16 Kasım 2009 Pazartesi

Dil: Acıtandır da, incitendir de ama sevgi de anlatılır dil ile

Ezop’un hikayelerinden sıklıkla yararlanırız. Teşbihte hata olmaz diyerek ya da örnek vererek. Kimisi Ezop’un öyküsüdür der anlattığı kıssadan hisseye kimisi padişahın biri diye başlar bazıları da bir vakitler bir hükümdar varmış der.

Kim ile anılırsa anılsın, süzülmüş, imbikten geçmiş, rafine tecrübelerin ya da yaşanmışlıkların bir sonraki kuşaklara geceleyin ay gibi, sokak lambası gibi, deniz feneri gibi, karanlıkta mum gibi mutlaka ışık tutan dersleri, çok değerlidir. Gün gelir mutlaka hak veririz, doğruluklarına pey biçeriz.

Böyle hikayelerden biridir dil hikayesi. Hani “Hükümdarın biri, kimisine göre vezirinden kimisine göre Ezop’tan dünyanın en lezzetli yemeğini istemiş. Karşısına dil gelmiş, güzelce pişirilmiş halde. Ardından dünyanın en acı yemeğini istemiş hükümdar. Ne geleceğini merak ediyormuş. Gelen tabağın kapağını açınca yine dil görmüş. Merakla sormuş en lezzetli yemek olarak dilin, yine en acı yemek olarak da dilin gelmesinin sebebini. Açıklama kısa ve aydınlatıcıymış.

“En güzel sözleri söyleyerek bize en güzel duyguları hissettiren, sevindiren, coşturan da dildir, bizi taa yüreğimizden yaralayan, üzen, acı çektiren de dildir.”

Buna katılmamak mümkün müdür? Değildir elbet.

Dil, yaşayan ve gelişen bir olgu. Kuralları var, tonlaması var, rengi var. En ufak bir tonlamada, bir vurguda anlamı ya da yöresi değişiveriyor.

Eşanlamlı sözcükler var dilin içinde. Diyelim ki “baş” ve “kafa”. Eş anlamlı dediysek, her daim eş anlam taşıyor ya da eşit kullanılıyorlar demek mümkün olamayabiliyor.

“Baş başa vermek” dediğimizde sadece iki kişinin birlikte bir konuyu irdelemesini anlarız ya da bir eylemi birlikte yaptıklarını. Mesela baş başa yemek yemek gibi. Ancak kafa kafaya yemek yediler dememiz olası değildir. “Baş başa vermek” gibi “kafa kafaya vermek” de kullanılan bir deyim. Ancak “kafa kafaya verdiler” deyince bir işi planlayan, bir işi kotaran kafadarlar, aynı yola çıkan aynı amaçtakilerden bahsedildiğini düşünürüz. “Kafa kafaya verdiler” deyimindeki anlamı, asla “baş başa verdiler” deyiminde bulamayız.

“Baş verdi” dediğimiz olur tohumların yeşermesi sırasında. Asla “kafa verdi” demeyiz.

“Kafa tutmak” dediğimizde, direnmek, karşı çıkmak, bir nevi isyan etmek anlamları çıkarsak da “baş tutmak” deyimini duyunca bir işe öncülük etti, bir işin yolunu açtı anlamlarını algılarız.

“Başı tuttu” diye duyduğumuzda mesela, migreni olduğunu düşünürüz başı tutanın. Ya da baş ağrısına tutulduğunu. Oysa “kafası tuttu” denildiğinde, fikirlerinin uyuştuğunu, aynı paydalarda buluştuklarını anlayıveririz.

Kafası bozuldu diye duyduğumuzda anlarız ki o kişinin asabı bozulmuş, bir şeylere kızmış, öfkelenmiş. Duyguları karışmış yani. Kızmak gibi bir duygu geçmiş öne. Oysa"Başı bozuldu" diye duyarsak, bir birlikteliğin yani evliliğin bozulduğunu, bittiğini anlarız.

At yarışlarında kıl payı kazanan at için “at başı geçti” denilir. At kafası geçti denilmez. Kafa ve baş anlamdaş olsalar da.

“Baş olmak”, öncü, önder olmaktır. Bir makamın başındaki denir. Başta o var denilir, filanca var denilir. Ancak kafa sözcüğü kullanılmaz bu anlamda. Kafa denilmez çünkü baş, kafanın aksine bir de ilk olan, birinci anlamını taşımaktadır.

“Başlı gitti” diye bahsedilen bir kişi için temelli gitti denmek istenilmektedir.

Yeni evlilere, “başa kadar olsun” denilir, yani bu baştan taa öbür başa kadar. Başlı olsun denilir.
Anlaşan insanlara “kafadar” denilir ama bu anlamı veren baş ile ilgili bir deyim yoktur.

“Bir insanın kafası bozulur” ama başı bozulmaz, “kafası atar” ama başı atmaz, “başının gözünün sadakası” denilir ama kafasının gözünün sadakası denme adeti yoktur, “başa gelen çekilir” denilir ama kafaya gelenden bahsedilmez, “başımı taşlara vursam” diyen de olur “kafamı duvarlara vurdum” diyen de..

“Başa tac ederiz” ama kafasını, kaşını gözünü kırarız, “başımızın üstünde yeri var” deriz ama ille de “kafa atarım haa” diye korku yollu azarlar gelir kızgın kişilerden.

“Kafamda bir sürü düşünce dolaşıyor” desek de başımda düşünce var demeyiz, “kafası karışık” deriz de başı karışık demeyiz. “Başına bir haller geldi” deriz ama kafasına bir haller denilmez, olsa olsa “kafası yerinde değil” denilir.

“Kafası yerinde değil “dediğimizde, dalgın, düşünceli, kendinde değil demek istiyoruzdur. Bunu başı yerinde değil diye anlatmayız.

Dil, matematik zekası ile anı zekayı gerektirirmiş. Matematik gibi formüle edilebilir, oynanabilir bir olguymuş.

Dilin inceliklerini öğrendikçe gönlümüz açılıyor. Zaten eski dilde “dil” sözcüğü, gönül anlamına da gelmez miydi?
(Hakkı saklıdır)

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci