29 Aralık 2012 Cumartesi

'Sardunyalı pencereler' adlı denemem;

ww.kadinhaberleri.net

adlı internet gazetesinde yayınlandı.

Okuyacak olanlara, keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

Kül Kedisi’nin camdan ayakkabısı


Masal deyince aklıma Kül Kedisi düşer.
Kül Kedisi denince de gece yarısını gösteren saat…
O saatin çaldığı gecenin tam on ikisi de gerçeklerle yüzleşmeyi çağrıştırır bana.

Öyle ülkesel, evrensel gerçekler değil. Dünyevi ya da uhrevi de değil. Kendi gerçekleri ile yüzleşemeyen, bu gerçeklerle nasıl başa çıkabilir ki?

En yalın, en yakın gerçeklerle yüzleşmenin sesidir benim için gece yarısı saat on ikide çalıp, peri değneği değmiş Kül Kedisi’nin o saltanat arabasını kabağa, arabacıyı da sıçana döndüren, on iki kez çınlayan saatin sesi. Hani Kül Kedisi’ne ayakkabısının tekini kaybettirmişti. Bizlere de pabucu ters giydirten sestir o. Kendi içimize bakma cesaretinin sesidir gecenin on ikisinin sesi.

Kül Kedisi, gerçeklerle saat on ikide yüzleşmişti. Herkesin bir kendi gerçekleriyle yüzleşme saati vardır. O saat, yüzleşenlerin saat on ikisidir.

Kendi gerçeğimiz dışında her gerçeğin çözümleyicisiyizdir her nedense. Aklımız her şeye yeter de bir hasıraltına süpürdüğümüz kendi kusurlarımızla, noksanlarımızla, olmayan yetilerimizle  başa çıkamaz. Kendimizde görmek istemediğimiz ne var ne yoksa, onlarla yüzleşmekten köşe bucak kaçarken akla gelebilecek her konuya ilaç olabileceğimizi düşünürüz; fikirler üretebiliriz o konularda hararetle. Hatta yazı bile yazanlar olur o konularda. Doğrusuna eğrisine bakmaksızın. Çalakalem! Cümleler kurulsun da varsın, edebiymiş değilmiş şöyle dursun; okunabilir mi değil mi, ne anlattığı anlaşılır mı yoksa buruşturulup bir kenara  mı atılıyor o bile  dert edilmeden.

Saat on ikiyi çaldığında kendimizi görürüz aynada. Neysek oyuzdur o aynada, tam o anda. Sihirli değnek değmemiş tüm balkabaklarımızla. Kusur adına ne var ne yoksa  örtmüş gecenin karanlığına sığınmaksızın, tüm kusurlarımızla ortada olan  salt kendimizle karşı karşıya kalırız.  Kendimizle yüzleşiriz saat gecenin on ikisinde, masaldaki gibi.

Saat on ikide Kül Kedisi gibi  gerçeklerle yüzleşildiği an; Pamuk Prenses'in uykusundan uyandığı andır.

Yüzleşmeler ağrılıdır. Yürek sızlatır. Doğurgandır da. Türlü türlü hisler doğuverir kısacık bir aynaya bakışın ardından. Kendini kandırma gibi. Ya da kıskançlık mesela.

Kendimizi kandırır mıyız, aynaların dediğinin aksini varsayarak? Kandırırız. Hem de hasından, dört dörtlüğünden kandırırız kendimizi. Çevremizi kandırır mıyız? Belki bir nebze. Kananlar olabilir. Ama çevremizdekilerin çoğu  kanmaz; sadece kanmış gibi yapar. Kanmış gibi yapanlar, kendine bir zararı olmadıkça kandırdım sananlara renk de vermez üstelik. Taş atıp da çamuru üstüne sıçratmaz. İdare edip giderler yani.

Kendini kandırmak, oyun oynamak gibi gelebilir; ama oyunlar sadece oyundur. Hiç gerçek olmazlar. Ve hep biterler. Kapanan bir son perdeleri vardır mutlaka.

Kendini kandırmak, bir insanın kendisine yapacağı  en büyük yanlıştır. Kandırmakla gerçekler değişmez ki. Kandırmakla kalırsın kendini. Bilirsin de üstelik nasıl bir kandırma ustası olduğunu. Aynaya bakamazsın. Bir yalancı görmeyi kimse sevmez çünkü tam karşısında. Hele o görülecek yalancı yüz, kendi yüzüyse insanın.

Diyelim ki kendin dahil herkesi kandırdın, olacak şey değil a, oldu sayalım haydi. Peki Allah’ı kandırmak mümkün mü? Yani sonuçta sadece kendini kandırıyor başkalarını kandırdığını sanan. Kendine ediyor ne ediyorsa.

Kendimizi kandırmaya ilk, öykündüğümüz olgular sonrası başlarız. Kime, neye öykünüyorsak en az onun  kadarızdır güya o alanda. Kesinkes öyle olduğunu sanırız. Kandırıktan tabii.

Yetenekler eşit dağıtılmamış. Hep iyiler var; daha iyiler var; en iyiler var.  İyi olmakla yetinmek varken en iyi olmayı düşleyip, vasat dahi olunamayınca saat on iki kere vurur. Yüzleşme vaktidir. Acı vakitlerdir yüzleşme vakitleri.
 
En iyinin, en iyi olduğunu bazen yarışlar bile söyleyemez; ancak Cahit Sıtkı’nın en iyilerden olduğunu bir yarış söylemese de olur. O söylüyor zaten her kelimede usulca; ama gök gürlemesi gibi.

Ne iyi ne en iyi ne de daha iyi olmak zorunda değiliz. İstedik diye de olamayız zaten. Olmaya çabalarsak da kötü bir müsvedde, komik bir taklit oluruz. Engel de olamayız bizden daha iyilere. Onlar gibi olmak istersek de kendimizi bizzat kendimiz küçük düşürürüz. Aklı başında hiçbir insanın düşmek istemeyeceği bir duruma düşeriz. Kim ister bu duruma düşmeyi? Akıllılar istemez; onu çok iyi biliyorum.

Öykünür dururken olmak istediklerimize, sırf istemekle öyle olunamayacağını kabullenemezsek zaten o öykündüğümüze benzeyemeyeceğimiz gibi asla kendimiz gibi de olmayız. Olsa olsa mutsuz oluruz. Çekemeyen oluruz. Oysa olgun başaklara hiç bakmayız. Olgunlaştıkça başlarını eğen başaklara. O çok ünlü deyişte söylendiği gibi.

Köyünde herkesten, her şeyden önce en ilk anılan biri,  koca şehirde adını kimselerin bilmediği biri oluverir. Bu gerçekle ilk yüzleşme elbette hiç hoş olmaz köyde adı ilk anılan için. Köyünde habersizce yaşadığı gün gibi apaçık bu gerçek, yalnızca şehirde vurulur yüzüne. O şehirde her köyün adının ilk anılanına rastlanır zira adım başı. Hep köydeki gibi adı herkesten önce anılacağını sananların yolu bir gün kalabalık bir kente düşmeye görsün. Saatin sesini orada duyarlar. Saat, on ikiyi vurmaktadır. On ikiyi vuran saat,  gerçekle yüzleşeni de tam on ikiden vurur.

Erdem, daha nice köyler ve daha nice adı ilk anılanlar olduğunu görüp kavrayabilme, sonunda da kabullenebilmededir. Kabullenme olgunluk; kabullenememe  iç kavgadır. Duyguların içte tepişmesidir. Önderi, kıskançlıktır bu duyguların.  

En zor şeydir bir insanın kendisini düşlediği yerde görememesi. Ama o yerde başka birileri görülebilir. O birileri işte öykünülen kişilerdir. Öykünülen kişilere hayranlık duyulur, olağandır; ama daha çok kızgınlık duyulur sanki. Kızgınlık, kıskançlığı getirir. Çekişmeyi getirir. Kızan için iç çatışmasını getirir. Tüm bunlar da çatışma halindeki kişi için sonunda iyi şeyler getirmezler elbette. Kendiyle barışık olmayı unuturlar. “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” desturuyla kavgaya girerler. Bu desturun bir kavgayı kaybettiği hiç görülmemiştir.

Kıskançlık, en ağır duygulardandır. Kıskançlığın en güzeli çocukça olanıdır. Eve yeni doğmuş bir kardeş gelir gelmez daha iki, iki buçuk yaşındayken birdenbire büyümüş de abi olmuş, abla olmuş bebeklere yakışır.

Yetişkinler için kıskançlık, binmek istedikleri trenlerin istasyondan kalktığını fark edip bir de içine yabancıların kurulduğunu görmektir.

Trendeki yabancıyı kabullenmek akıl işidir, olgunluk işidir. Pişme böyle olur. Hamlıktan pişmeye sonra olmaya giden rotadır bu. Rotanın şaşmaması için yetenek şarttır yani pusula gerektir öncelikle. Yoksa eğer bir yön gösteren  pusula elde, eller boş kalır.

Teşbihle anlatmaya başlamışken… Trenin yabancı yolcuyla hareketi, kıskançlığın alevlenmesidir. O, eve bir kardeş gelince altüst olan apansız abi, abla olmuş bebekvari kıskançlığın masumiyetinden çok uzaktır bu kıskançlık. Yetişkin kıskançlığı bebeklerinkine hiç benzemez. Bir de elde  pusula olmayınca, elden gelen yapılır bu kez treni durdurmak için.

Daha sonraki istasyonlara haber bile salınır. Yollar bile kestirtilebilir. Raylara kütükler döşetilebilir. Tek o trene binmesi istenmeyen yabancı binmesin de tren kalkmasa da olur. Zaten o trene binme yeteneği olmadığı için kendi de binemeyecektir  treni engelleyen, iyi bilir bunu.

Kül Kedisi’nin camdan ayakkabısının tek tek ayaklara denendiği saattir işte o saat. Ayakkabı tek bir ayağa uyacaktır. Her ayağa olmaz o ayakkabı.  Ayakkabının ayağa uymadığı saat, trene yabancının binmiş olduğunun görüldüğü saattir. Bu saat,  gerçeğin yüze çarpıldığı saattir.  Oysa ne güzel yaşanılıp gidilmekteydi şimdiye kadar –mış gibi yaparak. Kendini  kandırdığında herkesi de kandırdığını sanarak. Halbuki  artık –mış gibi yapanların,  mişli geçmiş zamanın hikayesi ile anlatıldıkları masalların yazıldığı vakittir, vakit. Yazılan yeni masalın gerçekleri haykırdığı ve -mış gibileri kustuğu andır.

Ağacın en tepesine konmak istenirken alt dallara tünemek ar gelir, zor gelir, ruha dar  gelir. Ama gerçek budur. Yüzleşmedeki en amansız gerçektir bu. Arabanın kabağa dönüştüğü andır. Sihirli değneklerin sadece masallarda olmasına hayıflanmaktır içten içe.

İnsanız ve her yönümüzle güçlü değiliz. Dört başı mamurluk Allah’a mahsustur.

Her öğrenilen, tecrübe edilerek yaşanıp görülmüş olan şey, davranışlarımıza yansımaz. Tecrübeler, hiç kazanılmamış gibi davranılabilir. Nefsin en derin girdaplarında boğulmalar yaşanır çalkantılı dalgalar arasında. Çırpına çırpına. Olması istenen şey, her şeye rağmen, gerçeklere rağmen olsun diye didine didine çırpınılır. Oysa girdaba düşen çırpındıkça batar.

Kül Kedisi’in cam terliği bugün de hala denenmektedir. Kimi ayaklara uymakta kimisini sıkarak can yakmaktadır. Hatta kanatır bile bazen ayakları. Ayakkabı bu, ne bol gelecek ne de dar. Ne dar gelen ne de bol gelen ayakkabı değil, ayağa göre ayakkabı giyileceğini bilmektir öğrenmişlik, olgunluk, hayatta yol kat etmişlik. Olgunluğun, olmaklığın göstergesidir  sadece bir “Eyvallah”. Demesi en zor tek sözcüklü cümledir aynı zamanda “Eyvallah”. Diyenle demeyen hiç benzemez bir birine.

“Roma’da ikinci adam olacağıma köyümde muhtar olurum” demiş Sezar.

Ama köyünde muhtar olmayı geçin, ihtiyar heyetinin son azası bile olamayacak olursa ne olur, onu dememiş. Deseymiş; belki hala Kül Kedisi’nin ayakkabısının ayağına olmayacağını bile bile kan revan içinde denemezdi onca nefsine yenilmiş hırslı  insan.
(Hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 27.12.2012
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

23 Aralık 2012 Pazar

'Soğan kokmayan evde mutluluk olmaz' adlı öyküm;

ww.kadinhaberleri.net

adlı internet gazetesinde yayınlandı.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

18 Aralık 2012 Salı

Ev almak, devle baş etmekmiş



Itır ve Yüksel, evlerine iyiden iyiye sığamaz olunca küçücük evlerini, rahat edebilecekleri daha büyük bir ev almak için satışa çıkarmalarının ardından ev, alıcılarla dolup taştı. Evi gezdiren emlakçılar arasında Tanfer Bey de vardı.

O gün eve bakmaya gelenlerden biri de daha tanışır tanışmaz, tahsilinin olmadığını; ama yanında hep üniversite mezunları çalıştırdığını söyleyen mahallenin türedi zenginlerinden bir yapsatçıydı. Para, her şeyden önce gelirdi ve paran kadar konuşurdun yapsatçıya göre. Itır, adamın densizliklerine kulak tıkadı, eşi de zaten insanların her halini hoş görürdü. O kadar farklı insan tanımışlardı ki evlerini satmaya kalktıklarından beri,  emlakçı dükkanlarının insan sarrafı olmak için bir laboratuar olduğunu çoktan öğrenmişlerdi.

Küçücük; ama elden geldiğince özenli, şirin  evleri, emlakçının gözünü boyamış görünüyordu. Zaten evi her görenin ilk tepkisi evin ne kadar şirin ve sıcak bir havaya sahip olduğunu söylemekti. Emlakçı, evden çok etkilenmiş  olacak ki daha eve girer girmez salonun baş köşesindeki koltuğa çivilenmişcesine  oturdu. Evi gezenlerin tamamı gidene kadar da oturduğu yerden kalkmadı. Fıldır fıldır oynayan gözleri, evin küçük salonun her bir noktasında gezinirken,
-Gidin, evi gezenleri gönderin. Gezenlere evi sattım deyin. Bu evi ben alacağım. Parasıyla değil mi; vereceğim parasını ben alacağım. Hemen gönderin gezenleri. Benim işim gücüm var.  Oyalanmayayım durduk yerde, diye ısrar ediyordu.

Itır ve Yüksel, diğer alıcıların paraları çıkışmayınca, yapsatçının hem kararlı hem de ısrarcı haline kanıp gönderdiler evi gezenleri utana sıkıla. Yapsatçı,  içlerinde Tanfer Bey’in de olduğu diğer müşteriler gider gitmez, karıkocanın sökerek yeni evlerine taşıyacakları klima ile hırsız alarmının kendisine kalıp kalmayacağını sordu,
-Bunlar bana kalacak, değil  mi?
Klimanın da hırsız alarmının da gideceğini duyunca homurdandı. Yüksel," ilanda evin klimalı ve alarmlı olarak tanıtılmadığını" söyleyerek adamı susturdu.

Yapsatçı, hazırlıklı gelmişti. Bir kâğıt kalem çıkararak hemencecik kendi kendine bir sözleşme hazırladı. Itır ve Yüksel'in itirazlarını hiç dinlemeden ısrarla az da olsa belli bir kaparo bıraktı masaya. Dediği anında olsun isteyen bu cahil adamın uluorta davranışlarını Itır da Yüksel de önemsemedi önce. Evi sattıktan sonra adamı bir daha görmeyeceklerdi nasılsa. Şimdi tek düşünceleri, iki gün evvel buldukları bütçelerine uygun evin sahiplerine kendi evlerini sattıklarını bildirmekti.

Itır ve Yüksel, geniş bahçesi ağaçlarla kaplı bir sitede, paralarına göre bir giriş katı bulmuşlardı. Buldukları evin tek bir balkonu dahi yoktu; ama şimdiki evlerinden daha genişti ve otoparkı vardı. Oturdukları küçücük evlerini badana bile ettiremez hale geldiklerinden daha geniş bir ev alabilmek heyecanıyla doluydu karıkoca.

Ertesi gün, almaya niyetlendikleri evin sahipleri ile görüştüler. Evle ilgili çözülemeyecek bir sorun çıkınca giriş kattaki evi alma hayalleri suya düştü. Başlarını sokacakları bir ev alamazlarsa, oturdukları evi de şimdilik satamayacakları anlamına geliyordu bu.

Alabilecekleri yeni bir ev bulmadan oturdukları evlerini satamayacakları için durumu hemen yapsatçıya bildirdiler. Başlarını sokacak bir ev bulmadan, ne evlerini satabilirler ne de ellerine geçecek parayı kiraya vererek çarçur edebilirlerdi. Kendi evlerinde kiracı olup, evlerinin satışından elde ettikleri parayı, evlerini alan kişiye kira olarak geri vermek olacak şey değildi. Itırla Yüksel,  yapsatçıya  bunları anlatıp zorla bıraktığı kaparoyu iade etmek istediler. Zorla kaparo bırakan yapsatçı, hiç oralı olmadı. "İlle de evi alacağım" diye tutturdu. Tehditler savurdu. “Sözleşmemiz var, davacı olurum” dedi. Karıkoca, noter huzurunda yapılmamış sözleşmenin hiçbir hükmü olmadığını anlatan kanunu hatırlatarak yapsatçının kaparo bıraktığına ilişkin imzalattığı kağıdın hukuken en ufak bir değerinin olmadığını söyleyip, küçük miktardaki kaparosunu bir kez daha iade etmek istediler. Adam, parayı almak istemeyip tehditlerine devam edince de “Sen bilirsin, biz bir hayır kurumuna senin adına bağışlıyoruz o zaman” deyip adamın emlakçı dükkanından ayrılmaya yeltenince, açgözlü yapsatçı aniden tavrını değiştirdi. Kaparo olarak bıraktığı parayı kaparcasına aldı. Itır ve Yüksel, dükkanından çıkarken arkalarından öfkeyle söyleniyordu,
-Biliyorum, benden bin lira daha fazla veren biri geldi, evi ona sattılar.

Itır da Yüksel de hayli sinirlenmişlerdi cahil ve cesur adamın hallerine; ama onun kendi kendine kurduğu senaryolara sonunda kendinin bile inanmasına gülmeden edemediler.

Ertesi gün ilgilerini çeken bir ev ilanı için aradıkları emlakçı Nazari, onlara o gün evi gösterebileceğini söyledi. Evi, gündüz gözüyle görmek istiyordu karıkoca. Çalıştıkları için ancak öğle tatilinde gidip gezebileceklerdi evi.  Öğle vakti emlakçıyı da alıp Ankara, Beştepe'deki evi görmeye gittiler. Ev, kenarı koşu pisti olan yetişkin çamlarla kaplı ormana bakıyordu. Tam istedikleri gibi bir yerdeydi ev, yüksekte ve orman manzaralı.

Kapıyı eski bir sporcuyu andıran uzun boylu, zayıf, eşofman giymiş beyazca saçlı orta yaş üzeri Gülşen açtı. Evine alıcı gelen bir satıcı olarak çok neşelendi Itır ve Yüksel'i görünce.

Giriş kattaki ters dubleks evde kızıyla yaşayan Gülşen’e, Itır evi neden satmak istediklerini sordu ilkten. Gülşen, komşuları ile anlaşamadığından evi satmak zorunda kaldığını söyleyince Itır, nasıl bir anlaşmazlık olduğunu merak etti. 

Gülşen, soru sorulmasından rahatsız oluyor gibiydi. Sorulara ya cevap vermiyor ya da geçiştirmeye çalışıyordu. Ev ile ilgili soruları cevaplamaya yanaşmıyor, geçiştirmek için bin dereden su getiriyordu. Gülşen, komşularıyla neden  anlaşmazlığa düştüğünü, komşuların bu kadar yıldır çok iyiyken neden birdenbire evi sattıracak kadar değiştiklerini bir türlü anlatmıyordu. Komşularından yakınıyor başka bir şey demiyordu.

Ev, kibar olmak için ezim ezim ezilen, kırılıp dökülen, kıvırcık saçlı emlakçının anlattığından çok daha dar ve küçüktü. Daracık salonun yola bakan duvarı boyunca yer alan pencereden gözüken orman manzarası karşısında salonun küçüklüğünü görmezden geldi karıkoca önce. Mutfak da bu kattaydı. Daracık, küçük penceresinden sızan ışığın aydınlatamadığı,  uzunlamasına bir mutfaktı.   
                                                                        
Ne masa sığabilirdi mutfağa ne de dolap. Duvar boyunca iki kişilik üzeri suni deri kaplı bir sedir uzanıyordu. Sedirin hemen önünde de ince, uzun, plastik, iki ayaklı bir masa vardı. Bu masaya iki tabak, iki bardak konunca salata kasesi için bile yer kalmayacaktı.

Üst katı bir çırpıda görmek mümkün olduğundan alt kata inip odaları gezmek istediler. Aşağı katta iki oda olduğunu okumuşlardı ilanda. Arka bahçeye açılan bir kapı olurdu böyle ters dubleks giriş katlarda. Emlakçı da zaten alt katın bahçeye açıldığını söylemişti.  Itır, evi alırlarsa çiçek dikerdi oraya, tohumlar ekerdi.

Basamakları inerken Itır'ın gözü merdiven altına takıldı kaldı. Merdiven altında bir karyola duruyordu. Karyolanın başucundaki duvar nem kapmış,  küf içinde kalmıştı. Zemin katın oldukça rutubetli olduğu besbelliydi.
-Burada kim yatıyor, diye sordu Itır.
Evi satmaya çabalayan Gülşen, bu sorudan hiç hoşlanmamış gibi geldi Itır’a. Belli belirsiz bir mırıldanmayla,
-Kızım, dedi.
-Kızınız neden havasız ve rutubetli merdiven altında yatıyor? Alt katta iki oda daha var deniyordu ilanda.  Kızınız neden odalardan birinde yatmıyor?
-Odanın biri kedinin.
-Kedi?
-Evet, kedimiz var iki tane.
-Kızınız öbür odada yatabilir.
-Öbür odayı kullanmıyoruz.
-Neden kızınızı evinizin odasında değil de beton zeminli rutubetli merdiven altında yatırıyorsunuz?

Gülşen, kem küm ediyor, sıkıntıyla başını bir o yana bir bu yana çeviriyor, lafı değiştirmeye çalışıyordu. Gülşen, soruya yine doğru dürüst bir cevap vermeyince Itır işkillendi. Artık her şeye daha bir dikkat kesilmişti.  Itır, alt katta iki oda var denilmesine rağmen merdiven altındaki geniş beton hole açılan dört beş kapı görünce neden bu kadar çok kapı olduğunu merak etti. Üstelik kapıların hiç biri bir diğerine benzemiyordu. Farklı renklerdeydiler, kimisi pencereli kimisi de sanki dış kapı gibiydi.  Itır, dış kapıyı andıran büyük kapıyı göstererek,
-Bu kapı bahçeye mi açılıyor?
-Hayır, bahçeye çıkış yok.
Itır, evin bahçeye çıkışının olmamasına hem şaşırmış hem de bundan hoşnut olmamıştı.
-Yani bahçeyle irtibatı yok bu evin öyle mi?
-Bahçeye çıkış yok.
Beton hole açılan büyük kapıya gözü takıldı Itır’ın.
-Oda kapısına benzemiyor bu kapı, öyle değil mi Gülşen hanım?
-Orası oda değil.
-Peki nereye açılıyor bu kapı?
-Apartmanın zeminine.
-Neden zeminden sizin evinize kapı açılıyor? Siz neden zemine girip çıkmak, kalorifer dairesi olan yere işlemek istiyorsunuz, diye sordu Yüksel.
Gülşen sustu. Yüzü ekşimişti. Sıkıntıyla kımıldanıp duruyordu.
- Alt katta banyo var mı, diye konuyu değiştirdi emlakçı Nazari.
-Yok.
Emlakçı Nazari, sorduğu soruya pişman olmuş gibi susup birkaç adım geriye çekildi.
-O halde bu kapılar nereye açılıyor, bir bakalım mı, diye sordu Itır.
Itır, kapıları açmaya çalışınca kapıların kilitli olduğunu fark etti.
-Bu kapılar kilitli.
-Evet.
-Güvenlik sorunu mu var?

Gülşen, sıkıntıyla kedilerin odasının kapısına yöneldi. O odanın kapısı açıktı. Ancak içerde tek bir eşya yoktu sadece kedinin mama kabı ve kir içindeki minderi görülüyordu açık kapıdan. Odanın zemini betondu ve kesif bir rutubet kokusu kapladı ortayı kapı açılınca.
-Burası kedilerinizin odası galiba.
-Evet.
-Kedilerinizin yattığı bir oda var; ama kızınızın yok. Onca boş oda kilitli dururken kızınız neden merdiven altında yatıyor? 
Itır, sorusuna cevap alamadı.
-Kızınız o rutubetli merdiven altında rahat uyuyabiliyor mu, diye üsteledi Yüksel.

Gülşen sağa sola bakınmaya başladı. Ardından da saatine baktı. Itır, işin içinde bir iş var, Gülşen'in anlatmadığı bir şey var diye düşündü.. Hatta artık buna kesinlikle emindi. Yüksel de sorulara doğru dürüst cevap alamamaktan hoşnut değildi. Alt kattaki her odanın zemininin beton olması da çok tuhafına gitmişti

-Diğer kapıları da açar mısınız, odaların içlerini görelim? Odalar,  çok dağınık şekilde dizilmişler sanki, deyip kedi odası dışındaki odalardan birisinin kapısının önünde durdu Itır. Kapının kilitli olduğunu bildiğinden,
-Gülşen hanım, kapıyı açar mısınız, odaların içlerini görmek istiyorum, dedi.
-O odaların kapıları kilitli.
-Kilitleri açın o halde, dedi Yüksel.
-Açamam.
-Neden, siz bu evin sahibisiniz, odalar da sizin. Siz evinizin odalarını açamıyor musunuz?
-Anahtarlar bende değil.
-Kimde o halde sizin evinizin odalarının kapı anahtarları?
-Komşularda.
-Sizin evinizin odalarının anahtarları komşularınızda mı, diye sordu Itır hayretle.
Gülşen, sıkıntıdan kısılmış gözlerini Itır'dan kaçırarak yüzünü yere eğdi.
-Kedi odasının dışındaki bütün odaların anahtarları komşularınızda mı, diye üsteledi Itır.
Gülşen’in yüzü iyice sarktı. Gözlerini kaçırıyor,  cevap vermiyordu.
Itır, konuşmaları dinleyen ve onun da tedirgin olduğu yüzünden okunan emlakçıya baktı.
-Bunlar ne demek Nazari Bey?
-Bilmiyorum.
-Bu evi satışa çıkarmadan önce gezdiniz, tapu fotokopisini aldınız değil mi?
Emlakçı Nazari, sustu, cevap veremedi.
-Hanımefendi, bu odalar neden kapalı? Satılacak bir ev, alıcılara gösterilir. Sizin odalarınız gösterilemiyor; çünkü kilitli. Kilitli kapılar açılamıyor; çünkü anahtarlar komşularınızda. O halde komşularınızdan anahtarlarınızı alın öyle bakalım odalara. Biz sizi bekleriz.
-Anahtarları alamam.
-Neden?
-Vermezler.
-Siz, evinizin odalarının anahtarlarını geri isteyince komşularınız size sizin anahtarlarınızı iade etmezler mi demek istiyorsunuz?
Gülşen susuyordu. Bir yandan da sıkıntıyla eşofmanının yakasını çekiştiriyordu.
-Çilingir çağırmadınız mı anahtarları değiştirmek için?
Gülşen iyice bunalmıştı.
-Hanımefendi, hiçbir alıcı odalarını görmediği, dahası odaların anahtarlarının başkalarında olduğu bir evi almaz, dedi Yüksel.
Emlakçı Nazari'ye dönüp sordu,
-Bu evin özel bir durumu mu var? Odaları boş, yerleri beton ve kapıları kilitli. Anahtarlar da komşularda.

Emlakçı pislenmiş bir halde sessizce bir köşeye çekilmişti. Ardı ardına gelen sorular ve soruları izleyen suskunluktan tedirgin olduğu belliydi.
-Bilmiyorum.
-Hiçbir şeyini bilmediğiniz bir evi nasıl satabiliyorsunuz o halde, dedikten sonra,
-Bu evin tapusunu görebilir miyim, diye sordu Itır.
Gülşen'in rengi attı. Karmakarışık  görünüyordu yüzü. Sesi çıkmadı.
-Tapuyu görmek istiyorum, derken Itır’ın sesi kararlı ve sertti.
-Size tapuyu gösteremem.
-Bu evin tapusunu bize gösteremezsiniz, öyle mi?

Yüksel, Itır'ın bir yere varmak istediğini anlamış, kendisi de zaten aynı soruları merak ettiğinden  konuşmayı bölmeden dinliyordu.

Gülşen iyice bunalmıştı. Saatine baktıktan sonra cevapladı.
-Evet. Tapuyu gösteremem.
-Tapuyu neden gösteremezsiniz?
-Evi gösteriyorum ya, tapuyu görmenize ne gerek var.
-Bu evi gördükten sonra tapuyu görmek gerekli olan ilk şey diye düşünüyorum da ondan. Tapuyu nasıl görebiliriz?
Gülşen ter içinde kalmıştı, oflayıp pofluyordu.
-Tapu bende değil.
-Kızınızda mı?
-Hayır.
-Bu ev sizin, değil mi, diye beklenmedik bir soru geldi Itır’dan.

Gülşen yine bir şey demedi. Başını eğdi ve sinirli bir şekilde güldü. Itır'ın canı çok sıkılmıştı. Emlakçıya döndü.
-Siz bu ev hakkında ne biliyorsunuz? Bizi öyle bir yere getirmişiniz ki odaların anahtarı komşularda olduğundan odaları göremiyoruz, tapuyu göremiyoruz. Sorularımıza cevap alamıyoruz. Size teşekkür ederiz. Böyle bir evi alamayız.
-Hanımefendi acele etmeyin, tapuyu sahibinden isteyelim, o size getirir, der demez elini ağzına götürdü Gülşen. Başından beri gizlediği şeyi ağzından kaçırdığını anladığında iş işten geçmişti.
Itır, hayretle Gülşen'e döndü.
-Sahibinden mi dediniz, bu evin sahibi siz değilsiniz yani?

Gülşen boş bulunup ağzından kaçırdığı cümlenin pişmanlığı içindeydi. Itır, Gülşen'e yeni bir soru sormadı. Besbelliydi ki Gülşen bir şeyler gizliyordu. Emlakçıya döndü,
-Bu evin sahibi bu hanımefendi değil mi?
-Ben, ev Gülşen hanımın diye biliyorum. Sizden çok özür dilerim Yüksel Bey, Itır Hanım. Ben pek bir şey bilmiyorum ev hakkında. Sizin sorularınızla öğrendim ben de bazı şeyleri şimdi.
-Gidelim biz, dedi Yüksel.
Gülşen yine atıldı.
-Biraz oturun isterseniz.

Gülşen, köşeye sıkışmış ve paniğe kapılmıştı. Kendini karıkocanın önüne atıp kollarını aça aça konuşmaya başladı.
- Bu evi satmam gerek.
-Odalarını, tapusunu görmeden, apartman zemininden evinize yarım düzine kapı açılmasının sebebini öğrenmeden evi alacak varsa satın. Biz bu evle ilgilenmiyoruz, dedi Yüksel.
- Daha bir ay öncesine kadar  bu ev bizimdi.
-Bir aydır bu ev sizin değil ve siz bize sizin olmayan bir evi sizinmiş gibi satmaya kalkıyorsunuz, dedi Itır, iğneleyici bir ses tonuyla.
-Hanımefendi, size teşekkür ederiz, dedi Yüksel.
Emlakçı Nazari'ye dönüp,
-Biz gidelim. Bu ev bize kesinlikle uygun değil.

Merdivenlerden üst kata çıktılar basamakları ikişer üçer atlayarak, kaçmak istercesine.

-Siz ormana bakan böyle bir ev istiyormuşsunuz, öyle değil mi, diye sordu Nazari bey.
-Evet, sakin bir yerde ve mümkünse yeşil alanlara yakın bir ev olsun istiyoruz. Evin içine bilmediğimiz kapılar açılmasın istiyoruz. Gizemli bir ev hiç istemiyoruz..
-Kim dedi bu ev gizemli diye, diyerek atıldı Gülşen, kapıya yönelmiş Yüksel ve Itır’ın önlerine.
Bu soruya cevap vermedi bile karıkoca. Itır, elini uzatıp hoşçakalın demek istedi. Gülşen, elini uzatmadı, koltuğun kenarına ilişip ellerini göğsünde bağladı. Deminki paniklemiş halinden uzaklaşmış görünüyordu.
-Bu evi beğendiyseniz belki anlaşabiliriz.
Yüksel ve Itır birbirine baktı.
-Nasıl, diye sordu Yüksel.
-Alttaki depoları kullanabilirsiniz.

Itır ve Yüksel bir kez daha birbirine baktı. Sinir krizine girip katıla katıla gülmelerine az kalmıştı.

-O odalar aslında apartmandaki diğer dairelerin depoları. Hepsinin sahibi farklı. Yani bizim değiller; ama biz kullanıyorduk onları. Bu durumdan depoların sahipleri hiç hoşnut kalmadılar. Aramızda tatsızlık çıktı bu yüzden. Bizden kira istediler depolar için. Biz de kira vermeyince mahkemelik olduk.
-Yani kedi odası dışındaki alttaki tüm odalar apartmandaki diğer dairelerin depoları mı? Başka kişilerin malı yani?
-Evet. Kedi odası aslında bizim depomuzdu. Ev çok küçük olduğundan bir merdiven yaptırarak aşağıya iniş sağladık, depomuzu da odaya çevirdik. Komşuların depolarını da oda olarak kullanıyorduk.

Itır da Yüksel de başlarını sallıyordu duyduklarından hayrete düşmüş bir halde. Itır,  soran gözlerle emlakçıya baktı. Adamın yüzü renkten renge giriyordu. Telaşa kapılmış bir halde "bu konuda hiçbir fikri olmadığını, eğer bunları bilseydi Itır ve Yüksel'i buralara getirmeyeceğini" söylüyordu bin bir özürle. Gülşen, evi satmaya kararlı görünüyordu. Yılmadan çabalıyordu hala.
-Alttaki odaları sahiplerinden satın alabilirsiniz.
Yüksel, sinirlenmişti bu haddini bilmez kadının önerisi karşısında. Gülşen hem göz göre göre kendilerini kandırmaya çalışıyor, ufacık bir salon ve depodan bozma bir oda için dünyanın parasını istiyor hem de başkalarına ait depoları üstelik bir de sahiplerinden izinsiz satmaya kalkıyordu. Akıl alacak şey değildi bu kadının cüret ettikleri.
-Bize, başkalarının depolarını satmaya çalıştınız. Eğer evi alsaydık depoların parasını da alacaktınız bizden. Sonradan parasını ödediğimiz odaların, başkalarının depoları olduğunu öğrenecektik. Yani dolandırılacaktık. Size ait odalar olarak gösterdiğiniz depolar için alacağınız paraları, depoların gerçek sahiplerine verecek miydiniz? Depo sahiplerinin,  depolarını satmaya kalktığınızdan haberi var mı, diye yüksek sesle sordu Yüksel.
-Yok, dedikten sonra Gülşen'in yüzünü bir korku bulutu kapladı.
Gülşen, artık kontrolü iyice yitirmişti. Çok da korkmuştu bu soruyla. Sinirli bir gülüş yükseldi Itır'dan.
-Gülşen hanım, hukuken başkasına ait olan hem aslında oda bile olmayan izbe yerleri sahiplerinin haberi, izni olmaksızın kimse satamaz, satın alamaz ve kullanamaz. Bu suçtur.
Gülşen yılmıyordu. Evi satarım umuduyla her yolu deniyordu.
-Bu apartmanda oturanların tümü de birbiriyle akraba. Bize karşı kenetlendiler. Depolarını kullanmak, fazla eşyalarını oraya koymak istiyorlar. Ama oraları biz kullanıyorduk ev çok ufak diye. Biz boşaltmayınca bize dava açtılar. Davayı onlar kazanınca depoları boşaltmak zorunda kaldık. Buraya da sığamadığımız için evi satalım dedik. Genç biri talip oldu evimize. Ona sattık.

Kadının özrü kabahatinden büyüktü. Artık ona kızmıyordu Itır. Kendilerini kandırmak için her yolu deneyeceğine evi görmeye ayırdıkları bir öğle tatili kadar kısa bir zamanda emin olmuşlardı. Güvenilmez biriydi Gülşen.
-Bir ay önce sattık evi. Ama alan kişi depoların durumunu öğrenince ya bu evi geri alın ya da bana sattığınız gibi birine satın deyip taşınmadı. Eşyalarımız hala burada o yüzden. Eve talip olanlara evi gösterebilmek için hala burada kalıyoruz. Yeni eve taşınamadık.

İnanılır gibi değildi Itır ve Yüksel’in duydukları. Almaya kalktıkları evin sahibi sandıkları Gülşen, birdenbire evin eski sahibesi oluvermişti. Konuşmalarının başından beri bu evin sahibini oynayan kadın, aslında evin eski ev sahibesiydi. Kendilerini kandırmaya çalıştığı gibi daha önce de başka birisini kandırmaya kalkmış hatta kandırmıştı da. Aldatıldığını anlayan yeni ev sahibi de Gülşen'i sıkıştırarak bu işi temizlemesini istemişti. Şimdi Gülşen, Itır ve Yüksel’i kandırmaya uğraşarak temizlemeye çalışıyordu işlediği haltı. Yeni bir halt daha işlediğini düşünmeksizin. Yüzü hiç kızarmadan.

-Nasıl oluyor da sattığınız ve artık sizin olmayan bir evi sanki sizin evinizmiş gibi bize satmak istiyorsunuz? Bu ahlaki mi sizce? Gözümüze baka baka bizi kandırmaya kalkıyorsunuz. Bu dolandırıcılık sayılmaz mı? Hadi biz bu soruları sormasaydık da evi alsaydık ne olacaktı? İçiniz rahat edecek miydi? Tapuda çıkmayacak mıydı ortaya yalanlarınız? Hadi yine de oldu ya alsaydık, gönlünüz razı olacak mıydı bizim olacağını sandığımız aslında depo olan odaları yeniden ayrı ayrı para ödeyerek satın almamıza.

Birden konuşmasını kesip kısa bir süre düşündü Itır. Gülşen'e bir adım yaklaşarak,
-Ne kadardı sahi o depoların her biri?
Tek tek alındığında depoların fiyatı da neredeyse bir ev ediyordu 2010 yılında. Ev yüz elli bin liraydı. Depoların her birinin tanesi de otuz bin. Eğer evi satın alsalardı başlarına ne büyük bir dert alacaklarını düşündü Itır.  Dudağının üstünde bir yanma, sıcak bir kaşıntı hissetti. Dudağı uçuklamıştı.

Gülşen, yüzü bile kızarmadan anlatmaya devam ediyordu.
-Geçen ay evi Esat'a sattıktan sonra Esat, durumu öğrendi ve evi tekrar bize vermek için sıkıştırmaya başladı. Biz de evi satalım o halde senin yerine dedik.
-Siz inanılır gibi değilsiniz, birini kandırmışınız, o ayıkınca yeni birini kandırma telaşındasınız. Çok ayıp. Hiç ahlaki bir durum değil. Suça girer bu yaptığınız.

Emlakçı Nazari, hemen atılıp yeminler ederek evin böyle sorunları olduğunu bilmediğini söyleyip defalarca özür diledi. Konuşmasını, bu ev olmazsa yakınlardaki başka bir eve bakmalarını önererek bitirdi emlakçı Nazari.
-Ne bu ev ile ne depolar ile ne de göstereceğiniz başka bir ev ile ilgileniyoruz. Sadece bir ricamız var. Hakkında hiçbir şey bilmediğiniz evleri satmaya kalkmayın. Siz de hanımefendi, başkalarını kandırmak, aslında kendini kandırmaktır, unutmayın, deyip hızla kapıya yöneldi Yüksel.

Itır, akşam yemeği için masayı kurarken telefon çaldı. Arayan uzun süredir tanıdıkları ve çok güvendikleri emlakçı Çilem'di. Çilem, Itır ve Yüksel'in evlerini satıp daha geniş bir ev almak istediklerini  bildiğinden, evlerini göstermeye bir alıcı getireceğini söylüyordu. Uzun sürecek görevine gitmeden önce bu akşam evi görmek istiyordu alıcı genç mühendis. Çilem, bir iki saat içinde evi görmek isteyen mühendisle birlikte gelecekti. Masayı kurmadan toplayıp eve çeki düzen verdiler.  Bir saat sonra karıkoca açlıktan ve yorgunluktan bitap düşmüş haldeyken kapının zili çaldı. Boylu poslu, hala çok güzel, bakımlı; ama uzun zaman önce gözlerine yerleşmiş hüzün hemen fark edilen Çilem özür dileyerek içeri girdi. Her zamanki gibi çekingen ve kırılgandı.

Alıcı genç mühendis evi şöyle bir gezdikten sonra evi çok beğendiğini söyledi. Evi gezmeyi çarçabuk tamamlayıp, Itır ve Yüksel ile sohbete daldı. Evin  çok şirin olduğunu, döşemesini çok ilginç bulduğunu söyleyip, Itır’ın döşeme tarzına övgüler yağdırdı. Evin içinin, sahiplerinin  kültürel düzeyini açıkça gösterdiğini ve iyi ki bu eve geldiklerini söyleyip pazarlığa başladı. Fiyatta anlaştılar ve tapu işlemlerine başlayacakları günü kararlaştırdılar. Üç gün sonra tapuya gidip evin satış işlemlerine başlayacaklardı. Üç gün boyunca da genç mühendis Berker paralarını toplayacak, bir araya getirecekti. Çarşamba günü tapuda buluşmak üzere sözleşmişlerdi.

O kadar dolu ve hızlı bir gündü ki Çilem ile Berker gider gitmez koltuğa çöktü Itırla Yüksel. Yemek bile yiyemeden  karınları açlıktan guruldayarak uyudular.

Salı günü Itır işteyken emlakçı Çilem aradı. Berker, evi bir kez daha görmek istiyordu. Berker, aslında böyle yapmazdı, alacağım derse alırdı; ama bu sefer aklına bir şey takılmış olmalıydı. Çilem çok mahçuptu bir kez daha yemek vakti, iş dönüşü onları rahatsız edecekleri için.

Akşam Çilemle Berker geldiklerinde Çilem oldukça üzgün görünüyordu. Evin, yapmak istediği tadilata uygun olup olmadığını anlamak amacıyla Berker duvarlara vurmaya başladı daha eve adım atar atmaz. Sonra da  Berker, daha önce anlaştıkları fiyat konusunu bir kez daha konuşmak istedi. Besbelliydi ki evin fiyatını düşürmek için oyun oynuyordu. Fiyatı düşürmeyeceklerini söyledi Itır ve Yüksel. Berker, evi almaya gönülsüzmüş havasına bürünüp, almaya zorlanan alıcı rolünü sürdürüyordu. Itır ve Yüksel, o bir mühendis miydi yoksa bir tiyatrocu muydu diye düşündüler bir an için. Fiyatın düşürülmediğini görünce,
- Çilem Hanım’a ayıp olmasın.  Onun hatırı için alayım o zaman evinizi, dedi.
-Hatır için değil beğendiğiniz için alın alacaksanız evi,  dedi Yüksel.
-Yok yok, öyle demek istemedim derken eli ayağı, dudakları titredi Berker’in.
Evi elden kaçırmak üzereymiş gibi hissettiği belliydi.
-Siz istediğiniz gibi bir ev bulun. Biz evimizi zorla satmak istemiyoruz. Evi ilk gördüğünüzde verdiğiniz karardan döndüyseniz siz bilirsiniz. İnşallah gönlünüze göre bir ev bulursunuz.
-Yok canım yanlış anladınız.
-Bizim yanlış anladığımız bir şey yok.
-Berker, sen ne istediğini ve yaptığını biliyor musun, diye sıkıntıyla sordu Çilem.
-Berker Bey, siz gidin, ne istediğiniz iyice ölçüp tartın. Bugün böyle yarın farklı bir kararla gelmeyin. Kendinizden iyice emin olun. Biz karşımızda bugün söylediği ile yarın söylediği aynı olan, sözünün arkasında insan görmek istiyoruz. Hatır için ev alınmaz. Sizi bu sıkıntıdan kurtaralım o halde, evi satmıyoruz.
 -Ama bu ev çok kira getirir, dedi Berker.
-Evet, buralardaki evler yüksek kira getiriyor, dedi Çilem
-Ben oturmayacağım, yatırım için alacağım zaten.
-Yatırım için almak isteyen birkaç kişi daha var. Berker Bey, evi satamayız diye telaşa düşmeyin, dedi Yüksel alaycı bir gülüşle.
-Berker, çok meşgul ettik. Yüksel Beyleri iki gün oyaladık. Sen şimdi bile kaç kere fikir değiştirdin. Beni de utandırdın. Hadi gidiyoruz, dedi Çilem.
-Fikriniz değişirse bana haber verin, diye seslendi Berker kapıdan çıkarken.
-Bizim fikrimiz öyle kolay kolay değişmez, dedi Yüksel.
Ertesi gün Çilem, Itır’a telefon açıp çok özür diledi. Berker, paralarını denkleştirirken bir bankadaki vadeli hesabının vadesinin dolmasına on beş gün kaldığı için hesabını kapatmak istememiş, on beş günü doldurmak için oyalama politikasına gitmiş meğer. O kadar farklı kişilerle karşılaşmışlardı ki ev alışverişinde, buna hiç şaşırmadığını ve Çilem’in hiç üzülmemesini söyledi Itır. Tam telefonu kapatacaktı ki, Çilem, yanında çalıştığı emlakçı, Sitare'nin Itır ve Yüksel'e bir ev göstermek istediğini, evi görmeyi isteyip istemediklerini sordu. Itır, Çilem’e güvendiği için evi göreceklerini söyledi.

Hafta sonu yanında Çilem ile gelen Sitare’nin göstereceği evlere gitmek üzere Sitare’nin arabasına bindiler. Sitare çok kötü bir sürücüydü. Yol boyunca tüm diğer araçlar onlara korna çaldı, sürücüler kızgınlıklarını gösterdiler. Sitare, önde oturan Çilem'e durmaksızın oğlundan yakınıyordu. Oğlan özel bir üniversitede okuyordu ve okul harçlarına yine okkalı bir zam gelmişti. Yemeği, servisi, okul harçlığı derken oğlana para yetişmez olmuştu. Bir de Gölbaşı'nda bir kooperatifleri vardı. Villalardan oluşan kooperatiflerine yüklü ödemeler gelmişti. Bu yüklü ödemeler neredeyse mütevazı bir ev fiyatındaydı ve üç kerede  tamamlamaları gerekiyordu. Ödemeleri yapmazlarsa evi teslim alamayacaklardı. Hoş evi alsalar da döşemeleri için çok para harcamaları gerekecekti. Sitare bunca gideri karşılamak için hala bu eski arabayı kullandığını yana yakıla anlatıyordu. Oysa Sitare, otomatik vitesli, klimalı, yokuşlarda kalkarken kaymayan daha lüks  bir arabası olsun  istiyordu.

Sitare’nin gezdirdiği ev, Ankara’nın köklü semtlerinden Bahçelievler'deydi. Oldukça bakımlıydı, boyalı cilalıydı; ama planı çok kullanışsızdı. Tren gibi uzayan bir koridor  üzerine sıralanmıştı tüm odalar.  Bu da kullanılmayacak çok alan olduğu anlamına geliyordu. Bir yamuk kenar dikdörtgeni andıran mutfağa  ne buzdolabı ne de masa sığabilirdi. Arka cephe olduğundan ev, otopark olarak kullanılan betonla kaplı arka bahçeye bakıyordu. Bakımlı ve temiz bir ev olsa da Itır,  kullanışlı bulmadığı bu çok pahalı evin göz boyayıcılığına kanmadı.

İkinci ev, epeyce eski bir binanın en üst katındaydı. Harap haldeki evin kabarmış tavanına bakınca çatıdan su aktığı belli oluyordu. Su emdiği için şişmiş mutfak dolaplarının  kaplamaları kavlamış, alttan dökülen suntaları görünüyordu. Banyonun eski beyaz kare karoları kirden simsiyah olmuş, karoların çoğu çatlamış ya da kırılmıştı. Kir içindeki kocaman çatlak küvet, geniş bir yer kaplıyordu. Lavabonun altındaki kurşun borudan yere su damlıyor olacak ki tam lavabonun altında kalan karolar pas içindeydi. Evin içinin baştan aşağı tadilat istediğini, mutfak ve banyonun tamamen yıkılıp yapılması gerektiğini bunun da çok pahalıya çıkacağını düşünen Itır'ın yanına geldi Sitare,
-Ne kadar geniş ve aydınlık bir mutfak değil mi? Bakın mutfak baştan aşağı ahşap. Şimdiki malzemeler hiç böyle doğal değil.
-Bu mutfağı su basmış. Dolaplar küflü ve dökülüyor. Kullanılacak halde değil. Tamamen yenilenmesi gerek.
-Boyanırsa bir şeyi kalmaz.
-Dolaplar kavlamış, suntalar şişmiş, çürümüş. Boyanacak halde değil bunlar Sitare Hanım.
-Canım sıfır ev almıyorsunuz ya, olacak o kadar.
Itır cevap vermedi kadının pişkinliği karşısında. Oğlunun gittiği özel üniversitenin aylık giderini, villa kooperatifinin ödentilerini, eğer taşınırsa orayı nasıl döşeyeceğini, otomatik vitesli bir araba almayı düşünen Sitare, her yanı dökülen evi ballandıra ballandıra anlatarak satmaya çalışıyordu.
-Bu ev aradığımız ev değil, olmaz, dedi Yüksel.
Sitare,  tepesindeki horoz ibiğini andıran kısa saçları savurtarak, 
-Itır hanım evi beğenmiş gözüküyor Yüksel bey, neden öyle diyorsunuz?
-Ben de aynen  eşim gibi düşünüyorum. Aradığımız ev burası değil, dedi Itır.
 Çilem'in Sitare'nin duymasından korkarak derin bir oh çektiğini de fark etti.

Çilem’e gelen telefon, Itır ve Yüksel'in evini görmek isteyen bir alıcıdandı. Itır ve Yüksel eve döndüler. Biraz sonra da alıcıyla birlikte karıkocanın evlerini görmeye gelecekti Çilem, patronu Sitare ve alıcıyla.

Eve talip olanlar sevimli bir aileydi. Meslek lisesinde öğretmen olan bir adam ve eşi Emek mahallesindeki evi çok beğendi. Tek çocukları olan oğulları da okuluna kolayca gidebilecekti buradan. Evi almaya çabucak karar verdiler. Sıkı bir pazarlığa girdiler. Çok parası yoktu öğretmenin. Yakında emekli olacaktı. Emekli ikramiyesinin üzerine ekleyebileceği miktar da belliydi. Öğretmen bey, evde ihtiyaç duyulacak her türlü tadilatı ve tamiratı kendi yapabileceği için tüm sınırlarını zorluyordu. Itır ve Yüksel, düşecekleri en son fiyatı Sitare’ye söylemişlerdi. Söyledikleri fiyatın daha altına kesinlikle düşmeyeceklerdi. 

Öğretmen bey, evde yapabileceği tadilatları belirlemeye çalışırken karısı da eşyalarını nereye yerleştirebileceğini planlıyordu. Çilem bir köşeden izliyordu olan biteni. Pazarlık esnasında Sitare, öğretmen beyi dışarı çağırdı. Apartmanın koridorunda uzunca fısır fısır konuştular. Sonra hiç Itır ve Yüksel'e danışmadan “İki bin lira da ben düşüyorum fiyattan” diyerek evin satışının hayırlı olmasını diledi Sitare. Itır ve Yüksel şaşırıp kalmıştı. İki bin lira daha düşemeyeceklerini zaten en son fiyata düştüklerini söylediler. Sitare kızgın kızgın bakıyordu Itır ve Yüksel'e, öğretmen beyin ailesi ile evden ayrılırken.

Günlerdir akşamları eve bakmaya gelenler olduğundan alışverişe gidememişler, eve bir şey alamamışlardı. Sitare, Çilem ve öğretmen beyler gider gitmez en yakındaki markete gidip bir şeyler almak için evden çıktılar.

Market arabasına raflardan aldıklarını doldururken  az önce evlerini almak için pazarlığa giren öğretmen ve karısı ile karşılaştılar. Onlar da eve dönmeden önce alışveriş yapmak üzere markete uğramışlardı. Merhabalaşıp, ayaküstü sohbet ettiler. Koridorda öğretmen bey ile fısır fısır konuşan Sitare'nin gizlice ne konuştuğu, neler çevirdiği aklına takılmıştı Itır'ın. Doğrudan sorsa olmayacaktı öğretmen beye.

-En son ne kadar vereceğinizi ben hala anlayamadım, o kargaşada duymadım galiba, dedi Itır.

Itır ve Yüksel’in evleri için en son düştükleri fiyat yüz on bin liraydı. Öğretmen beyin ev için verdiği en son rakam da yüz on bin liraydı. Sitare, öğretmen bey ile  fısır fısır konuşmasının ardından iki bin lira daha düştüğünü söyleyince Itır ve Yüksel, Sitare’nin evlerini yüz sekiz bin liraya satmak istediğini,  öğretmen bey de yüz on iki binden Sitare’nin fiyatı yüz on bin liraya indirdiğini düşünmüşlerdi. Eğer Yüksel ve Itır evi iki bin lira daha ucuza, yüz sekiz bine satsalardı, Sitare kimsenin ruhu duymadan fazladan iki bin lira daha kazanacaktı satıştan. Ama evi satmayarak buna engel olmuştu karı koca. Öğretmen ve eşine hiçbir şey demediler. İyi günler dileyip alışverişe devam ettiler. Itır’ın dudağındaki uçuk giderek büyüyordu. Gülemez olmuştu artık.

Ertesi gün daha sabahtan Çilem'i aradı Itır. Çilem’e,  evi satıştan çektiklerini söyledi. Çilem, ısrarla nedenini sordu. Aslında kendisi de bir şeyler öğrenmek ister gibiydi soru soran olmasına rağmen.

İki gün sonra Çilem telefonla aradı Itır’ı. Artık Sitare'nin yanında çalışmadığını haber veriyordu. Aynı caddede emlakçılık yapan bir karıkocanın yanında çalışmaya başlamıştı. Itır, Sitare’nin ofisinden ayrılış nedenini sordu Çilem'e.
-Zaten uzun zamandır düşünüyordum. Benim bulduğum müşterilerin çoğu Sitare'den çok şikayetçiydi. Hep bir şeyler çeviriyor, fazladan para kazanmak istiyormuş. Elimden bir şey gelmiyordu; çünkü ben onun yanında çalışıyordum. En son size karşı beni çok mahçup etti. Sizin söylediğiniz fiyata evi satmaya kalktı; ama size evi iki bin lira daha ucuza sattığını söyledi. Bu iki bini kendi cebine atacaktı. Bu olay bardağı taşıran son damla oldu. Ben de  artık onun yanında bir dakika daha  çalışamayacağımdan  ayrıldım.

Itır, Çilem'in bu kararının çok yerinde olduğunu söyleyip yeni işinin hayırlı olmasını diledi.

Çilem'le konuşmasını bitirir bitirmez telefon çaldı. Bir yapsatçı arıyordu. Evi satıştan çekmiş oldukları için bu yapsatçının telefonlarını nereden bulduğunu sordu Itır. Yapsatçı adam, bozuk konuşmasıyla kem küm edip telefon numarasını kendisine vereni bir türlü söylemiyordu. Sonunda numarayı Sitare'den  aldığını; ama alıcı olanın kendisi olduğunu söyledi. Adam, telefon numarasını Sitare’den aldığını söyleyerek bir yerde iyi niyetli olduğunu göstermişti. O halde evi görebileceğini söyledi Itır yapsatçıya. Cep telefonunun numarasını adama Sitare verdiğine göre olur a bu hesapçı kadın eve de gelmek isterse korkusuna da kapılmıştı Itır bir yandan.  Bu yüzden yapsatçının kesinlikle kendi başına gelmesini ve Sitare’yi getirmemesini sıkı sıkı tembihledi. Adam, Sitare'nin kesinlikle gelmeyeceği üzerine yemin bile etti.

Hafta sonu gelecekti yapsatçı. Yine ev dağılacak, kirlenecek diye basmaya, oturmaya korkarak ayakta yapsatçıyı beklemeye başladılar. Adamın dediği saatten bir saat sonra çaldı kapının zili. Kapıyı Itır açtı ve bakakaldı. Sitare, evlerinin kapısına dayanmış, öne eğik başından fırlayacakmış gibi bakan gözlerinden kıvılcımlar saçarak karşısında duruyordu. Arkada da yirmili yaşlarını henüz geçmiş bir genç vardı.
-Neden evi benim satmamı istemiyorsunuz?
-Tutumunuzdan dolayı.
-Ne varmış tutumumda, görmüyor musunuz evinizi satmak için canla başla çalışıyorum.
-Sitare Hanım, bugün burada bir aldatmaca ile bulunuyorsunuz. Biz sizi değil bir yapsatçıyı bekliyorduk. Evin satışını sizden çektik biliyorsunuz.
-Ama bu çocuk benimle çalışıyor.
-Kendisi öyle demiyor. Bir yapsatçıymış.
-O benim elemanım.
-Eğer sizin elmanınız ise biz evin satışını sizden çektik. Yani sizin de elemanınızın da burayı satmanız mümkün değil. Daha fazla vaktinizi almayalım. İyi günler.

Sitare'yi bir kez daha başlarından savmanın memnuniyeti; ama bir kez daha kandırılmaya çalışılmalarının kızgınlığı içindeydiler. Hala açtılar ve güzel bir kahvaltı sofrası kurup evi doyasıya dağıtmanın ve ortalık bozulacak, örtüler buruşacak korkusu taşımadan oturmanın tadını çıkardılar.

Tanfer Bey’i birkaç yıl öncesinden tanıyorlardı. Alıcının da satıcının ne istediklerini hemen anlayan güvenilir bir emlakçıydı. Üç müşteri bulmuştu eve. Bir an önce evi görmek istiyordu alıcıların tümü de. Emlakçı Tanfer, eve daha önce gelmişti; ama adamakıllı gezememişti evi. Itırla Yüksel’e  “Gezenlere evin satıldığını söyleyin, hepsini gönderin” diyerek başköşedeki koltuğa oturup, zorla kaparo bırakmadan da  kalkmayan bir türedi zengin yapsatçı yüzünden.

Siyah takım elbiseli Tanfer, eve girer girmez ceketinin düğmelerini ilikleyerek saygıyla eğildi. İzinsiz adım dahi atmıyor, "efendim" demeden söze başlamıyordu. Salona geçer geçmez,
-Evin içi dışından değerli, diyerek evi çok beğendiğini belli etti.

Getirdiği müşteri alıcıydı. Bu müşteri bir yapsatçıydı. Evi çok beğendiği her halinden belliydi. Fiyatı öğrendi, pazarlık etti ve evi almak istediğini söyledi. Hemen ertesi gün tapuya gitmek niyetindeydi.

Tapuda fiyatın biraz daha düşmesini istemiş alıcı. Yüksel hayır deyince de Itır'a telefon açmış Yüksel’e haber vermeksizin. “Eşiniz iki bin daha düşmek istiyor; ama sizin ne diyeceğinizi bilmediğinden bir şey diyemedi” diye. Telefonu Yüksel'in açmamasından yine bir uyanık yapsatçı ile karşı karşıya olduğunu anlayan Itır,
-Size dediğimiz fiyat son fiyattır, diye kestirip atınca adam ağız değiştirip ”Nasıl isterseniz” deyivermişti.

Adama evi sattılar. O akşam, hep kendi evleri belledikleri; ama artık başkasının olan evde uyumak zor geldi. Hiç uyku girmedi gözlerine. Hadi paralarına göre bir ev bulup alamazlarsa ne olacaktı. Evlerinin satışından ellerine geçen parayı, evlerini alan adama kira olarak geri mi ödeyeceklerdi. Huzursuz oldular,  korktular eni konu. Gözüne uyku girmeyen Itır, kalkıp bilgisayarı açtı. İnternetten ev aramaya başladı. Tek bir ev buldu hem bütçelerine hem de ölçütlerine uygun. Kimse aramadan emlakçıyı arayıp evi kaçırmamayı planladı. İş yeri o saatte cevap vermediğinden saat sabahın yedisinde emlakçıyı ilanda verdiği cep telefonundan aradı Itır.  Uykulu bir ses, esneyerek açtı telefonu. Telefondaki emlakçı, bir kadındı. Uyandırdığı için özür dileyen Itır'ın kesin alıcı olduğundan emin olmuş olmalı ki hiç oralı bile olmadı erkenden uykusundan kaldırılmış olmasına. Aksine her günün böyle bereketli başlamasını ister bir hava vardı konuşmasında. Kendisini tanıttı Itır'a. Güven vermek ister gibiydi.

Sena, emekli bir mühendisti. Emeklilikten sonra emlakçılık yapmaya başlamıştı Çayyolu'nda. Akıllı bir kadın olduğu belliydi. Konuşmasından, sorularından müşterinin ne istediğini anlamaya çalıştığı ortadaydı gün gibi. Sena, evi hemen gösterebileceğini söyledi. Hatta yolun karşısındaki başka bir evden de söz etti. O ev yeniydi de üstelik, dairelerin yarısı satılmayı bekliyordu. Itır, eşinin o evi düşünmeyeceğini; çünkü Çayyolu'nu bile uzak bulan eşinin Yaşamkent'e yakın bir yeri haydi haydi uzak bulacağını söyledi. Hafta sonu evi görmeyi kararlaştırdılar. Çok sevdiği kayınvalidesinin de eve bakmasını  istiyordu Itır. Haftasonunu dört gözle beklemekteydiler. Sattıkları evde oturuyor olmak onları irkiltiyordu. Alan yapsatçı da bir an önce evi boşaltmalarını istiyor, evi boyayıp satacağını ya da kiraya vereceğini, kira alamadığından zarara uğradığını  söylüyordu.

Sena’nın gezdirdiği ev, on beş yıllık bir kooperatif eviydi. Yanyana sıralanmış pek çok daireden oluşan bloklardan ibaret bir sitedeydi. Yanlarında başka daireler olan evin sadece ön ve arkasında pencere vardı. Işık almıyordu, güneş girmiyordu içeriye doya doya. Sadece ön ve arka pencereden giren ışıkla yetiniyordu. Karanlıktı o yüzden ev. Çok da karmaşık bir evdi. Nereden nereye geçiliyor belli değildi. Mutfakta dolap yerine kartonlar asılıydı sanki. Banyonun içine adım dahi atılacak hali yoktu. Bütün duvarlar delik deşikti ve her yerin baştan aşağı elden geçmesi, gerekiyordu. Eve ödeyecekleri paranın üzerine oldukça ciddi bir miktar koymaları gerekiyordu evi baştan ayağa elden geçirmek için.

Çok müşkülde kaldı Itır ve Yüksel. Çaldığı mayanın tutmuş olmasından hoşnut olan Sena, onları bir kenardan sessizce süzüyor, tek bir laf etmiyordu. Düşüncelerini yüzlerinden okuyor gibiydi. Umutsuzca evin delik deşik duvarlarına bakınan Itır ve Yüksel'e,
-Bu evin gördüğünüz gibi adamakıllı onarımına ihtiyacı var. Yolun karşı tarafına geçip, her şeyi yepyeni, çok daha geniş, asansörlü, aydınlık, sıfır eve bakmak istemez misiniz? Korkmayın bu ev duruyor. Siz aksini söylemedikçe bu evi sizden başkasına satmam. Hem bu ev kooperatif. Diğeri müteahhidin ilk inşası. Prestij binası yani.

Sıfır bir ev çok pahalı olacağından karıkoca cevap veremedi bu öneriye.
-Bu ev deprem yönetmeliğine uygun mu yapılmış, diye gezdikleri ev hakkında bilgi almak istedi Itır.
-Hayır, o zamanlar o kanun yoktu.
Deprem yönetmeliğine uygun olarak yapılmış bir ev, Itır'ın en çok istediği evdi. Yüksel'in de.
-Biz bir de karşıdaki eve bakalım o zaman, dediler.
-Tabi evladım, alıcı çok eve bakar bir ev alır. Bakmakta fayda vardır, dedi, Ayhan anneleri.

Sena, önce karıkocanın  gözlerini korkutan eski ve yıpranmış bir ev ardından da gözlerini  boyayacak yeni ve havadar bir ev gösterip, ikinci evi kesinlikle satacağından emin olmanın hazzıyla gülümsüyordu. Yolun karşı tarafındaki ev, değişik mimarisi ile kolunu kanadını açmış, onları kucaklamak istermiş gibiydi. Evin girişi bir oteli andırıyordu. Her yer granit kaplıydı. İki asansörü vardı. Bahçede gezinen sapsarı yavru ördekler çevreye bambaşka bir hava katıyordu. Yedinci kattaki eve çıkarken asansörde geçen saniyeler bitmek bilmedi.

Bir oda genişliğinde hole açılıyordu dış kapı. Holden bir oda, mutfak ve salona geçiliyor, arka tarafa uzanan koridora da iki oda ve banyo açılıyordu. Eski evlerinin tam üç misliydi metrekare hesabına vurunca. Buradaki mutfak, eski salonlarından daha büyük ve ferahtı. Salon, boydan boya pencereyle kaplıydı ve pencereler arkadaki üniversitenin ağaçlandırılmış geniş kampüsüne bakıyordu. Körpe çam fidanları biraz daha boylanınca manzarasına doyulamayan bir orman çıkacaktı ortaya. Pencerelerden kampüsün tepelerine bakakaldı Itır. Tam o anda pas rengi kızıl sırtı ve kanatlarıyla tanımadığı iri bir kuş pencerenin önünden uçup geçti. Itır, Yüksel ve Ayhan anneleri bir an gözgöze geldiler. Tek bir söz etmeden ne demek istediklerini anladılar bir bakışta. Evi çok beğendiler. Aradıkları ev burasıydı. Sonunda bulmuşlardı. Ama ev oldukça pahalıydı. Evlerini satarak elde ettikleri paranın üzerine eklemeleri gereken miktar, onları korkuttu. Evi alamamak fikri hepsini de ürpertti.

Evin bir de sıkıntısı vardı. Mal sahibi ve müteahhit, 2008 yılında krize girmişler ve çıkamamışlardı. Aldıkları kredileri ödeyemez olmuşlar, başladıkları diğer inşaatları yarım bırakmışlardı. Evin ruhsatını da almamışlardı hala bu yüzden. Alacaklılar peşlerindeydi. Şiddetle paraya ihtiyaçları vardı; ama ellerindeki daireleri satamıyorlardı çünkü 2010 yılında konut satışları neredeyse durmuştu. Evi satışa çıkardıkları fiyat bile aslında ederinin çok altındaydı. Ancak kriz dönemlerinde hiçbir şey evvelce planlanan gibi yürümüyordu.

Sena, Itır ve Yüksel'i mal sahibinin şimdilerde yaptığı ve konakvari çok lüks villaların parasızlıktan öylece yarım kaldığı şantiyeye götürdü. Mal sahibi bir mühendisti. Yüksel'in öğretim görevlisi olduğu teknik üniversiteden mezundu ve o üniversite bölüm başkanlığı yapmış Yüksel'in bir akrabasını da yakından tanıyordu. Bir sıcaklık doğurdu bunlar alıcılarla satıcı arasında. Itır ve Yüksel, kesin alıcı olduklarını söylerdiler vurgulayarak.

Pazarlık uzun sürdü. Acil paraya ihtiyacı olan mal sahibi, biraz da evin ruhsatının olmadığından Itır’la Yüksel'in beklemediği kadar indirimde bulundu. Hatta bu indirim, Sena'nın az önce gezdirdiği kooperatif evini eğer alsalardı o eve harcayacakları para da hesaplanınca bu evi daha ucuz kılıyordu. Evi kaçırmamaları gerekiyordu.

Ellerindeki parayı denkleştirdiler, banka kredisi için başvurdular.  Şubat'ın üçüncü Cuması tapu almak üzere gittiler. Kredi veren banka bazı hatalar yaptığı için tapuyu almaları uzadı.. Ama sonunda tapularını ellerine aldıklarında adeta uçuyorlardı. Bir iki hafta içinde onca olay yaşadıktan sonra küçük evlerini satmış ve düşlerindeki gibi bir de ev almışlardı.

Hemen oturamayacaklardı yeni evlerinde. Doğalgazın bağlanmasını, eve döşenmeyen telefon kablolarını, bir türlü bağlanamayan elektriği halletmeleri gerekiyordu. 2010 yılının 20 Şubat'ında aldıkları evin işlerini tamamlayabilip oturabilmeleri Mart ayının sonunu bulmuştu. Mart ayında, ön balkonlarındaki küçük şezlonglara uzanırken gökyüzünde süzülen deliceleri gördüler. Göçmen kuşların süzülüşünü sunuyordu balkonları onlara.

Eski küçük evlerindeki bir sandalye konulup oturulamayacak darlıktaki balkonları, her bir yanı başka bir apartmanın dairesinin pencerelerine bakardı. Sadece karşı evlerin balkonlarındaki asılı çamaşırları görürlerdi balkona çıktıkça eski evlerinde. Perdeleri hep kapalı daracık salonlarından dışarısını, gökyüzünü hiç görememişlerdi. Mutfağa masa sığmadığı için yemeği salona taşıyıp yediklerini hatırlayınca bunca çektiklerine değdiğini düşündüler. Girdikleri borçları daha cesaretle göğüsleyeceklerini anladılar.

Çok uzun bir süre uğraşıp, değişik insanlarla karşılaşıp sonunda evlerini satmışlar ve yeni bir ev almışlardı. Hem de bir iki hafta içinde. Her şey geride kalmıştı; ama ev almanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmişlerdi.

Ev almak zorlu bir dövüştü. Bir dev ile girişilen yorucu bir dövüş. Ev almak dev gibi sorunlar almak ve onlarla baş edip, sonrasında da dev gibi borçlarla mutlu şekilde balkonda oturabilmekti.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 06.03.2011
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci