25 Mart 2010 Perşembe

İnsani bir sarılış: Dostluk



Kimse kimsenin yerine ölmez.
Her acının gözyaşı, acı çekenin göz pınarlarından iner.
Her keder, keder sahibinin yüreğini közler.

İnsan, bir harman yeridir. Sapıyla samanıyla, çöpüyle, olgun başakları dolu taneleriyle. Taneler alınınca geriye sap, saman, çöp kalır.

İnsan iyinin kötünün, güzelin çirkinin, sevginin nefretin, şefkatin acımasızlığın, bağışlayıcılığın, kinin harmanıdır. Bu harçta çok olan ne ise insan da odur. İyidir güzeldir, bağışlayıcıdır ya da diğerleridir.

Farkındalık önemlidir. İnsan eksiklerinin, fazlalıklarının farkındaysa, bu büyük nimettir. Noksanlar giderilebilir; kısmen, bütünüyle ya da bir nebze; ama yapılabilecek şeyler mutlaka vardır.

Bazı inanlar daha şanslı doğar. Hem doğduğu ortamın hem de fiziksel özelliklerinin yerinde olması, o insan için hayatı kolaylaştırıcı unsurlardır, biliriz.

İnsan, insandır sonuçta. Fazlası da olsa, noksanı da. Ağlayan, şikâyetleri olan, acıtan, acıyan.

İnsan olur da yalnız olur mu hiç? Yalnızlığı tercih etse bile okulda, işte, apartmanda birileriyledir hep.

Onca insanın içinde yaşarken ola ola sadece birkaç kişiden oluşan paylaşım çemberine hep rastlamışızdır. Bazılarına dâhil de olduğumuz olur. Hep böyle çemberlerle çevriliyken içine girmişliğimiz de vardır çemberin, dışında kalmışlığımız da. Dışında kalmak için mücadele ettiğimiz çemberler de görmüş olabiliriz, içine girmeye can attığımıza denk gelmişizdir günün birinde.

Benim de biri oldukça geniş birkaç çemberim oldu. Çocukluğun yakan top, dalya, istop gibi oyunları ve mandolin kursuyla biçimlenen o naif ilk  çemberleri; lisenin büyüme telaşındaki yeniyetmelik çemberi; üniversite yıllarında Ankara’da ilk açılan pizzacı olan Kambur’un yerindeki sohbetlerle daireselleşmiş çember; ne çocukluk arkadaşlıklarına ne mahalle arkadaşlıklarına ne de liseli yıllardakine hiç benzemeyen iş hayatındaki en unutulmaz dostlukların her harfini sindire sindire öğreten çember.

Geriye bakınca eminim siz de çemberlerinizi gülerek, “iyi ki varmış” diyerek anımsayıp, iç geçireceksiniz. Benim çemberlerim iç içe girmiş kanaviçe kasnakları gibi durur yüreğimin bir köşesinde. Ne artık olmadıkları için üzülürüm onlara ne de artık olabileceklerini umarım.

Üzülmem; çünkü o bir süreçti ve herkes kendi hayatını kurarak yaşanmış bir dostluk bıraktı şimdilerde hala hatırlanan. Büyüdükçe çemberler geride kalır, çemberlerin içindekiler de. Gerideki çemberler asla sonraki yıllara uymaz. Zaman, herkese ona uygun gömlek biçer, o gömlek hayat yoludur. Çemberdekilerin yolları bir zaman gelir ayrılır. O çocukluk arkadaşları, aynı lisenin, okulun çocukları artık ayrı şehirlerin insanları olurlar. Hatta ayrı kıtalarda bile yaşarlar.

Bir kez daha bir araya gelinmesi artık zor bile değil, imkânsız olsa da dostane ellerin halka olup kenetlenerek zincire dönüştüğü çocukluğun, gençliğin çıkarsız arkadaşlıkları hiç unutulmaz. Tek bir halka olunup diğer halkaların bütünlüğünü sağladığını hissetmek o denli derin bir haz ki. Koca zincirde tek bir halka olmayı kabul etmek, bir dünya dolusu insan içinde bir insan olmak için kat edilen en samimi adımlardandır. Eğer o adım atılmamış olursa harçtaki bir unsur tamam olmayacaktır.

Zaman aynı kalmaz. Akar. Akıntı kimilerini götürür kimilerini getirir. En sevdiğimiz, sırdaşımız, başımızı yasladığımız omuz olan arkadaşlarımızı belki de elimizle evlendirerek can dostsuz kalıveririz bir anda. Ama yaptığımız eylemi de kazanmış oluruz; kazancımız davranışımızdır.

Kız kardeşim evlenip başka şehre gittiği zaman uzunca bir zaman onun artık aynı evde olmadığı fikrine alışamamıştım. Her akşam onun işten dönüş saatinde, biraz sonra kapının zilini çalacak ve gelecek hissine kapılırdım. Zaman kardeşimin uzakta olduğunu öğretti. Onun uzakta olmasına yerinmektense iyi olduğunu duymaya sevinmeyi öğretti.
En sıkı arkadaşlıkların arasına uzaklar girmeye görsün. Arkadaşlık bitmez elbet uzaklar var arada diye, sadece sessizliğe bürünür. Sessizce seyreder farklı iklimlerde. Uzaktaki arkadaşınızın yeri hep kalbinizdedir; ama sesi kulağınıza yakından gelmez, belki bir telefon ahizesinden, şimdilerde bilgisayar kameralarından.

Uzaklaşmak, arkadaşlıktan uzaklaşmak demek değildir. Uzaklarda; ama sessiz ve derinden bir arkadaşlık demektir. Belki birkaç senede bir belki on senede bir görürsünüz onu. Ama görünce  o eski günlerdeki gibi çocuklaşır, coşar, şakalaşır, aynı üsluba aniden bürünüverir, on yıllar öncesinin, lise döneminin, üniversite döneminin insanı oluverirsiniz. Çemberden çoktan çıkmışlar olarak, dar da olsa çemberinizi yeniden kuruverirsiniz.

 Arkadaşlık mayadır. Ne zaman kendi çemberlerinizden bir arkadaşınızı görseniz, o çemberin döneminin mayası ile mayalanıp, o zamanki gülüşünüz oturuverir yüzünüze. O zamanki gibi şen, konuşkan kesiliverirsiniz. Bu denli konuşkan, esprili, neşeli olduğunuza rastlamamış insanlar, çift kişilikli olduğunuzu bile düşünüverirler. Olsun düşünsünler.

Hafta sonu kuaföre gitmeyi, yeni bir çift ayakkabı ya da keten etek almayı düşünen can dostunuz artık anne olmuştur. Onun için artık hafta sonları ya çocukların tiyatro gösterisi vardır ya da kursları. Ama sizinle karşılaşınca sanki o konular hiç yokmuş gibi bugünkü telaşlara kısa bir mola verilip, on yedisine, yirmi ikisine gidip,   kaldığınız yerden aynı neşe içinde sohbete dalarsınız. Konu çocuklara, eşlere, yaşlanan anne babalara gelince yeniden büyür ve bugünün insanları olursunuz. Bu kaçınılmazdır; ama bir soluk da olsa eski duraklara uğramak kaçamağı da kaçırılmaz bir fırsattır.
Dostlarımızı biz mi seçeriz yoksa seçilir miyiz? Seçilmek de çok güzel. Ben ikisini de tercih ederim yeter ki bana, ben onu aramakta ihmalci olduğum zamanlarda bir telefon açıp, bir ileti atarak hal hatır sorsun. Bu aranışın ne paraca ne kelimece ne emsalce bir bedeli yoktur. Benim en mutlu olduğum anlardır aranıldığım anlar. Arkadaşımı daha bir bağrıma basmama vesiledir aranmam. Aranılmak, kıymetini daha bir anlamaktır dostunuzun.
Naif çocukluk arkadaşlıklarının ardından sosyal statülerin daha etkin olduğu arkadaşlıklar gelir. Bu tür arkadaşlıklar, yalnızca arkadaşlıktır. Aynı sinemanın koltuklarını paylaşmak, aynı arkadaş kümesi ile aynı tiyatro oyununu izlemek ya da klasik batı müziği konserlerini dinlemektir. Arkadaşsınızdır; ama bir şeyler noksan kalabilir aynı zevkleri paylaşmanın dışında. Can suyu, besin kaynağı pek olmaz bu arkadaşlıkların, çoğunlukla dostluğa da dönüşmez. Bir paylaşımdır o kadar. O da bir açıdan gereklidir, aynı zevki can dostunuz ile paylaşamayabilirsiniz.
Ne kadar dostsunuz birilerine ya da ne kadar dosttur birileri size. Bunun cevabı ha deyince bulunmaz. Ola ki bir şey gelsin başınıza, teselliye, sıcaklığa, ilgiye ihtiyaç duyun ya da duyulsun o zaman gösterebildiğiniz kadar dostsunuz, gösterebildikleri kadar da size dostturlar. Bunu anlamak yaşanmışlık ister, ille de tavırları ortaya çıkaracak bir etken ister.

Her zaman beklediğiniz ilgiyi görmeyebilirsiniz. O zaman ağlamak, sinirlenmek ya da öfkeye kapılmak büyük hata olur. İşin güzel yanına bakmalı. Öğrenmişliğe bakmalı. Ya bu olay olmasaydı hiç öğrenebilir miydiniz daha farklı olduğunu düşündüğünüz insanların aslında düşündüğünüz gibi olmadıklarını. Öğrenmek her zaman kazançtır. Zaten içten dost olmayanı. kaybetmek de bir zarar değildir, belki kazançtır bile denilebilir

Halk ozanlarının, şairlerin vazgeçilmez sözcüğü dosttur, vazgeçilmez teması dostluktur.

Herkes dostluk bekler; ama ne kadar dost olabiliyorum ya da dostane davranıyorum diye sorgulamaz hiç kendi kendini.

Dost istiyorsak eğer, dostane olmak gerekmez mi?
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 25 Mart 2010, Perşembe








Paylaş :

24 Mart 2010 Çarşamba

ANLAMAK.. ZAMAN İSTER

Anlamak zaman alır.

Kendini anlamak, karşıdakini anlamak, anlatılanı anlamak, zayıfı güçsüzü anlamak, akıllıyı deliyi anlamak, dünyayı anlamak.

Artık duygusal zekanın baskın olduğu günlerdeyiz.

Çok zeki olmak yeterli değil kolay bir yaşam sürmek için. Anlamak ve anlatabilmek de en az onun kadar önemli.

Anlamak bir çığlıkla başlar.

Cılız, ürkek.

Doğulan dünyaya merhabadır ağlamaklı bu çığlık.

Ortam değişikliği , dünyanın algılanması bir çığlıkla anlatılır. Küçük ve korunaklı bir dünyadan, büyük ve çetrefilli bir dünyaya geçişin anlaşılmasını, gün ışığının parıltısını böyle anlatır doğan her bebek.

Kendini anlamak aslında insanı anlamaktır, insanları anlamaya giden ilk adımdır.

Kendini anlamak kolay mıdır? İnsan olduğumuzu kabul ederek başlarsak ilkin çok kolay olabilir kendimizi anlamak ve kabul etmek. Yani hataları, kusurları, yanlış anlamaları, yanlış anlaşılmaları, zaafları ama bir o kadarda güzellikleri ve özellikleri olan bireyler olduğumuzu peşinen kabul edip, en başta kendimize karşı dürüst olursak, bünyemizi bilir ve onda olanları ve olmayanları tespit edip, olmayanlar varmış gibi yaşamazsak , davranmazsak basittir bile kendimizin kendimiz tarafından kabulu yani kendimzi anlamamız ve kendimizle barışık olmamız.

Ancak olduğumuz başka bir kalıp içindeymiş gibi davranmak, giydiğimiz elbise pamukluysa pamuklu elbiseli, atlassa atlas elbiseli gibi davranmak doğamıza uygundur elbette. Yoksa sıkar elbiseler, dikişleri atar, o güzelim görüntü bozulur. İlle başka elbiselere özenmek gerekmez, sizin elbisenize özenenler olduğunu da hatırlamak gerekir arada bir.

Elbise olarak tanımladığımız aslında bizim dışa vuran yansımamızdır, davranışlarımızdır.
Dışa vuran ne kadar içimizdekiyse o kadar anlaşılır oluyoruz. O zaman da “Beni kimse anlamıyor" yakınmaları bize uzak oluyor. Böyle bir hayat da sade, kolay ve akıcı oluyor tabi ki.

Yine de anlaşılmamak mümkün müdür?
Mümkündür. Kişilik konularında olmasa bile dört duvar arası denilen ev halimizi bizden başkasının anlamasını ne beklemek doğru olur ne de başkalarının anlaması kolay olur. Zaten anlaşılmak istenilen noktalar da bunlar olmasa gerek.

Anlamak zaman alır.

Annemizin nazlı kızlarıyken yetişkin oluveririz hala çocuksu hallerimiz yitmemişken, hala arkamızı birileri topluyorken.

Yetişkinlik bazı sorumlulukları da üstlenmek demektir. Nazlı kızlar olduğumuz zamanlarda annelerimizin üstlendiği gibi. Sorumluluklar sonucu ortaya çıkan davranışlarımız belki nazlı kızlarken annemizde gördüğümüzde kızdığımız, kabullenemediğimiz, istemediğimiz davranışlar olabilir. Bir bakarız ki biz yapıyoruz onları. Annelerimiz yaparken kızdıklarımızı biz yapıverir olmuşuzdur. İşte annemizi anlama vaktidir. Hak verme, haksızlık ettiğimizi itiraf etme saatidir. Sık duyduğumuz “Büyüyünce anlarsın" laflarının boş olmadığını yaşayarak öğreniriz.Büyüdüğümüzü anlarız aynalar aksini söylese de söylemese de.

Yalnızlıkları anlarız, dostluk denilenin ne olup ne olmadığını anlarız. Menfaati anlarız, kalp kırmayı ve kırılmayı anlarız, kazanmanın kaybetmekten evla olduğunu anlarız insan kalbi konusunda.

Anlamak öğrenmektir. Gereken öğreniliyorsa eğer kalbin kırılması da iyidir, belki kırmak da ama sonu tatlıya bağlanıyorsa. Hatalarımızdan öğrenmeyi anlarız. Hatasız olunmayacağını anlarız yani insan olduğumuz anlarız sevabıyla günahıyla.

Yüzyıllar önce yazılmış bir dizenin hala taze olduğunu anlamak, "eğer o şair yazmasa idi bu satırları mutlaka bugün ben yazardım" bileşenine gelmek, çirkini güzel görmeyi becerebilmek, mutluluğun zoru kolaya çevirmeyi başarmak olduğunu ve mutluluğu tattırmanın da en has mutluluk olduğunu anlamak az bir şey değildir..Hayatın kendisidir.

Bir notanın ağlayışını duyumsamak, hiç tanık olunmamış olsa da o notalarla betimlenen acıları hissetmek, hırsı, öfkeyi, kederi anlayabilmek.. Dertlenmek, yalnızlığı hissetmek, duanın gücünü duyumsamak, kalabalıktaki yalnızları, gülenlerin iç acıtan öykülerini, yaşam kavgalarını anlayabilmek, insan olmak demektir..

Büyüsek de elimize batan bir kıymığın gözümüzden yaş getirdiğini anlarız. İnsan olmanın ağlamak da, gülmek de olduğunu anlarız. Ağlarken saçınıza dokunan bir el varsa yanıbaşınızda ne şanslı olduğumuzu anlarız şefkati hissederek.

Yaşamayı anlarız, severek, sevilerek, üzerek üzülerek. Yaşamın dümdüz bir yol olmadığını anlarız, inişleri çıkışları anlarız, düzlükleri, engebeleri, dibe vurmaları ama daha güçlü olarak yüzeye çıkmayı, düşüp kalkmaları, dizlerimizin yara bere içinde kalmasını ama her yaranın mutlaka kabuk tuttuğunu ve her kabuğun da mutlaka düştüğünü, yaraların izinin de çoğunlukla kalmadığını anlarız. Üzüntülerimizi unutturan en etkili ilacın aslında başkalarının üzüntülerini de görmek olduğunu anlarız.

Tebessümün, gülüşün, merhabanın, selamın, hal hatır sormanın, uzanan bir elin, tatlı bir çift sözün, henüz pişmiş mis gibi börek kokan bir evin kapısında güler yüzle karşılanmanın, evim diyebilmenin, dostum, arkadaşım, canım diyebilmenin nasıl da güzel olduğunu anlamak ne güzel bir öğreniştir.

Anlamak zaman alır.

Anlayana kadar daha çok anlatırız.
İlle de anlatırız.

Oysa anlamak , en başta da kendimizi, karşıdakini dinleyip anlamaya çalışmakla başlar.
(Hakkı saklıdır)

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci