5 Nisan 2011 Salı

Her şeyden önce, her zaman, dumanı üstünde ve limondan küpeli: Çorbalar

Soğuk kış günlerinde eve dönüşlerde özleriz çorbayı en çok. Buz tutmuş sokaklardan, nemli soğuktan, kuru ayazdan kaçarcasına eve doğru soğuğa karşı direnerek yürürken aklımızda sıcak bir çorba ile ısınmak vardır. Esen sert kış rüzgarında alnımız, yüzümüz buz kesmişken tüten bir çorba çeker canımız.

Soğuktan donmuş burnumuz komşu apartman bahçelerinde çocuklarca yapılmış kardan adamların havuçtan burunlarına nazire yaparken en güzel sıcak çorbadır. Eldivenler soğuk karşısında yetersiz kalmış, boyunbağları, atkılar sıkı sıkı dolanmışken adımlar çorbaya koşar.

Soluduğumuz hava, yazın en güzel lezzetlerinden dondurmadan da soğuk ama dondurma kadar lezzetli olmayan bir biçimde boğazımızı ısırıp, gözlerimizi yaşartmışken çorbaların isimlerinden listeler yapar aklımız. Kestane kavurması kokulu kışın bir başka tadı da dumanı üstünde çorbadan içmektir.

Çorba en güzel düştür karın altında eve doğru ilerlerken. Artık seyrek sapan yağan karı görünce çılgına dönen ve kendilerini dışarıya atarak karın üzerinde yürüyen, yuvarlanan, kartopu oynayanların soğuktan göğermiş ellerini, üşümüş, donmuş iliklerini ısıtmak ille de çorba ile olur.

Hasta olunca en öncelikli ilaç, hem de yemek çorbadır. Çorbanın tavuk suyuna yapılanıdır üstelik. Özellikle de şehriyeli olanı ve bolca limon sıkılanı. Arpa şehriyeli olanı daha yaygındır tel şehriyeliye göre. Bir de yıldız şehriye vardır pek öyle sık rastlanmasa da.

Henüz ortaokul öğrencisiyken Samsun’da, eski bir konaktan çevrilme ve ezogelin çorbasıyla ünlü retoranda içtiğim ezogelin çorbasının tadını hala hatırlarım. Nemli soğuğun içe işlediği bir kış günü içilen o ezogelin çorbasının tadını hiçbir çorbada bulamam.

Samsun’daki çorba harikaydı ama çorbayı içtiğimiz mekan da olağanüstüydü. Ahşap bir konaktı restoran. En az yüz yıllık gözüküyordu. Tavanları oldukça yüksekti. Ahşap pencereler nakış gibi işlemeliydi. İçeri girince yüksek tavanlar nedeniyle oluşan değişik ve huzurlu atmosfer hemen hissediliyordu.

Tarihi bir binada, sakin bir ortamda çok lezzetli bir çorba içmek elbette her zaman mümkün olamıyor. Ben bir kere Samsun’da bu fırsatı yakalamış olmanın sevincini hep taşırım.

Erzincan’da, küçük mütevazi bir kazanı andıran içi kalaylı dışı kırmızı bakır dövme kocaman tencerede neredeyse yirmi kişi için pişirilen yayla çorbasının tadı apayrıydı. Nane yerine anlık otu serpilen çorbadan yayılan buram buram anlık otu kokusuyla hiç sıradan olmayan bir yoğurtlu çorbaydı.

Kokusuyla, bakır tavada eritildikten sonra kırmızı pul biberle şöyle bir karıştırılıp üzerine eklenen halis tereyağıyla, katıksız yoğurduyla, sincapların gezdiği ağaçların altında, çilek tarhlarının hemen yamacında, tamamen ahşaptan inşa edilmiş şirin köy evinin halı yastık ve minder döşemeli varendasında kalabalık içinde içilen, tadı damaklarda kalan unutulmayacak bir çorbaydı Erzincan’ın anlık otlu yoğurtlu çorbası.

Aksaraylı hanımların çok kullandıkları bir tabir vardır, evde yeterli malzeme olmayınca ya da ne pişireceklerini şaşırdıklarında. “Şaştım aşı” diye niteledikleri bir yemek yaparlar o zaman Aksaraylı hanımlar. Genellikle evdeki ve eldeki malzemeler katılarak çorbamsı bir yemek hazırlanır, onun da tadına doyulmaz nedense. İkinci kez de pişirilemez asla o yemekten. Evde hazır bulunan sebzeler, pirinç, bulgur, erişte, salça, et ya da tavuk suyu, nohut katılarak yapılan şaştım aşı hem şaşırtacak kadar besleyici hem de lezzetli olur.

İçine birbirinden değişik pek çok şey katıldığı, tavuk sulusu, et sulusu, ayranlısı, sade sulusu yapıldığı için sanırım, bir işi karıştırmak, içinden çıkılamaz hale getirmek ya da aslından uzaklaştırmak anlamında kullanılan “çorbaya çevirmek” deyimi de buradan geliyor.

Bir yemek türü mü yoksa çorba türü mü olduğu hala muamma olan bamya çorbası ya da yemeği, çorbaların en zorlarından, en haslarındandır. Kesinlikle limonla pişmelidir ve pişerken salyalanmamalıdır. Bir hanımım yemek konusundaki ustalığı, pilavı tane tane düşürmesinden ve bamyayı salyalandırmadan pişirmesinden anlaşılır.Bamya çorbasının tazesi de kurutulmuşu da çok lezzetlidir her ne kadar tazesi daha bir başka olsa da. İçine domates mutlaka doğranmalıdır. Limonun en yakıştığı yemeklerden biridir bamya.

Kırmızısından pişirilirse rengi kırmızı, yeşilinden pişirilirse daha boz renge sahip olan mercimek çorbası hem zor bir çorbadır hem de içine katılan diğer malzemeler ile daha da güzelleşir. Mercimek çorbasına annem mutlaka ev eriştesi ve ufak köfteler atar, havuç rendeler. Ben de aynı usulü devam ettiriyorum.

Lezzeti de zengin, besleyiciliği de zengin mi zengin bir yemektir. Asla vazgeçilmez bir kez alışılınca mercimek çorbasından. Nasıl tavuk suyuna yapılmış şehriyeli çorba, rahatsızlandığımızda veya yoldan geldiğimizde en iyi giden çorba ise, kışın üşüye üşüye eve dönünce, masada en hoş gözüken yemek de mercimekli, ufak top köfteli, rendelenmiş havuçlu ve ev erişteli mercimek çorbasıdır. Yanında başka bir yemek olmasa da olur. Salata ile birlikte gayet doyurucudur.

Balkan göçmenlerinin çok değişik ve lezzetli çorbaları vardır tıpkı börekleri ve tatlıları gibi. Bazı çorbalarına kurutulmuş bütün bir kırmızı biber atarlar pişirirken. Çorba pişen tencerenin kapağı açılır açılmaz bütün kırmızı biber gülümser çorbanın üzerinden gururla. Acılığıyla çorbaya lezzet katmış olarak. Kırmızı biberin olmadığında taze yeşil biber de kullanılır.

Kimileyin de başta şehriye çorbası olmak üzere kıyılmış taze maydanoz atılır pişmiş çorbanın içine.

Yanında hangi yemek yenmiş olursa olsun, başların dumanlandığı ve kontrolün hafiften kaybedildiği anlarda imdada çorba yetişir. Bu çorba sabaha karşı içilir ve sabaha kadar açık olan çorbacılarda her an hazır olan işkembe çorbasıdır. Tuzlaması daha bir sevilir.

Paça çorbasının çocuklardaki kemik gelişimine katkısını herkes bilir. Kolunu, bacağını kıran birisine yedirilen içirilen tek şey vardır, o da paça çorbasıdır. Paça ya da işkembe çorbası için “üzgünlüğü alır” denir, yani üşütme gibi nedenlerle ortaya çıkan hastalıklarda hissedilen kırıklığı, halsizliği giderdiği bilinir.

Geçen hafta işe giderken, sabah serviste rahatsızlandım, servisten inip güç bela şehrin bir ucunda olan evimize gitmek zorunda kaldım. O yüzden yazın ortasında çorbayı anlatmak istedim her ne kadar kış yemeği olarak bilinse de çorbalar.

Midem iyi değildi. Sabahın erken saatleriydi. Açık bir yer yoktu hele de çorba bulabileceğim tek bir yer yoktu Eskişehir Yolu üzerinde.

O an bir kase çorba, olabilecek en güzel ikramdı. Dünyanın bağışlanması kadar değerli bir ikram yani. Dünyayı bağışlasalar o an tek tercihim olabilirdi. Çorba elbette.

Çorba içmek için önce çorbanın olması gerek tabi. Çorba olmayınca da sadece çorbanın hayali oluyor. Ama hayaller çorbanın yerini tutamıyor.

Gözümün önünden beyaz porselen kaselerin içinde hafiften dumanı tüten çorbalar geçip duruyordu renk renk. İçinde isterse rendelenmiş kaşar peyniri olsun ya da olmasın kırmızının en soylu tonuna sahip domates çorbası, en kolay yapılan tarhana çorbası, yayla çorbası, sebze çorbası, tavuk suyuna şehriye çorbası, ezo gelin çorbası ve diğer çorbalar…

Zor zamanlarda etrafınızda bir yakınınız yoksa, hepsi yaz nedeniyle uzak şehirlerdeyse veya Ankara’da bile olsalar ha deyince kalkıp gelemeyecek, gelmeleri bile en az bir saati bulacak mesafedelerse, çorba içmek hiç öyle kolay bir şey değil ihtiyacınız olduğunda.Eğer apartmanınıza yeni taşınmışsanız ve henüz bir komşunuzun kapısını teklifsizce çalıp, size bir çorba yapmasını rica edebilecek kadar da çok komşunuz yoksa, çorba içmek eni konu zor, imkansız bir olay.

Henüz taşındığımız evimizde tanıdığım tek kişi olan yan komşum dünya tatlısı ve iyisi olsa da elli dönüm fındıklığı, meyve ağaçları ve sebzelerden oluşan bahçesine bakmak üzere memleketine gittiği için çalacak tek bir kapı da kalmayınca çorba dünyanın en erişilmez nimeti oluverdi çorbaya onca gereksinim duyduğum bir anda.

35 derece sıcaklıkta olan Ankara’da önce sadece pike, yetmeyince üstüne çift katlı ve nevresim içinde İskoç battaniye o da yetmeyince onun da üstüne yün yorgan ile eh işte kıvamında ısınarak yatarken, çorba yapmak mümkün olmuyor.Epeyce uyuduktan sonra 35 derecelik Ankara’da pike, battaniye ve yorgan üçlüsünün yardımıyla nispeten ısındıktan sonra, eşimin çorba denemelerinin sonuç vermeyeceğinden iyice kani olarak mutfağa yollandım zonklayan başımla.

İki kaşık tarhanayı biraz yoğurt suyu ve bolca su ile özedim bir kasede. İki domates rendeledim. Deniz tuzu ekledim. Özeme işleminden sonra, tencereyi ocağa koyarak ateşin üzerinde çorbayı karıştırmaya başladım. Ayakta durmakta zorlandığımı gören eşim, dibi tutmaması için çorbayı kaynayana kadar karıştırma işlemine talip oldu ve çorbayı başarıyla pişirdi. Zaten çok açtım ve akşamdan beri bir şey yememiş olduğum için iki kase çorba içtim bir çırpıda.

Çorbanızın olması ve onu içebilmenin anlamını öylesine derinden ve duya duya yaşadım ki sıcak mı sıcak bir Ankara yazında. Ilık bir gıdanın midenize gitmesi, içinizin ısınması kadar mutluluk veren başka ne olabilir rahatsız olduğunuz günlerde.

Çocukların, yaşlıların neredeyse tek yemeği, sofralardaki üç öğünün de vazgeçilmezi, öğlen ve akşam yemeklerinin en önce masaya geleni, hastalıkta, yoldan gelişlerde, üşümelerde akla gelen tek yemek çorbalarımızın dumanları tüterken havaya o anın mutluluğunu yazar, nane ve anlık otu kokuları da sevincimizi saçar.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

Etten kemikten insanlardan annesiz Anneler



Bir buçuk yaşından beri annesiz olan Annem’e ithaftır.
Alt sağdaki annem.Ablası, abileri babası Yusuf Ziya Güvenç. 

Her insan içinde saklar gizli kırılganlığını. Kaya gibi, kale gibi görülse de.Dağ gibi dursa, taş gibi gözükse de.

İnsan etten kemikten değil mi sonuçta. Etten kemikten olup da kanamayan olur mu? Kanayan yaranın da acımadığı olur mu?

Herkes gönlünün sesini dinler. Usludur kimi gönüller kimisininki de deli. Uslu da olsa gönüller deli de her gönül sırça mayalıdır. Tuz buz da edilebilir, sakınılabilir de. Ama hepsinin birer gözyaşı şişesi olduğu ne zamanlar gelip geçer yaşam boyu.
Annem ve ben.

Yüz hatları sert, elleri kaba olabilir insanların; ama sol yanlarında hepsi bir yürek taşır. Herkes bir kalp atışı kadar daha dünyadadır. Kalpler kırılır, kalpler gözükmez, içte bir yerde saklıdır; ama dil yaralarını, ayrılık acılarını, yitirmişlikleri, aldatılmışlıkları, sevinçleri gizlice saklayan not defterleridir onlar.

“İçi başka dışı başka” derken aslında içindekileri dışına vurmadan yaşayanları kastederiz. İçi kan ağlasa da yüzü gülenlerden mesela.

Dışı güçlüyken içi kırılganlar, bu başkalığı yaşayanlardır. Dimdik olmak tercihi çoktan yapılmış ayakta durulurken içerdeki sırça köşk, ne depremler atlatmış, ne fırtınalarda damı akmış, kiremitleri uçmuş, kırılmış, duvarları su emmiş, nemlenmiş, küf  bağlamıştır.
Annem ve kendisini büyüten, öz bir anneden fazla seven teyzesi

Her gönül yaşamıştır sırça köşkünün karşı koyduğu fırtınaları. Bazen de koyamadığı kasırgaları.

“Hayatın sabah yeli de olur, rüzgarı da; fırtınası da olur, kasırgası da” diyebilerek fırtınanın hasarını tadarken, kırılan sırça köşkün cam parçaları oraya buraya batmış kanatırken işe koyulmak, kendi gönlünü onarmak için gönüllü amele olmak, güçlü olmanın gerçek tanımıdır.
Annem, en yakın arkadaşlarından Somuncular'ın Mualla ile.

Güçlü olabilmek bazen maddi güç olarak anlaşılsa da manen güçlü olabilmek maddiyatla elde edilebilen bir şey olmadığından gerçek anlamda güçlü olabilmektir. Güçlü ya da güçsüz, ayakta ya da sürünen, her yürek sıcak dokunuşları duyumsamak ister.

Her kulak, en yumuşak tonda seslerle seslenişler işitmek ister. Ses dalgaları, kulağından içine işlesin ister ağıları temizleyip içini ağarta ağarta.

Hani şöyle dostça ya da içten sözcüklerin sıcaklığında ısınmaktır insanların bir başka insandan isteyeceği ilk şey.  Katı bakışların, ağır, kaldırılamayacak, bıçak izi bırakan sözcüklerin yüzüne de arkasından da edilmemesini arzular normalde insanlar.

Güzel bir sözün nasıl bir ilaç olduğunu bilmeyen yoktur. Yumuşaktır; hem de yumuşatır güzel sözler. Merhem gibidirler. Yaraları iyileştirir; yara olmayan yerlerin de nasır bağlamaktan, katılaşmaktan uzak kalmasını sağlarlar.
Annem, en sağda.

Güzel sözler kadar güzel gülüşler de aydınlık bir lisandır. Daha ilkten en olumlu dalgaları yayan sade bir lisan.

Bir şefkatli elin dokunuşuyla hissedilenler, ruha masajdır. Ağlayan bir çocuğun başını okşama, sıkıntıdaki bir arkadaşın sırtına dostça dokunuş, yapayalnız bir yaşlıyla bir kaç laf etme, “ben buradayım; sen yalnız değilsin, düşünülüyorsun” demektir.

Herkesin istediği, başını koyacak bir omuzdur. Her baş, aynı zamanda yaslanacak bir omuz da olabilmelidir ama.

Omuzların yükü ağırdır. Omuzlarda ağlanır, sorumluluklar omuzlara yüklenir,
hayatın tüm ağırlıkları omuzlarda taşınır. Omuzlar da bazen kendi arkasında duracak başka omuzlar ister.

En çılgın haykırışlarla bağıran, gözlerinden alevler saçarak tehdit savuran kızgın insanlar görürüz. Onları yolda, okulda, işte her an görmeyiz; ama dizilerde, filmlerde onlardan sıkça vardır. Sevgi  dolu bir yaklaşımla, sıcak bir sözle, “ben sana yakınım” mesajı vererek ona dokunan, omzuna atılan bir el olmamıştır onların hayatında kolay kolay.

Kaç yaşında olursa olsun bir insan canı yanınca “Anne” der. Anne der; çünkü anne, sevgidir. Karşılıksız her türlü vericiliğin tanımıdır anne. Baş okşamadır, gözyaşlarını silmedir, yüzünü sevmektir, sırtını sıvazlamadır.

Sevginin doyula doyula yaşandığı tek kucaktır anne. Nerede olursa olsun baş sıkışınca yardıma koşacak tek yakındır belki de. Anne sadece sever, korur, okşar, sevgiyle dokunur.

Düştüğümüzde, canımız yandığında, sırtımızdan hançerlendiğimizde hep “Anne” 
deriz. Tek kelime vardır o anlarda edilebilen. Sadece “Anne”.
 Annem ve arkadaşı yerel giysilerle.

“Anne” demek, sevgi istemektir. Sevilmeye, korunmaya, bakılmaya ihtiyaç duyulduğunu anlatan tüm cümlelerin tek kelimelik özetidir ‘Anne’ sözcüğü. Yetişkinlikte bile ne denli çocuk ve aciz kalınabildiğinin itiraftır “anne” diye haykırış.

Anneler de sevilmek ister. Anneler de “Anne” diyebilmek ister. Ama bazı anneler, annesizdir. Bazı annelerin anneleri hiç olmamıştır. Onlar daha bebekken, daha küçücükken anneleri göçmüştür bu dünyadan.

Anne nasıl olur, nasıl sever, nasıl kızar, azarlar hiç bilememiştir annesiz anneler. O yüzden de nasıl kızılır, azarlanılır hatta nasıl sevilir hiç bilemezler. Kimileri yakınlarınca büyütülmüş ve anne sevgisine neredeyse ulaşmışlardır; ama yine de ait oldukları kucakta büyümediklerini hep hissetmişlerdir.

Annesiz anneler, anne ararken anne olurlarsa, yavruları, hem çocukları hem de
anneleri olabilir.

Canından doğduklarının kucaklarında büyümemiş olabilirler; ama canlarından doğurdukları yavrularını kucaklarında büyütürken onların sevgisinde anne de olmuşlardır, annesi olduklarının yavruları da.
Sağdaki Annem. Daha on sekizinde bile değil.

Annesiz anneler, aynada hep bir anne görseler de gerçek bir annenin neye benzediğini hiç bilmemenin acısını hep yaşarlar. Onların sırça köşkleri hep bir yanında derin bir çatlak taşır. Annesizlik kırığı. Bu kırık hiç yapışmaz, hiç yok olmaz.

İnsan bu. Kırılmamak için kırar, üzülmemek için üzer. Ağı da olur derman da; ama derman olmak zordur.

Teselli etmek hem de nasıl zordur. Teselli edecek sözcükler yoktur ki. Daha icat olmamıştır o sözcükler. Gözyaşlarını hangi sihirli sözcük bir çırpıda durdurabilir? Sözcükler değil; ama zaman yapar bu tedaviyi.

Ne kadar teselli edilemeyecek durumlar olsa da, sözcükler ne kadar yetersiz, dil dökenler ne kadar aciz kalsa da yine de yakında bulunanlardan yatıştırıcı çabalar beklenir.
En ön sırada, en büyük kurdelalı; Annem.

Dil dökmek, teselliye çalışmak, yakınlarda olmak, düşünmek; kederleri gidermek için orada olmak anlamına geldir. Bu yüzden istenir işte en istenmedik durumlara düşüldüğünde yakınlar, eş dost, arkadaşlar uzakta olmasın, hemen dibinde olsun insanın. Omuz olsun, uzanan el olsun istenir yanı başlarda, zorlu günlerde.

Duygu, coşku, öfke, acı, sevgi, yalnızlık her insanca çok iyi bilinir. Her nefes alışta, her an birisiyle içiçeyizdir bu etkileyenlerden. Şımartacağımız etkileyeni iyi seçmemiz lazım. Öfke, yalnızlık, acı vermek gibi seçenekler sadece karşıdakileri etkilemez, hırpalamaz, yormaz;  bunları seçenleri de için için yiyip bitiren bir semiz kurttur. Meyve kurdu gibidir. Kemirdiği meyve, uygun gönüllerdir.

İtilmişlikten, dışlanmışlıktan, ilgisizlik ve sevgisizlikten duyduğu üzüntü, acı gözyaşı olmuş, gözyaşları içinde kalmış birine en güzel söz, yumuşak bir bakış

ve uzatılan bir eldir.

Bir el. Çok şey demektir. Vermek demektir. Dokunmak demektir. Yara sarıcıdır.

Gönlü kırık bir insan kaç yaşında olursa olsun, annesinin kucağında annesinin şefkatli eli saçsız başını kavrayarak göğsüne bastırırken sevildiğini duyan, korunduğunu hisseden, kucaklanılmış, sahiplenilmiş olduğunu duyumsayan bir bebek gibi ister aynen o bebeğin gördüğü muameleyi. Sarılıp, kucaklanmak, insan olmanın dikeni, çakılı, sivri kayalıkları olan ağlamaklı anlarında başını bastıracak sıcak bir sine ister.

 Çocuklar da ister bunu. Anneler de babalar da. Güçlü görünenler de. En güçsüzler de. İnsan, insanca bir sarmalamayla insan gibi kucaklanmak ister anne kucağı gibi kucaklarda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.04.2011
Paylaş :

Çatı Uçuran, Sis Dağıtan, Yüz Okşayan, Saç Savuran: Bahar Yeliyle, Kara Yeliyle Rüzgar

Genizleri yakan, içi daraltan koyu kurşuni renkli sisin çöküp, üstünde kalan mavi, taze ve ferahlatıcı hava ile tüm bağları kestiği günlerin ağırlığını bıçak keser gibi kesip atandır rüzgar. Kirlilikten kurtuluşun, nefes alabilmenin anahtarıdır.

Rüzgara sadece rüzgar denilip geçilemez de. Türlü türlüdür esen yel. Kuzeyden eseni, denizden geleni, dağ esintisi taşıyanı, sabah yeli getireni, keşişlemesi, lodosu, poyrazı, karayeli farklı farklı eser; başka başka değer saçlara, çatılara, yüzlere, ekinlere. Hepsinin sesi de, vuruşu da ayrıdır.

Rüzgarda başaklar salınır da, eğilir de. Rüzgarına göredir eğilim. Serti de olur rüzgarın, okşarcası da. Okşamanın en belirgini ekin tarlarında görülür. Yeşil başakların, sarı olgun ekinlerin esen yelde başlarını yatırmaları, kıvrak olmayan ama soylu bir rakstır.

Saçları savurarak yüze hafifçe bir serinlikle değen rüzgar, en romantik rüzgardır. Filmlerin de vazgeçilmez konusudur bu rüzgar. Erkek, kıza sevgisini ve korumacı davranışını çoğunlukla gece serinliğinde bu rüzgar eserken gösterir. Ceketini kızın ürpermiş omuzlarına koyarak.

Kirli havaların korkusudur rüzgar. Uğultusuyla ve çarptığı kapı pencere sesleriyle "geliyorum" haberini uçurur ilk, gittiği her yere. Ardından çoklukla yağmur da getirir. O yüzden bereketin ilk adımıdır rüzgar.

Rüzgar aşılayıcıdır. Çiçeklerin tozlarını taşır. Ağaçtan ağaca taşıdığı tozlarla meyveler olur, tohumlar olur. Toroslar’ın koca sedir ağaçlarından beyaz duman gibi yükselen tozlar, rüzgarın onları taşımasını bekler. Rüzgar, en yüksek sesle dolanırken ağaçtan ağaca, o çiçekten bu çiçeğe, sessiz bir görev içindedir de hem.

Dağların açık havalarında rüzgar bir başkadır. Yaban çiçeklerinin dokunaklı renklerinden söküp getirir bin bir türlü çiçeğin buram buram ıtırını. Şehirlerde bu yabanıllık yitmiş olsa da, rüzgarın çiçek açmış bir ağaçtan taşıyıp pencere pervazlarına bırakıverdiği iğde kokusu şehirde duyulabilecek en doyumsuz kokulardandır tıpkı ılık akışlı ıhlamur kokusu gibi.

Her yerin havası, kokusu, rüzgarı ayrıdır, Fethiye civarlarının da. Oralar günlük ağacı ile süslenmiştir. Küçücük günlük ağacı kozalakları ile döşenmiştir yollar. Yol boyunca, ufak çınar yapraklarını andıran yapraklarla dolu dallarını uzatırlar dostça, gelip geçene günlük ağaçları.

Günlük kokusu en hatırı sayılır kokulardandır. Çok dar bir bölgenin, nazlı ağacının baş döndüren kokusunu yayar günlük ağaçları. Rüzgarın cömert eliyle.

Rüzgar ulaktır; doğanın koşturan sesidir. Kokular serer balkon kapılarına, pencere önlerine. Günlük ağaçlarından, iğdelerden, kır çiçeklerinden, her renk güllerden çalınmış. Ağaçların, çiçeklerin tozlarını alır götürür onları bekleyen başka ağaçlara, çiçeklere. Rüzgarın haşmetli çığlığını duyan bitkilerin gönlü genişler. Tozları taşınacaktır; çoğalacaklardır bilirler, sevinerek.

Rüzgarla depreşir pek çok duygu. Ilık esen bahar rüzgarlarıyla kaynar kanları yeni yetmelerin, yürekleri aşılanmak için sevda çiçeği tozu bekleyenlerin. Toprağı, çam dallarını, dağ başlarını, insanı yorarak geçen kışların bitiminde esmeye başlayan akışkan ılık bahar yelleri, kavak yelleri oluverir çoklukla daha onbeşindekilerin, onyedisindekilerin delikanlı gönüllerinde. Ilık bahar esintileri, körpe yüreklerde ilk gençlik heyecanlarını depreştirir; yürekleri yerinden fırlatır. Gönülçelen oluverir kızlar, gönlü çelinen olmaya hazırdır zaten oğlanlar her baharda.

Rüzgarın halleri vardır; delice halleri, uslu, yumuşak başlı tavırları.

Aksaray’daki Güzel Baba Sokağı’nın başında, yıkılıp yerine derme çatma bir bakkal yapıldığı için artık yerinde olmayan eski ve tarihi Asmalı Çeşme, üç sokak ağzında yer alırdı.

Ana caddeden açı yaparak ayrılan iki sokaktan tarihi taş caminin bulunduğu sokakta, çelimsiz, çöpten çelebi ve yok yoksul biri yaşarmış yarım yüzyıldan fazla bir zaman önce. Bahar rüzgarlarında neşesi yerine gelir, ılgıt ılgıt esen ılık rüzgara karşı yürümeye doyamazmış. Olan tek kıyafetini yaz kış giyen bu kişinin eski gömleğinin düğmeleri çoktan düştüğünden hep bağrı açık gezermiş.

Baharda yüzünü okşayan rüzgarın tatlı okşamalarına ve burcu kokusuna doyamaz, cana gelir, efelenirmiş rüzgara şöyle diyerek “Es koçyiğidin bağrına es”.

Baharın sonu kış elbette. Koçyiğidin bağrına esen bahar rüzgarları, güzün sonlarında sert esmeye başlar, hele ayazlarda dondurucu vuruşlarla değerek esermiş. O vakit çelimsiz koçyiğit, üzgün ve sitemkar bir yüzle rüzgara dönüp yakınırmış “Buldun benim gibi bir ceketsiz garibi, es bakalım”.

Çeşme’ye giden yolun artık sonlanmak üzere olduğunu ilk, sağdaki dağlarda gri metal rengini yükselten rüzgar enerjisi için dönüp duran rüzgar santralleri haber verir. Onlar, sesi uğultulu rüzgarı, hiç sesleri çıkmadan hapseder ve başkalaştırır. Rüzgar, orda aşılanır. Artık aşılayıcı değildir oralarda rüzgar, ağaçlarda olduğu gibi.

Bu santraller giderek çoğalıyor. Bu da dağların, ovaların, şehirlerin temiz kalmasına, yaşayan görünür görünmez her canlının suyunun, toprağının kirlenmemesine içtenlikle sevinen herkes için bir muştudur.

Aynı görüntüler birkaç yıldır Datça’da da var.

Çeşme de, Datça da rüzgarın kol gezdiği, esintinin soluklanıp soluklanıp nefesi tükenene kadar yelin her halini üflediği topraklardır. O toprakların rüzgarları, nasıl da faydalı olmaya başladı ışık olarak,;karanlıkları aydınlatarak son yıllarda.

Rüzgara sevdalılar vardır. Çalının bülbüle, bülbülün çalının tepesine sevdası kadar bilindik olmasa da sevdaları.

Yelkenlilerin baş tacıdır rüzgar. Salkım saçak, süklüm püklüm duran beyaz yelkenler, hayat öpücüğü olacak bir rüzgar uğultusu bekler canlanmak için. O uğultu canlanacakları ilk nefestir; canları kadar sevdikleri rüzgarla dolacaklarının kulaklarına fısıldanışıdır.

Martı kanatları kadar ak kanatlarıdır yelkenler, gemilerin. Açık denizlerin rüzgarları, yelkenlerin cansuyudur. Bitmeyen sevdasıdır göğün altında. Hışımla vuran dalgaların üstünde, kamçı gibi vınlayan bir başka sevdadır bu. Yelkenin rüzgara tutkusu.

Rüzgarla dolunca yelkenlerin bağırları, keyifleri yerine gelir. Alır başlarını giderler süzülerek. Dev martılar gibi. Rüzgarın kanatlarında rüzgar gibi uçarlar masmavi dalgalı sularda. Keyiften beyaz beyaz köpürterek denizleri.

Yelkenler, rüzgarla yelkendir; yoksa yitiklikler içindedir.

Yel ile beslenen yel değirmenleri, rüzgarın has dostudur. Rüzgarın yolunu gözleyendirler. Yeşillikler içinde, yüksekçe kaya diplerinde, tepelerde, su kenarlarında olurlar. Taştan olanlarının güzelliği, doğanın işlemesini taşır. Demir kanatları, kuşlara nispet yapar gibidir. Demirin pervane dansı, esen yel ile başlar. Rüzgarla coşar; rüzgarla öğütür buğdayı, yulafı, arpayı, çavdarı, mısırı.

En güzelleri de Alaçatı’da, Çeşme’de, Datça’dadır yel değirmenlerinin.

Çiftliklerin, kanalların ülkesi Hollanda’daki yel değirmenleri, Ege’nin taş yel değirmenlerinden daha farklıdır. Tahtadan ve sevimlidir. Onları görünce insanın aklına hemen ot damlı, sivri çatılı, pencereleri kırmızı çiçekli, şirin, önünde tavuklara, kazlara yem veren tahta ayakkabılı, dantelli başlıklı Hollanda kızlarının dolandığı eski Hollanda evleri gelir insanın aklına. Masalımsı görüntüler sunar yel değirmenleri. Çocukluğumuz hikaye kitaplarını süsleyenlerden.

Seher, sabah rüzgarının sanki esermişçesine söylenen adıdır. Sabahın seherinde türküler yakılmıştır öten kuşlar için. Sabah yeli, uyku mahmurluğunu dağıtır doğan güneşin kızıl şafağında mahmurca eserken.

Rüzgarın hiddeti, öfkenin en köpürmüşüdür. Esmesin bir kez hiddetle, ne çatı kalır geçtiği yerde ne ağaç. Kökünden söker, çıkarır ağaçları kök saldıkları topraklarından. O ağaçlar onmazlar da bir daha.

Şiddetli rüzgarın kökünden söküp attığı zeytin ağacımız, biz yazın Çeşme’ye varana kadar kökü dışarıda geçirmiş kışı da baharı da. Yazın, tekrar yerine diktik ,kökü kışın soğuğunda açıkta kalmış zeytini. Rüzgar, köklerini acıta acıta onu söküp çıkarmasın bir kez daha topraktan dışarıya diye dibine çok iri onlarca taş koyduk. Zeytinin gövdesini sağlamlaştırdık yuvasında. Destekler verdik ona üç yandan.

Zeytin ağacımız, sonraki yıllarda rüzgarın şiddetinin acımasız olduğu kışlarda bile bir daha topraktan köküyle birlikte çıkmadı ama üçüncü senesinde kurudu.

Rüzgar, elektrik olur kimi yerlerde. Santrallerden geçerek hayatları aydınlatır da, hiddetle koşarak karartır da. Evsiz de bırakır, köysüz de. Silip süpürebilir koca bir kasabayı, önüne kattığı gibi havalarda savurarak çatıları, pencereleri.

Rüzgarın yakınıdır hortumlar. Kadim dosttur rüzgar ile hortum.

Eskiden pek olmazdı buralarda hortumlar ancak artık özellikle rüzgarlı günlerde yapılan şehirlerarası yolculuklarda hortum görmek olağandışı değil. Üstelik çoğu da hakkıyla hortum. Bazen denizden koşarak geliyor hortum, koca bir filin burnundan kopmuş gibi, döne döne, dumanlı, koyuluklar içinde, grinin, koyu mavinin en hiddete bürünmüş rengine boyalı olarak.

Denizden esen rüzgarların en bilindik olanı imbatlardır. İzmir’in esintisidir imbat. İmbat eserken deniz kenarındaki bir camekanlı seyyar satıcıdan alınan ve denize karşı yenilen boyozların lezzeti ikiye katlanır.

Rüzgar, bir uğultudur. Tepelerin yalnızlığının şarkısıdır dağ esintileri. Yosunlu kayaların üzerinde gezinen görünmez gezgin, ağaç yapraklarının salınışını tatlı bir mırıltıya bürüyen çırpınıştır rüzgar.

Denizin çırpıntısıdır; yelkenin sevdasıdır, özlemidir yel. Ara sıra uzaklaşıp sonra dönüp dolaşıp yine gelen, ele avuca sığmaz kanatlarıdır yelkenlilerin.

Rüzgarın rengi yoktur ama hayat, rüzgarla renklenir. Doğa soluklanır rüzgarla, ekinler titrek bir dansa geçer rüzgar onların başlarına değince, başlarını döndürünce .

Diriltir rüzgar. Tazeler bedeni, duyguları. Uyandırır. Havasızlıktan bunalmış, sersemlemiş başların sersemliklerine son verse de, kamçı hışmıyla döverse, eserse yüzlere, bu kez rüzgar sersemleticidir.

Kapalı ortamlardan, havasız odalardan, kasvetli anlardan kurtuluş, rüzgarın yumuşak elinin saçlarda, yüzde dolaşmasıyla olur. Tazelik saçar bu okşayış. İçini titretir insanın, kendine getirir.

Tepelerde dolaşırken bir rüzgar uğultusu duymamışsanız, o tepe o gün yalnızdır. Hüzünlüdür şarkısını söyleyememekten. O dolaşmada da noksan bir yan vardır. Tepelerin korosu sadece kuş seslerinden oluşmaz ille rüzgarın uğultulu sesi de olacaktır.

Kestane, kocakarı, kırlangıç, leylek  fırtınaları önce güçlüce bir rüzgarla başlar. Gök açılır; ufuk alabildiğine görünür rüzgar böyle eserken. Pencereleri, açık balkon kapılarını çarpar içeri dolan rüzgarın derin soluğu. Tülleri dışarı fora eder. Ağaçlarda eğer kalmışsa tek tük sararmış, kızarmış yaprakları yere düşürür daha ilk esinti. Çıplak ağaç gövdelerinden ta uzaklara savrularak uçuşur kuru yapraklar.

Kestane fırtınasında dökülür at kestaneleri, gizlendikleri koca yaprakların altından. Rüzgarın sesinin yanında cılız bir inlemeyi andıran çığlıklarıyla dikenli kabukları çatlar at kestanelerinin düşerken. Sokaklar, kocaman kahverengi kestaneden boncuklar takınır kaldırım taşlarının üzerlerinde duran.

Bir de içerlerde, derinlerde esen rüzgarlar vardır, ta yüreklerde, gizli köşelerde. Fırtınadır aslında çoğunlukla onlar. Ne fırtınalar kopar gönüllerde kıra döke hiç ses vermeden. Ne bulanık dalgalarda boğarlar o fırtınalar ruhları. Onyedi yaşın kavak yellerline hiç benzemez bu kara yeller. Kırar, yıkar geçer. Viran ettiği de olur geçtiği yürekleri.

Rüzgar, tepelerin, yükseklerin efendisidir, ovaların aşılayıcısıdır, şehirlerin bulanık havasını silip süpürüp temizleyendir. Kırların, hercai renkler üzerinde tatlı tatlı mırıldanan elidir. Kara bulutlu havaların hiddetle kükreyen sesi, ağaç yapraklarını şen şakrak oynatan üfürüktür. Çiçeklere kaçamak buseler konduran dokunuştur rüzgar, görünmeden serince.

Rüzgar, hayatın esmesidir. Hayatın tazelenmesi, soluk almasıdır. Çiçeklerin, ağaçların, yelkenlerin, yel değirmenlerinin yolunu gözlediği görünmez yolcudur. Okşayarak da gelir, yıka yıka da. En tatlı mırıltılarla da sokulur, kükreyerek de. Sisli havalarda en özlenendir. Pusun korkusudur. Hayattır, hayat verir.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci