16 Ağustos 2010 Pazartesi

Zekeriya Sofrasının ardından...Bir yaz geçerken Datça, Çeşme ve Bursa zeytin ağaçlarının arasından ıslak sıcaklığıyla

Bütün kış beklenir yaz.Sıcak bir düş olarak.

Koca aylar boyunca yolu gözlenir Temmuz'un, Ağustos'un...


Yağan karın donmasıyla yürünmez hale gelen sokaklarda, iyice açılmış kombilerin evleri ısıtmada yetersiz kaldığında. Günler kısalıp güdükleştiğinde; buzlu, ıslak, kaygan yollarda araba kullanmak korkulu rüya haline gelip, üstüste, katkat giyinmek bir de bu giysileri gün boyu taşımak zorunluluğu her hissedilişte.

Yorgunluklar eni konu arttığında, Nisan, Mayıs ayı gelir gelmez daha, bünye bir yerlere gitmeyi özlediğini, alıştığı seyahatlere çıkmayı beklediğini iyiden iyiye hissettirdiğinde.

Yaz, gözlerde tüter böyle durumlarda. Bir düş olur dinlenme, tatil, deniz, yayla, dağ. Tırmanış, yüzme, tembelce uzanma. Sabah erken kalkmama. Saat kurmama, haftanın günlerinden hangisinde olduğunu umursamama. "Tarihi hatırlamasak da olur"  keyfinin alabildiğine çıkarıldığı günlerdir yaz ile gelen tatil günleri.

Yaz bir anlamda tatil demektir. Uzun ve olağan tatiller yazın yaşanır. Yolculuk için en uygun koşullar yazın mevcuttur.

Onca aydır beklenen, neredeyse bir yıldır düşü kurulan yaz ayları da, tatil de bu yıl da geldi. Gözüktü yollar.

Genellikle yapıldığı gibi yaz tatili öncesi yapılan hazırlıklara mutlaka bu yaz da günler öncesinden başlanıldı. Soğuk aylar boyunca özlenen her şeyin, sadece birkaç hafta sürecek zaman ile kısıtlı tatile uygun ve yerinde olmasına çalışıldı.

Benim içinde böyleydi bu yıla kadar. Tatil hazırlığı bir ince işti bu seneye dek.

Bavullar daha neredeyse on gün öncesinden ortaya çıkarılır, fotoğraf makinesinin kartının dolu olmadığından emin olunur, telefonların, fotoğraf makinelerinin ve kameranın şarj aletleri onlar için ayrılmış sırt çantasına özenle yerleştirilirdi. Dürbünler alınır, götürülecek her şeyin listesi yapılırdı.

Yorgun bir yılın içinde olunca, yorgunluğun atılması için beklenilen tatil günleri için gereken ön hazırlıklar, kesinlikle yorgunluğunuzun izlerini taşıyor.

Bir taşınmanın ve yerleşme döneminin ardından, tatile çıkılacak haftadan hemen bir önceki hafta eğer tatil hazırlıklarına değil de bir dileğin dilenip, o dileğin gerçekleşmesi sonucunda tıpkı dileği dilediğiniz sofra gibi sizin de bir Zekeriya Sofrası kurmanız gerekmişse, tatil hazırlığı hiç heyecanlı gelmiyor bile.

Tüm yönlenmeniz, hayli kurallı ve uzun uğraş isteyen; ama kurmalara da doyulamayacak bu sofraya kayıyor. Bu en mutlu sofraya.

Zekeriya Sofrası, pek bilinen bir sofra olmasa da Zekeriya sofrasının kurulması demek, evvelce bir yerlerde bir Zekeriya Sofrası'na katılmış olmanız ve orada tuttuğunuz dileğin gerçekleşmesinin ardından sizin de bir Zekeriya Sofrası kurmuş olmanız demektir.

 Zekeriya Sofrası'nda tutulan dileklerin gerçekleşmesi halinde, dileği gerçekleşence yeni bir Zekeriya Sofrası'nın özellikle Muharrem ayı içerisinde kurulması gerekiyormuş. Zekeriya Sofrası özellikle Cumhuriyet döneminden sonra yaygınlaşmış. Söylentilere göre bu sofra Hicaz'dan gelen bir hanım tarafından tanıtılmış. Balkan göçmenleri de bu tür bir sofra kurarmış dilekleri olsun diye.

Zekeriya Sofrası'nın başlıca kuralı; işlenmemiş, ateş görmemiş, pişmemiş kırk bir çeşit çiğ gıda içermesi. Çörekotundan, yemiş türlerinden, yeşilliklerden, meyvelerden, kaya tuzundan, kavrulmamış susamdan oluşan kırk bir çeşit türle kaplı bir masa. Ayrıca ikramlar da sunuluyor Zekeriya Sofrası'nda istenirse, dileklerin tutulmasının ardından.

Zekeriya Sofrası'nın kurulmasından önceki gece, sofrayı kuracak kişi, Meryem Suresi ve Yasin Suresini okuyor ve namaz kılarak dua ediyor.

Farklı uygulamalar da yapılıyor bu sofralarda. Kimisi sofra açılmadan kırk bir Yasin suresi okuyor, kimisi sofra açılana kadar konuşmuyormuş. Bizim soframızda Meryem ve Yasin sureleri bir kez de tüm davetliler biraradayken okundu ve sofra duası yapıldı.

Dualar bittikten sonra Zekeriya Sofrası'nı kuran kişi, dileğini tuttuğu Zekeriya Sofrası'nda yaktığı ve bir kenarda sakladığı mumu, sofrayı açmadan önce yakıyor. Katılanlar, birer mum alarak üç Kulfü bir Elham dualarını okuduktan sonra dileklerini tutuyor. Masada yanmakta olan mumdan kendi mumlarını yakıyor ve kırk bir çeşitten birer birer tadıyor. Sonra da ikramlara geçiliyor.

İkram zorunlu değilse bile onca misafir gelince ev sahipleri mutlaka ikramda bulunuyor.

Kimi, çiğden olan sebze ve meyveleri, domatesleri, salatalığı, maydanozu, tereyi, naneyi, yeşil ya da kırmızı biberi, fesleğeni, turbu bir kasede salata olarak sunarken bunların her birini birer çeşit olarak kabul ediyormuş. Ben bu uygulamadan tam emin olamadığım ve daha önce bu sofrayı kurmuş yeterli bilgiye sahip   kişi de tanımadığım için kırk bir çeşidi ayrı ayrı kaplarda, kaselerde masaya koydum. Keçiboynuzundan, kavrulmamış kabak çekirdeği ve ayçekirdeğinden, çiğ fıstığa kadar her türlü yemiş; fesleğen, roka, tere, dere otundan, marul çeşitlerine kadar yeşillikle donattığım masada ikramlarımı koyacak yer kalmadı. İkinci bir masa hazırlayarak ve sehpa görevi yapan ceviz sandığın üzerine bir örtü örterek ikramları yerleştirdim.

Kısmetli sofra olduğunu görüp sevindim. Kız kardeşim ve küçük kızı bir gün önce İstanbul'dan, erkek kardeşim ve eşi sofranın kurulmasından az sonra Çeşme'den, sofra tam kalkmadan ve dibini bulmuş mumlar sönmeden de komşum Kıbrıs'tan gelip sofraya katıldılar.

Yazın ortası, Temmuz'un buram buram, alev alev tütüp, ortalığı yaktığı günler olmasına rağmen katılabilmek için tatile hafta sonu yerine sofranın kurulduğu Pazar gününün sonrasında yani Pazartesi günü çıkanları takdir ettim. Herkesin bir dileği vardır ve böyle bir gün dileklerin bir kez daha dillendirilmesi için öyle kolayca aranılıp bulunacak bir gün değildir.

Sofra kurma hazırlıklarına epeyce önceden başlamak gerekiyor. Önce bekleyebilir nitelikte olan yemiş gibi, tuz gibi gıdalar alınıyor. Masada kırk bir çeşidi oluşturacak gıdaların farklı farklı olması ve bazılarının diyelim ki kimyon tohumu gibilerin ha deyince bulunamaması, alışveriş programının akıllıca yapılmasını gerektiriyor.

Özellikle yeşillikleri, sebzeleri ve meyveleri almak ve yıkamak oyalayıcı ve yorucu. Yeşillikler çok bekleyemeyeceği ve buzdolabı hepsini alamayacağı için onları sofra kurmaya yakın bir zamanda almalı.

Zekeriya Sofrası'nı kurma sırasında yaşanan yorgunluk, şikayet edilmeyecek bir yorgunluk. Böyle bir yorgunluğu yaşamanın hazzı yanında, zonklayan, altlarından alevler çıkan ayaklarınızı dinlemeyip, gülümseyerek koşturduğunuz bir yorgunluk. Hep böyle yorgunlukların içinde olmayı, bu yorgunluklarla mutlu olmayı diliyorum.

Tabak, bardak, çatal, bıçak, kap kaçak kullanımı alışılmışın çok üzerine çıktığı için bu sofra kurulmadan önce davetli sayısı ve evdeki tabak, çatal, bıçak, kaşık, bardak sayısı denkleştirilmeli. Hatta malzemelerin, davetlilerden daha fazla olduğundan emin olunmalı. Zira gelenlerin bir kısmı dilek tutulan bu sofraya, dileği olduğunu bildikleri yakınlarını, arkadaşlarını da getiriyor. Aslında herkesin mutlaka bir dileği vardır söylese de söylemese de açık açık.

Umarım benim, yakınlarımın ve tüm davetlilerimin dilekleri en kısa zamanda gerçekleşir ve alev alev yanan, zonkalayan, koşuşturmaktan şişmiş ayaklarımızın katlandığı tüm yorgunluğu, yüzümüzdeki dileği gerçekleşmiş insanlara has tebessüm ile sustururuz, yeni yeni Zekeriya Sofraları kurarken.

Böylesine özel mi özel ve bulunmaz bir sofrayı kurmanın ardından mutfağı dolduran tabaklar, tavalar, kaseler, kaplar kacaklar, iş dönüşleri yıkanarak yeniden yerlerine diziliyorlar, sofra kalksa da işler hemen bitmiyor.

Yemek takımlarını, masa örtülerini yerlerine yerleştirip, kalan yıkanacakları makineye doldurarak geçen birkaç günün sonunda sıra yaz tatili hazırlıklarına geldi.

Henüz birkaç aydır oturmakta olduğumuz evimizde ilk kez tatil hazırlığını üstelik de son derece kısıtlı bir zamanda yaparken, tatil için yanımıza alınacak her gerkesinim duyulabilir eşyanın yeni yerlerini daha tam bilemediğim ortaya çıktı. En gerekli şeylerden bazılarını yanımıza almadığımızı fark ettim biraz gecikmiş olarak, tatile çıkmışken.

İlk uğradığımız nokta Datça idi. Doğallığı, köy sevimliliği, naifliği, küçük kıyı yerleşimi olmaklığı, her geçen yıl biraz daha yitiyor Datça'nın. Genişletilen yollar, giderek artan yazlıklar, alışveriş ihtiyacının artmasıyla daha da çoğalan marketlerle gelen şehirleşme başkalaştırıyor o canım yarımadayı, Datça'yı.

Datça, sarıçamların reçine kokusuna bürüdüğü dağlarla çevrili. Koyların, köylerin bambaşka olduğu bir ince uzun kara parçası, denizde uzanıp giden. Patikaları, kapari çiçekleriyle bezenmiş. Yelkenlilerin nasıl da o güzelliği belleyip, parsellediği; büklerin büklüm büklüm güzelliğinin büyülediği; yeşilin, mavinin tonlarıyla boyanmış Datça.

Rüzgarı Çeşme'den iner Datça'nın. Yelin en güçlüsü, görkemlisi Datça Çeşme arasında eser. Sörfçüler, Çeşme ile Datça'dan gayrı adres bilmez. Kozalaklar, sıcakta çıtır çıtır çatlar. Sarıçamların gövdelerinden reçineler buharlaşır, havaya karışır; kokuya dönüşerek. Soluğun en rahat alındığı yerdir Datça. Datça'yı en güzel Can Yücel'in şiirleri anlatır. Taşın en şirin evlere, heykellere, bahçe duvarlarına dönüştüğü; bademinin tadının, kekiğinin kokusunun bambaşka  olduğu yarımadadır Datça.

Koca bir pastanın üzerine spatula izlerini bıraka bıraka sürülmüş bir krema görünümünde sıvanmış evin kapısından girmek üzereyken Datça'nın bize sunduğu beklenmedik bir güzellik ile donup kaldık.

Ortadan kesilmiş bir silindiri andıran kiremitler ile kaplı çatının tam altında, giriş kapısından yukardaydı sürpriz. Tüm görkemiyle, onca emekle yapılmış muhteşem bir kırlangıç yuvasının
altındaydık kapıdan girmek üzereyken..

Kırlangıçlar, ağızlarında taşıdığı ve işleyerek özel bir harç haline getirdikleri topraktan iri damlalar gibi gözüken kendilerine has minicik tuğlacıkları duvara o denli ustalıkla yapıştırıp, büyücek bir yuva inşa etmişlerdi ki, kapılarının ince hesaplanmış açıklığı bile bizi hayretlere düşürdü. Kırlangıçların ne denli büyük mimarlar olduğunu çoktandır bilmekteydik zaten.

Kahvaltıları,  küçük, tatlı, yeşil biberlerin katık olduğu  üç ayaklı ufak saclarda pişen Datça köy ekmeği ile yapmak da bir sabah ayrıcalığdı. Bazlamadan hayli büyük, pide ebadında, çam odunu ateşinde pişen köy ekmeği ile yapılan birkaç kahvaltılık kısa bir konaklamanın ardından  Datça'dan Çeşme'ye geçtik.

Çeşme son yıllarda daha girişindeki o koca göbekten ilerleyip, kanal boyunca limana doğru giderken, nasıl bir değişikliğe uğratıldığını haykırıyor. Tepelerdeki fıstık çamlarının kesilerek vilların yapıldığı, sahiline sadece bir kış içinde inşa edilmiş set gibi uzanıp giden, ticari bir sokakla, eski Çeşme gitmiş yerine bir yabancı Çeşme gelmiş.

Dik bir meyil üzerine kurulmuş, arkası eski ve enfes taş evlerle kaplı bir mimari harikası olan Çeşme Kalesi görünmez olmuş kıyı boyunca,  bir kış içinde oluşturulan bir alışveriş sokağı seti ile.

Köyümüz nicedir Çiftlik Köy olmaktan çıktı ve Çeşme'nin Çiftlik Mahallesi oldu. Köyün o kendine has özgün girişinin yerinde, her turistik yerde rastlanan iki yanı palmiyelerle kaplı bir kordon oluşturuldu.Yüz yıl önceki fotoğrafları ile şimdiki fotoğrafları arasında sadece cadde ya da sokakta yer alan taşıtların teknolojik gelişim sonucu uğradıkları değişimden başka bir değişiklik göremediğim pek çok batı ülkesindeki şehircilik anlayışına ve sahip olunan özgün değerleri koruyabilme bilincine ve erginliğine hayranlığım, saygım ve özlemim yine derinden ve dindirilemez şekilde depreşti.

Son yıllarda kaptan eğitim merkezi olan deniz kenarındaki, bakımsız kalsa da hala oldukça görkemli taş binanın yanından denize dökülen ve ördeklerle kazların yüzüp, deniz ve nehir birleşiminde kanat çırpıtığı nehrimizin de suyu  çekilmiş, neredeyse kurumuş.

Sahildeki o ünlü pidecimizde çok lezzetli pideleri ve çiğbörekleri yerken, köyümüzün bir düzine kazını seyrederdik şimdiye dek. Bu sene onları hiç göremedik. Kalabalık bir sürü halinde yalpalaya yalpalaya koşturan bembeyaz yumuşacık tüylü, uzun boyunlu kazlarımızı.

Evimizin bahçesine neredeyse yirmi yıl önce dikilen meyve ağaçlarımızın henüz hiç meyvesini yiyememiş olsak da Çeşme'deki evimizin onlarla daha bir anlamlandığının her zaman farkındayız.

Mayıs sonundan itibaren olgunlaşan, yaprakları gösterişli ve alımlı bir ağaç olan yenidünyanın, vişne ve kiraz ağaçlarımızın, küçücük tek bir yaprak halinde usanmadan onca yıldır yerden bir türlü yükselemeyen ve ağaç cinsi olduğu için o tek yaprağı mecburen muz ağacı diye bildiğimiz muzun, hünnabın, asmaların, fıstık çamının, Antep fıstığı ağacının, erik, iğde, dut, badem, nar, zeytin ve kayısı ağaçlarının meyvelerini henüz tadamadık. Henüz onlardan topladığımız meyveler ile reçel ya da marmelat yapamadık. Meyvelerini kurutup saklayamadık kış için. Olsun varsın; biz yine de onları usanmadan sular, budar; uzaktayken bir annenin çocuğundan haber alması gibi bir heyecanla her dalını, her yaprağını Ankara'dan her telefon açışta sorar; onları merak ederiz.

Meyvelerini yiyemesek de onların meyve vereceğini haber veren kızarmış üst ince yapraklarını görmek, içlerindeki kuş yuvalarını seyretmek de bir hasat bizim için. Başka lezzette, bambaşka meyvelerle dolu bir hasat bu.

Yazın okumak için ayırdığım en kalın kitapları okuduğum iki kişilik, çiçekli ketenden oturmalığı olan beyaz boyalı demir kanepede oturduğum bir sırada, tam karşımdaki demirden giriş kapımızın yanındaki fıstık çamının üst dalları arasına yapılmış kumru yuvasını annemin bana göstermesi benim için yaza bambaşka bir anlam kattı.

Daha önce de kuş yuvaları yapılmıştı bahçemize. Yasemin dalları arasına örücü kuşların yaptığı küçük bir kafesi andıran, kuşlarca terkedildikten sonra uzunca bir süre sakladığım yuva gibi.

Tüm yaz sıcaklarını geride bırakan bir sıcak vardı. Geçmiş yılların aksine, değil yanyanayken bile sesimizi birbirimize duyurmayacak rüzgar, fıstık çamının tek bir ibresinin bile oynamadığı, esintisiz, kavurucu Ağustos günlerinde kuluçkada yatan ve benim “Kumru Hanım” diye çağırmaya başladığım anne kumru, ne sıcağı ne nemi umursamadan yuvasında kuluçkadaydı.  Aşağıya doğru ters bir külaha benzer halde uzanan, ince ağaç dalları ve çam ibrelerinden oluşan yuvasında, yavrularının yumurtadan çıkacak olgunluğa ulaşmasını bıkmadan, bezmeden bekliyordu.

Çeşme'de geçireceğimiz günleri tamamlayıp sevgili kayınvalidemin yanına, Bursa'ya doğru yola çıkacağımız günün öncesinde, akşamın ileri saatlerinde, gece neredeyse indi inecekken, fıstık çamında alışılmışın dışında bir hareket, uçuşma, kuşların biteviye çamdan duta, duttan kayısı ağacına uçuşmaları, kanat çırpış sesleri arasında bir telaş kapladı ortalığı.

Kumru Hanım, kuluçka döneminde olmasına rağmen yuvasında yatmıyordu. Fıstık çamında uçuşup duran üç kumru, yandaki kayısı ağacına kanatlarının tüm gücünü duyuran sesler çıkararak uçuyor, akşamın karanlığında yapraklar içinde kanat çırparak daldan dala konuyordu.

Yuva boştu, kumrular o  daldan bu  dala, o ağaçtan öbür ağaca uçuşup dururken bizi derin bir kaygu kapladı.

Hava ne kadar sıcak olursa olsun kuluçkadaki anne kuş, kuluçkayı terk ederse yavru kuş doğamazdı. Anne tarafından sağlanması gereken ısı olmaksızın, yavru gelişemez ve o yumurtayı kıramazdı. O tüysüz, doymak için olanca gücüyle cıvıldayan yavrunun ilk cıvıltıları duyulamazdı. Kumru Hanım, ağaçta çırpınıp duruyor ama yuvasına bir türlü konmuyordu.

Zaten iyice inmiş olan akşam, kısa zamanda yerini geceye bıraktı. Fıstık çamının içine gün ışığı giremez oldu.  Ana gövdeden ayrılan yan dalların çatalına yapılmış ters çevrilmiş bir külahı andıran biraz da özensizce yuva gözükmez olmuştu. Merak içinde kalmıştık. Gecenin karanlığının sardığı fıstık çamındaki yuvada ve yavrularda kalmıştı aklımız.

Sabah, Ramazan'a uyandık. Ramazan ayının ilk günüydü. O telaşlı akşamdan sonra doğan gün.

Kardeşimin evinde kalıyorduk; onun evinin bahçesini suladıktan sonra kendi evimize geçtim. Annem uyanmış, bahçeyi sulamış, keyif içinde masada kahvaltısını yapıyordu.

Beni görür görmez "kumrunun yavrusunun yumurtadan çıktığını, hatta yavrulardan birinin başını gördüğünü" söyledi. İçime öyle bir su serpti ki bu haber, yuvasında yatan Kumru Hanım'ı memnuniyetle izlerken yavrusunu görememiş olmama hiç tasa etmedim.

Kumru yavrusu, Ramazan ayının ilk günü doğmuştu. Onun adının Ramazan olmasını istedim. Annemden öğrendiğime göre Ramazan ayında doğan kız çocuklarına Raziye adı verilirmiş. Erkek çocuklarına da Ramazan adının verildiğini zaten ol git bilirdim. Eğer yavru dişi ise adı Raziye olacaktı. Tam adının Raziye Ramazanoğlu olmasını istedim.

Ramazan ayı bereketli ve uğurlu gelmişti. Daha dün akşam yuvasını terkeden kumru ve yavruları için endişedeyken, bu sabah telaşın yumurtasından çıkmak üzere olan yavruların rahatça yumurtayı kırabilmesi için yaşandığını düşünerek ve yavruların doğduğunu bilerek rahatlamıştık.

Fıstık çamında yuvası olan kumruların dışında pek çok kuş türü sesleriyle oralarda olduklarını açık açık duyururken, kendilerini göstermede aynı aleniyeti benimsemiyorlardı.

Kara tavuklar, biz gelmeden önce asmalardaki üzümleri yiyip bitirdikleri için asmalarında üzüm kalan başka  evlerin bahçelerine konuyordu.  Arada bir onları uçuşurken ya da elektrik tellerine konmuşken görüyordum.

Göğüsleri fırça ile çizilmiş gibi beneklerle süslenmiş boz sığırcıklar, koyun gübresi serpiştirilmiş ağaç diplerini eşeliyor, canlı protein bulma gayreti içinde kah bizim orada olduğumuzu bildiklerinden dikkat kesilerek kah bizim varlığımızın onlara zarar vermeyeceğinden emin halde, sakınmadan ağacın dibinde eşelenmeye devam ediyorlardı.

Her sene akşam üstleri sesini duymaya, “İshak” diye seslenişini dinlemeye alıştığım ishak kuşunun sesini bu sene hiç duymadım. Çeşme'den ayrılacağımız son güne kadar her akşam ishak kuşunu bekledim. Gelmedi. Avcılar ya da büyük yırtıcı kuş olasılıklarını hiç düşünmemeye çalıştım. Kalbim, başka bir yere yuva yapmış olmasından yanaydı. Belki seneye yavruları bizim oralarda öter diye bekliyorum.

Baykuşları görmedim ama seslerini işittim. Oralardaydılar ya sağ salim, görememek ne gam. Çatıların üstlerinde, üst katların küçük pencerelerinin pervazlarındaydılar mutlaka.

Ağaçlar dikildikleri gibi kalmıyor. Büyüyor ve üç katlı evlerin damlarını bile örtüyor. Damlara, üst kat pencerelerine tüneyen baykuşlar da dalların siperinde kaldığından görülemiyor. Ağaçlar daha bu denli büyümemişken baykuşları her akşam görürdüm. Hatta bir keresinde bir sabah, onlardan birini kaydetmişliğim bile var.

Bunaltıcı sıcakların olabildiğince terlettiği, sıcak mı sıcak havalarda, boyunların terden boncuk boncuk gerdanlıklar ile kaplandığı, kolların yapış yapış bir ıslaklık içinde olduğu bu ıslak sıcak yazın, Çeşme'deki son gecesinde, o hırçın Çeşme rüzgarının yokluğunda uyuyamayınca,  sabaha karşı kalkıp, gündüz gözüyle harika bir manzarası olan orta kattaki balkona çıktım.

Hava limonata gibiydi. Ilık, üşütmeyen; ama yakmayan da. Sessiz, dingin, arınmış, uykuda. Sade bir serinliğin, etrafı kapkara sarmalayan geceyi yumuşakça, incitmeden örttüğü anlarda. El ayak çekilmiş saatlerde.

Yarasalar uçuşuyordu o saatlerde. Bana doğru pike yapıyorlar, son anda hızlı ve keskin bir dönüşle karanlığın içinde kayboluyorlardı.  Hiç görmeyen, zaten karanlıktaki bu varlıkların  ustaca uçuşlarını  hayranlıkla seyrettim. Arada bir gece kelebekleri gibi boz görünümlü daha küçük yaratıklar da uçuşuyordu sağımda solumda.

Geceleyin gökyüzünü seyretmek, yapmayı en çok sevdiğim şeylerdendir.Samanyolu, takım yıldızlar, kutup yıldızı hep oradadır. Eşsiz bir bir manzara sunarlar gönüllüce seyretmemiz için. Sayısı bilinmedik yıllardır, gecelerdir. Zeytinliklerin üzerinde uzanan zeytin siyahı koyuluk ve çakıl çakıl yıldızların parlaklığı, kapkara gökdenizinin renkleridir.

Şehir ışıklarının oluşturduğu kirlilik olmaksızın tüm yıldızları yerlerinde görmek, göğü her şeyiyle, her yıldızıyla seyretmenin hazzı nadir hissedilen; ama senede bir kere de olsa yapılması gereken öncelikli olgulardandır.

Balkonda oturalı birkaç saat olmuştu. Gözümü koyu derinliğin bir noktasına bilinçsizce dikmiştim. Bir yıldız kaydı. Ne kadar istemiştim Datça'da da geceleyin sahilde tahta şezlonglara uzanıp gökyüzünü seyrederken kayan yıldızları görmeyi. Zaten meteor yağmuru takvimi içindeydik ve o ana kadar ben kayan yıldızlardan hiçbirine rastlamamıştım.

Yıldız birkaç saniye içinde kayıp yitti.

Usuldan usuldan parıldayan yıldızların pırıltıları solmaya  başladı giderek. Koyu karanlık, ufukta belli belirsiz kızıl lekelerle bezendi; koyu siyah, yerini koyu bir griye bırakır gibiydi.

Kızıllık giderek puslu bir şekilde arttı; koyu gri uzaklar, daha açık griye dönüşüyordu yavaşça.

Yıldızların en inatçıları dışında kalanlar gözükmez oldu; grilik, siyahlığı öteledi, itti;  kapladı her yeri.

Hava pusluydu. Sıcak nedeniyle oluşan buhar, güneşin doğuşunu örtüyordu. Güneş, pusun ardında kalsa da kızıl rengi ile orada olduğu mesajını, kendisini bekleyen balkondaki gözlere müjdeliyordu.

Ortalık yavaş yavaş seçilir olmak üzereydi. Balkondan gündüz gözüyle bir tablo gibi tüm haşmetiyle gözüken masmavi Soğuk Koy, gümüşi bir renk ile seçilmeye başlamıştı. Soğuk Koy'un gündüz laciverte yakın olan rengi  henüz ortaya çıkmamıştı. Gün, o anda puslu ve pastel tonlardaydı.

Birden tam göz hizamdan ve birkaç metre ötemden, yavaştan, süzülerek, ağır ve kanat çırpmadan devasa bir koyu gri sivrisineğin hantal uçuşunu görür gibi oldum.

Kendisini göremediğim ama sesini hep duyduğum bir gece kuşu olan baykuşlardan biri, gece boyunca tünediği, avlandığı yerden gündüzü geçirmek üzere süzülürcesine uçarak ayrılıyordu. O, bir uçucu kuş değildi. Kanat çırmadan, oldukça ağır uçuyordu.

Kanatları kapalı, koyu gri tombul bir sivrisineğin süzülüşü edasıyla, alçaktan uçarak geçti kendisini göstermek istercesine, hemen önümden.

Ne mutluluktu onu görmek. Ne hoş bir davranıştı bu ağırbaşlı kuşun kendisini bana göstermesi. Kayan yıldız da, hemen önümden hayalet gibi akarcasına geçen baykuş da sonunda kendilerini göstermişlerdi. Sabaha karşı. Ilık ve ferahlatıcı bir tan vakti.

Bursa, dopdolu bir şehir. Zeytinliklerle dolu. İncir ağaçlarıyla dolu. Her biri apayrı mimaride yapılmış camiler ile dolu. Her caminin mimarisi ayrı bir tarzda; minareleri de ayrı ayrı tarzlarda elbette. Soğan gibi olanı da var, kalem gibi olanı da. Bambaşka olanları da.

Yollar kamyonlar ile dolu. Sahiller de deniz kenarında oturan; ama yüzünü denize dönüp denizi seyreden değil de denize sırt  dönüp, kıyıdaki evlerin balkonlarında oturan aileleri izleyen insanlarla dolu.

Bursa, yeşilin tonlarıyla dolu.Zeytin yeşili ile. İncir yeşili ile. Boşnak yeşili gözlü güzel göçmen kızlar ile dolu.

Bursa tarih dolu. Mudanya, Zeytinbağı anlaşmaların, tarihi evlerin yerleri. Zeytinbağı, hiç apartman olmayan bir dünya. Arasıra beton yapı olsa da hakimiyeti elinde tutan taştan, ahşaptan binalar, işçilikli, cilalı güzelliklerini yansıtırken, saksılardaki kudret narı sarmaşıkları da dantel dibi o eski ve yaşanmışlık kokan evlerin duvarlarına sarılıp, üst kat pencerelerine doğru ilerliyor.

Tam buğdaydan yapılma, ekşi mayalı nohut ekmeği kokusu yayan fırınlar, ateş gibi bir Bursa gününde, ateşin önünde, ekmeğini ekmekten çıkaranları buram buram terletirken, Ramazan pidelerinin kızarmış, bol susamlı görüntüleri iştahımızı kabarttı.

Ankara’ya doğru aklım fikrim, arka balkondan vakur süzülüşlerini, mağrur uçuşlarını ve tiz çığlıklarını izlediğim delicelerin hala oralarda olup olmadığındaydı.

Deliceler göç eder Ağustos ortalarında; kışı geçirecekleri sıcak diyarlara, Afrika’ya. Yazlıkçılık ve kışlak sadece insanlara özgü değil. İnsanlardan çok önce yılmadan, hiç bırakmadan kuşlar göç edegelmiştir, hep biliriz.

Deliceler Ankara’da değildi.

Tatiller sadece hep yaptıklarımızın dışına çıkarak, sürekli yaşadığımız yerde yapamadıklarımızı ya da yapmak istediklerimizi yapmak değil elbette. Bugüne dek gelmiş, korunmuş, yitmemiş, ayakta kalmış, kaç yüzyıllar ötesinden koşan, gözlerimizi beslemiş, bizi enfes görüntüleri ile büyülemiş güzelliklerin nasıl insafsızca yitip gittiklerini görüyoruz tatiller sayesinde. Korunmamışlığın nasıl da bazı yerleri yetim bıraktığını, budamanın sadece ağaçlara yapılmadığını, bazen doğaya, tarihe nasıl da duyarsız olabildiğimizi tatiller ile daha bir anlıyoruz. Aynı yerlere tekrar tekrar belirli aralıklarla gidince bir önceki yıl orada olanların artık olmadıklarını görerek sarsılıyoruz.

Budama işleminin ağaçların yanısıra, kıyıcılık duygusuna da yapılmasının nasıl  yerinde olacağını öğretiyor tatiller bize aslında.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci