22 Kasım 2010 Pazartesi

Haksızlığa uğramış bir sayı: Aslında uğurlu olsa da batılca uğursuz bellenen 13

Uğursuzluk denilince akla ilk gelenlerdendir 13. Merdivenaltı gibi, karakedi gibi.

Oysa onca deprem, felaket, acı olay, yangın, yıkım, ölüm, her sayı ile ifade edilen, haftanın her gününe denk gelen herhangi bir tarihte olabilir, olmuştur da.

Neden 13, onca sayı içinde karalanan, uğursuzlukla damgalanan sayı olmuştur.Ne olmuş da 13'lü sayılarla ifade edilen günlerden bile korkulur olmuştur hele de 13'lü gün Cuma ise. Öyle bir vaveyla kopar ki bazen, afişlere bile işlenir.13 sayısının neden bu kadar ürküldüğü, korkulduğu, kaçıldığının cevabı işte bu sorunun birebir cevabıdır aslında.

Elbette vaveylalar durduk yerde kopmamış, kopartan bir ilk kıvılcım, akabinde de yangınlar olmuştur diye düşünmek hiç de yanlış olmaz.

13 sayısı bizim topraklarımız, geleneklerimiz ve inançlarımız, batıl inançlarımız içinde uğursuzluk payesi ile nitelenmemiş hiç. Bu paye çok uzaklardan gelmiş.Irak ellerin yaban payesi yani.

O uzaklar, daha önce, tarihte, 13 sayısı ile yüzleşmişler, onlar için hüzün olan sonuçların tarihlerinin mutlak değeri, mutlak ve mutlak olarak 13 sayısını vermiş.
Oysa o tarihlerde onlar üzülürken biz bir zaferle, bir muştuyla, bir çağı kapatıp bir çağı açarak tarihin akışına yön vermekle, sevinçler içinde yüzüyormuşuz.

13 sayısı değil uğursuzluk olabilecek en olmazların oluşuyla en uğurlu tarihlerin mutlak değeri olmuş bize. Bizi sevindirmiş 13 ama uğurlu olarak nam salmamış salmasına hiç buralarda ancak üzülenlerce lanetlenecek kadar uğursuz bulunmuş.
Mutlak değerleri 13 olan o tarihi günler, kazananlar olarak uğursuzluğun bizim yanımızdan hiç geçmediği ama elbette bir kazanan varsa bir de kaybeden olacağı gerçeğini kaybedenlere adamakıllı öğrettiği için, kaybeden olmayı öğrenenlerce o tarihlerin mutlak değeri olan 13, uğursuz addedilmiş. Oysa kazanan taraf, 13 sayısını uğurlu addedecekken buna yanaşmamış dahası zaman içinde uğursuz kabul edenlerin kabullerini kabullenmiş bir çırpıda tarihi unutuverip.

Bu tarihlerden en bilinenlerden biri İstanbul'un fethidir.

İstanbul 1473 senesinde, Fatih Sultan Mehmet zamanında Türkler tarafından fethedilmiştir, bunu bilmeyenimiz yoktur.

Zorlu akınlar, onca başarısız denemelerden sonra İstanbul adlı dünya istiridyesinin biricik has incisini takınmak, bir ülke için ne denli sevindirici, unutulmaz, gerçekleşmesi en olasısız sanılan başarı ise, o inciyi takınmaktan mahrum kalanlar için de o denli unutulmaz bir yenilgi ve kayıptır kuşkusuz.

Surdan zincirli, ada ada mineli, mavi boğaz dalgalı safir kenar taşlı, Haliç adlı altın boynuzdan yüzük kaşı, Galata Kulesi adlı ışıltısı, Kız Kulesi adlı yontusu, kenarını çevreleyen sarıçamlı tepelerden zümrüt taşlarıyla o inci, bembeyaz, anamızın sütü gibi ak, kimlerce kurulup, onlarca kez kimlerce yönetilmiş olmasına karşın bulutlar gibi saf yüzük taşımız oluvermiş haritamıza 1473 yılında.

1453 sayısında yer alan her bir rakamı birbiri ile toplayınca elde edilen sayı yani mutlak değer, 13'dür. Yüzükten haritamıza, İstanbul adlı eşi olmayan has inci taşımızı oturttuğumuz gün, mutlak değer 13 olan bir yılın içindedir, 1453 yılının.

Bizim sevindiğimiz gündür zafer esintili bir 1453 yılı Mayıs günü. Bize müjdelenen gündür. Beklenilen gündür. Asırların rüyasının gerçekleştiği o tek bir gündür. Taşını nicedir bekleyen yüzüğümüze, İstanbul'un, inci taş olduğu gündür.

O aynı gün, nicedir sağlam olmayan, yorgun, kıymeti bilinmedik, kirletilmiş, taşı yerinden oynayan eski başka bir yüzüğün taşsız kaldığı gündür. Mutlak değeri 13 olan o aynı gün, bir yüzüğün taşına kavuştuğu diğer yüzüğün taşının düştüğü gündür..

Yine bir toplum için ilahi armağan, erişilmez bir nimet, karanlığın korkusu, aydınlığın kendisi, ışığın zerrecikleri olan doğumların ya da doğuma giden ilk oluşların başlangıcı, başka toplumlar için kurulu düzenlerin sarsılması, allanıp pullanarak çirkinliği, kötülüğü yaldızla sıvalanmış alışılmış ya da tesis edilmiş yerleşik her şeyin, yanlışların, kandırmacaların, doğru bildiklerin, doğru gösterilenlerin, derme çatma, iğreti oluşumların çöküşünün denk geldiği tarihlerin mutlak değeri de 13'dür.

Talas Nehri kıyısında Araplar ve Çinliler arasında gerçekleşen savaşı Araplar kazanınca, Türk tarihi de yeni bir yön kazandı.

Bu savaş 751 yılında olmuştu. Mutlak değeri 13 olan bir tarihte. Türkler, bu savaştan sonra İslamiyeti tanıdı, Sonra şaman dinini bıraktı, yeni inançlarla donandı. Donanmakla kalmadı donattı bile bir değil iki değil üç kıtada. Bilmem kaçıncı imparatorluğunu kurdu, yüzüğüne inci taşlar ekleyecek fetihler yaptı.
Yine Müslüman kitlenin, İslam dini mensuplarının yani bizlerin Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa, 571 yılında, Nisan ayında doğmuş yani mutlak değeri 13 olan bir yılda.

Bir de Fransız Kralı, kendisi için tehdit gördüğü ve Fransa’da enikonu neredeyse kendisi kadar söz sahibi bir grubun mensuplarını, 13 Ekim 1307 Cuma günü tümüyle yok ettirmiştir. İşte 13 Cuma o günden sonra farklı bellenmiştir denilmektedir. Yani 13 Cuma’nın uğursuz bilinmesi o gün ile başlamıştır. Bizim tarihimizle ve İslam inancıyla hiçbir ilgisi yoktur tıpkı İstanbul Salı günü fethedildiği için Salı günlerinin Rum kadınlarca uğursuz bellenmesi ve sonradan bunu Rum kadınlardan öğrenen Türk kadınların buna onlardan daha fazla inanmaları gibi.

Eminim 13 mutlak değeri ile anlatılacak daha pek çok tarihi gün var ancak 13 sayısının kimler için nasıl farklı anlamlara sahip olduğunu göstermek için bu örnekler yeter de artar bile.

Ben, 13 sayısının bizler tarafından bu denli horlanmasını benimsememekle birlikte ve 13 sayısının bize defalarca uğramış tarihi uğuruna rağmen içimizden 13'ü uğursuz addedenlerin bunu neden böyle kabul ettiklerini, haklı bir gerekçelerinin olup olmadığını da merak ederdim. Belki bir olay yaşadılar da böyle düşünmeye, davranmaya başladılar diye düşündüğüm de olmuştur 13 sayısına önyargılı tüm yaklaşımlar karşısında.

Çoğunun aslında hiç de öyle olmadığını sadece kulaktan dolma bilgiler ya da 13 Cuma günleri konu edilmiş dehşet dolu anlarla dolu yabancı menşeili filmler izlemenin sonunda böyle düşündüklerini öğrendiğimde, peşin hükümlü olmak hakkındaki görgüm zenginleşti.

Peşinen kabul etmek, peşin hükümlü olmak demektir. Ancak nasıl da kolaylıkla peşin hükümlü olunabildiğini, ben de yakınlarda yaşayarak öğrendim. Hem de 13 sayısı sayesinde.

Bir ev almak, başa da bir çok iş almak demekmiş. Yeni bir ev demek, yeni pek çok koşuşturma, bir olgunun bir kerede değil üç beş kerede halledilmesi demekmiş.
Bazı şeyler bizi çok meşgul etti evin ilk günlerinde hatta ilk aylarında. Bunlardan biri de telefonumuzdu.

Artık başka bir mahalleli olduğumuz için telefon numaramızın da değişmesi gerekiyordu. O güne dek kullandığımız numaramızı bırakacak ve yeni mahallemize ait bir numaraya dönüştürecektik. Alıştığımız eski yedi haneli sayılardan kopacak yeni bir yedili ezberleyecektik.

Eve bağlı bir telefon hattı olmadan evdeki bazı etkenler etkinleşemiyordu. Bunlardan biri de internetti. Yeni numara alacak ancak önce eskisini iptal edecektik. Artık aramızda onlarca otobüs durağı bulunan en azından kırk dakikada gidilebilen eski mahallemizde yer alan postahaneye gittik o mahalleye ait numaramızı iptal edebilmek amacıyla.

Bu işlerin oldukça acemisiydik. Bu yaşımızda, borç harç, bireysel emeklilik, kurum vakıfları gibi tüm üyelikleri sonlandırarak ve banka kredisi de çekerek henüz bir ev alabilmiştik uzak bir mahalleden. İlk kez de telefon numarası değiştirecektik mahalle değişikliği nedeniyle.

Postahanedeki görevliye durumumuzu anlattık. Artık eski evimiz ile ilişiğimiz kalmayacağını, dolayısıyla eski mahallemize ait telefon numarası ile işimizin bittiğini, başka mahalleye gideceğimizi, o mahallede de elbette o mahallenin numarasını kullanacağımızı anlattık. İstediğimiz şey, şu an itibariyle eski numaramızın üzerimizden düşmesi ve kullanacağımız yeni numaramızın üzerimize geçmesiydi.

Yeni bir telefon numarası alma işleminde birkaç telefon numarasından birini seçme şansınızın olduğunu duymuştuk. Biz de postahanedeki işimizi halledecek erkek görevliye, içimizin ısınacağı bir numara seçmek istediğimizi söyledik. Onun bilgisayar başında, gözleri ekranda biraz da umursamaz halli, ilgisiz tavırlı çalışmasını izlemeye koyulduk.

Kolaylıkla ezberleyeceğimiz, benimseyebileceğimiz bir numara seçmeyi beklerken yeni numaramızın içinde olmasını istediğimiz sayılar hakkında dileklerde bulunarak.kendi aramızda da konuşuyorduk eşimle.

Görevli bize dönerek numaramızı seçtiğini belirtip yeni numaramızı bize söyledi. Biz numaramızı bizim seçeceğimizi sanıyorduk, bizim yerimize bizim numaramızı bizzat kendisi seçen görevliye numaramızı bizim seçmemizin mümkün olup olmayacağını sorduk. Kendi telefonumuza ait numarayı biz seçmek isterdik. Bizde uykusuzmuş hissi bırakan görevli, numarayı kendisinin seçtiğini ve bizim için yeni bir numaranın mümkün olmayacağını söyledi. Bize sormadan, bizim fikrimizi almadan ekranda gördüğü numaralar arasından bizim numaramızı kendi kendine belirlemişti görevli bey.
Kendisine teşekkür ederek yeni numaramızı not ettik. Bugün o numaradan aklımda kalan tek rakam içinde 13 rakamının yer almasıydı.Yeni telefon numaramızın son iki rakamı 13 idi.

Eşimle gözgöze geldik 13 sayısını duyunca. Aklımıza en ilk gelen uğursuzluk olmuştu. 13'ün çağrıştırdığı başlıca kavramdı uğursuzluk. Ürpermiştik. Batıl inanç filan diye düşünmemiştik bile 13'ün uğradığı hışmı. Eni konu korkmuştuk hatta 13 kulağımıza değince.

Postahaneden çıktığımızda tüm Bahçelievler yağmur ile yıkanıyordu. Postahaneye gelirken bulutlu olan havanın yerini bardaktan boşanırcasına yağan ve iliklerimize kadar bizi ıslatan bir yağışın aldığını görünce acaba 13'ün getirilerine mi yakalandık diye düşündüysek de yağmurun rahmet olduğunu hatırlayarak yanılıyor olacağımıza karar verdik. O gün Ankara yağışlıydı ve biz de yağışa yakalanmıştık diye düşündük.

Bahçelievler mahallesi sakinlerinin çok yakından bildiği araç parkı için yer bulamamak ve bu nedenle birkaç sokak ötelere kadar gidip epeyce uzakta park etmek zaten oralarda senelerce yaşamışlar olarak bize yabancı bir durum değildi. Kanıksadığımız ama her defasında da söylendiğimiz olgulardan biriydi.
Sicim gibi yağan yağmur altında tek şemsiye altına sığınarak birkaç sokak ötedeki arabamıza iliklerimize kadar ıslanmış olarak vardık. Arabanın içine kendimizi atıp, arabanın üstüne düşen yağmur damlalarının bir türküde söylendiği gibi pıt diye düşmelerini ve biraz da ısınmayı bekliyorduk Mart ayının soğuğunda.

Eşim arabamızın anahtarını almak elini cebine götürdü. Anahtar o cebinde değildi. Diğer cebine baktı, orada da yoktu. Montunun cebinde de yoktu anahtar. Olsa olsa postahanede bırakmış olmalıydık anahtarı.

Bir an önce gidip bulmalıydık arabamızın anahtarını. Ucunda arabanın markasına ait amblem bulunan anahtarlığı bulan kötü niyetli birinin, arabayı amblemden dolayı kısa sürede bulması ve dilediğini yapması mümkündü. Telaşlandık bu olasılığı düşününce.
Yağmur daha da artmıştı. Hava üşütüyordu. Oldukça ıslanmıştık. Biran önce yağmur altında ıslanmaktan kurtulmak, damlaların düşüş sesini dinleyerek keyifle seyretmek istiyorduk yağmuru sıcak bir şeyler içerek oturduğumuz yerden.

Ama öyle olmadı. Giderek daha da şiddetlenen yağmurun altında tekrar postahaneye dönmek üzere yürüdük. Anahtarımız, postahanedeki oturduğumuz hiçbir koltuğun önündeki sehpada yoktu. Doğrusu endişelendik. Postahaneden ayrılmadan önce bir de güvenlik görevlisine sormak istedik. Anahtarımızın birisi tarafından bulunup, teslim edilmiş olabileceğini umarak.

Öyle de olmuştu. Anahtarı bulan birisi arabamızın anahtarını güvenlik görevlisine teslim etmişti.

Güvenlik görevlisi, arabanın markasını, anahtarlığın neye benzediğini sorarak anahtarlığın bize ait olduğundan iyice emin olduktan sonra bize teslim etti. Bu arada üzerimizden akan yağmur suları, postahanenin zeminine damlıyor ve geçtiğimiz yerlerin ıslanmasına neden oluyordu.

Anahtarımız ile birlikte postahaneden çıktık, olanca gücüyle yağan yağmur altında uzakça park ettiğimiz arabamıza ilerledik. Yağmur sularının sığ bir dereye dönüşüp aktığı sokaklarda, haşin yağmur damlalarıyla ıslanarak. Arabaya biner binmez derin bir oh çeksek de ıslak gocuklarımız, oturduğumuz yerleri de ıslattığı için rahatsızlığımız eve kadar sürdü. Üstümüzden çıkardığımız gocuklarımızın kuruması birkaç gün aldı.

Artık bir telefon numaramız vardı. İş, bu numarayı eve taşıtmaktı şimdiden sonra.
Yeni semtimizin postahanesine başvurarak yeni numaramızı evimize bağlatmak istedik.
Yetkili ekip geldiğinde eşim evdeydi. Ben de akşama eve dönünce yeni numaramızın çalışıyor olduğunu görmekten mutluluk duyacağımı bekliyordum.

Eşime telefon açtığımda, ekibin geldiğini ancak evdeki hiçbir telefon girişinin çalışmadığını, apartmanın telefon ankastresinden bizim haneye gidiş olmadığını bu nedenle hattımızın eve çekilemediğini söyledi.

Çok şaşırmıştım. Eşimle aynı kuşkuya düşmüştük yine. Acaba sonu 13 rakamı ile biten telefon numaramız nedeniyle mi bütün bunlar başımıza geliyordu. 13'ün gadrine mi uğruyorduk. Uğursuz 13 mü neden oluyordu bu ardı arkası gelmeyen tersliklere.

Elektrikçi çağırdık telefon bağlantımız ile ilgili sorunu çözmesi için. Gelenler bir şeyler yapsa da telefonun çalışmasını sağlayamadılar. Bunun kendi işleri olmadığını ve telefon idaresi tarafından halledilebilecek bir konu olduğunu söylediler. Tekrar yeni semtimiz postahanesine başvurduk. Onların cevabı da aynıydı. Hat yoktu, giriş yoktu, bizim hanemize hat döşenmediği için yapabilecekleri bir şey yoktu onlar da başka yerleri göstererek oralara başvurmamızı söylediler.

Bu şekilde birkaç hafta dolandık. Oradan oraya, oradan da başka bir yere gönderiliyorduk. Her yeni noktadan daha önce duyduğumuz aynı cevabı alıyorduk. Bu konu kendi konuları değildi, telefonumuzu onlar bağlayamazdı..

O kadar yorulmuştuk ki, böyle bir çağda basit bir telefon bağlatma işi için bunca emek ve zaman harcamak ve tüm bu harcamanın sonucunda da elimizin boş kalması ağrımıza gitmişti. Suçlu aramaya da gerek yoktu. Olsa olsa sonu 13 ile biten telefon numaramız suçlu olmalıydı. Ne de olsa 13 uğursuz bir rakamdı.

Telefon numaramızı değiştirmeye karar verdik bunca tersliğin tek sorumlusu olarak gördüğümüz 13 rakamından kurtulmak amacıyla. Her ne kadar daha evimize bağlanmamış olsa da birkaç kez kapımıza kadar gelmiş ama hat olmadığından evimize çekilememiş numaramızı hiç kullanmadan değiştirmeye karar verdik. Yılmıştık, usanmıştık, yorulmuştuk uğraşmaktan.13 başımıza ne işler açmıştı.

Bu kez de numaramızı değiştirmek istediğimiz halde numaramızı değiştiremiyorduk. Zira numaramızı bize eski semtimizdeki postahane vermişti o halde değiştirme işlemini de oranın gerekiyordu. Bu değişikliği yapabilmek, bir iş gününü izin olarak kullanmam demekti. Taşınma işlemi zaten izin kullanma oranının en yükseklere ulaştığı günler anlamında olduğundan bir kez daha izin almak istemememe, çok daha gerekli zamanlarda izin kullanmak arzuma rağmen bu işi çözümleyebilmek için izin aldım.

Yeniden eski mahallemize ve postahanemize gittik. Bu kez bizimle başka bir görevli ilgileniyordu. Konuşkan, sempatik, candan ilgilenen bir bayan görevli.
Orada oluş nedenimizi, böyle bir çağda evimize bir telefon bağlatmamızın bir ayı geçkin bir süredir mümkün olamadığını, tek sorumlu olarak da sonu 13 ile biten telefon numaramızı gördüğümüzü söyleyince yüzünde belirgin bir tebessüm oluşan bayan görevlinin bizim nelerle boğuştuğumuzu anlaması uzun sürmedi. Daha bir canla başla sarıldı bizim telefon işimize.

Bu arada ben onca yıl kullandığımız eski numaramızın birine verilip verilmediğini sordum. Öyle ya bunca yıllık numaramızdı, bunca yıllık adresimiz ve telefon numaramızdan kopmuştuk şimdi bir başkası o numarayı kullanıyor muydu bilmek istemiştim.

Bize giderek ısınan, yardım etmek için elinden geleni yapan bayan görevli, numaramızın kullanılıp kullanılmadığını bize söyleyebileceğini bildirip ekrana baktı. Yüzündeki tebessümün donakaldığını ve bakışlarının ciddileştiğini hemen fark ettik. Birden telaşlanmıştı. Numaranın hala bizde gözüktüğünü, üzerimizden düşülmediğini, sadece kapatıldığını duyunca sanırım aynı ciddi bakışlar bizim yüzümüze de oturdu. İptal etmek istediğimiz numaramız yalnızca kapatılmıştı ve sahibi hala bizdik.

Eğer ben o soruyu sırf basit bir merak sonucu sormamış olsa imişim, numara senelerce üzerimizde kalacak bu sırada numaranın hala üzerimizde olduğunu bilmediğimiz için borçları ödenmeyecek ve bir gün faizi ile birlikte ödenmesi neredeyse imkansız bir borcu haber veren bir dava ile karşılaşabilecek olduğumuzu duyunca büsbütün şaşırdık. Bu numaranın derhal bizden düşmesi gerekiyordu. Başımıza açabileceği dertlerden ancak bu yolla kurtulabilecektik.

Yirmi yıl sonra bu tür davalarla, üzerlerinden düştüğünü sandıkları oysa sadece kapatılmış telefonlara ait borçlarla karşılaşan ve o borçları ödeyebilmek için malını mülkünü satanlar olduğunu öğrenince şaşkınlığımızı atıp sevinmemiz gerektiğini bilsek de sevinç boyutuna geçmek kolay olmadı. Derhal hala üzerimizde gözüken telefonun iptal işlemlerini gerçekleştirdi yardımsever bayan görevli. Bu işlemler oldukça uzun sürüyor ve işlemin her bir ayağı, bir kuyrukta uzunca beklemek anlamına geliyordu.

O postahanede yarım günden fazla zaman harcadık. Sonu 13 ile biten yeni numaramızı değiştirmek için gitmiştik oraya. Oysa iptal edilmiş olduğunu sandığımız ama aslında sadece kapatılmış olan ve hala üzerimizde gözüken eski numaramızı iptal ederek ve o ana kadar da birikmiş olan borçlarını ödeyerek ayrılmıştık. Sonu 13 ile biten numaramızı değiştirmeyi hatırlayacak vaktimiz bile olmamıştı. Neye niyet neye kısmet denilen bir gün olmuştu bizim için.

Kısa bir süre sonra yeniden izin alarak numaramızı değiştirmek için Emek 8. Caddedeki özel bir telefon hattı satan işyerine uğradım. Oradaki hanıma durumu anlattım.

Bana, numara seçme hakkımız olduğunu, bilgisayarda 10 adet numara sunulduğunu ve bu numaralardan istediğimizi seçebileceğimiz söyledi. Hemen ekrana dönüp, işleme başladı.

Karşısına gelen on adet, yeni semtimize ait numarayı okumaya başladı. Numaralardan iki ya da üç tanesi bizim kulağımıza hoş gelecek, bizce kolay benimsenecek numaralardı.

Eşime telefon açarak beğendiğim bu numaraları söyledim.O da benim en çok istediğim numarayı isteyince sonu 13 ile biten numaramızı değiştirdik. Artık kayıtlı olarak bizim ama hat olarak eve çekilemeyen yeni numaramızı ne yapıp edip evimize taşımak, telefon ile mevcut olabilecek bazı imkanlarımıza da yeniden kavuşmak gerekiyordu.

Artık başvuracağımız bir yer de kalmamıştı. Yeni semtimizin postahenesine bir telefon açmaktan başka çarem de yoktu. Konu telefondu, o halde sorumlular da telefon işleriyle uğraşanlar olmalıydı. Telefonumuzun bağlanması için telefondan sorumlu kuruma bir telefon açmamın yeterli olması gerekirdi.

O telefonu açtım. Bizi hemen tanıdılar.

Telefon bağlatmak için yaptığımız yolculuğun çetelesini çıkardım, bunca yere başvurduğumuzu ve oralardan sürekli olarak başka yere yönlendirildiğimizi, bu noktalardan hiçbiri tarafından bir ayı geçkin süredir hala evimize telefonumuzun bağlanamadığını, sorumlu kurum olarak telefon hattımızın eve çekilmesi ve hattımızın kullanılabilir olması için onları beklediğimizi söyledim.

Bir tarih vererek o gün geleceklerini söylediler. Geldiler de.

İnşaat sırasında yapılacakken yapılmamış işleri, aslında bir elektrikçinin yapacağı tüm işlemleri bir günü bulan bir çaba sonucunda halleden telefon görevlisinin çabasının ardından evimize telefon bağlandığını yeni numaramızdan ilk beni arayan eşim sayesinde öğrendim. Bir telefon zilinin bu kadar zor çalacağını hiç düşünmemiştim teknolojinin bu yaşında, geldiği bu noktada. Geç çalmıştı, zor çalmıştı ama işte sonunda bizim evden, bizim yeni numaramızdan aranan iş telefonum çalmıştı. Duyduğun en zorlu zil sesiydi bu.

Telefonumuzun ilk faturası gelmiş ve ödendiğine ait belgeyi dosyalamıştım. Telefona ait alt dosyada daha önceki hiç kullanmadan iptal ettiğimiz sonu 13 ile biten telefon numaramıza ait evrakları gördüm. Bize ne büyük iyiliği dokunan, hiç kullanmadığımız numaramızı. 13'lü numaramızı.

13... Ne kadar suçlamıştık biz bu sayıyı. Sırf telefonumuzun son rakamları olduğundan dolayı postahanede anahtarımızı unutuşumuzdan, tekrar tekrar yağmur altında ıslanmamızdan ve sonra yaşadığımız tersliklerden hep 13 sayısını sorumlu tutmuş, 13'ü suçlamıştık.

Oysa telefonumuzun sonu 13 ile bitmeseydi biz o numarayı değiştirmeyi düşünmeyecektik.

Numarayı değiştirmeyi düşünmediğimiz takdirde de eski evimizde kullandığımız eski mahallemize ait numaranın sadece kapatıldığını ve üzerimizden düşülmediğini, seneler sonra birikecek borç ve faizi yüzünden başımıza ne işler açabileceğini bilemeyecek ve bu dertten kurtulamayacaktık.

13, bize uğursuz gelmemişti. 13 uğursuz değil, oyuncu bir sayıydı.

Bize ne oyunlar etmişti onu uğursuz bilelim, değiştirmeye kalkalım da başımıza işler açacak büyük bir sorundan haberdar olabilelim diye.

Daha sonu 13 ile biten numarayı alır almaz anahtarımızı kaybetmiş, sırılsıklam ıslanmış, üşümüştük. Bir türlü sonu 13 ile biten numaramızı eve bağlatamamıştık, her girişimimiz başarısızlıkla sonuçlanmış, bağlamaya gelen her ekip bu işi bir başka ekibe bırakmıştı.

Sonunda tüm bu yorgunluğun, hayal kırıklığının telefon numaramız nedeniyle daha doğrusu son iki rakamı nedeniyle olduğu düşüncesine o kadar kendimizi kaptırmıştık ki bu numara bize daha kötü numaralar yapmadan ondan kurtulalım istemiştik. Kurtulmak için postahaneye gittiğimizde de büyük bir hatanın kurbanı olduğumuzu öğrenerek başımıza çok büyük işler açacak bir sıkıntıdan kurtulmuştuk. Yani son onlu hanesi 13 olan telefon numaramızdan kurtulmak için gittiğimiz postahaneden, 13'lü telefon numaramızdan kurtulamadan ama 13 sayısı sayesinde postahanedeki görevlinin hatası yüzünden başımıza işler açacak çok ciddi bir sorundan az bir zararla kurtulmuştuk.

İleride başımıza çok büyük işler, hatta davalar açacak sıkıntıyı başımızdan defeden unsur, başımızdan atmak istediğimiz ve uğursuzlukla itham ettiğimiz 13 sayısı olmuştu. 13 sayesinde hiç haberimiz olmadan başımıza gelen bir aksilikten, 13'ten kurtulmak isterken haberimiz olmuş ve kurtulmuş, giderek büyüyecek ve altından kalkılması zor belki de imkansız olacak borç ve birikecek faizi sorunundan tamamen şans eseri haberdar olarak o sorunu daha baş vermeden halletmiştik. Tüm bunlar, kurtulmaya çalıştığımız 13 sayesinde olmuştu. Biz 13'den kurtulmadan o bizi büyük bir beladan kurtarmıştı. 13 sayısına müteşekkir kalmıştık.

13 bize uğurlu gelmişti. Gözümüzü açmak için bizi çok uğraştırmış, bizi koşuşturmuştu ama sonunda kendisi feda etmek bahasına bizi düze çıkarmış ve sessiz sedasız da yerini başka bir numaraya bırakarak gitmişti.

Kim ne derse desin. Biri için uğursuz olan, başkası için hem de çok uğurlu olabilir. Bizim için çok uğraşan 13 sayısının, bize ne kadar uğurlu olduğu gibi.
Önyargısız, peşin hükümsüz, başkasının doğrusu olduğu için bizim doğrumuz olmayan dosdoğru hükümler varken sağdan soldan toplanan, oradan buradan devşirme doğrular; bizi doğru olmayan hükümlere sürükleyebiliyor. Masum bir sayıyı, uğursuz bir güce bile çevirebiliyor.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

21 Ekim 2010 Perşembe

Ayın ondördü kadar güzel bir sabah: Ekim’in 14. sabahı



 
Eski saatleri çok severim. Kurulan cinsten olanları. Hele de guguk kuşlarının öttüğü saatlerse.

Guguklu saatlerin evinde pineklemekten sıkılmış kuşları buçuklarda aceleyle, saat başlarında doya doya hava almak istercesine bir edayla yuvasından çıkıp, ötüp şakradıktan sonra evini pek özlemiş havasıyla küçük kovuktan içeri kaçar gerisin geri.

Her sabah iki saat çalar birkaç dakika arayla. Birincisi duyulmazsa eğer, ikincisi daha sabahın altı buçuğunda uyandırmak işlemini kusursuzca tamamlasın diye.
Hoş, ikinciye hiç ihtiyaç duymadım. Yine de saat kurmadan olmuyor. Çalışan psikolojisi olmalı. Eski model yuvarlak saat, canhıraş, öfkeli, yüksek tondan çalar. Kurulmalıdır. Mavidir. Üzerindeki kulpun iki ucu, saatin tepesinde duran kapağımsı iki kaideye yerleşiktir.

Kurmalı mavi saat, yağmurlu havaların gök gürültülerine özenircesine yüksek tonda sabahın altı buçuğunu haykırırken Ekim’in 14.sabahı da yağmur havasının ağırlığıyla, nemiyle dopdoluydu.

Ortalık alabildiğine karanlıktı. Güneş çoktan ağarmış olsa da kara bulutların ardında mahpustu. Puslu hava örtmüştü her yanı. Birkaç gündür kapalı olan hava bugün büsbütün kapanmış, yüklü  bulutlar yere inmişti.

 Arkamızda yüksekçe bir tepe öbeği uzanıp gider, aslında alçak bir dağ silsilesi olsalar da bloklar arasında tepe gibi algılanıyorlar nicedir. Güneş, o tepeleri aşıp, pencerelere ulaşana kadar gün ışığının sıcak, aydınlık yüzünden mahrum kalınır. Alaçatı pazarından alınma ucu mavi güllü kanaviçe işlemeli, kenarlarına pamuk iplikten püsküllü danteller dikilmiş buldan bezi perdeyi biraz aralayınca, arkadaki tepelerin sisten görünmez olduğunu fark ettim o sabah.

Bir bulut inmişti alçak dağ silsilesinin üzerine. Ekim’in 14. sabahında, kışa az kalmışken böyle bir görüntü görmek benim için en has manzaraların biriydi, sonbahara özgü.

Gece boyunca yağmur yağmış olmalıydı ki ortalık ıslaktı. Yağmur damlalarının camlardan akarken bıraktığı su tanecikleri hala duruyordu. Yollar kirli griydi.

Geçenlerde anız yakarken birden bire ters esmeye başlayan şiddetli rüzgarın etkisiyle arka tepelerin bayırlarına atlayan yangında  selvi, karaçam, mazı, meyve fidanları, çalılar ve henüz boyu iki karış bile olmamış düzinelerce çam fidesi, çıra kokusu bırakarak koyu bir dumanın içinde kül olmuştu. Yangından geriye kalan kül karası rengine bürünmüş yer, duman karası bir bulutla örtülmüş, yerin karasıyla göğün karası birbirine karışmıştı sabahın en erken saatlerinde.

Yangında dumanın, isin karaya buladığı bayırlar, tepeler bulut bulut inen sisin altında kalmış, bulutlar sanki yangının korunu soğutmak istercesine tepeleri sarıp sarmalamıştı.

Kurşun kadar ağır kurşuni renkli bulutlar ağır ağır çökmekteydi; o çok sevdikleri dağ başlarından ağır ağır kalkıp süzülerek gitmeden önce.

En son doğu Karadeniz gezimizde görmüştüm bulutların dağlarda yürüyüşünü. Dağın bir ucundan öbürüne kuşlar gibi süzülerek akışını. Üç bin iki yüz metrenin ağaçsız, boz, çıplak yüksekliğine ulaştığımızda, kartalların yuvasına çok yakınken. Kara kanatlarıyla başımızın üzerinde döne döne süzülen kartallarla birlikte bakmıştık bulutlara en tepelerden. Sanki ayağımızın altındaki devasa pamuk yığınına atlasak, kuştüyü mindere uzanacakmışız gibi  hissetmiştik. Uçaktan bakarcasına seyretmiştik bulutları kartallı dağ başlarından, ayağımız yere basarken. O manzara hiç unutulası bir görüntü değildi. Her zaman yaşanacak bir an hiç değildi.


Gezilerde, yolculuklarda bulutların alçaklara indiğini, dağları kapladığını her gördüğümüzde, başı dumanlı dağlara neden türküler yakıldığını daha bir anlamışızdır. Belki de türkü yakılan o başı dumanlı mor dağlardan birinde olduğumuzu düşündüğümüz de oldu  elbette.

Ekim’in on dördünde, saat altı buçukta tepelerimiz dumanlıydı, başları bulutlanmıştı. Efkardan mı bilmem. Daha önce şehrin göbeğinde yaşarken, üç dört metre aralıklarla dizilmiş apartmanlarımızdan bir tepe görmek en olasısız düşlerden biriydi. Gökyüzünü ancak yan ve arkadaki apartmanın çatılarıyla bizim çatımız arasında kalan dar boşluklardan görür ara sıra da şimşek çaktığına şahit olurduk o zamanlar. Şimşekleri görmediğimiz de olurdu. Gürleyen sesini duyarak bilirdik bir yerde havanın patladığını, şimşek çaktığını.
Böylesine kısıtlı bir dünyadan hiç olmazsa bulutun inişini görebildiğimiz bir dünyaya geçiş, tabiatın geçişlerine de yakından tanık olmak anlamına geliyor.

Arkamızda yükselen alçak dağ silsilesinin üzerine çöken bulutlar, dakikalar ilerledikçe  inceldi, yükseldi, yürüdü. Parmak uçlarına basar gibi sessizce, adım adım.
Kışın kükreyişine hazırlanan görmüş geçirmiş tepebaşlarında sessizliğin, serinliğin, sakinliğin suskun yürüyüşüydü bu. Bulut adımlarıyla.

Evden çıkarken bulutların tamamen kalktığını, tepelerin yine yapayalnız kaldığını gördüm. Az önce onları sarıp sarmalayan, kucaklayan, örten bulutlar buralardan hevesini almış, başka tepebaşlarına doğru kayıp gitmişti çoktan. “Bulutlar bir iz bırakmıştır yine de geçtiklerine dair” diye düşündüm. “Çiğ bırakmıştır, ıslak bir imza atmıştır çam ibrelerine, yosunlu kayalara” diye geçirdim içimden.

Günün hangi saatinde olursa olsun nadiren birilerinin belirdiği sokağımızda, aynı numaralı otobüsler aynı yolcularını almış tıslayan soluklarıyla yanımdan geçip, Eskişehir tarafına uzanan hızlı araçlarla dolu yoğun trafikli geniş yola inerler. Hızlı arabaların rüzgarından etkilenmemek için daima yola tam inmeden beklerim servisimi. Bu arada da asla süratin rüzgarını, sesini, çamurunu anlata anlata geçen onca arabanın akıp gittiği yola da öyle uzun uzun bakmam. Eskiden buğday tarlası olan, henüz blok dikilmediği için kurumuş otların sarı hüznünü yaşayan arsaya bakarım. Gökyüzüne bakarım, kuşlara.

Kuşlar, gepgeniş göğün kopkoyu kurşuni renge bürünmüş kısmından havanın daha açık olduğu yöne doğru uçuyordu ayın on dördüncü sabahında. “Güvercin sürüleridir” diye düşündüm uçan kuşlara bakarken. Gördüğüm ilk kuş sürüsünün ardından yine sürü halinde aynı yöne kaçarcasına uçuşan ardı ardına başka kuş sürülerini görünce bu uçuşlar pek  tesadüfi gibi gelmedi bana. Hiç sapmaksızın aynı yöne sürüler halinde uçan kuşlar, yağmur bulutlarından kaçıyorlardı.

Birkaç gün önce akşam servisten inip, yokuşu tırmanırken gözüm yolda değil kah sol tarafımdaki eskiden buğday ekilen; ama  artık blok dikilmeyi bekleyen insan boyu otların, dikenlerin kapladığı arsada kah gökyüzündeydi. Otların arasında ötücü kuşların yuvasının bulunduğunu sanıyordum çünkü yol boyunca ötüşlerini dinliyordum.


Zaman zaman ayaklarımın dibinden hızla otların içine kaçan kertenkelelerden etrafta çokça olduğunun epeydir farkındaydım zaten. Otsuz yüksekçe yerlerde, yakın aralıklarla pek çok delik açılmış olduğunu görünce bu deliklerin muhtemelen köstebeklerin ya da tarla farelerinin yuvaları olabileceğini düşünmüştüm. Topraktaki gediklerin yuva oldukları kesindi; ama o yuvalardaki canlıları görmediğim için emin değildim köstebek mi yoksa  kirpi yuvası mı olduğundan.

Otlarda göz gezdirirken, otların biraz yukarısında geniş kanatlı ve irice bir kuşun hafif sıçrayışlarla havalandığını sonra alçaldığını, havada kanatlarını çırparak uçmadan adeta durup otları gözlediğini gördüm. Birkaç saniye boyunca kanatlarını çırparak sanki asılıymışçasına, havada olduğu yerde kalıyor sonra sıçrar gibi bir kanat çırpışla biraz havalanıp yeniden alçalıyordu. Bu sabah havada asılı kalıp, otların arasında av aradığı beslenme saatine denk gelmiştim. Sessiz soluksuz izledim onun muhteşem gösterisini. Ürkütüp kaçıracağım korkusuyla hareket bile etmeden. İki, üç kez asılı kalma seyri sunduktan sonra uçarak uzaklaştı.

Havada asılı kalan kuşu açık seçik göremediğim için ilkin türünü anlayamadım. Havada durabilen kuşun, özellikle yaz akşamları sık sık yan apartmanın çatısına konup, bayırları, otla kaplı geniş alanları gözleyen kukumav kuşu olabileceğini düşündüm. Kızıl kahve renkli, beyazımsı göğsü benek benek alalı, başı her tarafa dönebilen, zekice bakan sarımsı yeşil, yuvarlak kocaman gözleri olan bu kuşun kendine has bir güzelliği vardı. Onların tek solukluk olmayan ötüşlerini gece gündüz duyabiliyorduk.

Bazen bir kedi miyavlamasını andırırcasına ötüyorlar bazen de sadece “kuku” deyiveriyorlardı. Adlarının neden kukumav olduğu, ötüşlerini dikkatlice dinleyen biri tarafından kolayca anlaşılıyordu. Çoğu gece alacakaranlığın sessizliğinde, uykuların en derin safhalarında yırtıcı bir çınlama, avcı bir kuşun ötüşü duyuluyordu önce giderek yaklaşan sonra giderek uzaklaşan tınıda.

Havada asılı kalarak avlanacakları bir canlı olup olmadığını gözleyen kuş türleri olduğundan haberdardım. Arıkuşlarının uçmaksızın kanat çırparak havada aynı noktada sabit kaldığını biliyordum. Yine arıkuşunun gökkuşağına bezenmiş, rengarenk bir kuş olduğunu da biliyordum. Nasıl da beceriyle havada asılı kaldığını gösteren bu kuş, renkli arıkuşu olamazdı. 

Gördüğüm kuş, arıkuşu değildi. Bir kere koyu renkliydi. Sanırım arıkuşundan epeyce de iriydi. O, bir gök başlı kerkenezdi.

“Ayın on dördü” bir deyiştir dilimizde. “Ayın on dördü” derken ayın en güzel hali anlatılır.
Parlak bir gümüş tepsi gibi karanlıklarda ışıyan, pırıl pırıl bir dolunay anlatılır bu deyişle. Mehtapların, yakamozların, aşıkların ayıdır, ayın on dördü.

Güzel kızların akça pakçalıklarını anlatmak için de sıkça kullanılır ayın on dördü benzetmesi.


Ekim’in 14. sabahı, başı puslu tepeleriyle, kuş sürüleriyle, sisiyle, yağmur bulutlarıyla, havada asılı kalan kerkenezle “ayın on dördü gibi güzel” deyişini, dört dörtlük doğruladı bu gün.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21 Ekim 2010 Perşembe
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 

 

 

 

 

Paylaş :

12 Ekim 2010 Salı

İlkin yeşim gibi zeytinimsi sonra mercan renkli iğdemsi meyve: Hünnap

Hünnap ağacını ilk kez Aksaray'da gördüm. Çeşit çeşit meyve ağaçları ile çevrili, iki katlı, bahçe içindeki o eski evlerden birinde.

Meyveleri iğdeye benziyordu; ama bu meyveler iğde ağacında değildi. Bir başkaydı ağacı. Ne mat yeşildi ağacın yaprakları iğde yaprakları gibi ne de hafifçe kıvrılan uzun bir yapıdaydı. Sanki iğdeler başka bir ağaca konuk olmuştu; hünnap ağacına.

Apartman dairesinde yaşama hevesine tutulmayan sahipleri sayesinde ayakta kalabilen bahçe, onlarca meyve ağacıyla kuşanmıştı. Bir köşesinde her renge bürünmüş sebze tarhları düzgünce uzanırken girişinde de kadife çiçeklerinin kadife kadar yumuşak katmerli gülümseyişine ortak olan horoz ibikleri, öbek öbek reyhanlar, süsenler renk yarışı yaparcasına dizilmişti. Evin bahçesinin yan tarafında birbiri ardı sıra sıralanmış  özenli tarhlara maydanoz, nane, yeşil soğan, dereotu, tere ekilmişti.

Geniş olduğundan değil, yeşil ve esintili olduğundan bahçe, daha adım atar atmaz insanın içini genişleten, gamı kasveti esintisiyle silip götüren, duvarların ardında saklı bir cennetti. Bahçenin tam ortasındaki yan dallarını alabildiğine saça döke uzatmış, diğer ağaçlardan yüksekçe, cilayla parlatılmış gibi ışıldayan yeşil yaprakları arasından takıp takıştırdığı iri mercan küpeleri coşkuyla kendini gösteren, en güzel kırmızıyla, mercan alıyla, başka renkleri yok edercesine beliriveren hünnap ağacını görmek içindi bu eve ziyaretimiz.

Daha önce Aksaray'dan gelen eşin dostun, yerine apartman yapılması için kıyılarak müteahhitlere teslim edilmemiş eski evlerin bahçelerinden getirdikleri lezzetli ve çok hoş kokulu meyvesinden yediğim ve o andan itibaren de en azından bir tane fidesini bulup yetiştirmek istediğim ağaçtı, mercan küpeli hünnap ağacı.
Aksaray'da" inap", kitaplarda "hünnap"tı bu bulunmaz ağaç.

Tek bir fidesini bulabilmek için altı yıl didinmiştim; o bahçeyi gördükten sonra. Mercan da en sevdiğim taş oldu o günden beri.

"İnap" diyordu Aksaraylılar hünnaba, bu yeşilken zeytinimsi, kızarınca iğdemsi meyveye ya da yemişe.Daha ağacını görmeden tanımıştım, tatmıştım hünnabın meyvesini. Aksaray'ın bağlı bahçeli, geniş sofalı artık pek kalmayan eski evlerinin bahçelerinde yetişmişlerden bize getirildikçe yemiştim tek tük.

Bu ağacın nasıl olduğunu, yapraklarının şeklini, gövdesinin yetiştikten sonra aldığı biçimi öğrenmem için ansiklopediler karıştırmam gerekti. İnternetten önce ansiklopediler vardı ve hünnap ağacıyla ilk kez bir ansiklopedinin kalabalık sayfalarından birinde tanıştım.

Aksaray'ın inabını başka yerlerin hünnabını yetiştirmek, bir fidesini bulmak, edinmek iyiden iyiye vazgeçilmez bir tutku oldu hemencecik bende. Bir fideye ulaşabilmek için bu ağacı tanıdığım ziraatçilere, peyzaj mimarlarına, seralara, fidanlıklara sordum; araştırdım uzunca bir zaman. Ama hünnap ağacını bilen, gören, duyan neredeyse çıkmadı.

Bir hünnap fidesi edinebilmek zorlu bir arayışmış; yolu, izi, beli olmayan bir adresmiş hünnap ağacı. Saklı bahçelerin gizli meyveleri gibiymiş meğer mercan renkli hünnaplar.

Bir fide, sürgün bulabilmek için ara sıra haftasonları gittiğimiz Aksaray'daki evimizin yakınlarındaki bildik tüm bahçeleri gözledik annemle oraya gittikçe. Şimdilerde  bir bakkal olarak mahalleliye plastik şişelerde su satılan barakanın yerindeki çoktan yıkılmış tarihi Asmalı Çeşme ile karşı karşıyaydı evimiz. Dar sokağımızın cadde girişinde, bir yakasında biz öte yakasında taştan yapılmış tarihi Asmalı Çeşme vardı ben küçük bir kızken. Çeşmenin ardınca uzanıp giden komşu bazı evlerin bahçeleri hünnap ağaçlıydı.

Duvarının dibindeki taşlarda, sektelerde mahallelinin oturduğu eski taş camiye bitişik Buharalı Derviş Emmi'nin tek göz evinin olduğu sokak da  evimizin sokağı gibi aynı caddeye açıldığından, bizim ev üç yol ağzındaydı. Sokağımızdan biraz ilerleyince Somuncu Baba'nın oğlu Hakiki Güzel Baba'nın türbesine varılır.
Evimizin sokağında, iki üç ev altta dünyanın en eski darphanesinin muazzam kalıntısı, Yusuf Hakiki Baba'nın türbesinin tam karşısında vakurla en ustalıklı taş işçiliği sanatını gösterir hala.

Arkadaki tepelerde uzanır Ervah.  Kırmızı topraklı tepelerin en üst kısmındaki Kılıç Aslan türbesi sekizgen yapısının üzerindeki sivri kubbesiyle bir tepe kadar haşmetlidir. Pizza Kulesi kadar eğik; ama Pizza Kulesi'nin asla ulaşamayacağı bir tevazuya sahip Selçuklu işi, mavi çinili, kırmızı tuğlalı Eğri Minare'nin caddesindedir memleket evimiz.

 Hasan Dağı'nın mağrur ve suskun kraterini terastan seyrederken gözlerimiz, bahçelerdeki hünnap ağacı yaprağı ışıltısını da görmeyi beklerdi.

Tam temelinin altından Uluırmak'ın bir kolunun aktığı Aksaray'daki pembe boyalı evimizin civarındaki bahçesinde hünnap ağacı olan her evi ziyaret etmeye karar verdik annemle; çelik elde etmek amacıyla.

Ettik de. Bagaj dolusu çelik getirdik Ankara'ya. Özenle saksılara diktik onları; yeşermesini bekledik. Patlayanlar oldu olmasına; ama Temmuz ayında hepsi kurudu. Yeşerip bizde de umut yeşertenler de soldu, kurudu Ankara Temmuz’unun sıcağında.

Çalımsı bir yapıya sahiptir hünnap ağacı. Parlak yapraklarının ortasındaki damara yanlardan  kavis yaparak inen damarlarla üç damarlı  hünnap yaprakları, gün  ışığı vurdukça  yanıp yanıp söner. Çekirdeğinin çok sert olması nedeniyle çekirdekten güçlükle yetişiyor hünnap. Sürgünden ya da fideden yetiştirmek daha kolay hünnabı; ancak çekirdeği çok çetin. Yaman mı yaman bir çekirdek bu zeytin çekirdeğini andıran hünnap tohumu. Hünnabın doğal alanı, Çin, Asya, Anadolu ve Kuzey Afrika'ymış.

Şifalı bitkiler listesinde başlarda geliyor az bilinen, bilindikten sonra da eni konu bellenen bu bitki. Lezzeti ve burucu kokusuyla da bir kez tadıldıktan sonra unutulacak gibi değil hünnap meyvesi ya da yemişi.

Bu bitkiyi Ülkemizde görüp, öğrenip, tanıyan Amerikalılar, tohumlarından ülkelerine götürerek Silikon Vadisi'nde hünnap yetiştirmeyi başarmışlar. Anadolulu hünnap, okyanuslar, kıtalar aşarak, ilaç olmak, şurup yapılmak, keklere koyulmak ve harika kokulu lezzetinden tadılmak üzere başka topraklarda çillendirilmiş; yeşertilmiş; çoğaltılmış.

Gurbet ellerde yeşeren hünnap, benim diktiğim saksılarda bir türlü yeşermiyordu; yeşerenler olduğunda da Temmuz'u geçiremiyordu.

Hünnap, olgunlaşmadan önce yeşil zeytin ya da ham iğdeyi andırıyor. Ham iğde, yeşil zeytine çok benzer. Olgun bir hünnap meyvesi, çok hoş bir kırmızıya bürünür ve olgun iğdeyi andırır. İğde kadar yumuşak, iğde gibi kırmızı; ama daha kalınca kabuklu ve bir iğdeden belki biraz daha iricedir bir hünnap tanesi.

İlkin  tadı kekremsi. Ham iğde gibi hem de olgunluk öncesi zeytin gibi yeşildir hünnap önceleri. Bir yeşim küpedir hünnap taneleri önce; zeytin renginde, iğde benzeri. Sonraları en görkemli kırmızıdan mercan küpe olur güneş ışığı altında şıkır şıkır oynaşan yapraklar içinde. Hünnap ağacının yaprakları güneşte ışıl ışıl yanarken meyveleri de dalından küpe gibi sarkar.

Kokusu burcudur; hoşluğuyla yorucudur hünnap. Hoştur kokusu; unutulmayacak kadar. Bir başka ıtırlıdır. Hünnabın, diğer adıyla inabın kendine has bu aroması, lezzetini yalınlıktan, yalnızlıktan kurtarır; damak tadı, burucu bir koku ile katmerlenir.

Hünnap önceleri sadece baharatçılarda satılırken,  kırmızının koyu dalgalanmalarından doğan rengiyle daha sonraları manav tezgahlarının da boncuk boncuk taneleri oldu. Tazesini bulmak zor, bulunca da almak zor. Çünkü çok pahalı bir meyve hünnap.

Hünnabı görmek, yorucu bir arayışın sonrasında mümkün. Sık görülen bir bitki değil. Çünkü kolay yetişen bir bitki değil hünnap. En kaprisli ağaç belki de o; bulunmak konusunda da, dikince tutmak konusunda da. Hele de çekirdeğinden yetiştirmek isteyenler için ne hayal kırıklıkları yaşatan, ne uzun bekleyişleri boşa çıkaran bir unutulmuş ağaçtır hünnap.

Hünnap ağaçları, çekirdeklerinin çillenmeye ayak diremeleri karşısında, yeni hünnap ağaçları olabilsin diye kökünden kök veriyor, sürgün veriyor vermesine; ama artık hünnapların, ayvaların, vişnelerin, cevizlerin, kayısıların yetiştirildiği bahçeli evler kalmayınca, bahçeler bozulup yerine bloklar dikilince, hünnap ağaçları kökünden sökülüyor, yok ediliyor. Kök vermesi de yeni fideler çıkması da olasısız hale geliyor.

Hünnabın çekirdekten üretilmesi neredeyse imkansız. Kilolarca hünnap alıp, çekirdeklerini atmayıp dikmeme hatta arada bir çillenen de olmasına rağmen tek bir fidan elde edemedim uzunca bir zaman. Bir tek fidan bile yetişmedi yüzlerce çekirdekten.

Hünnap çekirdeklerinin odunsu kısmı oldukça sert olduğu için çekirdeğin içindeki öz, dış kısımdaki odunsu yapıyı delip çillenemiyor. Çillenme olabiliyor yine de sevince boğarak umutla bekleyen gözleri ender de olsa. Bir hünnap çekirdeğinin çillenmesi iki yılı bulabiliyor. Ama eğer çekirdeğin saklanma ve dikilme koşulları ile sonrasındaki bakım şartları uygunsa.

Çekirdekten bir türlü fide elde edemeyince, çelikten hünnap edinmek gayretlerim de oldu.

Diktiğim çelikler de tutmadı. Annemle Aksaray'daki komşu bahçelerdeki hünnap ağaçlarından edindiğimiz çeliklerdi onlar. Oysa çelikten fide elde etmek zorlu bir şey değildir; genellikle sevindirici sonuçlar verir. Hünnap ağacı dallarından hazırladığımız çelikler de tutmak konusunda çok zorluydu, hünnap çekirdekleri gibi. Günlerce bir küçücük yeşil patlama görebilmek için başında neredeyse sabırla nöbet tuttuğum dallar kurudu.Ama küsmedim ben hünnaba.Umutlarım asla kurumadı.

Yüzlerce çekirdekten, bir düzine çelikten tek bir fide elde edememek, bir hünnap ağacı yetiştirmek fikrini asla yok edemiyor. Başka yollar arama çabasını güçlendiriyor. Ben de senelerce yılmadan hünnap fidanı aradım; ulaşabildiğim her yere haber bıraktım hünnap fidesi bulabilmek için. Hiçbir haber çıkmadı oralardan.
Altı sene sonra, oraya haber bıraktığımı bile unuttuğum bir sitedeki mesajımı okuyan Çanakkaleli bir yetiştiriciden birgün bir ileti aldım. Bir hünnap yetiştiricisinden. Dünyalar benim oldu. Hiçbir hazine beni bu denli sevindiremezdi.

Çanakkale'de hünnap yetiştiriciliği yapıldığını öğrendim bu yetiştiriciden. Bana fide gönderme önerilerine hemen evet dedim. Üstelik yetiştirici bana fideyi gönüllü olarak göndermek istiyordu.

Hünnap aramakla geçirdiğim zamanı ve uğraşımı öğrenen yetiştirici, son derece yardımsever bir tutumla bize üç fide gönderdi kargo ile. Fidanlar için hiçbir ücret istemedi. Onca arayış, bekleyiş ansızın sonuç vermişti. İnabı Aksaray’da tanımıştım; hünnap fidanlarım Çanakkale’den gelecekti; tutarlarsa Çeşme'de yetişeceklerdi.

Üç güne kalmadı kapımıza bırakılan posta ihbar kağıdı ile fidanlarımızın geldiğini öğrendik.Fideler Şubat ayında gelmişti.  Henüz saksı ve toprak alacak vakit bile bulamamıştık. O kadar erken geleceklerini beklemiyorduk. Üç fide bize kış soğuğunda sıcacık bir sevinç getirmişti.  Akşam büyük bir alışveriş merkezine giderek kocaman üç saksı, kilolarca ağırlığında paketlenmiş toprak aldık eşimle, Çanakkale'den gelen hünnap fidelerimizi dikmek üzere.

Topraklar, bahçe malzemeleri satan açık bölümdeydiler ve bu nedenle donmuşlardı. Saksılara toprak koyamadığımız için fidelerimizi de dikemedik. Donmuş toprakları çözülmeleri için evin kalorifer peteklerine dayadık.

Toprakların çözülmesi kolay olmadı, birkaç gün bekledik toprakların kıvama gelmesi için. Fidelere bir şey olacak diye de ödümüz kopuyordu benim de eşimin de. Telefonda da annemin.

Topraklar çözülür çözülmez hünnap fidelerini diktik. Henüz çok küçüktüler. Bir ağaç gibi gözükmenin çok berisinde, ince birer dal olarak nazik ve kırılgandılar. Fidelerden birinde küçücük bir kök vardı. Diğer ikisi köksüz çelikti.  Fidelerle ilgili babamdan öğrendiğim ilk şey, fidelerin Temmuz ayını atlatması, geçirmesi halinde tutmuş sayılacağı ve artık onun için içlerin rahat olabileceğiydi.

Temmuz ayının ikinci yarısında fidelerimiz ile onların saksılarından çıkarak dikileceği yeni yerlerine gittik. Çanakkale'den Ankara'ya kargo ile gelen, Ankara'da saksılara dikilen fidelerimiz Ankara'dan Çeşme'ye, arabanın arka koltuğunda yeni bir yolculuk yapmıştı. Annem, onları merakla bekliyordu Çeşme'de.

Köklü olan fidemiz tuttu.

Çanakkale'den gelen fide, yine Ege kıyılarında, biraz daha güneyde Çeşme güneşi altında yanan yapraklarıyla, önce yeşim sonra mercan küpelerini her yaz takınıyor. Aksaray'daki inap ağaçlarından farklı bir cins olduğunu büyüdükçe gösteriyor, anlatıyor Çanakkale'den gelen hünnap. Aksaray'dakiler gibi dallarını aça aça değil eğerek, aşağı sarkıtarak büyüyor.

Şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun İstanbul'daki evinin bahçesine ait fotoğraflarda dikkatimi ilk çeken şey hünnap ağaçları olmuştu. Bir ressam seçiciliğine, bir şair duygusuna sahip bakış, elbette bahçesinde yakıp kavuran kızıldan hareler taşıyan mercan renklerini görmek isterdi; hünnap ağacınca sunulan. Parlayan yapraklar içine saklanmış yeşim ya da mercan küpeler takınsın, kuşansın isterdi bahçesi elbette. O eşsiz lezzeti ve büyülü aromayı hep tatmak isterdi.

Eski Datça'da, her taş evin onlarca fotoğrafını çektiğimizi gören bir küçük çocuk yanımıza gelerek bize "istersek bir evi gezdirebileceğini" söyleyince hem çok sevinmiştik hem de çocuk için kayguya kapılmıştık. Sonra annesinin, sokak boyunca sıralanmış evlerden birinin taş bahçe duvarının dibinde, begonviller altında dantel örtüler, erişte sattığını görünce endişemizden kurtulmuştuk.

Taştan yapılma evlerin dizildiği, taş döşeli sokaklar, dalından düşerek yerleri kendi rengine bezeyen begonvillerle kaplıydı. Fuşya renkli çiçeklerin üzerine basarak en fazla ilkokul ikinci sınıfa giden çocuğun gezdireceği birkaç ev ötedeki eve yollandık.

Eski Datça'nın eski taş evlerinden birisiydi bu ev. Restore edilmişti ve tarzına göre döşenmişti yörenin kendine özgü eskiden kalma eşyaları ile. İstanbullu bir ressama aitti. Girişteki dış duvarlara asılı demirden ahır, tarla ve at bakımına ait gereçlerle köy kokuyor; bahçedeki taş odalardan oluşmuş atölyede boyanan eski koltuklar ve yarım kalan tablolar ile sanat kokuyor; olağanüstü taş yapısı ile de mimarinin en hasından kokuyordu eski taş ev.

Bu harika taş evi eşimle gezerken bahçenin baş köşesinde hünnap ağacı olduğunu gördüm. Ev mi çok güzeldi yoksa hünnap ağacı ile mi daha da güzelleşmişti karar vermek zordu. Taştan yapılma tarihi ev, mimarisi ve taşın doğallığıyla zaten çok güzelken hünnap ağacının çılgınca yanıp parlayan yapraklarıyla kat be kat güzelleşmişti.  Taşın güzelliğini böylesine duvarlarında, pencerelerinde, içinde, dışında yansıtan tarihi bir eve elbette hünnap ağacı yakışırdı.

Altı yıl gibi uzunca bir süre aradığım hünnap ağacı fidesi bulma gayretim sırasında çevrem de benden hünnabı öğrendi, dinleye dinleye. Şimdi onların da hünnap yetiştirdiğini görüyorum bulabildikleri en uygun yerlerde. Kah memleketteki bağlarında kah yazlıklarının bahçelerinde hatta apartmanlarının arka tarafında.
Bunu görmek çok büyük haz. Sessiz; kendini asla anlatmaz; dikildiğinde çeliği tutmaz; ekildiğinde çekirdeği çillenmez nazlı bir bitkinin, inabın ya da hünnabın yeni yeni yerlerde yeşerip ağaca dönüştüğünü bilmek, duymak, görmek, mercan renkli, yeşim yeşili bir haz.

Fide arayışım sırasındaki sabrımın en büyük ödülü, bu haz. Bitkiyi, doğayı, ağaçları sevenlerin kolaylıkla anlayabileceği bir mutluluk bu; neredeyse pek bilinmeyen, nesli tükenen bir ağacın öğrenilmesi ve dahası yetiştirilmesi. Bilinmedik bahçelerde ansızın yeşimden, mercandan küpelerin yapraklar arasından salınması..
(Her türlü hakkı saklıdır)

Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

15 Eylül 2010 Çarşamba

En mutlu merhabalardan...

Merhabalar,

Teşekkürler usayken..

Bu blog için. ACEMIDEMIRCI adıyla kurduğun blog için.

Bir “Asi” yolculukta, uzun süre sonra, aslında on yıllı bir zamanın ardından, tekrar karşılaştık Sevgili Arkadaşım usayken ile Ankara iklimi dışında, Ankara göğü altında olmaksızın bir dizi blogunun sanal çatısı altında.

Aramızdaki mesafe karalar, denizler boyuncaydı, usayken artık uzaktı bizden.
Bir dizi izledik bir dizi şey oldu diziyi bellememizin ardından.

“Asi” dizisinin mısır tarlaları, eski, taştan yapılmış çiftliklerindeki ve şehrin dar sokaklarındaki büyüleyici mimarisi, uzanıp giden mavi gökyüzünün altında serilip yayılmış yeşillikleri, dağları ve tersine akan Asi Nehri boyunca yapılan at gezileri bizim keşmekeşten, trafikten, kirli havadan, bloklardan kaçışımızdı haftanın bir gecesi sadece bir saatten biraz fazla bir zaman için doğaya, saf sevgiye, içtenliğe.. Daha ilk dizi müziği notalarını duyduğumuzda vurulduk Hatay’a, çiftliklere, giysilere, saç taramalarına, kuş cıvıltısına, gön çantalara, çizmelere, kemerlere. Bu diziye gönüllü esirler olduk.

Öyle ki hiç yapmadıklarımızı yaptık ve bir sonraki bölümü sabırsızlıkla beklerken neler olacağını önceden öğrenmek için yaptığımız araştırmalar sırasında bir internet sitesinde tesadüfen bir araya geldik. Daha önce hiçbir internet sitesinde bulunmamıştım oysa.

Daha usayken’in ilk satırlarını okuduğumda , o zaman kullandığı "usay” rumuzunu görür görmez kesinlikle “mutlaka O” dediğim eski oda arkadaşım, olabilecek en samimi ve benzersiz yorumların sahibi Yulia ki onun bir sayfada olması demek o sayfaların içtenliğinin göstergesi demektir, aynı hikayeleri, köksel geçmişi paylaştığımız “Elif” , bizim karabatak misali bir görünüp bir kaybolan ADA ile bir dizi sayesinde bir aradaydık. Dizi hakkında yazarken , tüyolar alıp verirken dostluğumuzu geliştirdik.

Şimdi usayken’in sayesinde kurulan ACEMIDEMIRCI blogunda yeniden bir arada olmak ve yeni yeni dostluklar yeşertmek, güzellikler üzerine güzel, herkese her şeye saygılı yazılar, resimler ile soluklanmak üzere…

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

7 Eylül 2010 Salı

Dolu başaklar gibi durabilmek: Olgunluk



“Olgun başak eğik durur; eğer dikse içi koftur” lafını bir başka severim

Sadece başak burcu olmam nedeniyle değil bu sevgi. Bir hali, özlüce ve kestirmeden bu denli anlaşılır anlatan sapsade bir açıklama olmasındandır bu lafa değer verişim.

Başaklar…Buğday tanesinden çillenir. Tek bir taneden. Toprağa düşen bir tek taneden. Topraktan baş verir. Herkesin ezdiği, üzerine basıp geçtiği;  ama herkese cömertçe her şeyini veren topraktan. Hani Mevlana demişti ya “Toprak gibi tevazu” derken.
Yağmur yer dikilen o tek tane.  Islanır yağış mevsiminde Sonra güneş çıkar, toprak ısınır. Cemreler düşer havaya, suya, toprağa. Bahara uzanır günler; çiçekler açarak, taneler filizlenerek. O tek tane hesabını tutar günlerin, güneşini, fırtınanın.

Başak, olgun başak olma yolculuğunu tek başına başaramaz. Önce topraktan baş verip yeşil filizini gösterir, karanlıktan gün ışığına uzayarak. Sonra da önce bereketli yağmur sularının altında ardından yakıcı güneş sıcağında sabırla bekleyerek yol alır; eğik duran dolu başak olma serüveninde.

Bir bahar sabahı o tek tek taneleri diken çiftçinin yüzünü güldürür baş vermiş halleriyle buğday taneleri. Yenidoğan bebeklerin saçları gibi cılız mı cılız, titrek bir baş veriştir o,  tarlalarda.  Olgun başağa uzanan yolculukta o tek tanenin açık, uçuk yeşilimsi ilk görünüşü bebek saçı gibidir. Okşanası.

Önceleri cılız bir yeşil olan hasat vaktinin buğday sarısı  tanelerini taşıyan  saplar, boy atar gün be gün güneşin altında. Dolgun yeşil başaklara dönüşürler rüzgarla kavga ederek, yağmurda köklerine su yürüyerek, doluda tanelerini sakınarak.  Soğuk da görürler sıcak da. Temmuz sıcağı altında yeşili solar, buğday sarısına çalar giderek.

Yeşilken daha diktir bir başağın tarlada duruşu. Hamken yani.

Tek başak tanesinden onlarca tanenin oluştuğu buğday saplarının rüzgarda salınmaları, eğilmeleri bir ahenktir uzanıp giden gökyüzü altında yayılıp giden uçsuz bucaksız tarlalarda. En zarif eğiliştir başakların dalgalanması. Yeşil başaklar, esintinin eğdiği yöne renk oyunlarıyla bezenmiş dalgalar oluşturarak yatarken, olgun başaklar dopdolu başlarının ağırlığını taşımakta güçlük çeken ince gövdeleri üzerinde başlarını bükerler, rüzgar olsa da olmasa da. Sessiz bir saygı içindedirler hep eğik duruşlarıyla;  en saygı duyulacak nimetlerdenken  buğdaylar oysa.

Başı yana düşük olgun başlar,  bereketle, nimetle doludur.

Olgun başak eğik durur; dik durmaz. Çünkü doludur. O eğiklik de doluluğundandır. Doluyla boş bir olur mu desek yeridir o eğikliği anlatmak için.  “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” ayetini yaşar gibi.

Dolu insanla boş insan farkı elbette mecazi bir yakıştırmadır. Doluluk bilgide, öğrenmişlikte, görüp geçirmişlikte, görüp geçirmişliğin çıkarımlarını kullanmakta, insan olunduğunu, insanı insan yapan özellikleri unutmadan yaşamakta; insan kimyasının yakıcı, söndürücü, sulayıcı, delici, onarıcı pek çok nitelikten oluştuğunu peşin peşin kabul etmektedir.

Eğik durmak ne eğikliktir ne ezikliktir. Karşıdakine hürmettir. Karşıdaki her zaman olgun bir başak olmayabilir.

İnsan vücudunun dörtte üçü sudan oluşuyor. Kimyamız böyle.

Her insanın suyu ayrı pınardan çıkar. Kaynaklar bir değildir. Kimi kaynağın suyu ekşi, kimi kaymağın suyu şeker gibi, kimi kaynağın suyu acı mı acıdır. Hatta zehir gibi olanları da bulunur.

Yeşil başak dimdik durma özelliğindeyken, güneşin altında kavrula kavrula karınlar doyurmak üzere tanelerini büyüten sarı başaklar, dik durmayı çoktan bırakmışlardır.

Bir orakla destelere dönüşecek olan olgun başaklar, olgunluğunu sadece renklerinden değil doluluklarını gösteren, bükülmeksizin eğilmeleriyle de anlatırlar.

Toprağa düşmüş; yağmuru, doluyu dayak yercesine tanımış;  üstüne basıp ezen acımasız ayakların altında çiğnenmiş;  buğday tarlasında dolanırken sırf eğlence niyetine sapını ağzında tutmak için başını bir anda gövdesinden koparan hoyrat elleri görmüştür onlar.

Kasketinin altındaki yüzü erkenden kırışmış, güneşin sıcağında yüzü gözü tere bulanmış çiftçinin geçim kaynağı olduklarını  alasından bilir başaklar. Eğer iyi bir hasat olursa mutluluğu, düğünleri, doyan karınları; eğer dolu, sel, kuraklık olur da hasat kötü giderse kurak toprağa düşen gözyaşlarını görmüştür.

Başaklar bükülmezler, eğilirler bu yüzden.

Onları olgunlaştıran, dopdolu, tane tane yapan toprağa, havaya, suya, yağmura;  eken, diken, biçen ellere; öğüten değirmene; hamur yapan anaya; ekmek yapan fırın işçisine eğilirler saygıyla.

Başağın olmuşluğu, havadan, sudan, insan elinden yontulur. Bunu bilir başaklar. Bu yüzden olgunlaştıkça eğilir saygıdan. Olgunluğunu sağlayanlara eğilir sessiz ya da rüzgarda dalgalı yatışlarıyla, hafiften bir mırıltıyla

Olgunluk, doygunluk getirir. Bu gurur yeter başaklara.

Buğday sarısı renginden, eğik duruşuna kadar anlatır görüntüsü olgunluğunu dolu başakların. Daha söze gerek var mıdır dik durmak gibilerinden?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
05 Eylül 2010 Pazar, 13:51:56
 







Paylaş :

31 Ağustos 2010 Salı

Benliğimizin imzası: Uslup

Ne ince sanattır uslup.. Hani daha çok yazım alanında kullanılan bir sözcüktür sadece oysa. Bir niteleme. Belirleme.

Hani yazarlar altına isimlerini eklemeseler de bir yazıyı okurken anlatımdan, betimlemelerden, seçilen sözcüklerden, satırların renginden, yazarı anında tanıyıverdiğimiz tarz.

Her şeyde bir uslup vardır inceden ya da kaba saba.Sadece yazarların uslubu olmaz elbette.

Sadece edebiyat ve edebiyatçılar için kullanılan bir sözcük değil uslup ..
Ama her alanda da kullanılmaz bu kelime. Futbolcular için uslubu var denmez. Onların oyun tarzları vardır.

Uslup, ayak sesleridir bir benliğin. Dışavurumu, soyut niteliklerin somuta dönüşmüşüdür. Hani benliğimizin imzası olan. Hani içimizde olup da görülmeyen kavramları somutlaştıran, korkularımızın, öfkelerimizin, yalnızlıklarımızın, acemiliklerimizin, saflıklarımızın bir anlatım ile karşıdakilere yansıyıp, bizi betimleyen renk tonumuz vardır ya, onun adı usluptur..İçimizin alası, yüreğimizin karası, alnımızın akının rengidir.

Ah şu uslup dedikleri.. Ne yaman bir göstergedir. Kimileyin çarpıcı, kimileyin yıldırıcı.

Söylediklerimiz ne kadar doğru olsa da, söyleyiş biçimimiz doğru olmazsa yani uslubumuz yanlışsa, söylediklerimizin bir hükmü belki de hiç olmaz.
Leb demeden leblebiyi anlayanların, fırtına kopmadan fırtınanın kokusunu duyabilenlerin, her şeyden önce tedbirli olmayı benimseyenlerin, duygularını kontrol edenlerin, hissi davranmayanların, dolduruşa gelmeyenlerin, akla ilk gelene takılıp kalmayanların ve görünenin göründüğü gibi olduğuna iyice emin olmadan inanmayanların uslubu ile tamamiyle tersini yapanların uslubu, davranış biçimleri birbirinden çok uzaktır.

Bir evi döşeme, başlı başına bir usluptur.

Evler farklı farklı döşenir. Çeşit çeşit yorumlar katılır tek bir odaya değişik döşeyiciler eliyle. Aynı oda, üst üste her seferinde ayrı bir elden döşenseydi ve bozulup yeniden döşenseydi, her farklı elden çıkışta başka bir kişiliğe bürünür, bambaşka bir yer olurdu.

Bambaşkalık aslında bambaşka usluplardır, tarzlardır.

Apayrı bir dünyayı yansıtır her seferinde her bir elden çıkan sadece tek ve aynı oda. Aynı pencereler aynı gülmezdi, kimileyin çiçeklerle neşelenir, kimileyin koyu renkli ağır kumaştan perdeler ile sarmalanırdı. Duvarlar iç de açardı, ruhu da boğardı. Tabiat içeriye de taşınabilirdi, kasvet alabildiğine hüküm de sürebilirdi uslup ve iç dünyanın elele vermesiyle aynı odanın farklı ellerden çıktığı anlarda.
Kimi geometrik şekillerin hakim olduğu mobilyaları seçer evini dayayıp döşerken, kimi minimalisttir. Kimi otantik eşyalara bezer o aynı odayı, kimi antikalarla döşer. Bir de kır ve çiftlik evlerini yansıtan tarzlar vardır ki bakmalara doyum olmaz. Kareli ve çiçekli kumaşlardan döşemeler, perdeler, minderler, sepetler, pencerelerde rustikler, ahşabın sıcaklığı yumuşak, tatlı ve naif bir havanın hakim olduğu bir ortam oluşturur aynı odada.

Hayatımızı en etkileyen uslup, kuşkusuz kendi uslubumuzdur. Nasıl anlattığımız, neyi ne kadar anlattığımız, nasıl anladığımızdır uslubumuzun iskeleti.
İletişimi doğrudan etkiliyor uslubumuz. Bizi anlaşılır da yapabiliyor çekilmez de.
Söylenilenler yetersiz, yanlış, olgun olmasa da uslup onu çekici, dinlenilir yapabilir.

Doğru şeyleri yanlış uslupla söylediğimiz için doğru sonuç almadığımız, doğru anlaşılmadığımız mutlaka olmuştur. Eğer bu hep oluyorsa, doğruyu söylesek de uslubumuz yanlışsa, epeyce şanssızız demektir. Doğruyu, doğru biçimde söylemiyoruz anlamındadır bu.

Anlatılanı ustaca, usturubuyla allayıp pullamak, şirinlikler yapmak, en stresli ortamda gülünebilir bir şeyler söyleyebilmek cesaretini göstermek, yerinde ve sıcak tebessümler ile ortamı gevşetip ısıtmak, ille de dinlemek, dinlediklerinden karşıdakilerin beklentilerini belirleyip ona göre bir anlatım yolu bulmak, geçerli ve yapıcı bir uslup oluyor çoğu kez.

Doğru usluba sahipsek, doğruyu yanlış uslupla anlatandan çok daha başarılı oluyoruz. Elde etmek istediklerimize yorulmadan ulaşıyor, onca çaba harcamadan, helak olmadan kolayca işlerin altından kalkıyoruz.

Şimdilerde duygusal zekaca üstün gibi nitelemelere sahip olan bu tür kişiler, öteden beri elbette bu özellikleriyle fark edilen insanlar olagelmişler.
“Bir işi kırk kişi yapamaz ama o yapar” gibi, “deliksiz kabağa girer” gibi, “yılanı deliğinden çıkarır “ gibi tanımlamalarla vurgulanmış, doğru usluba sahip insanların özellikleri..

Yani eskilerin onları tanımlamasıyla “allem edip kallem edip” işi kıvamına getirenlerdir doğru uslup sahipleri. Doğru söyleseler de yanlış usluba sahip olanlar ise, başlarına iş de açabilirler, bir çuval inciri de berbat edebilirler ya da kötü duruma dahi düşebilirler. Neyi, nasıl, ne zaman söyleyeceğini bilmek, doğru uslubun şaşmaz şartlarından olmuştur hep.

Doğru usluba sahip olmayan bir kişi ne kadar didinse, çırpına çırpına uğraşsa da bir konuyu istenilen tava kolay kolay getiremez, yola koyamazken, doğru usluba sahip yani yolu yordamınca, karşıdakinin içini okuyarak konuya el atan kişi, öyle uzun uzadıya uğraşmadan, tereyağından kıl çekercesine güle oynaya işleri halleder.
Doğru uslup, belki geliştirilebilen bir özellik olsa bile bu niteliğe doğuştan sahip insanlara yetişmek pek mümkün gibi gözükmüyor.

Doğarken farklı yeteneklerle, özelliklerle, sağlık şartlarıyla doğuyoruz.
Taş devrinde doğanlarda kuşkusuz usluptan çok, bambaşka nitelikler değerliydi, öncelikliydi.

İletişim mutlaka bu kadar önde ve öncelikli değildi o zamanlar. Onlar ne edebiyatçı olmak için uğraşacaklardı önce barınma ve doyma varken ne de onca yorgunluktan sonra uzun uzun sohbet edebilecek zamanları bunca yorgunluğun ardından uyku çekip, dinlenmek ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı tetikte olmak, yırtıcı hayvan seslerine uykuda bile duyarlı olmak varken. O günkü şatlara dayanabilecek, avlanabilecek, tehlikeleri bertaraf edebilecek, barınmayı sağlayabilecek kadar kuvvetli bir fizik yapı ve hava durumunu, avlanma şartlarını ve tarihlerini kavrayabilecek, takip edebilecek bir zeka, o çağda en geçerli nitelikler olmalı. Hayatta kalmayı, zorlukların üstesinden gelmeyi sağlayacak bedensel güç ve anlak, o zamanın en gözde değerleriydi kesinlikle. Uslup diye bir konu henüz keşfedilmemiş olmalıydı. Olsa olsa avlanmada uslup olabilirdi taş devrinde.

Karanlık dönemlerde itaat, en büyük erdemken iletişim, uslup üzerine konuşma pek mümkün olamamıştır herhalde. Beklenen tek uslubun boyun eğip, itaat etmek ve razı olmak tavırlarından oluştuğu geçmiş çağlarda.

Nasıl bugün uslup gözde niteliklerden biriyse, her çağın kendine göre önde tutulan nitelikleri varmış. Hatta peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin de kendi çağlarında geçerli olan gözde niteliklere uygun olduğu bilinir.
Hz. Musa zamanında büyü, sihir konuları rağbetteymiş. O yüzden Hz. Musa'nın asası yılan olarak diğer yılanları yutmuş.

Hz. İsa zamanında tıp çok rağbetteymiş. Hz. İsa ölüyü dirilterek o çağda en çok ilgi gören alanda mucizesini göstermiş.

Peygamberimiz Hz. Muhammed zamanında edebiyat öndeymiş ve Kur'an'ı Kerim şiirsel bir dille inmiş, diğer mucizelerinin yanı sıra..

Okuyanın, aynı konuyu bilenin çok, aynı yeterliliğe ulaşmışların hayli kabarık sayıda, iş olasılığın az olduğu günümüzde değerler, önceki zamanların değerlerine hiç benzemiyor.

Doğru usluba sahip bir kişi, kendinden zekaca ve hatta eğitimce daha önde, çok ileride olanların önüne geçebiliyor.

Bu çağ, teknolojinin uzakları yakın, görünmez yerleri anında görünür, duyulamaz mesafedekileri bir ahize kadar yakınlaştırdığı çağ, biliyoruz. Karanlık geceler, ışımak için sadece ay ışığına mahkum olmaktan çıktı nicedir. Gürül gürül akan sulara hükmedildi. Denizin derinliklerindekilerden de, uzayın karanlıklarındakilerden de haberdarız. Bunların olağan ve sıradan olduğu çağın içindeyiz.

Okuyanın, eğitilenin, okyanus aşırı yerler ve medeniyetler görenlerin, karadan, havadan denizden yolculuk yapanların çok olduğu bir çağda, aynı imkandan yararlanan, aynı eğitimden geçenlerin sayısı giderek daha da artıyor.

Dışarıdan sağlanabilecekleri yani eğitimi ya da bazı becerileri sağlamış olanların alabildiğine çok olduğu günlerdeyiz yani.

Aynilikleri taşıyan insanları ayrı yapan unsur, usluplar oluyor. Hatta bazen aynilikler taşımadan da bile öne çıkarıyor uslup bir kişiyi.

Uslup, söylediklerimizin, bakışlarımızın, davranışlarımızın,ses tonumuzun, yaklaşımlarımızın, konuyu ele alışımızın, seçtiğimiz kelimelerin, detaya iniş ya da inmeyişlerimizin altında bir imza olarak duruyor. İmzamız olarak. Bizi tanımlıyor.

Bizi yoradabiliyor, hem de nasıl kolaylık da katabiliyor hayatımıza. Telefonumuzun çalış sayısını da belirliyor, eğitimimizi, yetiştirilişimizi bir kalemde silebiliyor daha az eğitimliler yanında, onca diplomalarımızı bir kağıt parçasına çevirebiliyor yanlış uslup, acımaksızın verilmiş emeklere..

Yani uslup, ustaca,usulca ama usluca uğurlu da olabiliyor uğursuz da.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

Benliğimizin imzası: Uslup

Paylaş :

Benliğimizin imzası: Uslup

Paylaş :

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Zekeriya Sofrasının ardından...Bir yaz geçerken Datça, Çeşme ve Bursa zeytin ağaçlarının arasından ıslak sıcaklığıyla

Bütün kış beklenir yaz.Sıcak bir düş olarak.

Koca aylar boyunca yolu gözlenir Temmuz'un, Ağustos'un...


Yağan karın donmasıyla yürünmez hale gelen sokaklarda, iyice açılmış kombilerin evleri ısıtmada yetersiz kaldığında. Günler kısalıp güdükleştiğinde; buzlu, ıslak, kaygan yollarda araba kullanmak korkulu rüya haline gelip, üstüste, katkat giyinmek bir de bu giysileri gün boyu taşımak zorunluluğu her hissedilişte.

Yorgunluklar eni konu arttığında, Nisan, Mayıs ayı gelir gelmez daha, bünye bir yerlere gitmeyi özlediğini, alıştığı seyahatlere çıkmayı beklediğini iyiden iyiye hissettirdiğinde.

Yaz, gözlerde tüter böyle durumlarda. Bir düş olur dinlenme, tatil, deniz, yayla, dağ. Tırmanış, yüzme, tembelce uzanma. Sabah erken kalkmama. Saat kurmama, haftanın günlerinden hangisinde olduğunu umursamama. "Tarihi hatırlamasak da olur"  keyfinin alabildiğine çıkarıldığı günlerdir yaz ile gelen tatil günleri.

Yaz bir anlamda tatil demektir. Uzun ve olağan tatiller yazın yaşanır. Yolculuk için en uygun koşullar yazın mevcuttur.

Onca aydır beklenen, neredeyse bir yıldır düşü kurulan yaz ayları da, tatil de bu yıl da geldi. Gözüktü yollar.

Genellikle yapıldığı gibi yaz tatili öncesi yapılan hazırlıklara mutlaka bu yaz da günler öncesinden başlanıldı. Soğuk aylar boyunca özlenen her şeyin, sadece birkaç hafta sürecek zaman ile kısıtlı tatile uygun ve yerinde olmasına çalışıldı.

Benim içinde böyleydi bu yıla kadar. Tatil hazırlığı bir ince işti bu seneye dek.

Bavullar daha neredeyse on gün öncesinden ortaya çıkarılır, fotoğraf makinesinin kartının dolu olmadığından emin olunur, telefonların, fotoğraf makinelerinin ve kameranın şarj aletleri onlar için ayrılmış sırt çantasına özenle yerleştirilirdi. Dürbünler alınır, götürülecek her şeyin listesi yapılırdı.

Yorgun bir yılın içinde olunca, yorgunluğun atılması için beklenilen tatil günleri için gereken ön hazırlıklar, kesinlikle yorgunluğunuzun izlerini taşıyor.

Bir taşınmanın ve yerleşme döneminin ardından, tatile çıkılacak haftadan hemen bir önceki hafta eğer tatil hazırlıklarına değil de bir dileğin dilenip, o dileğin gerçekleşmesi sonucunda tıpkı dileği dilediğiniz sofra gibi sizin de bir Zekeriya Sofrası kurmanız gerekmişse, tatil hazırlığı hiç heyecanlı gelmiyor bile.

Tüm yönlenmeniz, hayli kurallı ve uzun uğraş isteyen; ama kurmalara da doyulamayacak bu sofraya kayıyor. Bu en mutlu sofraya.

Zekeriya Sofrası, pek bilinen bir sofra olmasa da Zekeriya sofrasının kurulması demek, evvelce bir yerlerde bir Zekeriya Sofrası'na katılmış olmanız ve orada tuttuğunuz dileğin gerçekleşmesinin ardından sizin de bir Zekeriya Sofrası kurmuş olmanız demektir.

 Zekeriya Sofrası'nda tutulan dileklerin gerçekleşmesi halinde, dileği gerçekleşence yeni bir Zekeriya Sofrası'nın özellikle Muharrem ayı içerisinde kurulması gerekiyormuş. Zekeriya Sofrası özellikle Cumhuriyet döneminden sonra yaygınlaşmış. Söylentilere göre bu sofra Hicaz'dan gelen bir hanım tarafından tanıtılmış. Balkan göçmenleri de bu tür bir sofra kurarmış dilekleri olsun diye.

Zekeriya Sofrası'nın başlıca kuralı; işlenmemiş, ateş görmemiş, pişmemiş kırk bir çeşit çiğ gıda içermesi. Çörekotundan, yemiş türlerinden, yeşilliklerden, meyvelerden, kaya tuzundan, kavrulmamış susamdan oluşan kırk bir çeşit türle kaplı bir masa. Ayrıca ikramlar da sunuluyor Zekeriya Sofrası'nda istenirse, dileklerin tutulmasının ardından.

Zekeriya Sofrası'nın kurulmasından önceki gece, sofrayı kuracak kişi, Meryem Suresi ve Yasin Suresini okuyor ve namaz kılarak dua ediyor.

Farklı uygulamalar da yapılıyor bu sofralarda. Kimisi sofra açılmadan kırk bir Yasin suresi okuyor, kimisi sofra açılana kadar konuşmuyormuş. Bizim soframızda Meryem ve Yasin sureleri bir kez de tüm davetliler biraradayken okundu ve sofra duası yapıldı.

Dualar bittikten sonra Zekeriya Sofrası'nı kuran kişi, dileğini tuttuğu Zekeriya Sofrası'nda yaktığı ve bir kenarda sakladığı mumu, sofrayı açmadan önce yakıyor. Katılanlar, birer mum alarak üç Kulfü bir Elham dualarını okuduktan sonra dileklerini tutuyor. Masada yanmakta olan mumdan kendi mumlarını yakıyor ve kırk bir çeşitten birer birer tadıyor. Sonra da ikramlara geçiliyor.

İkram zorunlu değilse bile onca misafir gelince ev sahipleri mutlaka ikramda bulunuyor.

Kimi, çiğden olan sebze ve meyveleri, domatesleri, salatalığı, maydanozu, tereyi, naneyi, yeşil ya da kırmızı biberi, fesleğeni, turbu bir kasede salata olarak sunarken bunların her birini birer çeşit olarak kabul ediyormuş. Ben bu uygulamadan tam emin olamadığım ve daha önce bu sofrayı kurmuş yeterli bilgiye sahip   kişi de tanımadığım için kırk bir çeşidi ayrı ayrı kaplarda, kaselerde masaya koydum. Keçiboynuzundan, kavrulmamış kabak çekirdeği ve ayçekirdeğinden, çiğ fıstığa kadar her türlü yemiş; fesleğen, roka, tere, dere otundan, marul çeşitlerine kadar yeşillikle donattığım masada ikramlarımı koyacak yer kalmadı. İkinci bir masa hazırlayarak ve sehpa görevi yapan ceviz sandığın üzerine bir örtü örterek ikramları yerleştirdim.

Kısmetli sofra olduğunu görüp sevindim. Kız kardeşim ve küçük kızı bir gün önce İstanbul'dan, erkek kardeşim ve eşi sofranın kurulmasından az sonra Çeşme'den, sofra tam kalkmadan ve dibini bulmuş mumlar sönmeden de komşum Kıbrıs'tan gelip sofraya katıldılar.

Yazın ortası, Temmuz'un buram buram, alev alev tütüp, ortalığı yaktığı günler olmasına rağmen katılabilmek için tatile hafta sonu yerine sofranın kurulduğu Pazar gününün sonrasında yani Pazartesi günü çıkanları takdir ettim. Herkesin bir dileği vardır ve böyle bir gün dileklerin bir kez daha dillendirilmesi için öyle kolayca aranılıp bulunacak bir gün değildir.

Sofra kurma hazırlıklarına epeyce önceden başlamak gerekiyor. Önce bekleyebilir nitelikte olan yemiş gibi, tuz gibi gıdalar alınıyor. Masada kırk bir çeşidi oluşturacak gıdaların farklı farklı olması ve bazılarının diyelim ki kimyon tohumu gibilerin ha deyince bulunamaması, alışveriş programının akıllıca yapılmasını gerektiriyor.

Özellikle yeşillikleri, sebzeleri ve meyveleri almak ve yıkamak oyalayıcı ve yorucu. Yeşillikler çok bekleyemeyeceği ve buzdolabı hepsini alamayacağı için onları sofra kurmaya yakın bir zamanda almalı.

Zekeriya Sofrası'nı kurma sırasında yaşanan yorgunluk, şikayet edilmeyecek bir yorgunluk. Böyle bir yorgunluğu yaşamanın hazzı yanında, zonklayan, altlarından alevler çıkan ayaklarınızı dinlemeyip, gülümseyerek koşturduğunuz bir yorgunluk. Hep böyle yorgunlukların içinde olmayı, bu yorgunluklarla mutlu olmayı diliyorum.

Tabak, bardak, çatal, bıçak, kap kaçak kullanımı alışılmışın çok üzerine çıktığı için bu sofra kurulmadan önce davetli sayısı ve evdeki tabak, çatal, bıçak, kaşık, bardak sayısı denkleştirilmeli. Hatta malzemelerin, davetlilerden daha fazla olduğundan emin olunmalı. Zira gelenlerin bir kısmı dilek tutulan bu sofraya, dileği olduğunu bildikleri yakınlarını, arkadaşlarını da getiriyor. Aslında herkesin mutlaka bir dileği vardır söylese de söylemese de açık açık.

Umarım benim, yakınlarımın ve tüm davetlilerimin dilekleri en kısa zamanda gerçekleşir ve alev alev yanan, zonkalayan, koşuşturmaktan şişmiş ayaklarımızın katlandığı tüm yorgunluğu, yüzümüzdeki dileği gerçekleşmiş insanlara has tebessüm ile sustururuz, yeni yeni Zekeriya Sofraları kurarken.

Böylesine özel mi özel ve bulunmaz bir sofrayı kurmanın ardından mutfağı dolduran tabaklar, tavalar, kaseler, kaplar kacaklar, iş dönüşleri yıkanarak yeniden yerlerine diziliyorlar, sofra kalksa da işler hemen bitmiyor.

Yemek takımlarını, masa örtülerini yerlerine yerleştirip, kalan yıkanacakları makineye doldurarak geçen birkaç günün sonunda sıra yaz tatili hazırlıklarına geldi.

Henüz birkaç aydır oturmakta olduğumuz evimizde ilk kez tatil hazırlığını üstelik de son derece kısıtlı bir zamanda yaparken, tatil için yanımıza alınacak her gerkesinim duyulabilir eşyanın yeni yerlerini daha tam bilemediğim ortaya çıktı. En gerekli şeylerden bazılarını yanımıza almadığımızı fark ettim biraz gecikmiş olarak, tatile çıkmışken.

İlk uğradığımız nokta Datça idi. Doğallığı, köy sevimliliği, naifliği, küçük kıyı yerleşimi olmaklığı, her geçen yıl biraz daha yitiyor Datça'nın. Genişletilen yollar, giderek artan yazlıklar, alışveriş ihtiyacının artmasıyla daha da çoğalan marketlerle gelen şehirleşme başkalaştırıyor o canım yarımadayı, Datça'yı.

Datça, sarıçamların reçine kokusuna bürüdüğü dağlarla çevrili. Koyların, köylerin bambaşka olduğu bir ince uzun kara parçası, denizde uzanıp giden. Patikaları, kapari çiçekleriyle bezenmiş. Yelkenlilerin nasıl da o güzelliği belleyip, parsellediği; büklerin büklüm büklüm güzelliğinin büyülediği; yeşilin, mavinin tonlarıyla boyanmış Datça.

Rüzgarı Çeşme'den iner Datça'nın. Yelin en güçlüsü, görkemlisi Datça Çeşme arasında eser. Sörfçüler, Çeşme ile Datça'dan gayrı adres bilmez. Kozalaklar, sıcakta çıtır çıtır çatlar. Sarıçamların gövdelerinden reçineler buharlaşır, havaya karışır; kokuya dönüşerek. Soluğun en rahat alındığı yerdir Datça. Datça'yı en güzel Can Yücel'in şiirleri anlatır. Taşın en şirin evlere, heykellere, bahçe duvarlarına dönüştüğü; bademinin tadının, kekiğinin kokusunun bambaşka  olduğu yarımadadır Datça.

Koca bir pastanın üzerine spatula izlerini bıraka bıraka sürülmüş bir krema görünümünde sıvanmış evin kapısından girmek üzereyken Datça'nın bize sunduğu beklenmedik bir güzellik ile donup kaldık.

Ortadan kesilmiş bir silindiri andıran kiremitler ile kaplı çatının tam altında, giriş kapısından yukardaydı sürpriz. Tüm görkemiyle, onca emekle yapılmış muhteşem bir kırlangıç yuvasının
altındaydık kapıdan girmek üzereyken..

Kırlangıçlar, ağızlarında taşıdığı ve işleyerek özel bir harç haline getirdikleri topraktan iri damlalar gibi gözüken kendilerine has minicik tuğlacıkları duvara o denli ustalıkla yapıştırıp, büyücek bir yuva inşa etmişlerdi ki, kapılarının ince hesaplanmış açıklığı bile bizi hayretlere düşürdü. Kırlangıçların ne denli büyük mimarlar olduğunu çoktandır bilmekteydik zaten.

Kahvaltıları,  küçük, tatlı, yeşil biberlerin katık olduğu  üç ayaklı ufak saclarda pişen Datça köy ekmeği ile yapmak da bir sabah ayrıcalığdı. Bazlamadan hayli büyük, pide ebadında, çam odunu ateşinde pişen köy ekmeği ile yapılan birkaç kahvaltılık kısa bir konaklamanın ardından  Datça'dan Çeşme'ye geçtik.

Çeşme son yıllarda daha girişindeki o koca göbekten ilerleyip, kanal boyunca limana doğru giderken, nasıl bir değişikliğe uğratıldığını haykırıyor. Tepelerdeki fıstık çamlarının kesilerek vilların yapıldığı, sahiline sadece bir kış içinde inşa edilmiş set gibi uzanıp giden, ticari bir sokakla, eski Çeşme gitmiş yerine bir yabancı Çeşme gelmiş.

Dik bir meyil üzerine kurulmuş, arkası eski ve enfes taş evlerle kaplı bir mimari harikası olan Çeşme Kalesi görünmez olmuş kıyı boyunca,  bir kış içinde oluşturulan bir alışveriş sokağı seti ile.

Köyümüz nicedir Çiftlik Köy olmaktan çıktı ve Çeşme'nin Çiftlik Mahallesi oldu. Köyün o kendine has özgün girişinin yerinde, her turistik yerde rastlanan iki yanı palmiyelerle kaplı bir kordon oluşturuldu.Yüz yıl önceki fotoğrafları ile şimdiki fotoğrafları arasında sadece cadde ya da sokakta yer alan taşıtların teknolojik gelişim sonucu uğradıkları değişimden başka bir değişiklik göremediğim pek çok batı ülkesindeki şehircilik anlayışına ve sahip olunan özgün değerleri koruyabilme bilincine ve erginliğine hayranlığım, saygım ve özlemim yine derinden ve dindirilemez şekilde depreşti.

Son yıllarda kaptan eğitim merkezi olan deniz kenarındaki, bakımsız kalsa da hala oldukça görkemli taş binanın yanından denize dökülen ve ördeklerle kazların yüzüp, deniz ve nehir birleşiminde kanat çırpıtığı nehrimizin de suyu  çekilmiş, neredeyse kurumuş.

Sahildeki o ünlü pidecimizde çok lezzetli pideleri ve çiğbörekleri yerken, köyümüzün bir düzine kazını seyrederdik şimdiye dek. Bu sene onları hiç göremedik. Kalabalık bir sürü halinde yalpalaya yalpalaya koşturan bembeyaz yumuşacık tüylü, uzun boyunlu kazlarımızı.

Evimizin bahçesine neredeyse yirmi yıl önce dikilen meyve ağaçlarımızın henüz hiç meyvesini yiyememiş olsak da Çeşme'deki evimizin onlarla daha bir anlamlandığının her zaman farkındayız.

Mayıs sonundan itibaren olgunlaşan, yaprakları gösterişli ve alımlı bir ağaç olan yenidünyanın, vişne ve kiraz ağaçlarımızın, küçücük tek bir yaprak halinde usanmadan onca yıldır yerden bir türlü yükselemeyen ve ağaç cinsi olduğu için o tek yaprağı mecburen muz ağacı diye bildiğimiz muzun, hünnabın, asmaların, fıstık çamının, Antep fıstığı ağacının, erik, iğde, dut, badem, nar, zeytin ve kayısı ağaçlarının meyvelerini henüz tadamadık. Henüz onlardan topladığımız meyveler ile reçel ya da marmelat yapamadık. Meyvelerini kurutup saklayamadık kış için. Olsun varsın; biz yine de onları usanmadan sular, budar; uzaktayken bir annenin çocuğundan haber alması gibi bir heyecanla her dalını, her yaprağını Ankara'dan her telefon açışta sorar; onları merak ederiz.

Meyvelerini yiyemesek de onların meyve vereceğini haber veren kızarmış üst ince yapraklarını görmek, içlerindeki kuş yuvalarını seyretmek de bir hasat bizim için. Başka lezzette, bambaşka meyvelerle dolu bir hasat bu.

Yazın okumak için ayırdığım en kalın kitapları okuduğum iki kişilik, çiçekli ketenden oturmalığı olan beyaz boyalı demir kanepede oturduğum bir sırada, tam karşımdaki demirden giriş kapımızın yanındaki fıstık çamının üst dalları arasına yapılmış kumru yuvasını annemin bana göstermesi benim için yaza bambaşka bir anlam kattı.

Daha önce de kuş yuvaları yapılmıştı bahçemize. Yasemin dalları arasına örücü kuşların yaptığı küçük bir kafesi andıran, kuşlarca terkedildikten sonra uzunca bir süre sakladığım yuva gibi.

Tüm yaz sıcaklarını geride bırakan bir sıcak vardı. Geçmiş yılların aksine, değil yanyanayken bile sesimizi birbirimize duyurmayacak rüzgar, fıstık çamının tek bir ibresinin bile oynamadığı, esintisiz, kavurucu Ağustos günlerinde kuluçkada yatan ve benim “Kumru Hanım” diye çağırmaya başladığım anne kumru, ne sıcağı ne nemi umursamadan yuvasında kuluçkadaydı.  Aşağıya doğru ters bir külaha benzer halde uzanan, ince ağaç dalları ve çam ibrelerinden oluşan yuvasında, yavrularının yumurtadan çıkacak olgunluğa ulaşmasını bıkmadan, bezmeden bekliyordu.

Çeşme'de geçireceğimiz günleri tamamlayıp sevgili kayınvalidemin yanına, Bursa'ya doğru yola çıkacağımız günün öncesinde, akşamın ileri saatlerinde, gece neredeyse indi inecekken, fıstık çamında alışılmışın dışında bir hareket, uçuşma, kuşların biteviye çamdan duta, duttan kayısı ağacına uçuşmaları, kanat çırpış sesleri arasında bir telaş kapladı ortalığı.

Kumru Hanım, kuluçka döneminde olmasına rağmen yuvasında yatmıyordu. Fıstık çamında uçuşup duran üç kumru, yandaki kayısı ağacına kanatlarının tüm gücünü duyuran sesler çıkararak uçuyor, akşamın karanlığında yapraklar içinde kanat çırparak daldan dala konuyordu.

Yuva boştu, kumrular o  daldan bu  dala, o ağaçtan öbür ağaca uçuşup dururken bizi derin bir kaygu kapladı.

Hava ne kadar sıcak olursa olsun kuluçkadaki anne kuş, kuluçkayı terk ederse yavru kuş doğamazdı. Anne tarafından sağlanması gereken ısı olmaksızın, yavru gelişemez ve o yumurtayı kıramazdı. O tüysüz, doymak için olanca gücüyle cıvıldayan yavrunun ilk cıvıltıları duyulamazdı. Kumru Hanım, ağaçta çırpınıp duruyor ama yuvasına bir türlü konmuyordu.

Zaten iyice inmiş olan akşam, kısa zamanda yerini geceye bıraktı. Fıstık çamının içine gün ışığı giremez oldu.  Ana gövdeden ayrılan yan dalların çatalına yapılmış ters çevrilmiş bir külahı andıran biraz da özensizce yuva gözükmez olmuştu. Merak içinde kalmıştık. Gecenin karanlığının sardığı fıstık çamındaki yuvada ve yavrularda kalmıştı aklımız.

Sabah, Ramazan'a uyandık. Ramazan ayının ilk günüydü. O telaşlı akşamdan sonra doğan gün.

Kardeşimin evinde kalıyorduk; onun evinin bahçesini suladıktan sonra kendi evimize geçtim. Annem uyanmış, bahçeyi sulamış, keyif içinde masada kahvaltısını yapıyordu.

Beni görür görmez "kumrunun yavrusunun yumurtadan çıktığını, hatta yavrulardan birinin başını gördüğünü" söyledi. İçime öyle bir su serpti ki bu haber, yuvasında yatan Kumru Hanım'ı memnuniyetle izlerken yavrusunu görememiş olmama hiç tasa etmedim.

Kumru yavrusu, Ramazan ayının ilk günü doğmuştu. Onun adının Ramazan olmasını istedim. Annemden öğrendiğime göre Ramazan ayında doğan kız çocuklarına Raziye adı verilirmiş. Erkek çocuklarına da Ramazan adının verildiğini zaten ol git bilirdim. Eğer yavru dişi ise adı Raziye olacaktı. Tam adının Raziye Ramazanoğlu olmasını istedim.

Ramazan ayı bereketli ve uğurlu gelmişti. Daha dün akşam yuvasını terkeden kumru ve yavruları için endişedeyken, bu sabah telaşın yumurtasından çıkmak üzere olan yavruların rahatça yumurtayı kırabilmesi için yaşandığını düşünerek ve yavruların doğduğunu bilerek rahatlamıştık.

Fıstık çamında yuvası olan kumruların dışında pek çok kuş türü sesleriyle oralarda olduklarını açık açık duyururken, kendilerini göstermede aynı aleniyeti benimsemiyorlardı.

Kara tavuklar, biz gelmeden önce asmalardaki üzümleri yiyip bitirdikleri için asmalarında üzüm kalan başka  evlerin bahçelerine konuyordu.  Arada bir onları uçuşurken ya da elektrik tellerine konmuşken görüyordum.

Göğüsleri fırça ile çizilmiş gibi beneklerle süslenmiş boz sığırcıklar, koyun gübresi serpiştirilmiş ağaç diplerini eşeliyor, canlı protein bulma gayreti içinde kah bizim orada olduğumuzu bildiklerinden dikkat kesilerek kah bizim varlığımızın onlara zarar vermeyeceğinden emin halde, sakınmadan ağacın dibinde eşelenmeye devam ediyorlardı.

Her sene akşam üstleri sesini duymaya, “İshak” diye seslenişini dinlemeye alıştığım ishak kuşunun sesini bu sene hiç duymadım. Çeşme'den ayrılacağımız son güne kadar her akşam ishak kuşunu bekledim. Gelmedi. Avcılar ya da büyük yırtıcı kuş olasılıklarını hiç düşünmemeye çalıştım. Kalbim, başka bir yere yuva yapmış olmasından yanaydı. Belki seneye yavruları bizim oralarda öter diye bekliyorum.

Baykuşları görmedim ama seslerini işittim. Oralardaydılar ya sağ salim, görememek ne gam. Çatıların üstlerinde, üst katların küçük pencerelerinin pervazlarındaydılar mutlaka.

Ağaçlar dikildikleri gibi kalmıyor. Büyüyor ve üç katlı evlerin damlarını bile örtüyor. Damlara, üst kat pencerelerine tüneyen baykuşlar da dalların siperinde kaldığından görülemiyor. Ağaçlar daha bu denli büyümemişken baykuşları her akşam görürdüm. Hatta bir keresinde bir sabah, onlardan birini kaydetmişliğim bile var.

Bunaltıcı sıcakların olabildiğince terlettiği, sıcak mı sıcak havalarda, boyunların terden boncuk boncuk gerdanlıklar ile kaplandığı, kolların yapış yapış bir ıslaklık içinde olduğu bu ıslak sıcak yazın, Çeşme'deki son gecesinde, o hırçın Çeşme rüzgarının yokluğunda uyuyamayınca,  sabaha karşı kalkıp, gündüz gözüyle harika bir manzarası olan orta kattaki balkona çıktım.

Hava limonata gibiydi. Ilık, üşütmeyen; ama yakmayan da. Sessiz, dingin, arınmış, uykuda. Sade bir serinliğin, etrafı kapkara sarmalayan geceyi yumuşakça, incitmeden örttüğü anlarda. El ayak çekilmiş saatlerde.

Yarasalar uçuşuyordu o saatlerde. Bana doğru pike yapıyorlar, son anda hızlı ve keskin bir dönüşle karanlığın içinde kayboluyorlardı.  Hiç görmeyen, zaten karanlıktaki bu varlıkların  ustaca uçuşlarını  hayranlıkla seyrettim. Arada bir gece kelebekleri gibi boz görünümlü daha küçük yaratıklar da uçuşuyordu sağımda solumda.

Geceleyin gökyüzünü seyretmek, yapmayı en çok sevdiğim şeylerdendir.Samanyolu, takım yıldızlar, kutup yıldızı hep oradadır. Eşsiz bir bir manzara sunarlar gönüllüce seyretmemiz için. Sayısı bilinmedik yıllardır, gecelerdir. Zeytinliklerin üzerinde uzanan zeytin siyahı koyuluk ve çakıl çakıl yıldızların parlaklığı, kapkara gökdenizinin renkleridir.

Şehir ışıklarının oluşturduğu kirlilik olmaksızın tüm yıldızları yerlerinde görmek, göğü her şeyiyle, her yıldızıyla seyretmenin hazzı nadir hissedilen; ama senede bir kere de olsa yapılması gereken öncelikli olgulardandır.

Balkonda oturalı birkaç saat olmuştu. Gözümü koyu derinliğin bir noktasına bilinçsizce dikmiştim. Bir yıldız kaydı. Ne kadar istemiştim Datça'da da geceleyin sahilde tahta şezlonglara uzanıp gökyüzünü seyrederken kayan yıldızları görmeyi. Zaten meteor yağmuru takvimi içindeydik ve o ana kadar ben kayan yıldızlardan hiçbirine rastlamamıştım.

Yıldız birkaç saniye içinde kayıp yitti.

Usuldan usuldan parıldayan yıldızların pırıltıları solmaya  başladı giderek. Koyu karanlık, ufukta belli belirsiz kızıl lekelerle bezendi; koyu siyah, yerini koyu bir griye bırakır gibiydi.

Kızıllık giderek puslu bir şekilde arttı; koyu gri uzaklar, daha açık griye dönüşüyordu yavaşça.

Yıldızların en inatçıları dışında kalanlar gözükmez oldu; grilik, siyahlığı öteledi, itti;  kapladı her yeri.

Hava pusluydu. Sıcak nedeniyle oluşan buhar, güneşin doğuşunu örtüyordu. Güneş, pusun ardında kalsa da kızıl rengi ile orada olduğu mesajını, kendisini bekleyen balkondaki gözlere müjdeliyordu.

Ortalık yavaş yavaş seçilir olmak üzereydi. Balkondan gündüz gözüyle bir tablo gibi tüm haşmetiyle gözüken masmavi Soğuk Koy, gümüşi bir renk ile seçilmeye başlamıştı. Soğuk Koy'un gündüz laciverte yakın olan rengi  henüz ortaya çıkmamıştı. Gün, o anda puslu ve pastel tonlardaydı.

Birden tam göz hizamdan ve birkaç metre ötemden, yavaştan, süzülerek, ağır ve kanat çırpmadan devasa bir koyu gri sivrisineğin hantal uçuşunu görür gibi oldum.

Kendisini göremediğim ama sesini hep duyduğum bir gece kuşu olan baykuşlardan biri, gece boyunca tünediği, avlandığı yerden gündüzü geçirmek üzere süzülürcesine uçarak ayrılıyordu. O, bir uçucu kuş değildi. Kanat çırmadan, oldukça ağır uçuyordu.

Kanatları kapalı, koyu gri tombul bir sivrisineğin süzülüşü edasıyla, alçaktan uçarak geçti kendisini göstermek istercesine, hemen önümden.

Ne mutluluktu onu görmek. Ne hoş bir davranıştı bu ağırbaşlı kuşun kendisini bana göstermesi. Kayan yıldız da, hemen önümden hayalet gibi akarcasına geçen baykuş da sonunda kendilerini göstermişlerdi. Sabaha karşı. Ilık ve ferahlatıcı bir tan vakti.

Bursa, dopdolu bir şehir. Zeytinliklerle dolu. İncir ağaçlarıyla dolu. Her biri apayrı mimaride yapılmış camiler ile dolu. Her caminin mimarisi ayrı bir tarzda; minareleri de ayrı ayrı tarzlarda elbette. Soğan gibi olanı da var, kalem gibi olanı da. Bambaşka olanları da.

Yollar kamyonlar ile dolu. Sahiller de deniz kenarında oturan; ama yüzünü denize dönüp denizi seyreden değil de denize sırt  dönüp, kıyıdaki evlerin balkonlarında oturan aileleri izleyen insanlarla dolu.

Bursa, yeşilin tonlarıyla dolu.Zeytin yeşili ile. İncir yeşili ile. Boşnak yeşili gözlü güzel göçmen kızlar ile dolu.

Bursa tarih dolu. Mudanya, Zeytinbağı anlaşmaların, tarihi evlerin yerleri. Zeytinbağı, hiç apartman olmayan bir dünya. Arasıra beton yapı olsa da hakimiyeti elinde tutan taştan, ahşaptan binalar, işçilikli, cilalı güzelliklerini yansıtırken, saksılardaki kudret narı sarmaşıkları da dantel dibi o eski ve yaşanmışlık kokan evlerin duvarlarına sarılıp, üst kat pencerelerine doğru ilerliyor.

Tam buğdaydan yapılma, ekşi mayalı nohut ekmeği kokusu yayan fırınlar, ateş gibi bir Bursa gününde, ateşin önünde, ekmeğini ekmekten çıkaranları buram buram terletirken, Ramazan pidelerinin kızarmış, bol susamlı görüntüleri iştahımızı kabarttı.

Ankara’ya doğru aklım fikrim, arka balkondan vakur süzülüşlerini, mağrur uçuşlarını ve tiz çığlıklarını izlediğim delicelerin hala oralarda olup olmadığındaydı.

Deliceler göç eder Ağustos ortalarında; kışı geçirecekleri sıcak diyarlara, Afrika’ya. Yazlıkçılık ve kışlak sadece insanlara özgü değil. İnsanlardan çok önce yılmadan, hiç bırakmadan kuşlar göç edegelmiştir, hep biliriz.

Deliceler Ankara’da değildi.

Tatiller sadece hep yaptıklarımızın dışına çıkarak, sürekli yaşadığımız yerde yapamadıklarımızı ya da yapmak istediklerimizi yapmak değil elbette. Bugüne dek gelmiş, korunmuş, yitmemiş, ayakta kalmış, kaç yüzyıllar ötesinden koşan, gözlerimizi beslemiş, bizi enfes görüntüleri ile büyülemiş güzelliklerin nasıl insafsızca yitip gittiklerini görüyoruz tatiller sayesinde. Korunmamışlığın nasıl da bazı yerleri yetim bıraktığını, budamanın sadece ağaçlara yapılmadığını, bazen doğaya, tarihe nasıl da duyarsız olabildiğimizi tatiller ile daha bir anlıyoruz. Aynı yerlere tekrar tekrar belirli aralıklarla gidince bir önceki yıl orada olanların artık olmadıklarını görerek sarsılıyoruz.

Budama işleminin ağaçların yanısıra, kıyıcılık duygusuna da yapılmasının nasıl  yerinde olacağını öğretiyor tatiller bize aslında.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci