuncu olurdu.

Oyuna kimin önce başlayacağı ya da kimlerin aynı takımda oynamak üzere eşleşeceği, çeşitli şekillerde belirlenirdi. Ya iki takımın oyunbaşı olan çocuk biraz mesafe koyarak karşılıklı adımlar atarak, “Aldım verdim ben seni yendim” tekerlemesi ile kimin ayağı kimin ayağının üzerine gelecek çekişmesi yapar bu arada karşıdakinin ayağının bizim ayağımıza basmasını önlemek için adımlar giderek küçültülür, parmak uçlarıyla basılırdı ya da ellerimizi “Ay may kumay “ dedikten sonra düz ya da avucumuz dönük halde öne uzatırdık. Ellerin duruşuna göre, düz mü, avuçlar açık mı oluşuna bağlı olarak elleri aynı olanlar, aynı takımdan olurdu.
 
Apartmanların girişlerindeki duvarların üzerine tuğla, kömür parçası ile şekiller çizip, dama oynardık. Küçük taşları toplar elimizle atıp tutarak beş taş oynamayı hepimiz bilirdik. Şimdi beştaş oyununu duyan bile olduğunu sanmıyorum.

Biz çocukken ip atlardık.

Geniş caddelerde trafik sorunu yoktu. Araba park sorunu hiç yoktu. Vızır vızır bisiklete binerdik.
Benim çocukluğumda ya çok kısa ya çok uzun olurdu giysiler. Ya mini denilen çok kısa eteklikler ya maksi denilen çok uzun etekler, paltolar giyilirdi. Midi denilen diz altı giyenlere de rastlanırdı.
Erkekler, saçları ne kadar uzunsa kendilerini o kadar modern ya da batılı olduğunu sanırdı.

Ben ortaokulu Ünye'de okudum. O yüzden kendimi biraz Karadenizli gibi görürüm. O zaman seçmeli dersler vardı. Ünye taşraydı, tarım kesimi olduğu için ben tarım dersi okumuştum. Şehirdekiler tarım dersi okumuyordu.


Biz, özenilesi çocukluk yaşamış çocuklarmışız meğer. Şimdi bakıyorum da çiftlik de oyunlarda, ağaçlar da çizgi filmlerde var artık.. Gerçeği yerine sanalı var her şeyin. Çocuklar da gerçek çocuklar gibi yaşamıyor çocukluklarını. Ağaca tırmananı yok, daldan düşüp dizini yara bere içinde bırakanı yok, mahallede boş arsa yok ki yakan top, dalya, bilye oynasınlar. Gerçi olsa da oynayamıyorlar, çeşitli tehlikelerle dolu artık sokaklar çocuklar için.. Sanal bir çocukluk yaşıyorlar üç yaşından itibaren sabah uykularını servislerde alarak..

Hakkını vererek çocuk olmuşuz biz. Tam anlamıyla çocuktuk biz.. Çocuk gibi çocuklarmışız. Mutlu, hava kararana kadar top oynayan, yitmemiş domates kokularını duymuş, ağaca tırmanmış, yazları çiftlikte yaşamış.. Çocukluğu yaşamış çocuklar..
(Her hakkı saklıdır)
 
Acemi Demirci, 5 Aralık 2009
acemi.demirci@yahoo.com.tr


Paylaş :

2 Aralık 2009 Çarşamba

Evin İlk Çocukları, Anladınız di mi:Kocalar

Bir çocuk doğar, tüm şirinliğiyle büyür ve bir an gelir artık ona karışmanızı, akıl vermenizi istemezler. Büyüdüklerini düşünürler çünkü, bunu da ispatlamak peşindedirler. Kendilerine, size, çevrelerine. Büyük birisi olarak, ergin bir kişi olarak kendi kararlarını kendileri verebilir, işlerini kotarabilir olduklarını başta annebabaları olmak üzere herkese gösterirler. Böylece çocukluktan mezun olma sınavını da başarıyla tamamladıklarını kendileri dahil herkese gururla göstermek isterler.
Bebekler, çocuk; çocuklar yetişkin olur gün gelir.
Büyürler yani. Büyüdüklerini her hareketleri ile, isyanları ile, başkaldıran duruşları ile anlatmaktadırlar.
Evimizin büyüyenleri, çocuklar.. Ya büyümeyenleri?
Evlerimizde hiç büyümeyen kocaman çocuklar da var. Onlar evin ilk çocukları gibiler. Her zaman çocuklar, ne kadar yetişkin gözükseler de kendilerine bakmakta daima zorlanırlar.
Kim mi onlar? Çoktan anladığınızı biliyorum ama yine de yazmalıyım. Kocalar elbet.
Bunu anlamak her zaman kolayca mümkün olsa da, somutlaştığı anlar bizi çok güldüren anlardır.
Böyle bir anı ilk kez, ilk iki tekerlekli bisikletim alındığında fark etmiştim.
Yenimahalle'de lojmanlarda otururduk, Yahya Kemal Caddesi'nde. Geniş bir caddedir orası. Senelerdir yolum düşmese de hala öyle olduğunu biliyorum. O vakitler trafik neredeyse yoktu, annemin gözü arkada kalmadan yaz tatillerinde bisiklete binerdik cadde boyunca. Babam aşağıya iner, bisiklet sefamız bitene kadar bizi gözlerdi.
Bisikletim yeni alınmıştı. Aksaray'da idik. Oradaki evimizin sokağında binecektim. Evimizin bahçesinden akan dere, diğer evlerin sokak duvarlarının dibinden akıyordu. Annem dereye düşebileceğmden korkuyordu.
Babam bisiklete binmeyi çok severdi. Bana alınan bisiklete deneme amacıyla bindi. Babam sanırım tüm Aksaray'ı dolaştı bisikletle. İnmek binmedi bir türlü.
Babam benden daha çocuk olmuştu dere kenarında bisiklete binme konusunda.
Kıbrıs'tan, uzaktan kumandalı uçak ve gerçeğinden güzel arabalar getirmiştik kardeşime. Henüz küçüktü kardeşim, kumanda ile yönetmeyi kısa sürede öğrendi ama bu öğrenme sürecinde babam bol bol oynadı bu oyuncaklarla.
Filmlerde olurdu, görürdüm ancak pek çok gerçekleşmesini de dinledim yakınlarımızdakilerden, yürüyen oyuncuklarla ilgili.
Evin erkek çocuğuna, rayların üzerinde giden tren alınır ama bu trenle oynama fırsatını çocuk bir türlü yakalayamaz. Çünkü evin babası treni çocuğuna hiç bırakmadan oynamaktadır.
Sık sık bazı ünlü yöneticilerin, medyadan tanıdığımız kişilerin çalışma odalarında oldukça büyük bir alan kaplayan oyuncak trenleri ile resimlerini görürüz. Boş kaldıkça trenlerini çalıştırıp onları seyrederek dinlendiklerini söylerler hatta.
Oyuncak konusu ile kalmaz yetişkin erkeklerin çocuklukları. Kendine bakmak konusunda pek yetenekli sayılmazlar hatta hiç.
Eğer birkaç gün evde yalnız kalmaları gerekse, bu süre zarfında yemeleri için onlara yiyecekler hazırlayıp buzdolabını bunlarla doldursanız da, yalnız kaldıkları süre boyunca ya ısıtacak kap bulamayıp bu yiyeceklere hiç dokunmazlar ya da buzdolabının yemeleri için hazırlanmış yemekler ile dolu olduğunu unutuverirler.
Ne kadar zararlı, tuz deposu, zararlı yağlarla yapılmış cipsler, yağlı kuruyemişler, çikolatalar, antep fıstıkları, kajular varsa evde, onları yerler; yetmedi alırlar.
Bu durum karşısında ne yapılabilir. Eminim çoğumuz aynı şeyi yapıyoruzdur, benim yaptığım gibi;
“Bunlar zararlı, yağ deposu, damarları daraltan şeyler”, demek. Bunu dediğim zaman aldığım cevap şu oluyor;
-”Ama tadı güzel”
O zaman eşime
-“Damak tadı değil ağız tadı önemli” derim.
Ağız tadı, bilirsiniz gönenç, mutluluk, huzur, hayatın yolunda gitmesi anlamına gelmektedir. Damak tadı ise, lezzetli yemeklerin hepimizde uyandırdığı hazzı anlatmak için kullanılır.
Yemek konusundaki duyarlılıkları damak tadına odaklanmış evlerin koca bebekleri, aradıkları hiçbir şeyi de kolay kolay bulamazlar.
Buzdolaplarını hepimiz biliriz. Birkaç rafı olan, kapısında da ayrıca gözleri olan, sonuçta küçük ve sınırlı hacimlerdir.
Kahvaltı sofrasına konulacak tulum peyniri eğer raflarda duran kapalı kaseler, saklama kabı, kavanoz gibi şeylerin arkasında kalmışsa o peynir pek çok koca tarafından kolayca bulunamamaktadır. Peynirin yok olduğunu duymak size şaşırtıcı gelmez, hatta peynir herhangi bir kavanozun arkasında değil en önde olsa bile.
Peynir ya da zeytin saklama kabı görülemez en önde bile olsalar kolay kolay. Zira kocalar buzdolabının kapağını açar açmaz göz hizalarındaki ilk yere bakarlar. Rafları gözleriyle taramazlar, asla öndeki reçel kavanozunu, kaseleri biraz yana itekleyip arkasına bakmazlar. Dolayısı ile ilk ve tek baktıkları yerde aradıkları şey varsa onu kolaylıkla bulabilirler, eğer orada yoksa bulmak işi mutlaka size düşer.
-”Neerrdeee?”, sorusu kulaklarınızın çok aşina olduğu ses dizeleridir nicedir.
En sevdikleri gömlekleri kolay bulumayanlar listesinde başta gelenlerdendie. Çorapları, kemerleri de öyle.
Herşeyin kendine ait bir yeri olması, en lüzumlu gereçlerden olan gözlüğün koruma kabından çıkarılıp, işi bitince yine koruma kabına tıkılarak, kabın da daima aynı yere koyulmasının , aranılınca kolayca erişilmesi için ilk şart olduğu teorisini çoktan benimsemişlerdir ama uygulamaya asla geçemezler. Teoride ne kadar başarılıysalar uygulamada o kadar ağırdan alırlar. Gözlük bulmak artık sizin günlük alışılagelmiş işlerinizden bir olmuştur çoktan.
Bir büyük alışveriş merkezinde eşiniz bir anda gözden yitese onu bulabileceğiniz yer kuşkusuz bilgisayar oyunları satan bölümde, araba yarışları oyunlarına ait rafların önüdür.
Eşlerin birbirlerinin yarısı olduğuna inanırım. Yarım elmanın her bir şakı gibi. O yüzden günde defalarca gözlük bulsam da, buzdolabını açıp peynirin yerini göstersem de, eşim benim gözlük kaybeden yanımdır, ben onun gözlük bulan yanı.
Yeter ki ağız tadımız bozulmasın da, onlar alabildiğince yitirsinler her şeyi, bizler de seve seve gözlük, gömlek, çorap bulalım evlerin kocaman bebeklerine, o evde ilk çocuk olmayı kimselere bırakmayan eşlerimize.
(Hakkı saklıdır)


ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

27 Kasım 2009 Cuma

Bazı insanlar.. (Bir bayram yazısı)



İnsanlar tanırız. Sevdiğimiz, hoşlandığımız, kaçtığımız, ayrıkotu muamelesi yaptığımız.
İnsanlar tanırız, bir ihtiyaçtırlar, kelimelerinden tutun da kelimelerini vurguladıkları ses tonlarına kadar ferahlatıcı bir esinti gibidirler. Onlarla konuşunca bir şelalenin tertemiz sularında arınmış gibi oluruz sanki.
Yine insanlar vardır, onlar tek bir söz söylemeseler dahi, tek bir bakışlarıyla mıhlanır kalırsınız olduğunuz yerde bin azar işitmişcesine.
İnsanlar vardır, tanıdığımızı düşünürüz. Oysa irdelersek tanımışlığımız, tanışmışlıktan öteye gidememiştir. Arabalarının markasını biliriz, oturduğu semti de. Nerede görsek tanıyacağımız kadar aşinayızdır dış görünüşlerine. Onların niceliklerini biliriz, bellemişizdir. Ancak onların niteliklerini hiç görememişizdir. Bu, onları hiç mi hiç tanıyamamışızdır anlamına gelir.
Bir bakıma tanıdığımızı sandıklarımızı da ne kadar tanıdığımız, aslında pek tanıdık bir konu değildir. Sadece günaydınlaşmadan, selamlaşmadan, iyi akşamlar, esenlikler dilemekten öteye gidemeyen ya da mecburen paylaşılan birkaç konunun dışına taşamayan paylaşımlar; insanlar hakkında bizde, bizim hakkımızda da insanlarda bir fikir uyandırsa da, bu fikri bir kanaat boyutunda algılamamak gerekir.

Çocukluğunu bilmediğimiz, nasıl sevildiğini ya da hırpalandığını, ne kadar kabul gördüğünü hiç öğrenemediğimiz ya da itelendiğine tanık olmadığımız insanları belli bir başlangıçtan itibaren tanırız. Artık çocukluğun oldukça gerilerde kaldığı ortamlarda mesela. Üniversite sıraları, komşuluk ya da iş ortamları gibi çocukluktan çıkılmış olan daha sonraki zamanlarda tanımışızdır çoğu insanları. Davranışları, tutumları, eğilimleri kesinkes belirleyecek belli yaşanmışlıkların geride kaldığı bir noktadan itibaren tanımaya başladığımız insanları, geç bir başlangıçta tanımış olmak; kısıtlı yaşanmışlıklar anlamına gelir ki bu da o insanı tam anlamıyla tanıdığımızı söylemek için yeterli değildir. Ancak bunların yeterli olabildiği insanlar var elbette.
Bu kanı önceki kuşaklar tarafından da kimbilir kaç kez saptanmış olmalı ki atasözleri bile üretilmiş bu konu üzerine.
İnsan insanı alışverişte görsün, birisini tanımak için ya seyahata gideceksin ya yemek yiyeceksin, insanoğlu çiğ süt emmiştir” gibi.
Çok dostluklar biliriz, nice sonra, onu hiç tanımamışım yakınmaları ile bitiverir. Eğer o nice sonra tanımamışlık fikrini oluşturan olgu yaşanmamış olsa idi, demek ki dostluk sürecekti.
Ne zaman bir tanışıklığı, arkadaşlığı hatta evliliği o ana kadar sıradan ve kanıksanmış olmayan ciddi bir test beklerse, bu test kırılma noktası ya da pekişme noktası olabilir.
Hep anlatılan ya da öğünülen veya öyleşmişcesine gösterilen nitelikler, özellikler; o ana kadar kendini gösterme fırsatı bulamamış olsalar da, buldukları ilk fırsatta ortaya çıkmış, dolayısıyla insanın aynası olmuşlardır içini dışa vuran.
Mesele, o noktada insanı insan olarak mı değerlendirmek yoksa hep sanki öyleymiş gibi sunulan görüntünün, aslında çok farklı bir görüntü olduğunu anlamanın sıkıntısıyla veryansın mı etmek olduğudur.
Her iki seçeneği de tercih edenler var.
Bu seçim tamamen bizim kişiliğimizi, bakışımızı oluşturan unsurlar ile ilgili.
Bazı insanlar vardır görüntüde hiçbir şey algısı uyandırır; ama yarım saatlik sohbet sonunda çok şey oldukları inancını yıkılmaz şekilde oluştururlar.
O sade, iddiasız görüntünün altında gizlenen ne kadar derin düşünceleri, görmüş geçirmişlikleri, imbiklenmiş tecrübeleri, yunmuş yıkanmış arınmış edinimleri fark edince, kapkara kömürün içine saklanmış pırıltılı, ışıklı, eşsiz bir elmas bulmuş gibi oluruz.
Bu tür bir buluş, bulanı sevindirmesinin yanı sıra, dış görüntünün yanıltıcı olabileciğini de öğretmiştir bize hoş bir sürprizle.
Her insan bir dünyadır, her dünyanın içerdiği atmosfer farklıdır, diye düşünmeye başlamışızdır.
Bazı insanlar vardır, her yerde olmaları istenir. Esprili, güldüren, hazır cevap, gergin ortamları yumuşatan, hiçbir sözün altında kalmayan.
Keşke bu insanlardan daha çok olsaydı diye düşünürüz.
Bir köylü kadınla, çobanla konuşmak hiç ummadığınız kadar şaşırtıcı olabilir. Ziraat mühendisi ya da yer bilimci değillerdir. Size tabiatı, bitkileri anlatmaya başladıklarında, yağışlardan, ağaçların yapraklarını geç dökmesinden, ayvanın çok olmasına kadar gözlediği verilerden önümüzdeki günlerin nasıl olacağını okuması karşısında bambaşka bir dünya ile karşı karşıya olduğunuzu, bazen diplomanın ne kadar yetersiz olduğunu düşünüverirsiniz. Onlara yetecek hiçbir diplomanın mevcut olmadığı kanısına varırsınız.
Yitmemiş içtenlikleri, ikramda bulunmak için çırpınışları, çıkarsız yaklaşımları ile ilkin onları anlamakta zorlanabilirsiniz bile. Sonra hala böyle insanların bulunduğuna sevinirsiniz onları tanımış olmanın şansıyla.
İnsanlar vardır, nasıl olduğunuz değil de nasıl imkanlar sunacağınız önemlidir onlara. Ne kadar vericisinizdir, o kadar iyi dost bilirler sizi.
İnsanlar vardır, yürekleri kocaman, kapıları hep açık. Sadece dinlerler. Dinledikleri hep yakınmalardır. Konuşmaları da hep teskin edicidir.Onlar hiç yakınmaz. Ancak onlar on milyonda bir çıkarlar. Onları bulmak kolay değildir, bulunca da kıymetini bilmek kolay değildir. Bilenler de akıllıdır hem de şanslı.
İnsanlar vardır, zor anların kişileridir. Hani kırk kişi girişimde bulunur da bir işi halledemez ama biri çıkar bir söz ile halleder her şeyi ya. İşte öyle insanlar. Onların yakınlarınızda olması, aslında sizin şansınızdır. Onlar yakınlarınızdaysa, hiçbir olay kötüye gitmez. Hiçbir tatsızlık uzun boylu sürmez, hiçbir anlaşmazlık büyümez. İdare edenlerdendirler, yöneticilik anlamında değil elbet, geri kalan insanlar, idare lambasının yağı bitti yani benim tahammülüm bitti, kalmadı derken, onları yatıştıranlardır, kendini anlatmaktan çok karşıdakileri anlayanlardır. İdare lambasının bitmeyen yağları olur, ışıtırlar çevrelerini. Böyle akrabalarınız, arkadaşlarınız olsun istersiniz.
İnsanlar çeşit çeşit. Çiçekler gibi. Her çiçek farklı renkte, farklı kokuda. Dikenlisi de var, dikensizi de. Diken gibi gözükseler de pür şifa olanlar var devedikeni misali. Mesele onlara nasıl bakıldığında. Gözde yani. Görünen mi, görülmesi istenen mi yoksa bütün mü bizi cezbetmeli. Mesele bu.
Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” demiş Mevlana.
Alemin gözündeki çöpü görürsün, kendi gözündeki merteğe baksana” demiş.
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” demiş yine Mevlana .
O halde insanın bazen ateş olup yaktığını, bazen su olup ferahlattığını, kimileyin merhem olup yara kapattığını, belki bize en unutulmaz dersleri öğrettiğini bilerek ve önce kendimizin bir insan olduğunu hep anımsayarak, insanları, insani duygularımızla değerlendirmek, yaklaşmak, anlamaya çalışmak doğru olmaz mı?
(Her hakkı saklıdır)
 
ACEMIDEMIRCI
 
acemi.demirci@yahoo.com.tr


Paylaş :

26 Kasım 2009 Perşembe

Kapı önüne konulası konuk: Yaşlılık

Hiç kapıya konulacak şey değil şu yaşlılık; ama başa geliyor, gelince de gitmiyor.”
Sene seneyi aratıyor, geçen sene ile bu sene arasında çok fark var dizlerimde.”

Bu cümleleri çok duymuştum. Görmüş geçirmiş, baston kullanarak iki büklüm yürümeye başlayalı hayli zaman olmuş, yaşlılık safhasındaki kişiler için vakit geçirmek, ya güneş vuran bir pencerenin önünde oturmak ya parka gidip bir banka ilişerek güle oynaya, bağıra çağıra eğlenen gençleri, birbiriyle gözlerden ırak buluşan gizli sevdalıları, okuldan kaçan haylaz öğrencileri, annesinin yanında küçük adımlarıyla , başı daima arkadaki bir olayı yakalamak için çevrilmiş minikleri seyretmek anlamını taşımaktadır.
Otobüslerde yaşlılara gururla yer vermiş kişiler olarak artık dolmuşta otobüste bize yer verilmeye başlanıldığında, hitaplar “Abladan teyzeye” yöneldiğinde bunları yadırgasak da masumane uyarılar gelmeye başlamıştır yaşlılığa dair.
Kırış kırış yüzü, kemikleri çıkmış elleri, çorbadan başka tercih edilemeyen öğünleri ile aklımıza yer eden yaşlılar sanki hiç genç olmamış gibi gözükürler gözümüze. Sanki hiç bebek olmamışlar, agular gugular yapmamışlar, ilk dişlerini çıkarmamışlar, emeklemişler, sokakta bilye, saklambaç oynamamışlar gibi duyumsarız onları.
Sanki hep öyleydiler, hep ellerinde bastonları vardı, ufalmış, kurumuş haldeydiler gibi algılarız onları.
Oysa biz yaşlılığa yaklaşsak da ruhumuz hala gençliğimizin bahar esintilerinin sürdüğü kavak yelli, gül kokulu, akılların bir karış havada olduğu, coşmaya hazır duygu sokaklarında gezinmeyi bırakmamaktadır. Görüntümüzle hislerimiz çekişmektedir..
Orta yaşın üzerindeki fiziğine rağmen hala yeniyetme tavırlar içindeki pek çok kişiyi daha bir anlarız yaşlandıkça.
Bize sorulanları, artık biz gençlere sorar olmuşuzdur yaş ilerledikçe. El öperken eli öpülen, bayramcı giderken bayramlarda ilk gün ziyaret edilen oluvermişizdir.
Zihnimizde hala o eski , genç, yorulmaz kişi olsak da bir yaşıtımız, eski bir okul arkadaşımız ile karşılaşıp ondaki hücre yitimini görünce azımsanmayacak bir sarsıntı geçiririz.
Aynada görmediğimiz, görsek de kabullenmediğimiz senelerin hızla geçmiş olduğu gerçeği, eski arkadaşımızın görüntüsü ile yüzümüze vurulmuş olur.
Eskilerin değil ama bizim kuşağın ilkokul ile başlayan ve çoğunlukla bir üniversiteden mezuniyet ile biten öğrencilik süreci boyunca duyduğumuz belli cümleler olmuştur. “Dersler nasıl?” gibi. Sene sonlarında bu soru “Karneler nasıl ?” ya da “Notlar nasıl?” halini almıştır.
Okullar bitirilir mutlak bir gün. İşe girilir ve bize yöneltilen soru “İşler nasıl?” olmuştur değişen durumumuza istinaden.
Ardından evlilik gelirse eğer, “Evlilik nasıl gidiyor?” sorularına cevap vermeye başlamışızdır.
Bu soruları, “Emeklilik nasıl, alıştın mı?” sorusu izler. İşte bu son soru karşısında yaşımızın daha bir ilerlemiş olduğunu alenen fark ederiz.
Öğrenci olmaktan çalışan olmaya geçis, çalışanken emekli olmayı yaşayış, anne olmaktan anneanne olmayı öğrenme; yaşlılığa giden sıralamanın kademelerinden bazılarıdır.
Televizyonda kimileyin rastladığımız sağlık programlarında, diyelim ki osteoporoz konusu konuşulduğunda bu konuya hiç ilgi duymayıp kanal değiştirirken, kemik erimesi ile yüz yüze geldiğimiz andan itibaren osteoporoz sözcüğünü duyar duymaz uzaktan kumandayı kapıp, televizyonun sesini açmaya yeltenmek yaşımızdaki değişiklik kadar yaşımızdaki değişikliğin eğilimlerimizdeki değişiklikleri nasıl belirlediğini de gösteren bir olgudur.
Sanki hiç bize uğramaz, sanki sadece komşuda olurmuş sandığımız, hayatın ta kendisi olan olgulara hiç yakalanmadan yaşayacağımızı sanırken, sadece göz doktoruna ya da diş hekimine gitmeyi bilirken birden bire vücudumuzun yorgunluğunu, eskimişliğini hissetmemiz kaçınılmaz olunca, hep komşuda olacağını sandığımız olgunun artık kapımızda olduğunun farkına varırız.
Artık o varsayılan komşu bizizdir.
Yaz kış, dere tepe hiç durmadan gezmek isteği bundan böyle kış aylarından başlayarak yerini evde oturma tercihine bırakmıştır kapımızı çalan yaşlılık ile..
Biraz daha yaşlanınca sadece kış ayları değil, yaz aylarında da yolculuk yapmaya yüksünmeler, ayakların şişmesinden, iklim farkını kaldıramamaktan şikayetler kaçınılmaz olur.
Hiç erinmeden, yani üşenmeden yürünerek gidilen alışveriş merkezleri, çarşı pazar gibi yerlere artık arabasız gidilemez olmuştur.
Okunan ciltlerce kitap kıyılıp atılamamış, kimselere verilememiş ve artık tozlarını solumak kaldırılamaz olmuştur. Bunca kitabı bir kütüphaneye bağışlamanın iyi olabileceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır epeydir.
Sadece yeni kitaplar okunabilir olmuştur, tozsuz oldukları için. Elbette gözler izin veriyorsa.
Kemikler erir, gözlerde de tansiyon yükselir. Hormonlar değişeli çok oluştur yaşlılık ile.
Dik durulan, “Sırım gibi, selvi gibi, çakı gibi “ yakıştırmalarının yapıldığı yaşlar da, duruşlar da artık fotoğraflarda kalmıştır.
Japonlar, aile büyükleri yani anne babaları altmış beş yaşına gelince onlara kırmızı bir çift terlik hediye ederlermiş. Bu, artık o yaşlıların bebek gibi olduklarını , ikinci bebekliklerini yaşadıklarını anlatmak anlamına gelirmiş.
Bazı yerel kabilelerde, buzullarda yaşayanlarda yaşlıların ıssız bir yere terkedilerek soğuktan donarak ya da aç vahşi hayvanlarca parçalanarak öldürülmesi yaşanan olaylarmış.
Çağımızda yaşlılar için kanunlar var. Yaşlılara hizmet veren , yaşlılarına maaş bağlayan, onları koruyan, bakan, imrenerek izlediğimiz ülkeler var.
Görmüş geçirmişlik, tecrübe, rafine edilmiş duygular, arınmış yalınlaşmışlık anlamına gelen yaşlılıktan kaçınılmaz; ama yaşlanılsa da asla ihtiyar olmamak lazım, “yaşlanmayan yaşlı” Müzeyyen Senar'ın dediği gibi.
(Hakkı saklıdır)


ACEMIDEMIRCI
Paylaş :

Merhabalar,
Bayramınızı kutlarım.
Sağlıkla, mutlulukla, bolluk ve huzur içinde daha nice bayramlar dilerim.
ACEMIDEMIRCI
Paylaş :

16 Kasım 2009 Pazartesi

Dil: Acıtandır da, incitendir de ama sevgi de anlatılır dil ile

Ezop’un hikayelerinden sıklıkla yararlanırız. Teşbihte hata olmaz diyerek ya da örnek vererek. Kimisi Ezop’un öyküsüdür der anlattığı kıssadan hisseye kimisi padişahın biri diye başlar bazıları da bir vakitler bir hükümdar varmış der.

Kim ile anılırsa anılsın, süzülmüş, imbikten geçmiş, rafine tecrübelerin ya da yaşanmışlıkların bir sonraki kuşaklara geceleyin ay gibi, sokak lambası gibi, deniz feneri gibi, karanlıkta mum gibi mutlaka ışık tutan dersleri, çok değerlidir. Gün gelir mutlaka hak veririz, doğruluklarına pey biçeriz.

Böyle hikayelerden biridir dil hikayesi. Hani “Hükümdarın biri, kimisine göre vezirinden kimisine göre Ezop’tan dünyanın en lezzetli yemeğini istemiş. Karşısına dil gelmiş, güzelce pişirilmiş halde. Ardından dünyanın en acı yemeğini istemiş hükümdar. Ne geleceğini merak ediyormuş. Gelen tabağın kapağını açınca yine dil görmüş. Merakla sormuş en lezzetli yemek olarak dilin, yine en acı yemek olarak da dilin gelmesinin sebebini. Açıklama kısa ve aydınlatıcıymış.

“En güzel sözleri söyleyerek bize en güzel duyguları hissettiren, sevindiren, coşturan da dildir, bizi taa yüreğimizden yaralayan, üzen, acı çektiren de dildir.”

Buna katılmamak mümkün müdür? Değildir elbet.

Dil, yaşayan ve gelişen bir olgu. Kuralları var, tonlaması var, rengi var. En ufak bir tonlamada, bir vurguda anlamı ya da yöresi değişiveriyor.

Eşanlamlı sözcükler var dilin içinde. Diyelim ki “baş” ve “kafa”. Eş anlamlı dediysek, her daim eş anlam taşıyor ya da eşit kullanılıyorlar demek mümkün olamayabiliyor.

“Baş başa vermek” dediğimizde sadece iki kişinin birlikte bir konuyu irdelemesini anlarız ya da bir eylemi birlikte yaptıklarını. Mesela baş başa yemek yemek gibi. Ancak kafa kafaya yemek yediler dememiz olası değildir. “Baş başa vermek” gibi “kafa kafaya vermek” de kullanılan bir deyim. Ancak “kafa kafaya verdiler” deyince bir işi planlayan, bir işi kotaran kafadarlar, aynı yola çıkan aynı amaçtakilerden bahsedildiğini düşünürüz. “Kafa kafaya verdiler” deyimindeki anlamı, asla “baş başa verdiler” deyiminde bulamayız.

“Baş verdi” dediğimiz olur tohumların yeşermesi sırasında. Asla “kafa verdi” demeyiz.

“Kafa tutmak” dediğimizde, direnmek, karşı çıkmak, bir nevi isyan etmek anlamları çıkarsak da “baş tutmak” deyimini duyunca bir işe öncülük etti, bir işin yolunu açtı anlamlarını algılarız.

“Başı tuttu” diye duyduğumuzda mesela, migreni olduğunu düşünürüz başı tutanın. Ya da baş ağrısına tutulduğunu. Oysa “kafası tuttu” denildiğinde, fikirlerinin uyuştuğunu, aynı paydalarda buluştuklarını anlayıveririz.

Kafası bozuldu diye duyduğumuzda anlarız ki o kişinin asabı bozulmuş, bir şeylere kızmış, öfkelenmiş. Duyguları karışmış yani. Kızmak gibi bir duygu geçmiş öne. Oysa"Başı bozuldu" diye duyarsak, bir birlikteliğin yani evliliğin bozulduğunu, bittiğini anlarız.

At yarışlarında kıl payı kazanan at için “at başı geçti” denilir. At kafası geçti denilmez. Kafa ve baş anlamdaş olsalar da.

“Baş olmak”, öncü, önder olmaktır. Bir makamın başındaki denir. Başta o var denilir, filanca var denilir. Ancak kafa sözcüğü kullanılmaz bu anlamda. Kafa denilmez çünkü baş, kafanın aksine bir de ilk olan, birinci anlamını taşımaktadır.

“Başlı gitti” diye bahsedilen bir kişi için temelli gitti denmek istenilmektedir.

Yeni evlilere, “başa kadar olsun” denilir, yani bu baştan taa öbür başa kadar. Başlı olsun denilir.
Anlaşan insanlara “kafadar” denilir ama bu anlamı veren baş ile ilgili bir deyim yoktur.

“Bir insanın kafası bozulur” ama başı bozulmaz, “kafası atar” ama başı atmaz, “başının gözünün sadakası” denilir ama kafasının gözünün sadakası denme adeti yoktur, “başa gelen çekilir” denilir ama kafaya gelenden bahsedilmez, “başımı taşlara vursam” diyen de olur “kafamı duvarlara vurdum” diyen de..

“Başa tac ederiz” ama kafasını, kaşını gözünü kırarız, “başımızın üstünde yeri var” deriz ama ille de “kafa atarım haa” diye korku yollu azarlar gelir kızgın kişilerden.

“Kafamda bir sürü düşünce dolaşıyor” desek de başımda düşünce var demeyiz, “kafası karışık” deriz de başı karışık demeyiz. “Başına bir haller geldi” deriz ama kafasına bir haller denilmez, olsa olsa “kafası yerinde değil” denilir.

“Kafası yerinde değil “dediğimizde, dalgın, düşünceli, kendinde değil demek istiyoruzdur. Bunu başı yerinde değil diye anlatmayız.

Dil, matematik zekası ile anı zekayı gerektirirmiş. Matematik gibi formüle edilebilir, oynanabilir bir olguymuş.

Dilin inceliklerini öğrendikçe gönlümüz açılıyor. Zaten eski dilde “dil” sözcüğü, gönül anlamına da gelmez miydi?
(Hakkı saklıdır)

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

3 Kasım 2009 Salı

Asi’yi hatırlasak mı biraz..

Son günlerde sitemizde yer alan 2:22 dakikalık klipler ile hasret gidermeye çalıştığımız Asi dizisinin bu denli bereket yağdıran bir dizi olabileceğini hangimiz tahmin edebilirdik.

Önce Hatay sevgisi gelişti Asi dizisini izleyenlerde. Neyse ki Asi dizisi başladığında biz hiç görmediğimiz GaziAntep ve Hatay için hemen birkaç hafta içinde karşılayacağımız bayram için turda yer ayırtmış ve mozaik müzeleri hakkında internette çoktan araştırmaya başlamıştık. Sonra mısır tarlasında gezinenleri gördüğümüz öntanıtımıyla Asi dizisini izlemeye karar verdikten sonra dizinin Hatay’da çekildiğini fark edip, Hatay gezimiz için veriler toplayalım dedik. Oysa ki çok iyi biliyoruz ki tur programı tamamen dolu ve zaten bize yeteri kadar güzellik de gösteriyorlar.

Bayramın ilk günü Gazi Antep’e gitmiştik. İlk kez görüyorduk bu kadar doğuyu.
İyi ki gitmişiz, büyülendik.

Her şey çok farklı ve güzeldi, beklediğimizden çok daha iyisini bulduk.

Yermekler anlatılacak gibi değildi, lezzet küpüydü, mimari karşısında nutkum tutuldu. Resim çekmekten seyretmeye vakit kalmadı desem yeridir etrafı.

Tur otobüsümüzde önümüzde iki şirin genç hanım oturuyordu. Bu tura katılmaya, Asi dizisini izledikten sonra karar vermişler. Biri Demir’e aşıktı genç hanımların , diğeri de Hatay’da, şehrin içinde, bir göbekte, çevredeki binaların arasında küçücük kalmış aşk tanrıçası Tike’nin heykeline.

Hatay’ı gezdikten, yemeklerini tattıktan sonra Asi dizisine olan bağlılığım daha arttı. Dizide gezdiğimiz yerleri görünce heyecanlanıyor ve orayı ismiyle hatırlıyor olmaktan mutluluk duyuyorduk.

Asi dizisi harika bir ortamda, Hatay’ın olağanüstü güzellikleri, eskilerden kalma nefis mimarisi olan evleri, duvarların arkasına saklı küçük fıskiyeli havuzları olan nefis ve serinletici bahçeleriyle taş konaklarıyla muhteşemdi.

Metropollerde, bloklarda, apartman daireleri içinde kendisini bir konsolun çekmecelerinden birisine tıkılmış gibi hisseden insanların, tam da başka hayatlar da varmış diye düşüneceği cinstendi her yer Hatay’da..

Asi’yi çok sevdim/sevdik. Erdemli, katıksız bir sevgi ile süslenmişti öykü. Sevgiyi sevdik Asi dizisinde. Sevilesi cinsten bir sevgi vardı. Katlanmayı bilen, başı dik, taviz vermeyen.

Asi demek sadece iki oyuncu demek olmadı benim için yani Asi ve Demir’e indirgemedim diziyi. Şu gerçek ki o iki oyuncudan başkasını, o iki rol için asla düşünemiyorum, yakıştıramıyorum. Aslında sadece o iki rolün oyuncularını değil, anne rolündeki oyuncu dışında tüm oyuncuları tamı tamına o rolde görmeyi isterdim yine.

Asi bize çok şey sundu sunulanların hiç birinde olmayan. Bize entrikalarla dolu bir aşk, hile, hurda içinde ilişkiler, aldatma, ihanet sunmak yerine kültür, gelenek görenek, mimari, çiftlik hayatı, gökyüzü, alabildiğine doğa sunarken Asi dizisi de efsane oldu..

Resimlerde gördüğümüz canlıları hiç olmazsa ekranda hareket ederken gördük, seslerini dinledik Asigiller’in, Demirgiller’in yaşadığı çiftlikte..

Tarihin içine girdik Asi ile. Tarihin her katmanında gezindik. Sanatından, inanç sistemlerinden, kültürlerinden esip geçtik. Sadece yoz bir sevgi, kuru bir dizi izlemedik.

Biz bir diziyi sevdik ama dizinin yapımcıları o diziyi bizim kadar sevebildi mi emin değilim.
Bu nasıl bir sanal ortamdı ki, kurguydu ki Hatay gibi küçük ama her konuda çok zengin bir yerde geçiyor olması bile bizim bağlılığımızı arttırdı, sade ve kır tarzı giysiler, has deriden çizmeler, gönden çantalar, lastik çizmeler görmeyi, lame, yüksek ökçeli, açık, şık ayakkabılara; pahalı, vitrinden henüz çıkmış gibi duran, parlak şaşaalı giysilere, takılara yeğledik.

Doğallığın tadını çıkardık. Doğal olanı aslında nasıl da özlediğimizi ve beklediğimizi hatırladık, hatırlattık.

Asi’nin kemikleşmiş izleyici kitlesi olarak adlandırılan bizler, sanırım ilhamlara da vesile olduk. Yeni Asiler için ilhamlar verdik. Asi’nin neden sevildiğine dair bir akıl yürütme, en kısa yoldan Hatay, çiftlik gibi hep bahsettiğimiz ögeleri sonuç olarak verebilir. O halde Hatay’da çekilecek yeni ve Asimsi dizilerin, Asi’den daha fazla sevileceği de kolaylıkla düşünülebilir.

Böyle düşünenler olmuş olmalı. Asi ile ilgili hepimizin bildiği bir sitede, Asi sonrası diziler ele alınıyor. Zaman zaman okuyorum arkadaşların izlenimlerini. Hiç birisi Asi olamıyor, olsa olsa Asi’nin çekildiği yerlerde çekilen yeni bir dizi olmaktan öteye gidemiyor yazılanlardan çıkardığım sonuca göre..Çoğunun, alıştığımız mekanlarda, yerlerde yabancıları görmesi yada o dizideki birer yabancı olarak görmelerini yadsıyan satırlarını okurken aynı şeyleri düşündüğümüzü hissediyorum.

Neden mi? Çünkü Asi sadece Hatay’dan ibaret değildi. Hatay’ın olağanüstü havasıyla yoğrulmuş kültürüyle renklenmiş, yemekleriyle lezzetlenmiş, tabiatıyla kokmuş o dizi, tüm bunların bir kokteyliydi, karışımıydı ve senaryosu bambaşkaydı. Belki tamamen bir tesadüf, planlanmamış, hesaplanmamış bir kartopuydu Asi , beklenmedik bir çığa dönüşen. Öyle bir çığ ki hala önünde durmak zor. Çağıl çağıl tepeden akarken, hiç bir bent önünde duramıyor. Yani hiçbir benzer oluşum, dizi benimsenemiyor, kar taneleri gibi savruluyor.
(Her hakkı saklıdır)

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

27 Ekim 2009 Salı

Keyfin, mis gibi kokan buharlaşmışı: Çay


Çayın hasının demlendiği, çayın en keyiflisinin içildiği kahvehaneler, duvarları çay buharıyla nemlenmiş, pencere  camları  kaynayan sudan buğulanmış, ocakta demlenen çayın   otsu   kokusunun, ortamın kokusu olduğu yerlerdir.  Kahvehaneler, çay ocaklarıdır. Kocaman, parlak metal ocaklarında sadece çay demlenen, çayın şekerli, şekersiz, kıtlama  içildiği ama sabah akşam  ille de  çay içilen, çay kokulu yerlerdir.

Her sokağın bir kahvehanesi olur. Bazen birden çok da olur hatta. Sarmaşık yapraklarıyla örtülmüş çardakların  altlarından girilenler, yazları müdavimi en çok olanlardır.

Çaylar, sadece kahvehanelerde içilmez. Başka hanelerde de, açık havada da, yaz da kış da içilir. İçmeye ta sabahtan başlanır bazı yörelerde. O yöreler, çay kültürünü de eklemişlerdir yöresel dağarcıklarına. Erzurum, kar beyazında çay siyahıyla ısınır.  

Çay tiryakileri, saçlarına kadar çay kokarlar. Çay terler onlar terlediklerinde. Kimisi su içmez; ama çay içer bardak bardak.

Bir kır kahvesinin pamuktan kareli örtüyle kaplı masasında, kömür ateşiyle yanan semaverde  kokusunu  inceden yayarak demlenen çay, bazen kıra gidişin tek nedenidir. Kırda, denize karşı, mehtaba karşı, manzaraya bakarak hep çay içilir, yudumlardan sonra “Oh” çekilerek. En güzel anların en sevilen keyfidir çay. Sıcaklığıyla, kokusuyla, rengiyle, demiyle, tadıyla.

Nereye gidilirse gidilsin, ağırlamanın gereği olarak sunulan ilk şeydir çay. Bazen yanına limon dilimi de eklenir. Limon kokusuyla daha bir çeşnilenir çay kokusu. Katıklanır. Bergamot aromalı çay buharı, ılıtır havayı; limon rengine boyar, Akdeniz’den lezzet taşır damaklara. Kokusuyla içleri ferahlatır. Tadıyla olsun, kokusuyla olsun çayın ılımlısıdır, ıtırlısıdır.  İç ılıtanıdır, kokusu ılgın dallarından gelmişçesine okşar ruhu.

Çay ikramları rastgele olmaz. Çayın nasıl içildiğini en iyi bilenlerdir  tiryakiler. Tiryakiler, demli  çayı  ille de ince belli cam bardaklar içinde, tavşan kanı renginde içerler. Kimileri de beyaz porselenden çay fincanlarında içer. Porselen fincanlar ne kadar ince olursa, fincanın bir tarafından bakıldığında diğer tarafından onu tutan parmaklar görülebiliyorsa, sanki onda içilen çay daha lezzetlidir porselen fincan sevenler için. Porselen çay fincanlarının en sevilenleri, üzeri katmer açmış pembe, bordo renkte gül desenli olanlardır.

Gözümüzü açtığımızda, üşüdüğümüzde, yemek üstüne, laflarken, zihni açmak için gibi çeşitli gerekçelerle günde kim bilir kaç kez içtiğimiz içecektir çaylar, suyun dışında. Sabahın yanında simit, peynir, zeytin, kızarmış ekmek, reçel katıklı aşıdır; yemek üstünün bugünkü hoşafıdır.

Sabah kalkar kalmaz yapılan ilk iş, ocağın üzerine çaydanlığı koymaktır. Ya da ısıtıcıya su koyup, sallama çay için su kaynatmaktır..

Keyif çayı içecekler mutlaka çayın demlenmesi sırasında saldığı o kendine has dayanılmaz çay kokusunu duymak ister. İster kahvaltı sofrası için olsun ister yemek sonrası keyfi ya da beş çayı olsun mutlaka demleme usulü çay içmek ister tiryakiler. Çay keyfine düşkün olanlar. Bir bardak çayı hazırlamak öyle sıradan bir iş değildir. Sıralı bir iştir.

Önce çaydanlık su ile doldurulacak; üzerine boş demlik konulacak. Su ısındıktan sonra birinci kalite çayın saklı olduğu, has bir demin tek sırrı olan tozlu kısım hiç ziyan edilmeden paketten demliğe boca edilecek; demleme işlemi yapılacak, içi demlenmiş çay dolu demliğin  üzeri temiz bir havlu ya da bez peçete ile örtülecek. Sırasıyla yapılan bu işlemler adeta bir ritüeldir;  saat gibi işler, şaşmaz. Bu aşamalar, her seferinde aynı özenle  bir törenmişçesine  yapılır. En görkemli çay içme töreni kuşkusuz Japonya’da yapılanlardır.   Çayı içmek kadar çayı hazırlamak da ayrı bir keyiftir. Hem de incelik.

Bir Doğu Karadeniz gezimiz sırasında, Rize’de çay fabrikasını ziyaret ederken sarışın, yeşil gözlü, altın küpeli, tipik bir Karadeniz kadını olan ziraat mühendisinden bu demleme yöntemini dinledikten sonra o ana kadar bizim aslında çayı nasıl da yanlış demlediğimizi de öğrenmiştik. O günden sonra çayı usulüyle çay demlemeye başladık.

Çay bahçelerinden toplandıktan sonra kahverengimsi bir renk alan yüzlerce kilo çay yaprağının makinelerde işlenmesini adım adım yerinde görmüş; yaprakların  nasıl kıyıldıklarını, nasıl ayrıştırıldıklarını ve paketlemeye kadar geçirdiği işlemleri, demlenmemiş çay kokuları arasında dinleyip, tanık olmuştuk.

Fabrikanın ürettiği birinci sınıf Rize çayından almak için fabrikanın girişindeki satış yerinin önünde bizim turun tüm  katılımcıları kuyruğa girmişti. Poşetler dolusu çay almıştık; hediyelik.

Özellikle hafta sonu sabahları, güneş de içeriye vuruyorsa keyifli bir kahvaltının tam sırasıdır. Önce çay demlemekle başlanır kahvaltı hazırlıklarına. Ev halkının henüz uyanmamış olanları için mutfaktan içeriye sızan çay kokusu müthiş bir teşviktir yataktan kalkmak için. Bu koku  tatlı, tuzlu, börekli, çörekli yani renkli mi renkli bir kahvaltı masanın ilk habercisidir.

Hafta sonu kahvaltıları ayrıcalıklıdır. Ayaküstü geçiştirilen cinsten olmaz. Özenlidir. Tüm hafta yapılamayan o doyum olmaz kahvaltı keyfinin olabildiğince tadılabileceği anlardır, hafta sonları. 

Yaz mevsiminde domates, salatalık, biber ile daha çeşitlenen kahvaltılara zeytinler her zaman alabildiğine renk katar. Çizik pembe zeytinler, siyah zeytinler, doğal yöntemlerle yapıldığından asla  simsiyah olmayan zeytinler boncuk gibi süsler kaseleri.   Sadesi, içi bademlisi, biberlisinden onca çeşit  zeytin.

Son zamanlarda zeytinler için özel olarak tasarlanmış uzun, cam, seramik ya da porselen zeytin kapları masalarda çok şık duruyor.

Zeytinlerin üzerine zeytinyağı gezdirilir, kekik eklenir hatta kişniş ya da kinzi de denilen bitkinin tohumları ile zeytinlerin üzeri süslenir, tadına tat katılır.

Peynir tabağında ya da bir servis tahtasının üzerinde dilimlenmeyi bekleyen peynirler olmazsa olmazıdır kahvaltıların. Çay ile en iyi giden, çayın beraberindekilerdir. Beyaz renkli peynirler, siyah, yeşil ya da pembe zeytinler olmaksızın kendilerini yalnız hissederler masada.

Bir de simitler vardır çay bardaklarının yanı başında. Çıtır çıtır,  gevrek gevrek,  susamlı.  Her saatte, her öğünde yenilir simitler. Simit, kaşar peynir ve çay, bir çok kişinin ana menüsüdür öğle yemeklerinde bile.

Yakın bir geçmişte yabancı çaylar ile tanıştık. Eskiden kaçak olarak ülkemize sokulan çaylar vardı ve bunlar hatırlı misafirlere ikram edilirdi. Demi has olurdu, kokusu buram buram. Rengi koyu ve canlıydı. Sonra  yabancı çayları gerek paketler halinde gerek sallama şeklinde görür olduk. Kimisi bergamot kokuyordu buram buram.

Bu tür kokulu çaylar çıkmadan evvel, Antalya’ya gidenlere bergamot tozu sipariş verirdik. Demlenen çaylarımıza atıp, çay kokusuna burcu burcu bergamot ıtırını da eklemek için. Hazır çayların artık her yerde satılır olmasıyla birlikte bu siparişler de kesildi.
Slovenya’ya giderken, uçaktaki ikram sırasında hostesin içecekleri sıralarken “Çay” demesi karşısında hiç düşünmeden “Çay” demiştim. Zira bizim dilimizden bir sözcüktü “çay”. Sonradan öğrendim. Ruslar ve o dili bilenler ya da o kökenden olanlar çaya bizim gibi çay dermiş. Çay, bize onlardan gelme bir sözcükmüş. Kendi dilimden bir ikram, yabancı bir şirketin uçağında sunulunca çok hoş gelmişti bana.

Çay tarlaları yemyeşildir. Çok boylu olmayan çay bitkisi dalgalı dalgalı, kabarık bir şekilde yeri örter. Toprağın bukleli yeşil saçları gibidir çay tarlaları yamaçlarda. Bu bitkiyle sık sık karşılaşınca hiç sormadan çay olduğunu anlamıştık Rize’de.

Çayın tadı başka başka çıkarılır. Şekerli şekersiz ya da kıtlama içilerek. Hiç akıl erdirememişimdir bir şeker parçasının dil üzerinde eritilmeden bir bardak çay ile içilebilmesini. Onun da bir inceliği varmış oysa. Meğer kıtlama şekerleri çok sert olurmuş ve özel keskisi ile kesilirmiş. Erzurumlular, kıtlama çay içmeye düşkünlükleri ile bilinirler. Ağızlarına aldıkları özel şeker ile çaylarını içmezlerse, çaydan haz almazlar.

İş yerinde bir arkadaşımızın yanına uğrasak ilk olarak “çay içip içmeyeceğimizi” sorar. Ya da koridorda başka bölümden bir arkadaşımızı görsek,  “çaya beklediğimizi” söyler, çaya davet ederiz onu. Uzunca zamandır görüşemediğimiz birini davet ederken “Gel de bir çayımı iç” deriz.

Çay, bazen yemek yemede de yardımcıdır. Bebekler ya da yaşlılar, bisküvi ya da peksimetlerini çaya batırarak yumuşatır. Dişleri henüz çıkan bebekler ile ağzında diş kalmamış yaşlılar, çiğneme zahmetinden kurtulurlar böylece. 

Taksi duraklarının kulübelerinde, bakkalların bir köşesinde, bir inşaatın işçilerinin karton kutudan masalı muvakkat mutfaklarının baş köşesinde ille de bir çaydanlık durur. Çay, kültürümüzün bir parçasıdır. Keyifli anlarımızın kokusudur. Keyfimizin demidir. Keyifler, çay rengidir.

İnce belli çay bardakları, öğünerek herkese gösterdiği demin rengiyle renklenir. Çay bardakları seslidir. Kendi müziği vardır içinde şeker karıştırılırken çay kaşığı mızrabıyla çıkan. Çayı karıştırırken çay kaşıklarının çıkardığı sesler birer mesajdır. Bir balkonun altından geçiyorsanız ve balkondan çay kaşığının o bilindik sesi yayılıyorsa, oradan geçtiğiniz saate bağlı olarak kahvaltı, ikindi kahvaltısı, beş çayı ya da misafir ağırlaması var demektir o balkonda.

Bazen çaydanlıkların rengi de önem taşır. Mavi çaydanlık gözdedir. Filmler için en güzel çaydanlıktır, mavi çaydanlık. Hele de soba üzerinde kaynıyorsa cızırdayarak. Mavi çaydanlıklar için şarkı bile yapılmıştır.

Sobalı evlerin sobalarının üstünün vazgeçilmezidir çaydanlıklar. Kışın her saat sobanın üzerinde durarak sıcak su kaynağı olurlar; eve üşüyerek girenler için tez elden çay içmelerini kolaylaştırırlar. Sobaların üzerinde duran çaydanlıkların kaynamaları sırasında çıkarttıkları cızırtı da bilenler için hoş bir müziktir, içindeki çay kadar sıcak bir şarkıdır. Bir kış şarkısı.

Çok bilindik bir fıkra vardır. “Bir sabah iş yerine şirketin genel müdürü gelmemiş kimse fark etmemiş. Genel müdür yardımcıları gelmeyince de kimse oralı olmamış. Müdürlerin gelmeyişini umursamamışlar bile. Çaycı da gelmemişmiş o gün meğerse. Sabah işe gelir gelmez uykulu gözleriyle  çay kokusu duymayı bekleyenler, koridorda bir türlü çaycıyı göremeyince olanlar olmuş. İşte o zaman şirketin genel müdürünün, yardımcılarının, müdürlerinin gelmemiş olduğunu  hiç fark etmeyen şirket çalışanları, çaycının gelmediğini hep birlikte fark edip, çaycıyı aramaya koyulmuş.”

Çayın keyfi ile keyiflenmek ve sohbetler açmak ne keyiftir ne keyif. Kahvaltı sofrasındaki de,  dost masasındaki de ya da iş yoğunluğu arasındaki çay keyfi, dem kokulu bir moladır. Sıcak ve uyandırıcı kokusuyla bir buharın burnunuza kadar gelmesi, keyfin yakınlarda olduğunun habercisidir.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci, 27.10.2009

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci