1 Eylül 2009 Salı

Kitaplar hislidir.




Bir gazeteci, katıldığı televizyon programında “Yeni kuşak kitap okumuyor, dizi izliyor” dedi. Bir gerçeği kısa ve öz halde özetleyen bu cümle, unutulacak cinsten değildi. Hatta yazı bile yazılacak türdendi.

Dizi ya da filmler, kitap okumanın verdiği tadı verebilir mi, yerini tutar mı?

Romanların, öykülerin seyirciye dizi halinde sunuluyor olması, o eserin kitap sayfalarından gözle değil de bir nevi görsel okunması anlamına geliyor.

Kitap ile o kitabın filmi ya da dizisi elbette birbirine benziyor; ama asla aynı olamıyor. Kitabın tadı,  filmde yavan da olsa bulunamıyor sık sık. Eğer filmine gitmeden önce kitap okunmuşsa, kitaptan  bu kadar uzak  o filmi hiç görmemiş olmak isteniyor. Bunu, eski bir kürek mahkumunun kendi  hayatını anlattığı ‘Kelebek’ kitabını okuduktan sonra bir de filmini izleyince fark etmiştim. Burkularak.

Kelebek romanından çok etkilenmiştim. Devamı Banko’dan da. Bambaşka dünyaların insanıydı o kürek mahkumu. Mahkumiyeti öncesindeki günlük hayatında medeni kanunlar geçerli. Hapisteki hayatı çileliydi. Tek kanun vardı; ayakta kalabilmek. Adadaki hayatı Robinsonvariydi. Sürükleyici, yaban kanunları içinde.

Kelebek romanı, çok akıcı, nefes nefese bırakan olayların birbiri ardınca aktığı bir romandı.  Masumken mahkum olan bir kürek mahkumunun doğduğuna nasıl pişman olduğunu eni konu öğreniyordunuz romanın her satırında. Sonra kaçışının heyecanını yaşıyordunuz sayfalarca. Okyanusta bir adaya ayak basıyordunuz  kaçak mahkumla. Denizin tuzunu tadıyordunuz onu okurken. Okyanusun ortasındaki adanın içindeymiş gibi oluveriyordunuz. İstiridye avlıyordunuz. O istiridyede saklı inicinin kabuklarından sökülüşünü an be an görür gibi oluyordunuz.  Sanki ılık okyanus suyunun köpüklerine değiyordu ayaklarınız. Hindistan cevizi ağacının gölgesinin vurduğu kuma basıyordunuz. Alıp götürüyordu satırlar sizi okurken yerlilerin yaşadığı bir adaya. Okyanus balıklarının lezzetini damağınızda hissediveriyordunuz. Yerli danslarının müziği kulağınıza geliyordu. Kitabı okumuyordunuz sayfaları çevirirken; yaşıyordunuz adeta.


O denizi, kumu, hindistancevizi ağaçlarını, istiridyeleri, incileri ve mahkumun yerli kıza aşkını göstereceği için Kelebek romanının filmini heyecanla beklemiştim; ancak filmi izledikten sonra salondan çıkarken bir film mi izledim bir belgesel mi izledim kararsızlığında kalmıştım. Bir mahkum üzerine işlenmiş bir belgesel seyrettiğim kanısı ağır basmıştı. Hiçbir duygu katılmamıştı filme. Sanki kaba saba bir belgesel izlemişim gibi hissettim. O güzelim Kelebek romanından fersah fersah uzaktı Kelebek filmi. Kitaptaki coşku, duygular, heyecan filmde bir tutam da olsa yoktu. Yüzeyseldi. Kelebek romanının ruhu olan suçsuz mahkumun hisleri, acıları duyumsanmıyordu. Kelimelerin gücü yoktu duyguların es geçildiği filmde.  

Kelebek romanını Türkçe’ye tercüme eden çevirmenin belki kitabın aslından bile başarılı anlatımı beklentimi arttırıyordu; ancak Kelebek romanı ne kadar his yüklü ise Kelebek filmi o denli hissiz bir filmdi. O film, seyrin, okumanın yerini alamayacağını;  seyrin bazen çok yavan kalabileceğini en okkalısından anlatıyordu.
Bir kitabın okuyanda oluşturduğu etkiyi, film ya da dizi veremeyebiliyor yani.

Johann Wolfgang von Goethe’nin bir kitabı vardır; bu kitapla ilgili olarak  “bir kitap yazmış ve hayatı değişmiştir” denilmektedir  Goethe için. Okuyucuların pek çoğunun da bir kitap okuyup, hayatlarının değiştiği tanımlaması yapılmaktadır, kitabın yazarı Goethe’ye olduğu gibi. Pek çok okurun,  Lotte’ye vurgun genç aşık Werther ile kendilerini özdeşleştirerek mavi ceket sarı pantolon giymelerine bile vesile olan bu kitap, Genç Werther'in Acıları.

Goethe,  Almanca’yı olağanüstü kullanan, uslubuyla, anlatımıyla okuyanı esir edip müptelaya döndüren bir yazar.  Kelimeleri kullanmakta bir dahi. Almanca’yı öylesine iyi kullanıyor ki Almanca bir hamursa, Goethe o hamurdan her tür ekmeği, acı, tuzlu, tatlı her tür lezzeti üretebiliyor.

Almanca’yı alabildiğine ustaca kullandığı bu yapıtı yayınlanır yayınlanmaz  okuyucu sayısının çokluğu bir anda dikkatleri çekiyor. Kitap o kadar etkileyici ki intihar edenler bile oluyor okuduktan sonra.

Kitap, başka dillere de çevriliyor. Başka dillerde de yayınlanıyor. Ancak şu görülüyor ki kitabın Almanlarca  okunan Almanca baskısının etkisi başka dillerde basılanlarda görülmüyor.  Çok şükür ki başka dillerde basılan kitabı okuyanlardan intihar eden olmuyor. Bu da dilin gücüne, dili mükemmel kullanmanın etkisine bağlanıyor. Genç Werther’in Acıları, başka dillere çevrilip Goethe’den değil de başka ağızlardan anlatıma büründüğünde Almanca’da sahip olduğu  etkiyi kaybediyor. Eser aynı da olsa anlatım, dilin kullanımına, kimin ağzından anlatıldığına bağlı olarak  farklılıklar kazanabiliyor,

Okumak, seyir ile yer değiştirdi şimdilerde. Televizyonlar sayesinde. Kitaplar, film olarak çekiliyor, dizileştiriliyor. Daha çok da eski kitaplar.  Sadece Türk romancıların kitapları değil; yabancı yazarların kitapları da uyarlanıyor dizilere. 19. yüzyılda yaşamış İngiliz romancı Jane Austen kitaplarından epeyce dizi çekildi. Edebiyatımızın eski romanları dizi oluyor kapış kapış.

Eski romanlardan çekilen diziler, o  eserlerdeki kahramanları, olayın ana hatlarını içeriyor; ama satır araları doldurularak konu alabildiğine genişletiliyor, uzatılıyor. Bir kahraman, romanda ayrıldı ve gittiyse o kahraman nereye gitti, ne yaptı, ne yedi içti, gittiği yerlerde kimlerle tanıştı gibi ilave olaylar da satır aralarının açılımı olarak diziye ulanıyor.  O  küçücük, birkaç günde okunan kitaplar da birkaç senelik dizilere dönüşüveriyor. Başarılı da oluyor kimileri.

Eskilerde okuduğumuz bir kitabın dizisi, konu olarak tanıdık; ama dekoruyla, ortamıyla başkalaşmış olarak çıkıyor karşımıza.  Köşkler, konaklar villaya dönüşüyor; atlı arabalar yerlerini lüks otomobillere bırakıyor eski romanlar yeni diziler olurlarken. Bir de ucu yanık kağıtlarda mektuplaşmak yok şimdilerde. Mesajlaşıyor kahramanlar, son model cep telefonlarıyla. Teknolojiye ayak uydurup.

Eski eserler dizi haline getirilmek üzere özen içinde allanıp pullanarak, yaldızlarla sıvanıyor; olabilecek her imkan seferber edilerek  yapılıyor çekimler. Giysiler için bir ekip, makyaj için ayrı bir ekip, dekor için bir başka ekip yani  her bir iş kalemi için ekipler oluşturularak eskiler, yenilenerek çekiliyor. Bu tür bir çalışma,  belirli bir izleyici kitlesini de haftanın belli günlerinin belli saatlerinde televizyon başına çekiyor besbelli.

Kapak resmi bile kendine has bir ayrıntı olan kitap, kağıt kokusu duyularak satır satır okunmadıkça okunmuş olmaz. Dizi ya da filmle  görselleşmiş hali, hem yavan hem de katıklıdır. Yavandır; zira betimlemesizdir. Satırlarla resim çizmekten, satırda anlatılanları göz ününde canlandırmaktan uzaktır. Herkes, okuduğu satırları  kendi hayalindeki gibi algılar. Kitaptaki koltuk, okuyucunun hayalindeki koltuktur; kitaptaki sokak, okurun hayalindeki sokaktır; kitaptaki soğuk, okuyanın hayalindeki gibi üşütücüdür. Sözcükler alır çeker içine okurken, okuru ısıtır da üşütür de.  Sayfalara dokunmak, kelimelere dokunmaktır. Kitaplar hissettirir. Çünkü hislidir.

Kitapta tek bir haldedir bir kişi, bir ev, bir yol. Okuyanın anladığı, düşlediği haldir o sadece. Oysa bir film kaç kez çekilirse o kadar başkalaşır koltuk da, ev de, yolda. Okuyanın düşündekinden aykırı durur filmlerdekiler her seferinde. Bir kitap kaç kez film ya da dizi olarak çekilirse o kadar başkalaşır o kitabın köyü, kasabası, taşı, toprağı. Kitapta değişmese, hep aynı kalsa da.

Katıklıdır diziler; zira dizileşmiş eserlerde görüntü yönetmeninden, karakterleri yorumlayana kadar katkılar vardır. Elli yıl önce filmi çekilen bir romanın  filmi bugün yeniden çekildiğinde elli yıl önceki ve bugünki film, çok benzeyen konuları olan iki ayrı film gibi durabilir. Eserin yazıldığı çağda henüz keşfedilmemiş olan her türlü teknolojik gereç yer alır eski eserlerin şimdilere uyarlanmış hallerinde.

İyi dizileri izlemek hoş, eğlenceli. Ancak bir kitabı, kağıdın kokusunu duyarak okumaya benzemez onun filmini ya da dizisini izlemek.  Filmler, kitapların yerini alamaz. Bir saatte, en fazla iki saatte  biten bir film, kaç geceler uykusuz okunan kitaba benzer mi? Filmde hiç hissedilmeyen ince ayrıntıları sadece kitapta yakalayabilirsiniz. Usta bir yazarın kelimelerle oya gibi işlediği betimlemeleri okurken zihin özgürdür. Kendi dağını, ormanını, köyünü, evini, mutfağını çiziverir hemen hayal gücü, kelimelerden yola çıkıp.  Oysa filmde sunulan görüntüler başka zihinlerin seçtikleridir ve bizimkilere de hiç benzemez. Hatta kitapta anlatılana benzemediği de olur.

Dizi ya da film izlenecek elbette; ama bir eser, dizisi izlenerek okunmuş olamaz. Okumak kitapladır; kitabın görselleşmiş hali,  evde akşamları vakit geçirmek içindir.  Kitapta, sözcüklerle ifade edilebilen tatlar, incelikler; bakışlarla anlatılabilenin ötesinde hisler, gizlenen düşler vardır bizi o kitabın sayfalarına sıkı sıkı bağlayan, kağıt kokan.
(Hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 1 Eylül 2009
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci