1 Şubat 2012 Çarşamba

Ben bu fıkraları yaşadım


Doğu Karadeniz gezisine çıkmıştık. Bütün bir gece süren yolculuktan sonra sabah Ünye’deydik. Orta Karadeniz’de. Bir gün tutan  yolculuğumuzun ardından akşama, ilk konaklama yerimizde, Uzungöl'de olacaktık.

Uzun yolculuğun ardından ilk konaklama yerimiz olan Uzungöl’de, otobüsten heyecanla indik. Bungalovlarımıza bavulları koyar koymaz akşam yemeği öncesi küçük bir orman gezisine çıkacaktık.

Su tereleri, eğrelti otları, bin bir çiçek arasından akan; incecik ibrişimleri andıran dereler boyunca yürüdük. Fotoğraf çekmekten, doğaya doyasıya bakamıyorduk. Şöyle adamakıllı gözlerimizi dikip de seyredemedik bile daha ilkten etrafı. Her çiçeği, dereyi, otu, böceği çekmek istiyorduk. Çünkü her şey resmedilecek kadar güzeldi; olağanüstü güzeldi.

Bize kalsa alıp başımızı kaybolacaktık ormanda. Allahtan rehberimiz bizden daha kontrollü çıktı bu güzellikler karşısında ve akşam yemeğine yetişebilmek için dönmemiz gerektiğini hatırlattı.

Hep gizliden gizliye, hissettirmemek istercesine atıştıran yağmur, dönüşte arttı. Öyle ki yağmurluklarımızdan içeri işledi damlalar.

O kadar ıslanmıştık ki, üstümüzdekilerin ertesi güne kuruması gerektiğini bildiğimizden yemek salonundan önce bungalovumuza uğrayıp, ıslanan üst başımızı asıp kurutmak istedik.

Tek göz oda ve banyodan oluşan bungalovumuzda dolap bakındık. Dolaptan askı alıp, yağmurluklarımız, ıslanan pantolonlarımız ve pamuklu hırkalarımızı asacaktık.

Dolap yoktu odada. Dolayısıyla askı da.

Çam duvarlarda sabit bir askı olur mu diye bakındık. O da yoktu. Etrafa iyice göz gezdirdik. Giysilerimizi asabileceğimiz bir çivi, çengel, askı görebilmek umuduyla. Ne askı ne de askıların yan yana dizilip asıldığı  iki ucundan sabitlenmiş  askılık göremedik.  Üstelik askı olsa bile askıyı asabileceğimiz tek bir çakılı  çivi  yoktu. Askıyı nereye asacaktık?

Islanan yağmurluklarımız ve üst başımızı, bungalovdaki iki kapı ve bir pencere koluna asıp, yedeklerimizi giyerek danışmaya gittik.

Durumu anlattık. Odada ıslanan giysilerimizi asabileceğimiz bir çivi dahi olmadığından bahsettik. Resepsiyondaki kız, bizi dikkatle dinledikten sonra,
-Tamam, ben size hemen birkaç askı vereyim, dedi.

-Ama askı verseniz bile askıyı asacak bir yer yok ki, dedik.
-Tamam işte, askı vereceğim ya size, giysilerinizi ona asarsınız, dedi.

Eşimle birbirimize baktık, gözlerimiz arsızca gülüyordu. Resepsiyondan çıkar çıkmaz katıla katıla gülmeye başladık. Karadeniz’deydik. O güzel yemyeşil Karadeniz’de. Umulmadık fıkraların içine  bizi dalgalarıyla şimdiden çeken Karadeniz'de.

Yemek çok güzel geçti. Kolbastı oyununu izlemeye doyamadık. Kolbastıyı yorulmamacasına oynayanlar, az önce bizim kafile ile birlikte İstanbul'dan iki, Ankara'dan da  bir kafileyi canhıraş, deliler gibi koşturarak ağırlayan restoran çalışanlarıydı. O kadar güzel oynadılar ki gerçekten tam bir Karadenizli olmadığıma, yarım Karadenizli olduğuma çok hayıflandım.

Ben ortaokulu Ünye'de okuduğum için yarı Karadenizli dönmüştüm Ankara’ya.  Kendimi hep yarı yarıya Karadenizli belledim bu yüzden.

Ankara'da doğmuştum. Ankaralı'ydım. Annem babam Kapadokyalı'ydı. Aksaray’dan. Ben de Aksaraylı'ydım. Ve ortaokuldan sonra da yarı Karadenizli'ydim. Çünkü çocukluğumun en güzel yıllarında Karadeniz’de, Karadenizli bir çocuk gibi büyümüştüm. Ünye’de. Fındıklıklarda başak yapmış, kara kumlu Karadeniz sahilini seyretmiş, girdaplı sularında yüzmüştüm.

Eşim Boşnak olduğu için evlendikten sonra Boşnaklık da bulaştı bana.

Kolbastı oyununu garson kızlar ve genç çocukları iyice yorana, onlar nefes alamaz hale gelene kadar oynattıktan sonra yemekhaneden ayrıldık. Saat yedide kahvaltı vardı. Biz de altıda uyanmak istiyorduk. Resepsiyona bir kez daha uğradık , sabah uyandırılmamızı isteyecektik.

-Oda uyandırma var mı, diye sorduk.

Az önce askı meselesini konuştuğumuz  kız resepsiyondan gitmiş yerine daha on yedisinde belki olan bir oğlan gelmişti. Çocuk bize uzunca baktıktan sonra,
-Var, dedi.
-O zaman bizi saat altıda uyandırın, deyip ayrıldık.

Odaya varır varmaz sabah uyanmamızı garantiye almak için telefonun çalışıp çalışmadığını kontrol ettik. Telefon çalışıyordu. İçimiz rahatlamıştı. Oda uyandırma  servisinin bizi uyandıracağından  emindik.

Sabah kapının şiddetli vuruşuyla uyandık. Eşim fırlayıp kapıyı açtı. Karşımızda,  oda uyandırma servisi istediğimiz çocuk vardı.

-Hayırdır, dedi eşim çocuğa.
-Oda uyandırma istemiştiniz ya, dedi oğlan büyük bir ciddiyetle.

Eşim teşekkür edip kapıyı kapattı. Çocuğun uzaklaştığından emin olur olmaz koyverdik kahkahaları. Gülmekten yanaklarımız ağrıdı. Ne güzel başlamıştı sabahımız. Oda uyandırma servisi burada telefonla değil bizzat kapıya kadar gelinerek  veriliyordu.

Sabah kahvaltısından sonra bavullarımızı otobüse yükleyip, yaylalara yöneldik. Gezeceğimiz yaylalar vardı. Konaklayacağımız başka başka oteller ve yerler olacaktı.

Otobüsümüzle geçtiğimiz yollardan birinde rehberimiz bize “az sonra Türkiye'nin en bilinen tabelasının önünden geçeceğimizi, bu tabelayı kaçırmamak için  tetikte olmamızı” söyledi.

Tabelayı görebilmek için hepimiz camlara yapışmıştık. Ama buna değdi.

“Restoranımız iki yüz elli metre geridedir” yazıyordu tabelada. Tüm otobüs kahkahaya boğuldu.
O gece konakladığımız otelin yangın merdiveni bizi hem güldürdü hem çok düşündürdü. Yangın merdiveni ahşaptı. Yangında yanarken nasıl olup da  yangından kaçmak isteyen insanların kaçış yolu olabilecek diye düşündük kara kara. Uyumadan önce dualarımıza otelde yangın çıkmamasını da ekledik.



Sabah kahvaltıdan sonra, bizi yaylalara taşıyacak minibüslere bindik.  İlk minibüs dolmuştu. Arkasındakine doğru ilerledik. Minibüsün göğsünde kocaman bir yazı vardı. “Antibiyotik” yazıyordu. Çok ilgimi çekti bu yazı.

Elevit yaylasına çıkarken şoförümüzün köyünden de geçecektik. Hayli yüksekte, dağın başında, yemyeşil, ormanla kaplı, ulaşımın zor olduğu köyün tek ulaşım vasıtasının şu an bizim içinde olduğumuz minibüs olduğunu öğrendik.

Biraz ilerleyip, şoförümüzün çok konuşkan, güler yüzlü, aslında konuşmak için bahaneler aramakta olduğunu  görünce, bir cesaret  minibüsün üzerinde “neden antibiyotik yazıyor” diye sordum.

Antibiyotik, köylülerinin şoförümüze taktığı admış.  Köyün tek ulaşımın aracı olan bu minibüs ile şehre, Rize'ye ya da ilçelere inen şoförümüz, şimdilerdeki adıyla Antibiyotik, köylülerin tüm ihtiyaçlarını karşılayarak eli kolu dolu dolu dönüyormuş köye. Yani köylülerin ne ihtiyaçları varsa bu araç karşılıyormuş. Köylülerin her dertlerine devaymış bu minibüs. Tıpkı antibiyotik gibiymiş köylüler için. O yüzden minibüs de şoförü de antibiyotik diye anılmaya başlanmış uzun zamandır köylülerce.  Artık kendi adıyla seslenen  biri olsa bile başını çevirip bakmıyormuş şoförümüz Antibiyotik. Bir kez daha gülmekten kırılıp geçtik.

Yaylalardan birinin çevresinde yürürken rehberimiz “bizi öyle bir markete götüreceğini, orada -yok yok- olduğunu” söyledi. Yaylaların alabildiğine uzandığı, inek sürülerinin kah sis altında kalıp kah tek tek ortaya çıktığı, koca Avusor gölünün sisten dolayı gözükmez olduğu bu dağ başında "nasıl olur da yokun yok  olduğu bir market bulunur" diye meraka düştük.

Ama vardı. Tepelerden birinin üstünde derme çatma, büyükçe, bakkalımsı bir yer yapılmıştı.  Adı “Yok Yok Bakkalı” idi.

Gerçekten de yok yoktu bakkalda. Transistörlü radyodan, eski ve kulpu kopmuş olsa da pazar çantasından, el fenerinden, çizmeden, bahçe eldiveninden, kazmadan, çividen, kibrite, ekmeğe her şey vardı. Bir bakıyorduk örgü ipi, bir bakıyorduk çamaşır ipi ve mandalı vardı. Çok zengin bir marketti gerçekten. Yok yoktu.

Hepimiz bakkalın resmini çekmeye koyulmuştuk. Tam kapının önünde duran yaşlı biri çok ilgimi çekti benim.

Bu yaşlı adam, sanki on sekizinci yüzyıl İngiliz romanlarından çıkmış gibiydi. Belinden dizine kadar bollaşarak inen, dizinden paçasına kadar daralmış ve bacaklarının yanlarında dört beş düğmeyle iliklenen ekose desenli lacivert yeşil kaşe yün kumaştan bir pantolonu, kahverengi fitilli kadifeden ceketi ve  başında bizim Macaristan’da  satın almaya kalktığımız mantardan yapılma tepesi kavisli bir şapka vardı. Doğu Karadeniz’de, az sonra tazılarıyla tilki avına çıkacakmış gibi görünen,  İngiliz tarzı giyimli bir yaşlı adam ile karşılaşmıştık.

Buradaki köylüler böyle giyinmediğinden, farklı giyimli yaşlı adam  çok geçmeden  turdaki hemen herkesin dikkatini çekti. Turun gençlerinden biri arkadaşlarına yaşlı adamı göstererek “hangi çizgi filmden kaçtığı” hakkında güle şakalaşa tahminde bulunuyordu. Yaşlı adam hışımla döndü ve;
“Ten Ten”, dedi.
 Meraklı genç , susakaldı. Bu yaşlı adam, çizgi filmleri de biliyordu.

Genç, özür dilemeye başlarken yaşlı adam gence “okuyup okumadığını” sordu. Çocuk okuyordu. Kolejde.

Yaşlı adam mükemmel bir İngilizce ile çocuğa bir şeyler söyledi. Bu kez de donakaldı çocuk. Yaşlı adam kahkahalara boğuldu.

Konuşmalara tanık olan kafile, yaşlı adamın etrafına doluştu. Sorular ardı ardına geliyordu.

Yaşlı adam ilkokuldan sonra buradaki köyünden çıkmış. Liseye kadar Rize’de okumuş. Sonra İstanbul'a gidip mühendislik okumuş. Mühendis çıkar çıkmaz da köylüsü bir kızla evlenip,  Amerika'ya, oradaki akrabalarının yanına gitmiş. Çocukları orada doğmuş büyümüş ve hala oradalarmış. On yıl önce Amerika'dan  dönmüş.  Oradaki düzenini, işlerini oğullarına bırakıp, yaylalarla kaplı memleketine  gelmiş. Dosdoğru köyüne gidip, oraya yerleşmiş. Şimdi Rize'ye bile gitmiyormuş. Varsa yoksa köyü, dağı, tepeleri, gölü, yaylasıymış. İlkokuldan beri buraların özlemini çekmiş hep. Şimdi, bir gün dahi olsa ayrılmak istemiyormuş artık köyünden.

Tur programında olmayan ama  hem kısa bir trekking hem de sohbet etmek için geldiği Yok Yok bakkalında iyi ki tur gezisi kapsamında karşımıza çıkan yaşlı Karadenizli’den çok etkilenmiş halde, onu bunca yıl hasretini çektiği yeşil tepelerde bırakırken,  Karadeniz'in nasıl da sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha anlayarak ayrıldık  Yok Yok bakkalından.

Yok yok bakkalında yok yoktu gerçekten. Nefis bir anı bile edinmiştik bakkalda.

Gezi bitmiş, Şubat ayında taşındığımız, dairelerin  yarısının hala satılmamış olduğundan boş kaldığı apartmanımıza dönmüştük.

Biz tatile çıktıktan sonra birkaç daire daha satılmış ve taşınanlar olmuş. Bunlardan birisi de bizim kattaki dairelerden biriydi.

Hafta sonu yeni taşınan komşumuza “Hoşgeldiniz” demek istedim. Yeni komşumuzun bir Karadenizli olduğunu öğrenmiştim, diğer komşulardan. Ben de yarı Karadenizliydim ya zaten. Hemen tanışmak istedim bu yüzden.

Kapılarına vardım. Tüm  daire kapılarının üzerinde asılı   pirinç levhalarda olduğu gibi  onların kapısındaki pirinç levhada da  daire numarası yazıyordu: 25.

Pirinç levhanın altına şeffaf bantla tutturulmuş bir kağıt ilişti gözüme. Kağıda tükenmez kalemle bir şeyler çiziktirilmişti. Üzerinde rakamla  25 yazan pirinç levhanın altındaki kağıtta harflerle: “Yirmi beş” yazıyordu. Gülesim geçene kadar zili çalamadım.

Kapadokyalılar da bazen Karadeniz’i aratmayacak güzellikler sunar. Bir keresinde  bize de sundular.

Kapadokya, annemin babamın yani benim  memleket. Annemle babamın ve onların gidebildiğince anne ve babalarının yaşadığı peri bacalı, güzel atlı diyar. Zaman zaman fırsat buldukça yaptığımız gibi yine bir haftasonu oradaydık.

Ihlara Vadisini gezip, o muhteşem kaya oymalarıyla gözlerimiz şenlendikten; Ihlara Vadisi içindeki ırmağın şırıltısını dinleyip, yelken çiçeğinin sanki kıpkırmızı açmışı gibi gözüken yılan yastıklarının bezediği ıssız mağaraların serinlediğinde soluklandıktan sonra, Hasan Dağı’nın doğal meşe ormanı ile kaplı etekleri boyunca, leyleklerin refakatinde, doyulamaz lezzetteki  suyunun ününün alıp başını gittiği Halvadere köyünün pınarı başına gelmiştik. Pınardan su içecek,  yanımızdaki boş şişelere de su dolduracaktık.

Geniş bir çayırlık uzanıyordu Hasan Dağı’nın eteklerinden Halvadere köyüne doğru. Dümdüz,  yemyeşil.  Sarı papatyalarla, kır çiçekleriyle  kaplı. Mis kokulu.

Pınara yönelmişken, gözüme alabildiğince uzanan yeşillikte, içinde  biri yaşlı bir kadın olmak üzere birkaç kişinin oturduğu küçük bir alanın demir çit ile çevrilmiş olduğu ilişti. Göz alabildiğine uzanan yeşillikte, onca yer varken demir çitle çevrili küçücük bir alanın içinde birkaç kişinin oturuyor olması çok ilgimi çekti. İçmelere kanamadığım ve üstüne daha lezzetli bir suyla hala karşılaşmadığım, şekerden tatlı Halvadere suyunu kana kana içip, demirle çevrili alana yöneldim.

Birkaç oda büyüklüğündeki alanda, çimlerin üzerinde bağdaş kurup oturmuş  başı yaşmaklı, çiçekli pazenden şalvarlı, elleri kınalı yaşlı köylü kadına gülümsedim. “Her taraf yemyeşil bir cennet olarak uzanıp giderken neden illa bu dar ve demirle çevrili alanda oturduklarını" sordum.

Yaşlı teyze bana inanamıyormuş gibi hayretle baktı. Sanki ne vardı bunda bilmeyecek de bu soruyu sormuşum gibi.
-N’örecez guzum burada. Park burası. Ondan burada oturuyoruz.

Çevreye baktım. Neredeyse uçsuz bucaksız gibi görünen yeşilliğin köye hayli uzak olan bir yerinde,  sırf park diye  çitle çevrili alanda oturan teyzeye saygıyla teşekkür edip, tekrar Halvadere suyundan içmeye koyuldum.

Halvadere’nin insanları da tıpkı suyu gibi şeker mi şekerdi.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 04.01.2012
acemi.demirci@yahoo.com.tr

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci