12 Ekim 2010 Salı

İlkin yeşim gibi zeytinimsi sonra mercan renkli iğdemsi meyve: Hünnap

Hünnap ağacını ilk kez Aksaray'da gördüm. Çeşit çeşit meyve ağaçları ile çevrili, iki katlı, bahçe içindeki o eski evlerden birinde.

Meyveleri iğdeye benziyordu; ama bu meyveler iğde ağacında değildi. Bir başkaydı ağacı. Ne mat yeşildi ağacın yaprakları iğde yaprakları gibi ne de hafifçe kıvrılan uzun bir yapıdaydı. Sanki iğdeler başka bir ağaca konuk olmuştu; hünnap ağacına.

Apartman dairesinde yaşama hevesine tutulmayan sahipleri sayesinde ayakta kalabilen bahçe, onlarca meyve ağacıyla kuşanmıştı. Bir köşesinde her renge bürünmüş sebze tarhları düzgünce uzanırken girişinde de kadife çiçeklerinin kadife kadar yumuşak katmerli gülümseyişine ortak olan horoz ibikleri, öbek öbek reyhanlar, süsenler renk yarışı yaparcasına dizilmişti. Evin bahçesinin yan tarafında birbiri ardı sıra sıralanmış  özenli tarhlara maydanoz, nane, yeşil soğan, dereotu, tere ekilmişti.

Geniş olduğundan değil, yeşil ve esintili olduğundan bahçe, daha adım atar atmaz insanın içini genişleten, gamı kasveti esintisiyle silip götüren, duvarların ardında saklı bir cennetti. Bahçenin tam ortasındaki yan dallarını alabildiğine saça döke uzatmış, diğer ağaçlardan yüksekçe, cilayla parlatılmış gibi ışıldayan yeşil yaprakları arasından takıp takıştırdığı iri mercan küpeleri coşkuyla kendini gösteren, en güzel kırmızıyla, mercan alıyla, başka renkleri yok edercesine beliriveren hünnap ağacını görmek içindi bu eve ziyaretimiz.

Daha önce Aksaray'dan gelen eşin dostun, yerine apartman yapılması için kıyılarak müteahhitlere teslim edilmemiş eski evlerin bahçelerinden getirdikleri lezzetli ve çok hoş kokulu meyvesinden yediğim ve o andan itibaren de en azından bir tane fidesini bulup yetiştirmek istediğim ağaçtı, mercan küpeli hünnap ağacı.
Aksaray'da" inap", kitaplarda "hünnap"tı bu bulunmaz ağaç.

Tek bir fidesini bulabilmek için altı yıl didinmiştim; o bahçeyi gördükten sonra. Mercan da en sevdiğim taş oldu o günden beri.

"İnap" diyordu Aksaraylılar hünnaba, bu yeşilken zeytinimsi, kızarınca iğdemsi meyveye ya da yemişe.Daha ağacını görmeden tanımıştım, tatmıştım hünnabın meyvesini. Aksaray'ın bağlı bahçeli, geniş sofalı artık pek kalmayan eski evlerinin bahçelerinde yetişmişlerden bize getirildikçe yemiştim tek tük.

Bu ağacın nasıl olduğunu, yapraklarının şeklini, gövdesinin yetiştikten sonra aldığı biçimi öğrenmem için ansiklopediler karıştırmam gerekti. İnternetten önce ansiklopediler vardı ve hünnap ağacıyla ilk kez bir ansiklopedinin kalabalık sayfalarından birinde tanıştım.

Aksaray'ın inabını başka yerlerin hünnabını yetiştirmek, bir fidesini bulmak, edinmek iyiden iyiye vazgeçilmez bir tutku oldu hemencecik bende. Bir fideye ulaşabilmek için bu ağacı tanıdığım ziraatçilere, peyzaj mimarlarına, seralara, fidanlıklara sordum; araştırdım uzunca bir zaman. Ama hünnap ağacını bilen, gören, duyan neredeyse çıkmadı.

Bir hünnap fidesi edinebilmek zorlu bir arayışmış; yolu, izi, beli olmayan bir adresmiş hünnap ağacı. Saklı bahçelerin gizli meyveleri gibiymiş meğer mercan renkli hünnaplar.

Bir fide, sürgün bulabilmek için ara sıra haftasonları gittiğimiz Aksaray'daki evimizin yakınlarındaki bildik tüm bahçeleri gözledik annemle oraya gittikçe. Şimdilerde  bir bakkal olarak mahalleliye plastik şişelerde su satılan barakanın yerindeki çoktan yıkılmış tarihi Asmalı Çeşme ile karşı karşıyaydı evimiz. Dar sokağımızın cadde girişinde, bir yakasında biz öte yakasında taştan yapılmış tarihi Asmalı Çeşme vardı ben küçük bir kızken. Çeşmenin ardınca uzanıp giden komşu bazı evlerin bahçeleri hünnap ağaçlıydı.

Duvarının dibindeki taşlarda, sektelerde mahallelinin oturduğu eski taş camiye bitişik Buharalı Derviş Emmi'nin tek göz evinin olduğu sokak da  evimizin sokağı gibi aynı caddeye açıldığından, bizim ev üç yol ağzındaydı. Sokağımızdan biraz ilerleyince Somuncu Baba'nın oğlu Hakiki Güzel Baba'nın türbesine varılır.
Evimizin sokağında, iki üç ev altta dünyanın en eski darphanesinin muazzam kalıntısı, Yusuf Hakiki Baba'nın türbesinin tam karşısında vakurla en ustalıklı taş işçiliği sanatını gösterir hala.

Arkadaki tepelerde uzanır Ervah.  Kırmızı topraklı tepelerin en üst kısmındaki Kılıç Aslan türbesi sekizgen yapısının üzerindeki sivri kubbesiyle bir tepe kadar haşmetlidir. Pizza Kulesi kadar eğik; ama Pizza Kulesi'nin asla ulaşamayacağı bir tevazuya sahip Selçuklu işi, mavi çinili, kırmızı tuğlalı Eğri Minare'nin caddesindedir memleket evimiz.

 Hasan Dağı'nın mağrur ve suskun kraterini terastan seyrederken gözlerimiz, bahçelerdeki hünnap ağacı yaprağı ışıltısını da görmeyi beklerdi.

Tam temelinin altından Uluırmak'ın bir kolunun aktığı Aksaray'daki pembe boyalı evimizin civarındaki bahçesinde hünnap ağacı olan her evi ziyaret etmeye karar verdik annemle; çelik elde etmek amacıyla.

Ettik de. Bagaj dolusu çelik getirdik Ankara'ya. Özenle saksılara diktik onları; yeşermesini bekledik. Patlayanlar oldu olmasına; ama Temmuz ayında hepsi kurudu. Yeşerip bizde de umut yeşertenler de soldu, kurudu Ankara Temmuz’unun sıcağında.

Çalımsı bir yapıya sahiptir hünnap ağacı. Parlak yapraklarının ortasındaki damara yanlardan  kavis yaparak inen damarlarla üç damarlı  hünnap yaprakları, gün  ışığı vurdukça  yanıp yanıp söner. Çekirdeğinin çok sert olması nedeniyle çekirdekten güçlükle yetişiyor hünnap. Sürgünden ya da fideden yetiştirmek daha kolay hünnabı; ancak çekirdeği çok çetin. Yaman mı yaman bir çekirdek bu zeytin çekirdeğini andıran hünnap tohumu. Hünnabın doğal alanı, Çin, Asya, Anadolu ve Kuzey Afrika'ymış.

Şifalı bitkiler listesinde başlarda geliyor az bilinen, bilindikten sonra da eni konu bellenen bu bitki. Lezzeti ve burucu kokusuyla da bir kez tadıldıktan sonra unutulacak gibi değil hünnap meyvesi ya da yemişi.

Bu bitkiyi Ülkemizde görüp, öğrenip, tanıyan Amerikalılar, tohumlarından ülkelerine götürerek Silikon Vadisi'nde hünnap yetiştirmeyi başarmışlar. Anadolulu hünnap, okyanuslar, kıtalar aşarak, ilaç olmak, şurup yapılmak, keklere koyulmak ve harika kokulu lezzetinden tadılmak üzere başka topraklarda çillendirilmiş; yeşertilmiş; çoğaltılmış.

Gurbet ellerde yeşeren hünnap, benim diktiğim saksılarda bir türlü yeşermiyordu; yeşerenler olduğunda da Temmuz'u geçiremiyordu.

Hünnap, olgunlaşmadan önce yeşil zeytin ya da ham iğdeyi andırıyor. Ham iğde, yeşil zeytine çok benzer. Olgun bir hünnap meyvesi, çok hoş bir kırmızıya bürünür ve olgun iğdeyi andırır. İğde kadar yumuşak, iğde gibi kırmızı; ama daha kalınca kabuklu ve bir iğdeden belki biraz daha iricedir bir hünnap tanesi.

İlkin  tadı kekremsi. Ham iğde gibi hem de olgunluk öncesi zeytin gibi yeşildir hünnap önceleri. Bir yeşim küpedir hünnap taneleri önce; zeytin renginde, iğde benzeri. Sonraları en görkemli kırmızıdan mercan küpe olur güneş ışığı altında şıkır şıkır oynaşan yapraklar içinde. Hünnap ağacının yaprakları güneşte ışıl ışıl yanarken meyveleri de dalından küpe gibi sarkar.

Kokusu burcudur; hoşluğuyla yorucudur hünnap. Hoştur kokusu; unutulmayacak kadar. Bir başka ıtırlıdır. Hünnabın, diğer adıyla inabın kendine has bu aroması, lezzetini yalınlıktan, yalnızlıktan kurtarır; damak tadı, burucu bir koku ile katmerlenir.

Hünnap önceleri sadece baharatçılarda satılırken,  kırmızının koyu dalgalanmalarından doğan rengiyle daha sonraları manav tezgahlarının da boncuk boncuk taneleri oldu. Tazesini bulmak zor, bulunca da almak zor. Çünkü çok pahalı bir meyve hünnap.

Hünnabı görmek, yorucu bir arayışın sonrasında mümkün. Sık görülen bir bitki değil. Çünkü kolay yetişen bir bitki değil hünnap. En kaprisli ağaç belki de o; bulunmak konusunda da, dikince tutmak konusunda da. Hele de çekirdeğinden yetiştirmek isteyenler için ne hayal kırıklıkları yaşatan, ne uzun bekleyişleri boşa çıkaran bir unutulmuş ağaçtır hünnap.

Hünnap ağaçları, çekirdeklerinin çillenmeye ayak diremeleri karşısında, yeni hünnap ağaçları olabilsin diye kökünden kök veriyor, sürgün veriyor vermesine; ama artık hünnapların, ayvaların, vişnelerin, cevizlerin, kayısıların yetiştirildiği bahçeli evler kalmayınca, bahçeler bozulup yerine bloklar dikilince, hünnap ağaçları kökünden sökülüyor, yok ediliyor. Kök vermesi de yeni fideler çıkması da olasısız hale geliyor.

Hünnabın çekirdekten üretilmesi neredeyse imkansız. Kilolarca hünnap alıp, çekirdeklerini atmayıp dikmeme hatta arada bir çillenen de olmasına rağmen tek bir fidan elde edemedim uzunca bir zaman. Bir tek fidan bile yetişmedi yüzlerce çekirdekten.

Hünnap çekirdeklerinin odunsu kısmı oldukça sert olduğu için çekirdeğin içindeki öz, dış kısımdaki odunsu yapıyı delip çillenemiyor. Çillenme olabiliyor yine de sevince boğarak umutla bekleyen gözleri ender de olsa. Bir hünnap çekirdeğinin çillenmesi iki yılı bulabiliyor. Ama eğer çekirdeğin saklanma ve dikilme koşulları ile sonrasındaki bakım şartları uygunsa.

Çekirdekten bir türlü fide elde edemeyince, çelikten hünnap edinmek gayretlerim de oldu.

Diktiğim çelikler de tutmadı. Annemle Aksaray'daki komşu bahçelerdeki hünnap ağaçlarından edindiğimiz çeliklerdi onlar. Oysa çelikten fide elde etmek zorlu bir şey değildir; genellikle sevindirici sonuçlar verir. Hünnap ağacı dallarından hazırladığımız çelikler de tutmak konusunda çok zorluydu, hünnap çekirdekleri gibi. Günlerce bir küçücük yeşil patlama görebilmek için başında neredeyse sabırla nöbet tuttuğum dallar kurudu.Ama küsmedim ben hünnaba.Umutlarım asla kurumadı.

Yüzlerce çekirdekten, bir düzine çelikten tek bir fide elde edememek, bir hünnap ağacı yetiştirmek fikrini asla yok edemiyor. Başka yollar arama çabasını güçlendiriyor. Ben de senelerce yılmadan hünnap fidanı aradım; ulaşabildiğim her yere haber bıraktım hünnap fidesi bulabilmek için. Hiçbir haber çıkmadı oralardan.
Altı sene sonra, oraya haber bıraktığımı bile unuttuğum bir sitedeki mesajımı okuyan Çanakkaleli bir yetiştiriciden birgün bir ileti aldım. Bir hünnap yetiştiricisinden. Dünyalar benim oldu. Hiçbir hazine beni bu denli sevindiremezdi.

Çanakkale'de hünnap yetiştiriciliği yapıldığını öğrendim bu yetiştiriciden. Bana fide gönderme önerilerine hemen evet dedim. Üstelik yetiştirici bana fideyi gönüllü olarak göndermek istiyordu.

Hünnap aramakla geçirdiğim zamanı ve uğraşımı öğrenen yetiştirici, son derece yardımsever bir tutumla bize üç fide gönderdi kargo ile. Fidanlar için hiçbir ücret istemedi. Onca arayış, bekleyiş ansızın sonuç vermişti. İnabı Aksaray’da tanımıştım; hünnap fidanlarım Çanakkale’den gelecekti; tutarlarsa Çeşme'de yetişeceklerdi.

Üç güne kalmadı kapımıza bırakılan posta ihbar kağıdı ile fidanlarımızın geldiğini öğrendik.Fideler Şubat ayında gelmişti.  Henüz saksı ve toprak alacak vakit bile bulamamıştık. O kadar erken geleceklerini beklemiyorduk. Üç fide bize kış soğuğunda sıcacık bir sevinç getirmişti.  Akşam büyük bir alışveriş merkezine giderek kocaman üç saksı, kilolarca ağırlığında paketlenmiş toprak aldık eşimle, Çanakkale'den gelen hünnap fidelerimizi dikmek üzere.

Topraklar, bahçe malzemeleri satan açık bölümdeydiler ve bu nedenle donmuşlardı. Saksılara toprak koyamadığımız için fidelerimizi de dikemedik. Donmuş toprakları çözülmeleri için evin kalorifer peteklerine dayadık.

Toprakların çözülmesi kolay olmadı, birkaç gün bekledik toprakların kıvama gelmesi için. Fidelere bir şey olacak diye de ödümüz kopuyordu benim de eşimin de. Telefonda da annemin.

Topraklar çözülür çözülmez hünnap fidelerini diktik. Henüz çok küçüktüler. Bir ağaç gibi gözükmenin çok berisinde, ince birer dal olarak nazik ve kırılgandılar. Fidelerden birinde küçücük bir kök vardı. Diğer ikisi köksüz çelikti.  Fidelerle ilgili babamdan öğrendiğim ilk şey, fidelerin Temmuz ayını atlatması, geçirmesi halinde tutmuş sayılacağı ve artık onun için içlerin rahat olabileceğiydi.

Temmuz ayının ikinci yarısında fidelerimiz ile onların saksılarından çıkarak dikileceği yeni yerlerine gittik. Çanakkale'den Ankara'ya kargo ile gelen, Ankara'da saksılara dikilen fidelerimiz Ankara'dan Çeşme'ye, arabanın arka koltuğunda yeni bir yolculuk yapmıştı. Annem, onları merakla bekliyordu Çeşme'de.

Köklü olan fidemiz tuttu.

Çanakkale'den gelen fide, yine Ege kıyılarında, biraz daha güneyde Çeşme güneşi altında yanan yapraklarıyla, önce yeşim sonra mercan küpelerini her yaz takınıyor. Aksaray'daki inap ağaçlarından farklı bir cins olduğunu büyüdükçe gösteriyor, anlatıyor Çanakkale'den gelen hünnap. Aksaray'dakiler gibi dallarını aça aça değil eğerek, aşağı sarkıtarak büyüyor.

Şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun İstanbul'daki evinin bahçesine ait fotoğraflarda dikkatimi ilk çeken şey hünnap ağaçları olmuştu. Bir ressam seçiciliğine, bir şair duygusuna sahip bakış, elbette bahçesinde yakıp kavuran kızıldan hareler taşıyan mercan renklerini görmek isterdi; hünnap ağacınca sunulan. Parlayan yapraklar içine saklanmış yeşim ya da mercan küpeler takınsın, kuşansın isterdi bahçesi elbette. O eşsiz lezzeti ve büyülü aromayı hep tatmak isterdi.

Eski Datça'da, her taş evin onlarca fotoğrafını çektiğimizi gören bir küçük çocuk yanımıza gelerek bize "istersek bir evi gezdirebileceğini" söyleyince hem çok sevinmiştik hem de çocuk için kayguya kapılmıştık. Sonra annesinin, sokak boyunca sıralanmış evlerden birinin taş bahçe duvarının dibinde, begonviller altında dantel örtüler, erişte sattığını görünce endişemizden kurtulmuştuk.

Taştan yapılma evlerin dizildiği, taş döşeli sokaklar, dalından düşerek yerleri kendi rengine bezeyen begonvillerle kaplıydı. Fuşya renkli çiçeklerin üzerine basarak en fazla ilkokul ikinci sınıfa giden çocuğun gezdireceği birkaç ev ötedeki eve yollandık.

Eski Datça'nın eski taş evlerinden birisiydi bu ev. Restore edilmişti ve tarzına göre döşenmişti yörenin kendine özgü eskiden kalma eşyaları ile. İstanbullu bir ressama aitti. Girişteki dış duvarlara asılı demirden ahır, tarla ve at bakımına ait gereçlerle köy kokuyor; bahçedeki taş odalardan oluşmuş atölyede boyanan eski koltuklar ve yarım kalan tablolar ile sanat kokuyor; olağanüstü taş yapısı ile de mimarinin en hasından kokuyordu eski taş ev.

Bu harika taş evi eşimle gezerken bahçenin baş köşesinde hünnap ağacı olduğunu gördüm. Ev mi çok güzeldi yoksa hünnap ağacı ile mi daha da güzelleşmişti karar vermek zordu. Taştan yapılma tarihi ev, mimarisi ve taşın doğallığıyla zaten çok güzelken hünnap ağacının çılgınca yanıp parlayan yapraklarıyla kat be kat güzelleşmişti.  Taşın güzelliğini böylesine duvarlarında, pencerelerinde, içinde, dışında yansıtan tarihi bir eve elbette hünnap ağacı yakışırdı.

Altı yıl gibi uzunca bir süre aradığım hünnap ağacı fidesi bulma gayretim sırasında çevrem de benden hünnabı öğrendi, dinleye dinleye. Şimdi onların da hünnap yetiştirdiğini görüyorum bulabildikleri en uygun yerlerde. Kah memleketteki bağlarında kah yazlıklarının bahçelerinde hatta apartmanlarının arka tarafında.
Bunu görmek çok büyük haz. Sessiz; kendini asla anlatmaz; dikildiğinde çeliği tutmaz; ekildiğinde çekirdeği çillenmez nazlı bir bitkinin, inabın ya da hünnabın yeni yeni yerlerde yeşerip ağaca dönüştüğünü bilmek, duymak, görmek, mercan renkli, yeşim yeşili bir haz.

Fide arayışım sırasındaki sabrımın en büyük ödülü, bu haz. Bitkiyi, doğayı, ağaçları sevenlerin kolaylıkla anlayabileceği bir mutluluk bu; neredeyse pek bilinmeyen, nesli tükenen bir ağacın öğrenilmesi ve dahası yetiştirilmesi. Bilinmedik bahçelerde ansızın yeşimden, mercandan küpelerin yapraklar arasından salınması..
(Her türlü hakkı saklıdır)

Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

6 yorum:

  1. Geçen günlerde alışveriş için gittiğim manav bana hünnap için astıma iyi geliyor dedi acaba böyle bir doğruluğu var mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geç gördüğüm için lütfen özür.

      Evet astıma çok iyi geliyor.

      Sil
  2. Sevdiğim bir meyvedir. Bazen pazarda rastlayıp mutlu oluyorum. Bunların ceviz kadar büyükleri de oluyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yaş olanları büyük oluyor. Kuruyanlar haliyle daha küçülüyor. Kokusu, lezzeti harikadır.

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci