8 Mart 2012 Perşembe

Kadınlar Günü'nde; işe gidiş yolu boyunca serviste

Tüm servis arkadaşlarıma ithaftır.

Bahar, gizli saklı geliyordu Ankara’ya. Hala karla kaplıydı caddeler, sokaklar. O, tüm şehre sürülmüş  pasta kreması gibi alabildiğine uzanan dümdüz, bembeyaz  saten kuşak,   yer yer eridiğinden kel kel görünüyordu bu sabah.  Güneşin değdiği yerlerdeki karlar, yavaştan eriyip gidiyordu. Güneye bakan cephelerde erime hızlıydı. Kuzeye bakan kısımlar,  sonunda güneş ışınlarına boyun eğeceklerini bile bile ayak diriyordu.
Sisli bir gündü o sabah. Mart’ın sekiziydi. Kadınlar günü.
Sisler içindeki bazı kadınlara nazire yaparcasına mı sisliydi bugün; yoksa baharın gelmesiyle kafası dumanlanmış kışın son direşkenliği miydi  sis, karar veremedi Ayşe.
Yine beş on dakika erken çıkmıştı evden. Gerçi incecik, jilet gibi buzla kaplı yolda usul usul ilerleyeceğinden evden neredeyse yarım saat önce çıktığı günlerdeki  gibi ortalıkta kar da buz da kalmamıştı öyle aman aman.   Baharın kapıyı çalmak üzere olduğu bugünlerde hava hayli yumuşamıştı.

Eskişehir Yolu’nu iki şeride bölen refüjün ortasındaki tek bir gövde üzerinde yükselirken bir ağacın çatal dalları gibi ikiye ayrılarak biri bu yanda diğeri öte yanda kalan geniş yola doğru zarif bir edayla eğilen  cadde lambalarının üzerine konan kuşlara  bakındı Ayşe ilk, durağa gelince.  Kuşları seyrederdi Ayşe, sabahın erkeninde.
Her sabah göre göre artık birbirlerine alıştıkları kuşlardan biriydi  başı göğün mavisine boyanmış kerkenez. Ayşe'nin beklediği durağın etrafı hala geniş boş alanlarla çevrili olduğundan bazen arka tepelerin atmacasını;  yola konup, seke seke gezinmeyi çok seven serçeden irice, takkeli corruk da denen toygarları; güvercinleri; arsız saksağanları görürdü orada, sabah avına çıkmış. Sabah sabah bunca kuşu görebilmekten daha sevindirici ne olabilirdi ki.
Ayşe, durağa gelip beklemeye başladığında,   beyaz tüyleri iri siyah lekelerle bezenmiş iki köpeğini her sabah gezdiren kadını gördü. Köpeklerden birinin tasması kadının elinde, diğeri serbest olurdu. Tasmasız olan,  alabildiğine oraya buraya seğirtirken diğer köpek de onun gibi istediğince koşabilmek için kadını koştururcasına sürüklerdi.  iki köpeğini gezdiren  dağınık sarı saçlı, iri güneş gözlüklü kadınla tasmalı köpek,  bir çekişme içindeydi yine, bu sabah da. Hem de ne çekişme.
Gözlerini, köpeğini gezdiren kadından yola çevirmişti ki servisinin yavaşlayarak yanaştığını gördü Ayşe. İlk binendi o, ilk duraktan.

                                                                              *****
Park Caddesi’nden binenler de servise doluşunca, nerdeyse bineceklerin  çoğu binmiş sayılırdı. Sohbetin koyusu da işte o zaman açılırdı. Ayşe önlerde oturduğu için çoğunlukla dinlerdi. Konuşanlar daha, çok  ileriki duraklardan bindiklerinden arka sıralarda oturanlar olurdu. Nedense servisteki sabah sohbetlerinde, sohbetin tadına sanki arka sıralarda daha bir varılıyor gibiydi.
Uzunca bir yolları vardı işe gidene kadar, serviste geçirecekleri. Allahtan hoşsohbet  ve şakacı kişilerle çekilir oluyordu bu uzun yol.  Servisin en şakacısı Bahri Bey’di. Bahri Bey, doğru sözlü, güvenilir, erken saatlerde binilen servistekilerin uykusunu açacak kadar şakacı biriydi. Sevmeyen yoktu Bahri Bey’i serviste.
En konuşkanlardandı Ayşin. Çok hoş sohbet, akıllı, çalışkan biriydi. Lafı sözü dinlenirdi.
Ayşin de o sabah sekiz yaşındaki kızını okula hazırlamıştı evden çıkmadan. Titiz bir anneydi. İlla kızı kahvaltısını yapacak, sütünü içecek, karnı tok çıkacaktı evden. Aç göndermezdi asla kızını okula.
Tereyağı, çilek reçeli, ayva marmelatı, her türlü peynir, kızarmış ekmek koyarak özenle hazırladığı kahvaltı masasına  ilişip iki lokma atıştıracak vakit kalmamıştı Ayşin’e  o sabah, kızını hazırlarken.  Açlıktan içinin ezildiğini hissetti Ayşin.
-O kadar acıktım ki. Yolumuz da uzun, dedi yüzünü ekşiterek.
Orta sırada oturan Selvi arkasına dönerek,
-Kahvaltı hazırlamadınız mı yoksa bu sabah?
-Hazırladım hazırlamasına ama, demesine kalmadan  Zuhal hep yaptığı gibi yine gülerek takıldı Ayşin’e.
-Neden sen hazırlıyorsun? Bugün Kadınlar günü. 8 Mart. Kocan hazırlasaydı bıraksaydın da.
-Nerdeeee, diye sitemli bakışlarla  cevap verdi Ayşin.
 -Hep sen mi hazırlıyorsun kahvaltıyı, diye sordu Selvi,  Ayşin’e.
Ayşin, muzipçe gülümsedi. Arkadaşlarının bir konu yumağının ucunu yakaladıklarını ve çekiştireceklerini çoktan anlamıştı.

-Evliliğimizin ilk yıllarında sabah altıdan da önce  kalkardım. Kocaman bir kahvaltı masası hazırlardım Akın’a. Gözleme bile yapardım. O masayı bırakıp da işe gitmek istemezdik .
-Sonra n’oldu diye üsteledi Zuhal, muzipçe gülerek.
Aynı muzip gülümseme ile devam etti Ayşin.
-Sonra bir sabah boğazım  ağrıyarak uyandım.   Kalkamadım. Akın’ı uyandırdım. Kaldıramadım. Güç bela kalkıp kahvaltı sofrasını hazırlamaya koyuldum. Ama gözleme filan yapamadım tabii. Ekmek kızartıp tereyağı da süremedim. Domates, salatalık dilimleyemedim. Başım çatlıyordu ağrıdan.
-Eeeeee, diye merakla sordu Selvi.
-Akın kalkıp mutfağa gelince, zeytin kasesi ve peynir tabağından ibaret kahvaltı masasına bakıp ne dese beğenirsiniz?
-Ne dedi, diye aynı anda sordu Zuhal ve Selvi. Hatta Efsun ve Meryem de onlara katıldı.
-“Bu sabah kahvaltı yapmayacak mıyız”  diye sordu.
-Ama masayı görmedi mi? Zeytinleri, peynir tabağını görmedi mi ki acaba, diye sordu Zuhal.
-Gördü görmesine de, gözleme, kızarmış ekmek, domates, salatalık, omlet göremedi o sabah, her sabahki gibi.
-Hıııı, diyerek kaşlarını kaldırdı Selvi.
-Sen ne dedin o zaman, diye acele acele sordu Efsun.
-Bir şey demedim.
Tam Zuhal, Ayşin’e hararetle bir şey söyleyecekti ki, Ayşin gülerek,
-Bir daha kahvaltı masası hazırlamadım sabahları. İşe gidince bir poğaça ile kahvaltı etti o günden sonra Akın.
-Ama bugün kahvaltı masası kurmuştun, dedi Meryem.
-Kızım doğana kadar  bir daha kurmamıştım. Kızım kahvaltı yapacak kadar büyüyünce hiç aksatmadan kahvaltı masasını yeniden kurdum.
Yeni evli Meryem’in başı yemek yapmakla hiç hoş değildi.  Akşam yemeği için  ne pişireceği telaşına düşer,  yemek tarifleri sorardı hep iş dönüşü, yol boyunca serviste.
-Sizde kim hazırlıyor kahvaltıyı, diye sordu Zuhal, Meryem’e.
Meryem,  çok hazır cevaptı. Çok da neşeliydi.
-Biz çoktan çözdük kahvaltı konusunu. Dört dörtlük kahvaltı yapmadan çıkmıyoruz hiçbir sabah, diye cevap verdi.
-Sen mi hazırlıyorsun, eşin mi, diye lafa girdi Efsun.
-İkimiz de hazırlamıyoruz.
-Kim hazırlıyor o halde, diye sordu Selvi.
-Evimizi annemlerin oturduğu siteden tuttuk. Her sabah hazırlandıktan sonra kahvaltı için ona geçiyoruz. Her şeyiyle hazır bir sofra bizi bekliyor oluyor.
Bu arada, bu tür konuşmalara hep katılan ve neşe katan Bahri Bey’den hiç ses çıkmaması, kadınlar gününde kahvaltı sohbeti yapan arka koltuklardaki herkesin dikkatini çekmişti.
Zuhal muzipçe  seslendi en ön koltukta oturan Bahri Bey’e.
-Bugün serviste Bahri Bey yok mu acaba, yoksa sesimiz mi duyulmuyor?
Bahri Bey’den çıt çıkmadı.
Orta sıralardaki Selvi seslendi,
-Bahri Bey, sesimiz size ulaşmıyor mu?
Bahri Bey, kendine takılacaklarını anladığından gülerek döndü arkaya.
-Yoo, hiç gelmiyor  sesiniz yaaav.
-Bildim canım, sesimiz ön tarafa gitseydi Bahri Bey mutlaka konuşurdu, dedi Zuhal.
-Neymiş konu, diye sordu Bahri Bey.
-Önce bugün kadınlar günü. Hiç kutlamadınız servisteki hanımların kadınlar gününü, diye takıldı  Meryem, Bahri Bey’e.
-Kutlayacaktım yahu, ama akşam dönüşte kutlayacaktım. Şimdi kutlayım o zaman. Bakın kadınlar için söylenmiş bir laf var, onu söyleyerek kutlayayım kadınlar gününüzü.
-Neymiş o laf, diye mırıldandı servisteki hanımlar.
-Bir derdin varsa önce karınla paylaş. Sonra hem derdinle, hem karınla uğraş, dedi Bahri Bey.
Serviste bir kahkaha koptu. Bahri Bey yine servisi güldürmüştü.
Güne gülerek başlamak, servisteki tüm kadınlar için en güzel kadınlar günü kutlamasıydı elbette.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 08.03.2012





Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci