26 Ocak 2012 Perşembe

Lodos kuşları


LODOS KUŞLARI

(ya da Bu sabah kuşlar selam verdi kar beyazından)



Bu sabah kuşlar selam verdi, kar beyazından. Kuşlar ki kimi mavi başlı, kimi kızıl kanatlı.
Ilık bir lodos esiyor Ocak ayının bu sabahında. Lodos, ılık eliyle okşar hep uykudaki doğayı, bahara az kala. Diğer rüzgarlara benzemez lodosun değişi; yumuşak bir esintiyle dokunur  o buza, kara, kışa.  Tatlıdır nefesi; ama çarpar. Çarpması vurucudur, vurgundur.

Şehrin göbeğinde olmamak demek,  şehrin yuttuğu hatta çoktan hazmettiği ne var ne yoksa ona alabildiğine yakınlık demek. O yüzden metropol yılgını Ankaralılar’ın çoğu, sabahları lodosun okşadığı şehrin öte uçlarına kayıyor. Yok yok, kaçıyor. Nefes alabilmek için. Şehrin göbeğindeyken “Koca bir otoparkta yaşıyorum” hissini artık tatmamak için.

Onlar, kendilerini otoparkta yaşıyor hissetmekten hayli yorulmuştu. Bir Şubat günü kendilerini Ankara’nın batı yakasında yaşıyor buldu Ayşe ve eşi.

En ilk, bura kuşlarını belledi o. Zaten Ayşe’nin ilk işidir kuşlara bakmak, gittiği her yerde. Hüthüt görmek ister öncelikle. Bir kere görmüştü çok evvelce. Sarı Germe’de.

Her sabah indiği  yokuşta işte yine. Hatırlı bir yokuş, dikçe. Olsa olsa dört yüz metre var yok. Belki o kadar bile değil; ama dik mi dik. Açısını hesaplamasa da, dik açıya arkadaş bir açı.

Beş dakika hadi en fazla yedi dakikasını alır yokuş. O, en fazla yedi dakika içinde bazen yedi harika görüntü ile karşılaştığı olur. Aslında herkes karşılaşır da onlar görmez; çünkü baktıkları başka şeyler onların, kuş böcek değil; ama, karşı bloktaki perdeler, yeni storlar, balkon mobilyaları.
Bu sabah da daha yokuşun başına gelmeden belliydi harikalarla dolu bir gün olacağı. Harikalar Diyarı’nın Alice’i bile burada olmak isterdi kitap sayfalarından kaçabilseydi eğer. Kıskanırdı belki buradaki harikaları.

Gök başlı, ince yapılı kerkenezin sesini duydu ilk. Arka balkondan hep izlediği, renklerine vurgun olduğu, kii kii diye öten kerkenezi. Arka tepelerle çatıların gök başlı konuğu kerkenezin artık çok iyi tanıdığı sesini duyar duymaz başını kaldırdı Ayşe. Oradaydı. Yolun ortasındaki elektrik direğinin üzerinde. Mavi başı,  Ayşe’ye dönük.

Böyle güzel pastel renkli grimsi bir mavi baş olur mu? Çekingen bir masmavi; göklere nispet. Griye çalan. Yetmemiş, o gri mavi tutmuş  baştan aşağı akmış  kanatlara; boydan boya mavimtrak bir griye boyamış kanat kenarlarını da. Kanatların geri kalanı, kerkenezin  sırtı gibi paslı kahve. Bir de süslü sırtı, bir de süslü. İri koyu benekler düşmüş kerkenezin sırtına, payet niyetine. Pek alımlı bu kerkenez. Başı mavimsi olanlar erkek olurmuş. Erkek galiba.

Kii kii diye öttü kerkenez. “ Günaydın” dercesine. O da öğrenmişti sabahları “günaydın” demeyi. Alıştırmış demek Ayşe, kuşları da selamlaşmaya. Yeter ki sevilsinler kuşlar. Anlıyorlar sevildiklerini ve onlar da insanlar gibi seviniyorlar sevildiklerine.

Gök başlı kerkenez, bir zaman dolandı yukarda. Yüksek blokların çatılarına doğru uçtu. Sanki bir arkadaşına gülermiş gibi gülümseyerek izledi Ayşe,  kerkenezi. Nasıl da bir ses, bir renk, bir hareket katıyordu gök başlı kerkenez  karlı, beyaz renkli  bu güne. “Çiçekler, yerin renkleri; kuşlar da göğün”, diye düşündü. Sesi gelmedi sonra kerkenezin. Konmuş olmalı bir çatıya.
Servis beklediği yer, vıcık vıcık olmuştu tuzla karışıp erimiş, çamur rengini almış kardan. Karşıdaki serpme evlere takıldı gözleri. Müstakil evlerde yaşamayı sevenlerin üç katlı evleri, tek tek çoğalıyordu eski tarlaların üzerinde. Yeşile, pembeye, beyaza, bordoya boyanmıştı evler. Çoğunun bahçesinde köpek vardı bekçi niyetine. Havlamaları, yüzlerce metre öteden duyuluyordu. Ürkütücüydü.

Koskoca Eskişehir Yolu’nun orta refüjünde dizilmiş, eğilir gibi zarifçe öne doğru meyletmiş yüksek elektrik direklerinin üzerinde uçan mavi başlı, ince yapılı kuş, tombul karınlı bir güvercin değildi. Minicik serçeler de değildi. Gök başlı kerkenez geri gelmişti demek ki az önce konduğu çatıdan uçup.

Kerkenez, bir müddet karşıdaki ekilmesine az kalmış tarlaya bakındı. Tarladaki boy vermiş otlar, tarla kenarlarındaki dikenler hayli sık ve boyluydu. Yirmi santimi geçen kar, yola atılan ve araçlarca etrafa sıçratılan tuzun da yardımıyla erimeye başladığından  yer yer kara lekeler halinde toprak çıkmıştı ortaya. Kerkenez, avcı kuşlara has  dikkatle kolluyordu karşıları.

Öne eğik elektrik direğinden kalktı, karla kaplı boş tarlanın üzerinde döne döne uçtu.

Durağında bekleyen Ayşe, bu gösteriyi sabahın güzelliğine yordu. Belgesel izlemekten öteydi bu anlar. Belgeseli, gerçeğinden izlemekti. Birebir gözünün önündeydi kerkenez ve kerkenezin uçuş oyunları.

Ekilmeyi bekleyen tarlanın üzerinde dolanan kerkenez, en can alıcı gösterisine geçmişti. Ayşe doyamazdı bu gösteriyi izlemeye.

Gök başlı kerkenez, tarlanın üzerinde kanatlarını çırpıyor; ama uçmuyordu. Havada asılıymışçasına durdu kanatları pırpır.  Sabitçe kalakalmıştı havada, kanatlarını boyuna havalandırarak.

Havada asılıymışcasına duran kerkenez, yeri kolaçan ederken avlanacak bir şey görememiş olmalı ki  başka bir yana uçtu. Biraz daha ileriye. Orada da asılı kaldı bir müddet.

Bu asılı kalmalar, biraz daha ileriye, daha ileriye doğru adeta her karışı santim santim tararcasına; gözden geçire geçire devam ederken Ayşe’nin servisi geldi. Ayşe, havada asılı kerkenezi otların birkaç metre üstünde uçmaksızın havada dururken; ama biteviye kanatlarının çırparken bırakıp servise bindi.

Senelerce şehrin hep göbeğinde, en civcivli yerlerinde yaşadıktan sonra şimdilerde tabiatı, huzuru, sakinliği ve düzeni sevenlerce bir kaçış yeri olarak bellenmiş semtlerine geldiklerinden beri baharı, karı, ağaçları, dalların konukları kuşları, kayalarda, çeşit çeşit ağaçlarda, tarlalarda görüyordu Ayşe şimdi. Hep istediği dekorun içindeydi. Doğa temalı.

Uzunca bir yol kat ediyorlardı servisle işyerine kadar. Normal havalarda kırk beş dakika sürse de  kışın, buzda eve üç saatte döndükleri olmuştu.

Servis, dolana dolana ilerliyordu. Konutkent bembeyazdı. Siteleri kaplayan doğu ladinlerinin dalları, kaç gecedir yağan karın ağırlığıyla  daha da eğilmişti. Yatık yatıktı çamların, ardıçların dalları.

Bahçelerdeki yeni yıl çalılarının kırmızı kırmızı, tane tane yemişleri, çalıyı kaplayan karların içinde kıpkırmızı boncuklar gibi seçiliyordu.

Kökünden yanlara doğru eğilerek büyüyen  kızılcıkların çıplak,  bordomsu hoş renkli neşeli dalları, kardan yapılmış bembeyaz bir vazodan fışkıran dallar gibi gözüküyordu.

Konutkent’teki parkın köşesinde yavaşladılar. Kaldırımda bekleyen bir adam gördü servisten biri. “Avcı” diye haykırdı.

Ayşe, tüm dikkatini pencereden dışarıya yöneltti. Avcı kıyafeti giymiş, şapkalı bir adam, tüfeğini sırtına vurmuştu. Yanında büyücek bir çanta vardı. Belli ki erzakı, av malzemeleri ve küçük ocağı içindeydi. Koyu kahverengi renkli dişi av köpeğinin tasmasını kavramıştı birazdan tetiğe basacak eliyle. Hayvan sabırsızlanıyordu av için. Avcı, av köpeğini güçlükle zapt ediyordu. Ayşe, avdan hiç haz etmezdi.  Çok değil, üç beş saat içinde patlayacak tüfeğin saçmalarının hangi kanatları kıracağı, hangi kınalı boyunları kana bulayacağını düşünmeye katlanamadı.

Çevre yoluna çıktıklarında yolun iki yanı kardan kuşak takmışçasına bembeyaz uzanıp gidiyordu. Yol kenarındaki sanki kar erimiş de, toprak görülür olmuş gibi  duran toparlak boz lekelere dikkatle bakınca küçük bir keklik sürüsü gördü.  Belli ki kışın koyusunda yem bulamayan keklikler,  yola yakın geliyorlardı doymak için. Yedi keklik sayabildi Ayşe, servis geçip giderken; göz açıp kapayana kadar.  Keklikleri geçmişlerdi ki takkeli corruk da denilen toygarları gördü. Onlar zaten yolu çok severdi. Hep yol kenarına iner, yolda yürürlerdi. Birkaç adım atar, dururlardı. Sonra sanki dans edermişçesine yeniden yürürlerdi; hızlı hatta telaşlı.

Biraz ilerde daha kalabalık bir keklik sürüsü görülüyordu yola yakın.  Yoldan geçen araçların sağa sola püskürttüğü tuz, yol kenarındaki karı erittiğinden ortaya çıkmış toprağı eşeliyorlardı.  Çevre yolu boyunca uzanan ağaçlandırılmış alandan yola dik inen  hafif bayırı kaplayan çamlardan birinin  altından bir keklik yola inmek istermiş gibi adım attıysa da ürktü. Çamın dallarının korunağından ayrılamadı. Koca ağaçlandırma alanında kekliklerden başka delicelerin de olduğunu da biliyordu Ayşe. Ayşe’den başka gören olmazdı deliceleri, şahinleri. Yaprakları kurumuş, çıplak dalların üzerine konduklarında, hala düşmemiş iri yaprakları ya da yan yana dizili, uzun fasulyemsi ağaç tohumlarını andırırdı boz deliceler. Macaristan’ı baştanbaşa kat edip, Avusturya’ya giderken yol boyunca Macarlar’ın gözleri gibi baktıkları bağların çitlerine konmuş kara kanatlı kartalları da o görmüştü ilk. Tur otobüsündekiler, kartal resmi çekebildikleri için defalarca teşekkür etmişlerdi Ayşe’ye her fırsatta.

Arkası dönük olarak konduğu bir ağacın tepesinden, ağaçlandırılmış geniş alanı süzüyordu delice. O da bu sabah av peşindeydi. Ankara’yı kaplayan kar, aç bırakmıştı besbelli kerkenezi, keklikleri, takkeli corrukları ve deliceyi.

Aç kuşlar, Ayşe’ye avcıyı hatırlattı. Bu sabah, iki cins avcı görmüştü Ayşe. Kerkenez ve delice;  bir de Konutkent’teki parkın köşesinde kendisini almaya gelecek avcı grubunu bekleyen tüfeğini kuşanmış avcı. Kerkenez de delice de tabiatları gereği avlanıyorlardı. Doymak için.  Hayatta kalmak için. Doğanın dengesiydi hem onların avcılığı. Ama avcı, keyfi için avlanıyordu. Vurmak için.

O avcı şimdi yolda olmalıydı. Çubuk taraflarına mı, Nallıhan taraflarına mı gidecekti acaba av için. Belki de Polatlı’ya doğru giderdi. Hoş şimdilerde evler tarlaların içlerine yapıldığı için dağlar da düzlükler de çok uzak değildi.

Yem bulabilmek için yola çıkmayı bile göze alacak kadar aç keklikler, kaçabilecek miydi acaba avcının fişeklerinden. Ya takkeli corruklar? Kaç kekliğin kınalı boynu kana bulanacaktı?  Kaçı akşam yemeği olarak masaya konacaktı?

Kuşları görmek ne güzel; ama kuşların kanlı boyunlarını düşünmek nasıl da iç acıtıyor. Bembeyaz gün, kuşların kanıyla kızıla çalacaktı avcının gittiği yerlerde. Av, en çok deliceye, şahine, kerkeneze yakışıyordu. İnsan eline ise, kuşları beslemek yakışırdı olsa olsa; kuşları vurmak değil.

(Her türlü hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.01.2012
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci