10 Nisan 2012 Salı

O gittiğinde; ala begonvil tek renk kaldığında

Çok sevdikleri eşlerini ya da çok sevdikleri birini kaybedip, kendini kanadı kırık kuş gibi hisseden herkes için ve gün gelip o çok sevdikleri eşlerinin, sevdiklerinin yanına göçenlerin anısına..


                                         O gittiğinde; ala begonvil tek renk kaldığında

Ama o bir gün gidiyor. Hiç düşünülmedik bir şey yapıyor. Hiç olmayacak bir şey. Akla gelse de üste kondurulamayan bir şey.

Kaderi, yazgıyı hatırlatmak istercesine gidiyor o. Belli ki epeycedir düşünülmemiş bu kaçınılmaz son. Düşünülmemiş; ama düşlenmedik bir zamanda düşülmüş içine. Olacaktı ya bir gün. Olmuş işte. Kader çizgisinin bittiği durağa geliniyor bir gün.

Ama o bir gün gidiyor. Temelli hem de. Kalakalıyorsun koltuğunun altında bir yığın anıyla. Elli yılı anlatan bir anı dosyasıyla. Bahçeye onun eliyle diktiği, sabahları suladığı ala begonvilin altında. O morlu beyazlı iki renkli ala begonvil için İzmir'e de taşınmamış mıydı ta Ankaralar'dan. Seni razı etmek için az dil dökmemişti.

Her sabah kurumuş çiçeklerini, yapraklarını temizleyen, sarkmış dallarını iple üst kata bağlayan elden mahrum kalmış begonvil, pergolenin kiremitlerinin üzerinden bir başka görünüyor. Kederli mi ne? Beyazları sanki beyazdan çok solgun, ölgün bir renk. Nerede beyazın o diriliği, ak köpüklerce, küpür küpür çiçekli oya gibi dökülüşü? Solmuş beyazları, sonsuzluğu mu anlatmak istiyor kendince? Ufacık bir fideyken kendini diken elin gittiğini o da mı biliyor ne?

Acıdan mı morarmış bilmem begonvilin mor çiçekleri. Hani o Bodrum yemenilerinin kenarlarındaki iri iri canlı oyalara nazire edercesine dallarından sarkan mor çiçekler. Senle o gibi değil miydi; biri beyaz diğeri mor açan begonvil dalları. Şimdi sen onsuz, ala begonvil beyazsız kalmış. Yarısı gitmiş. Kalan yarısı da her haliyle, yarım.

“O olsaydı, bu mora bulanmış ağlamaklı gözler gibi kızarmış begonvil dallarını yukarılara sardırırdı” dediğin, elli yıllık etle tırnak olduğun gidince begonvilin de beti benzi atmış senin gibi. Beyazı  da beyaza kesmiş, moru da. Solmuş üzüntüden. İki renkli begonvilin beyazı solmuş; kurumuş da hem. Mor renklisinden çiçekler açan  dallar kalmış yalnızca. İki renkli begonvilin renklerinden biri yok artık. Begonvil yarım kalmış. Sen gibi. Yarısı başka yerlerde. Onun gibi.

Ağlamaktan kızaran gözler gibi kızarmış dalları, tek renge düşen begonvilin. Kendini dikenin gidişinin ardından.  Sen, o gidince  tek; begonvil, beyaz çiçekleri kuruduğundan tek kalakalmışınız. Alt dalında öten kanatları mavimsi tüylü  dağ bülbülünün sesi de yanık. Bir özlem türküsü makamından ötüşü.

Etle tırnak ayrılmaz derlerdi. Yalanmış meğer. Onun daha dün merdivenlerden inen ayak sesi hala evin içinden bir yerlerden duyuluverecek gibi. Kulağın hep o ayak sesinde. İçerlerde bir yerlerde saklanıyor olmasın? Şakayı hep sever ya. “Şöyle bir dikkatle kulak kabartılsa, acaba duyulur mu yine onun ayak sesleri?” diye geçiyor içinden.

Artık durgun, suskunsun; ama gözlerin geveze olmuş. Elli yıl sonra onsuz kalmışlığın yalpalatan tavrı oturmuş kalan elli yıllık diğer yarının gözlerine.

Etle tırnak ayrılırmış meğer. Tırnağın adı Şahap. Kayan yıldız demek. O da kaydı gitti zaten bir yıldız gibi.

Elli yıl bir arada olsa da etle tırnak, sökülürmüş meğer biri diğerinden. Kanırtarak, kanatarak,  acıtarak.  Kanırtmak, acıtır. Hem de nasıl acıtarak ayrılırmış etle tırnak. Acıdan için pare pare kanayarak. Yürek kanaması dinmezmiş. Görülmeden, içlice kanayacak içlerde. O öbür yarın gittikten sonra yaşsız da olsa, kimseler görmese de ağlayacak gözlerin. Yürek, sessiz yapar işini. Onca atışını kim duymuş ki bir ömür boyunca. Yalnızca kulağını göğse dayayanlar dışında. İşte başını göğsüne dayadığın, başını da bu göğse dayayan gitti. Duyan olmaz artık içli ağlayışları, yüreğin gizli sızısını.

Ne güzel geçen bir elli yıl, yarım asır birden bire nasıl da bitermiş. Önce bir hastalık haberi, ardından umut umut doktordan doktora gezinmeler. Dualar. Islak yakarışlar. Allah'a sığınmalar.

Şahap’ın çok sevdiği çatı katına çıkan merdiven, nedense sanki kimseler uğramamış, basamaklarına basılmamış gibi yalnız. Sinecen sinecen saklanmış loş bir köşede beyaz basamaklar. Sessiz, ıssız, unutulmuş  olmuşlar apansız. Ne o giden yarının  inen ayak sesi var; ne çıkan. Ne de merdiven başından orta kata seslenip “unuttuğu bıçkıyı balkondan bahçeye atıvermeni” isteyen.

Ev nasıl da ıssız kesilmiş. Nasıl da tenha, ücra, kuytu. Bahçe nasıl da sarıları özlemiş yeşilken daha. Biçilmiş buğdaylardan geriye kalan harman sarısına boyanmış her köşe. Onsuz  sen de, ev de, bahçe de mahzun, içli, yaralı.

Elden avuçtan kayması göz göre göre elli yıllık yarının, elden bir şey gelmeden.  Göz buna dayanır mı? Ya gönül? Ah o gönül. Gönül evinden vurulmuş gönül.

Umutsuzca yalpalarken, o kötü hastalıkla erimenin karşısında erimeden durmak. İçleri erite erite erimesi o diğer yarının, yarım bilinenin. Onsuz, kendini yarım hissettirenin. Erimek buzlara özgü bilinirken insanın erimesi; hem de canın yarısının erimesi.  Tek eriyen o değil  aslında.

Ağlamak yasak onun önünde. Oysa ağlamada da gülmede de hep beraber olunmadı mı şu ana dek. Ya şimdi? Bir kara haber sonrası  ağlamak, ona göstermeden, gizli saklı. Sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlamayı özleyerek. Sesi çıkmadan, yaşı akmadan ağlamayı öğrenmek. Ona gülerken, içlerde, derinlerde hıçkırarak. Artık ağlamak, sadece yalnızken. Yalnızlığa alışmanın ilk adımları bu olmalı. Issızda dökülen gözyaşları. Gözyaşının en zoru bu.

Ağlamak, gizlilerde sadece; saklılarda. Dik dururken göstermeden yalpalayarak; ezim ezim ezilerek.  Belin hepten bükülmüş. İki büklüm.

Ağlamak.. Elli yılın bir masal oluşuna. Elli yıl bu. Her şeyiyle. İlk bakışıyla. İlk iç sızısıyla. İlk itirafla, sevgi üzerine. İstemeler, söz kesmeler, nişanlar. Evlilik. İlk bebek. Bir oğlan. Sonra bir kız. En ideali o zamana göre bir oğlan bir kız. Bir kız ki ana hakim;   bir oğlan ki baba mühendis.

Çocuklar zeki. Sınıflar geçiliyor takıntısız. Karneler hep pekiyi. Ne kıymet bilinmedik günlermiş meğer o günler. Har vurup harman savrulmuş, harcanıp gitmiş. Hep öyle olur, her gün böyle geçer sanılmış. Ne aymazlıkmış meğer öyle düşünmek. Günler hep öyle geçmezmiş.  Şimdi bir daha geri dönüş yok o şen şakrak, arabalara doluşulup pikniklere, seyahatlere gidilen günlere. Çünkü yokluk var şimdi. Yokluk nasıl da gerçek. Nasıl da acı. Nasıl da kaçınılmaz. Hiç bilinmemişti oysa varlıktayken bir gün yokluğa yakalanılacağı. Bu yokluk, sevdiklerinden yoksunluk. Keşke paradan puldan yana olsaydı yokluk. Bir tas çorba yanına bir baş soğan kırıp mutlu olunurdu belki  yine; ama sevdiğinden yoksun olunmazdı. Yanı başında olurdu o. Yarım kalmazdın. Ne para ne mevki ne de eldeki güç getiremiyor o sevdikleri, bir gittiler mi. Gittiler mi gidiyorlar. Dönmemecesine. Yoksunluğu öğretiyor bu gidişler. Öğrenmesi en acı ders bu.

Belki iletişim biraz zorlaşıyor yıllar geçtikçe Gülfem adlı etle, Şahap adındaki tırnak arasında. Giderek kitap okumalar yeğleniyor konuşmak yerine. Konuşmak daha çok okunan kitaplar üzerine. Yürüyüşler  yapılıyor oturup konuşmaktansa. Sabah akşam. Her gün. Hayat bir düzende. Çocuklar evleniyor. Artık her şey saatli. Hayat tıkır tıkır işliyor. Hangi iş, hangi gün, saat kaçta ne yapılacak takvimleşmiş, sıralı. Yollu yordamlı hepsi. Hayat düzeninde akıyor dakikası dakikasına. Hayat ne güzel. Gelirler iyi. Yazlık, kışlık hepsi yerinde. Araba son model.

Derken o beklenmedik haber. O körolasıca hastalık. Dermanı olmayan illet. Bulunmadı gitti çaresi. Çok can yakıyor her yerde. İşte en son onların ocağında.  Bacası neşeyle tüten evlerinde. Orayı da buldu bu amansız dert. Buldu, vurdu. Elli yıllık etle tırnağın canını yakacak. Kanırta kanırta söküyor tırnağı etten. Şahap’ı Gülfem’den. Tırnak yeniden sürer derler. O da yalan. Sürdüğü filan yok. Sürüp giden bir tırnak yarası açılıyor ette kala kala.

Kocaman bir yara. Kabuk mabuk bağlıyor bağlamasına; ama yara işte. İşliyor.

Duyanlara, gelenlere, telefon açanlara hep ondan bahsediliyor. Elleriyle diktiği ala begonvilin altında anılıyor Şahap. Begonvil sahipsiz kalmış sanki. Dalları pergoleye ulaşamamış. Hırçın Çeşme rüzgarında o duvardan bu duvara vurula vurula savrulan dalları yumuşak bir içtenlikle tutup yukarılara doğru tırmandıran eli nasıl da özler gibi. Rüzgarla oraya buraya vurdukça duyulan dalların iniltisi, canlarını yakan rüzgardan değil. Onları diken el yakmış canlarını. Giderek. Beyaz çiçekler açan dallarla birlikte.

Dalları sardıracak, duvarlara çarpmalarını önleyecek o el yitmiş. Gitmiş uzaklara ki o uzaklara gidilip gelinmez. Bir kere gidilir bir daha dönülmez. Begonvilin köklerinin yaşadığı yerlerde yatıyor Şahap şimdi.

Hep “Şahap olsa begonvilin sarkan dallarını kaldırırdı; bahçeyi bu yıl yeniden  tanzim edecekti” diyor tırnağından ayrılan et, Gülfem. Onunla geçiyor geceler; rüyalar onunla dolu. Gündüz ışığında o yok; ama geceleri rüyalar elli yıllık yarıyla dolu. Rüyalarını anlatıyor Gülfem. Hatta geceleri yanı başına geliyormuş Şahap. Öyle diyor kalan yarı Gülfem, giden yarı Şahap’ın ardından. Dinleyenlerin çoğunun bıyık altından güldüğünü göre göre, alaycı dinleyişleri bile bile. Her gelene yine de söylüyor bunu. Çünkü Şahap nerede olursa olsun onu yalnız bırakmaz. Yarım bırakmaz.

“Bu gelmeler bir yıl sürermiş” diye anlatıyor. “Bir yılın dolmasına daha var” diye seviniyor bir de. “Bir yıl sonra ya gelmezse, ya geceleri beni yoklamazsa” diye korkudan titriyor sesi. O ses ki özlemin borazanı olmuş, tırnak sökülüp gittiğinden beri.  

Adı Şahap olan tırnak gitmiş olsa da onun etinden kopamadığını gururla anlatılıyor, ışıltıyla parlayan gözlerle Gülfem. Hep o tırnak konuşulsun, hep o tırnak anlatılsın istiyor tırnaksız kalan Gülfem.

O. O.. O... Elli yıldır o. Elli yıldır her şey onunla. Düzen onunla. Hastalıkta çorba veren o. Hastalanınca çorba içirilen o. Bir kız bir oğlan için birlikte hayaller kurulan o. Oğlanın da kızının da mürüvvetinde birlikte sevinçten ağlanan o. O zamanlar ağlamak sadece sevinçtendi.

Sudan çıkmış balık olunuyor elli yıl sonra, o gidince. Ne onunla alışılmış düzen ne her sabah akşam yürüyüşleri, ne sadece onunla kurulmuş dünyada kitapları anlatacak bir başka o var şimdi. Tek o var tırnaksız et için. Gitmişe, gitmemiş muamelesi var. İnançlar artık daha pekişmiş. Dualara sığınılmış hem giden yarı için hem yarım kalan diri yarı için.

Elli yıl gözler parlayarak anlatılıyor. O hüzünde Şahap’la geçen elli yıl anlatılırken neşe geliveriyor bir an bakışlara. Sonra keder bürüyor gözleri. “Elli yıl çabuk geçti; ama bu yarım kalmışlığın yaşanacağı onsuz üç beş yıl nasıl geçecek” diye. Hesap kitap yapılıyor o üç beş yıl üzerine. Kaç elli yıl sürecek acaba onsuz üç beş sene. Emin olunan tek şey var. Artık hayat öbür yarıdan mahrum geçecek. Yarım kalmış halde yaşanacak. Yarısı gitmiş, yarısı kalmış olunacak. Yarım olunacak.
(Hakkı saklıdır)
 
02.08.2011, 01:40,Çeşme

Acemi Demirci
acemi.demirci@yahoo.com.tr



Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci