18 Temmuz 2012 Çarşamba

Sıdıka’nın yalnızlığı ya da YAŞLILAR, DÜNYANIN MİSAFİRİDİR


Belli konuları değil, etkilendiğim, etkileyici her konuyu yazmayı seviyorum. Ama bir konu var ki o konuda sık sık yazdığım oluyor. "Yaşlı yalnızlığı" bu hassas konu. Yaşlı yalnızlığını ben Sıdıka ile anlatıyorum.

"Yaşlı Yalnızlığı" başlığı altında epeyce öykü yazdım. Bugüne dek de hiçbirini yayınlamamıştım. Gerçek biri olan Sıdıka'nın öyküleri bunlar. Belki adı Sıdıka değil gerçekte; ama Sıddık'tan yani dost, arkadaş anlamlı Sıddık adından esinlendim emekli edebiyat öğretmenine Sıdıka adını verirken.

Sıdıka'nın yaşadıkları, tek bir yaşlıya  ait değildir. Sıdıkalar'a, Sıddıklar'a dairdir Sıdıka ile anlattıklarım.  Gördüğüm, gözlemlediğim sayısız yaşlının yaşadıklarını, onca kişiliği tek bir kişilikte, Sıdıka'da topladım. Öykümdeki Sıdıka aslında tek bir kişi değil, kişiler harmanıdır. Aslında tüm yaşlıların ortak adıdır o. Tanıdığım  yaşlıların her birinden az da olsa bir şeyler kattım  her Sıdıka öyküsüne. Onca yaşlı, tek bir karaktere büründü bu öykülerde; adı da Sıdıka oldu.

Güngörmüş, gençliğinde çok güzel; ama hala güzel biri o. Sadece dizleri, kalbi ve ciğerleri yıpranmış fazlaca. İnsani duyguları hep en üstlerde olmuş. Hep verici. Hiç karşılık beklemez. Sırf karşıdakiler üzülmesin diye kendisi üzülse de çıtı çıkmaz. Seksenli yaşlarında bile herkesi, evlatlarını, ablasını, komşularını, yakınlarını mutlu görmek için canını dişine takarak çabalayan;  kendi güzel, sesi güzel, huyu güzel, yaşlılığı bile çok güzel biridir Sıdıka.Güzellik gözleri ile, yüzü ile sınırlı değil onda. 

Yapamadığı şey yoktur neredeyse. Arya da okur, türkü de. Piyano da çalar.  Yemek de yapar en lezzetlisinden. Şiir de yazar. Değme terzileri kıskandıracak kadar iyi bir terzidir. 

Bugün emeklidir. Ne maaşı  ne gözleri ne dizleri eskisi gibi değildir şimdi. Ama sevdikleri için, yakınları için, bildikleri tanıdıkları için, zordaki insanlar için  didinmesindeki gayret hiç eksilmeden devam etmektedir. 

Çevremizde nice Sıdıkalar var. Benim kahramanım Sıdıka'nın birebir kopyesi olmasa da, öyle  çoklar ki. Yaşlıların pek çoğu her gün  Sıdıka'nın öyküsünce öyküler yaşar.

Bir gün biz de yaşlı olacağız.

Yaşlı Yalnızlığı -1

Sıdıka’nın yalnızlığı
 ya da 
YAŞLILAR, DÜNYANIN MİSAFİRİDİR


Telefon hiç çalmamıştı bugün. Yetmişli yıllardan kalma büfenin üzerinde duran telefonun çalmaması, arayanın soranın olmaması demekti. Sessizce duruyordu yerinde eski tip, ahizeli telefon. Çıtı çıkmadan. Ne acı gerçekti aranılıp sorulmamak. Akla gelmezdi ama başa gelmişti. Edebiyatın vazgeçilmez sözcükleri gamın, kederin, efkarın hüznün sözlükten çıkmış, eve yerleşeli çok olmuş gerçek anlamıydı çalmayan telefon, emekli edebiyat öğretmeni Sıdıka için.

Telefona daha bir yakın oturdu Sıdıka usul hareketlerle sanki telefona yakın olursa hemen bir arayan olacakmış gibi. Gözleri, tül perdesi hafif aralık pencereden dışarı kaydı. Senelerce aynı lisede birlikte edebiyat hocalığı yaptığı karşı apartmanda oturan arkadaşı Nermin’in penceresi hala kapalıydı. Eve dönmemişti Nermin demek ki. Halini hatırını sorardı zaten dönseydi, bir nasılsın derdi en azından Sıdıka’ya. "Hal hatır sorulması meğer ne büyük nimetmiş yaşlılıkta" diye düşünür olmuştu Sıdıka yalnızlığın kollarında çırpındığından beri.

Gözlerini Nermin’in kapalı perdelerinden tavana çevirdi. Üst kattan bir ses gelip gelmediğine dikkat kesildi. Behiye hanımın ayak seslerini  duymayı ne kadar da istiyordu. Oysa Behiye hanımın sesi demek, illa ters konuşma, kendisinde olandan başkasını beğenmeme, karşıdakinin her şeyine kulp takma demekti. Olsun, bir ses olsun da Behiye’nin aksiliklerine bile razıydı.

Behiye’nin terliğinin sesi de duyulmuyordu bugün. Üst katın mutfağında kazara yere düşen bir şeyler olsa da bir tıkırtı duysa diye tüm dikkatiyle sessizliği dinliyordu Sıdıka; ama çıt yoktu ortalıkta. Zaten daha yarım saat bile olmamıştı hem Nermin’i hem de Behiye’yi telefonla arayalı. Dönmek bilmiyorlardı bir türlü bu biri eski arkadaşı diğeri temel komşusu iki yaşlı kadın,  gittikleri yerden gelmeyi bilmiyorlardı.

Biraz daha yaklaştı telefona, elini uzatsa değecek kadar. Hızla telefona uzandı. Aklına ilk gelen numarayı da çevirdi. Kızını aramıştı. Telefon uzun uzun çaldı; ama açan yoktu. Kızı dışarda olmalıydı. Torunu da dışarılarda arkadaşlarıyla haytalık yapıyordu mutlaka.

Aklına gelen her numarayı çevirdi. Kimisi cevap vermiyordu. Cevap verenlerle uzun uzun konuştu. Şehir dışındaki akrabalarına kadar aramadığı kalmadı. En son aradığı numaradan sonra arayabileceği başka bir numara olup olmadığını düşündü. Başka bir numara yoktu. "Keşke yazlıktaki tüm komşularının numaralarını kaydetseydi" diye geçirdi aklından. Bir kez daha kızını aradı. Sıdıka, tam kapatacakken açtı telefonu kızı. Nefes nefeseydi.

-Ay, anne sen misin? Öyle uzun çaldı ki telefon tam ben kapıyı açarken, telaşlandım. Ben de önemli bir şey var sanıp koşturdum telefonu açmaya. Eve yeni girdim. Üstümü değiştireyim seni ararım.
-Tabii yavrum.

Sıdıka, kızı telefon açacak  diye mıh gibi çakıldı oturduğu koltuğa. Yarım saat kadar sonra çaldı telefon.
-Geç kaldın yavrum aramakta. Meraklandım.
-Hafta sonu sinemaya gideceğiz de onun programını yapıyorduk Ayça ile.
-Yarım saat bekledim yavrum arayacaksın diye.
-Ayça’dan  sonra İstanbul’daki arkadaşım Gülfem’i de aradım.
-Gülfem’i niye aradın yavrum,  bir şey mi var?
-Yok, öylesine aradım. Yurtdışındaydı, seyahati nasıl geçmiş merak ettim.
-Yaa?
-İyi geçmiş. Çok eğlenmiş. Çok da fotoğraf çekmiş.
-İyi yapmış yavrum.

Nasıl da istiyordu kızı bir "nasılsın" desin, annesinin nasıl olduğunu sorsun diye. Kendi aramasa kızının onu aramayacağı günler bile olacaktı. Oysa artık o da aranılmak istiyordu. Yaşlanmıştı ve eskisi gibi değildi. Etrafında çok kişi kalmamıştı. Arkadaşlarının çoğu göçüp gitmişti. Eşi vefat ettikten sonra da zaten pek bir şeyden tat alamaz olmuştu.
-İyi misin kızım?
-İyiyim anne.
İçinden “hadi hadi”, diyordu. “Anne sen nasılsın, diye bir sor “.
Telefondan köpek hırıltısı geliyordu.
-Anne, Kaygısız gezmek istiyor. Onu gezdirmeye çıkacağım.
-Olur yavrum. Gezdir. Dikkat et üşüme. Hava soğuk. Sıkı giyin.
-Aman anne, sanki çocuğum.
-Çocuksun ya. Benim çocuğumsun.
-Hadi anne, Kaygısız  çok huysuzlandı. Daha geç olmadan onu dışarıya çıkarıp gezdireyim.

Kızı telefonu kapattıktan sonra gözlerinden sicim gibi yaş boşandı Sıdıka’nın. Kızı nazlısı, Sedef’i doğru dürüst telefonda bile konuşmaz olmuştu. “Kaygısız kadar bile düşünmüyor beni” diye geçirdi içinden. İçlendi. İri, gözlerinden düşen damlalar bluzunu ıslattı.

Sedef’i nasıl da gözünden sakınarak büyütmüştü. Ona en güzelinden elbiseler dikmiş, yakasını, ceplerini sutaşları ile süslemişti. Okuldan geldiğinde mutlaka sıcak çorbası, sebze yemeği ve eti hazır olurdu kızının. Hiç iş de yaptırmamıştı kızına büyürken. O derslerine çalışsın, iyi bir çocukluk geçirsin diye çok didinmişti. Gerçi bunları yaparken bir anne olarak hiç karşılık beklemeden yapmıştı ama yetmişli yaşlarının sonlarında evlatlarının onu aramasını, sormasını, haftada bir kez olsun bir yerlere götürüp hava aldırmalarını bekler olmuştu. 

Tek başına yapacak gücü yoktu artık hiçbir şeyi. Yalnız başına parka gitse, yolda yürüse hemen yanına birileri yaklaşıyor, ya çantasını kapıyorlar ya da bir şeyler satmaya kalkıyorlardı. Zaten bir adım dahi atacak gücü yoktu; bir de içini kapkaççı, yankesici korkusu kaplayınca iyice eve kapanmıştı.

Oysa ne kadar hareketliydi Sıdıka gençliğinde. Ne yorulmaya yenilirdi ne de dinlenecek zaman ayırırdı kendine. Bin dokuz yüz yetmişlerin sonlarında, terörün kol gezdiği yıllarda   oğlu da kızı da lise ve üniversiteye gittiği  için aklı hep onlarda kalırdı Sıdıka’nın. Duraklarda bekleşenler  taranır, duraklar, bombalanırdı. Sıdıka, çocuklarının başına duraklarda bir şey gelmesin diye Ankara’nın nadir kadın sürücülerinden biri olarak çocuklarını okula bırakır, okul çıkışlarında da alırdı. Çocukları okulda çıkacak bir kargaşada kaçabilsinler diye onları atletizme bile yazdırmıştı. İyi koşsunlar, kargaşadan tez uzaklaşsınlar düşüncesiyle. Oğlu da kızı da atletizmde çok başarılı oldu. Oğlu, Ankara sıralamasına bile girdi.

Kocası, hayatının yarısını hasta geçirdi. Yorulmaya, koşturmaya gelmezdi kocası. Sıdıka kocası yerine de yoruldu o yüzden. Arabayı da Sıdıka kullanırdı; evi de Sıdıka çekip çevirirdi. Şöyle, kocasının direksiyonda olduğu arabada, ön koltukta kurula kurula oturup sefa yapamamıştı hiç. Sıdıka, direksiyona geçer, ön koltuğa da kocası otururdu. Ankara’da sokak ve caddelerin çok tenha olduğu yıllarda, Sıdıka, ailenin annesi, şoförü, muhasebecisi, terzisi, hastabakıcısı, aşçısıydı. Tek, çok sevdiği kocasının sağlığı daha kötüye gitmesin, çocukları iyi gelişip büyüsün de o her türlü zorluğa katlanmaya razıydı. 

Her zorluğu göğüsledi ama göğsünden de şiddetli sancılar yükseldi bu göğüs germeler sırasında. Sıdıka ilk kalp spazmını henüz elli yaşına bile gelmeden geçirdi. Hastahaneden çıkmadan önce doktorun kendisini karşısına alıp uzun uzun konuşmasının ardından sıraladığı tüm tembihleri, hastanede bırakıp çıktı eve dönerken. Doktorun dediklerini unutmadı; ama hatırlamadı da bir daha. Hem de bile bile. Yine koşturdu, yine gece yarılarına kadar dikti biçti; yıkadı yuğdu; pişirdi taşırdı.

Yazlıklarında da dinlenmezdi Sıdıka. Kızı, damadı, torunu ve damadının ailesini ağırlardı günlerce küçücük yazlık evinde.  Denize bakan balkondaki masa, kahvaltı, yemek ya da çay saatleri azıkları ile dolar boşalırdı.

Dalıp gittiği o eski günlerden bir sızı ile sıyrıldı Sıdıka. Elini dizlerine götürdü. Ağrıyan dizleri ona düşüncelerini unutturdu. Çok ağrıyordu dizleri son yıllarda. Uzun boylu ayakta duramıyor, yürürken ikide birde durup soluklanıyordu. Üst üste emboli atlattığından beri tadı tuzu kalmamıştı aslında. Doktor, Sıdıka için  “üçüncüsünde kurtulamaz” demişti Sedef’e. Bakkala dahi gitmek gözünde büyür olmuştu Sıdıka’nın biri akciğerine diğeri bacağına atan embolilerden sonra.

Evinde asansör olmadığı için aldıklarını bir de üçüncü kata kadar çıkarıyordu, o ağrıyan dizleriyle. Ama aldıklarıyla bir sofra kurarsa sofraya oturanlar olacak, evi şenlenecek, iki laf edebilecekti. Dizlerine rağmen alışverişe çıkıyor, üç katı dinlene dinlene çıkıyordu elindeki yüklerle.

Telefonun çalışı, Sıdıka’ya dizlerini bile unutturdu. Aceleyle telefona hamletti. Kızı olmalıydı arayan. Köpeği Kaygısız’ı  gezdirmiş ve gelmişti demek ki eve.

-Geldin mi yavrum eve?
-Geldim geldim.
-Hava soğuk muydu yavrum, üşümedin değil mi?
-Amaaan anne. Çocuk muyum ben. Sen beni dert etme. Üşümedim tabii.
-Sordum işte yavrum merak ettim.
-Anne gereksiz şeyleri dert etme. Dışarıya göre giyinip çıktım.
-Haa, tabi yavrum, okumuş kızsın, sen bilirsin tabi nasıl giyineceğini.
-Anne okumakla ne ilgisi var. Havaya bakıp giyiniyorum,  o kadar.
-Ah kızım, sana da bir şey denilmiyor artık.
-Anne.
-Söyle kızım.
-Kaygısız’ı gezdirirken arkadaşıma rastladım. Haftasonu bana uğrayacakmış. Bir şeyler yapabilir misin sunmak için?
-Poğaça gibi mi?
-Poğaça, kek, öyle şeyler.
İç çekerek “Olur” dedi Sıdıka.

Poğaça, kek yapmak demek, üç katın inilmesi un, yağ, şeker, peynir, maydanoz alınıp bir de bunları yüklenerek yukarı çıkılması demekti. Gerçi bakkalın çırağı ya da kapıcı vardı aldıklarını taşıtabileceği ama onlara da bahşiş vermek gerekiyordu. Sıdıka, emekli maaşının bir kısmını kızına ve torununa veriyordu yıllardır. Son zamanlarda oğluna da bir miktar vermeye başlamıştı. Aidat, elektrik, su, doğalgaz parası derken eline pek bir şey kalmıyordu maaşından. Kıt kanat geçiniyordu emekli edebiyat öğretmeni Sıdıka. Kendisine bir yardımcı tutmayı ne kadar isterdi; ama bunun için çok parası olması gerekiyordu. O bir emekliydi.

-Cumartesi günü kahvaltıya gelecek misiniz?
-Bir aksilik olmazsa geleceğim anne.
-Çınar da gelecek mi?
-O arkadaşlarıyla yeni açılan AVM’yi gezecek.

Bir aydır görmemişti torunu Çınar’ı. AVM gezmek, anneanne ziyaretinden daha yeğ olmaya başlamıştı torunu için. Nasıl da özlemişti aryalar söyleyerek göğsüne basıp uyuttuğu, okula başlayana kadar kendisinin büyüttüğü torununu.

-Beş dakika olsun uğrayamaz mı, bir yüzünü göreyim Çınar’ın.
-Uğrayamaz anne. Cumartesi günü Çınar’ın hiç vakti yok.
-O çok seviyor diye yaprak sarması da yapacaktım, dedikten sonra sessizce iç geçirdi Sıdıka.
-Bir tepsi ıspanaklı, bir tepside peynirli börek yapacağım. Kıymalı da ister misin yavrum?
-Anne, çok yorulma. Doktorun dediklerini unuttun mu?
-Sizi sadece bir gün görüyorum kızım. Altı gün bekliyorum sadece birkaç saatliğine yüzünüzü görebilmek için. Birlikte yiyip içelim istiyorum.
-Onlar eskidendi anne. Çok yorulmaman gerek.
-Yavaş yavaş yapıyorum kızım, kendimi yormadan.
-Anne, sana laf anlatamıyorum. Börek yapmak için alışveriş yapacaksın, çok yorulacaksın. Sonra onlardan atıştıracaksın, şekerin çıkacak, hastalanacaksın.
-Hastalanmam kızım, sizinle şenlenince bana bir şey olmaz.
-Tamam anne, tamam. Kaygısız’ı yıkayacağım. Sonra görüşürüz.

Sıdıka, bazen Kaygısız’a imreniyordu. Kızı Sedef, köpeği Kaygısız kadar kendisiyle ilgilenmiyormuş gibi hissettiği olmuyor değildi ara sıra. Sedef telefonu kapattıktan sonra Sıdıka televizyonu açtı. Bir evlilik programına bakmaya başladı. Gençlerden çok yaşlılar vardı evlenmek isteyen. Onlara hak veriyordu içten içe. Yalnızlık, yaşlılıkta canavarlaşıyordu. Eşi ölmüş, çocukları evden ayrılmış, arkadaşları teker teker öte tarafa göçmüş  yalnız yaşlılar için bir arkadaş, en değerli şeydi.

Arkadaşları geldi aklına. Yeniden telefona yöneldi. Ankara Kız Liseliler olarak ayda bir toplanırlardı uzun yıllardır. Toplantının bu ay nerede yapılacağını haber veren olmamıştı henüz. Süeda’yı aramaya karar verdi. Süeda, üniversiteden arkadaşıydı. O da kendisi gibi edebiyat öğretmeniydi. Telefonu hiç bekletmeden açtı Süeda. Burnunu çeker gibi bir hali vardı.

-Süedacım bu ay nerede toplanacağız, haberin var mı?
-Bu ay toplantı yapamayacağız Sıdıkacım.
-Süeda, hasta mısın? Sesin iyi gelmiyor.
-Ah Sıdıkacım sorma. Dün bir haber aldım, ondan sonra pek iyi değilim.
-Hayırdır Süeda. Kötü bir  haber  değildir inşallah.
-Bizim Saliha, sizlere ömür.

Bir çığlık attı Sıdıka. Sesi ne kadar çıkabilirse o kadar duyuldu çığlığı.

-Bir kişi daha eksildik desene.
-Öyle olduk Sıdıka.
-Her geçen sene bir bir azalıyoruz. Geçen sene üç kişiyi kaybetmiştik. Geriye kaç kişi kaldık ki  zaten

Çok konuşamadı Sıdıka. Telefonu kapattı. Gençliklerinde güle oynaya gittikleri, bir an önce o gün gelse de toplantı yapılacak restorana, kafeye gitseler, yeni aldıkları çantalarını, saçlarının yeni rengini diğerlerine gösterseler, takıp takıştırıp kahkahalarla konuşsalar istedikleri o toplantıların tadı kaçalı çok olmuştu. Her sene aralarından ayrılanların sayısı geride kalanların sayısını çoktan aşmıştı. Eskiden toplantılarda masalara sığamazlar, ucuca eklenmiş masalardan en az üç sıralık bir silsile oluştururlardı gittikleri restoranlarda. Şimdilerde topu topu yan yana iki masayı dolduramaz sayıda kalmışlardı. 

Her toplantıda birisinin sağlığının bozulduğunu işitiyorlar ardından da uzun süre onu aralarında göremiyorlardı. Sonunda onu da yitirdikleri haberi geliyordu aynen bugün Süeda’dan Saliha’yı da kaybettikleri  haberini aldığı gibi. Sıradakinin kendileri mi olacağını düşünüyordu kalan üç beş yaşlı eski dost. Sıdıka da elbet. Boyun eğilmiş bir sıra bekleyişin sukutu içindeydi Sıdıka.

Hava iyice kararmıştı; ama kalkıp ışığı açacak gücü kalmamıştı Sıdıka’nın duyduğu haberden sonra. Balkonu kaplayan dut ağacının rüzgarda balkon camlarına vurarak çıkardığı sesler geldi kulağına. Onu gamlı düşüncelerinden sıyırıp çekti bu ses.

-Ablamı aramalıyım, diye düşündü. Dün başının ağrıdığını söylemişti. Nasıl oldu acaba?

Yine telefonu çevirdi. Ablasının kulağı iyi duymazdı. Uzun uzun çaldırdı o yüzden. Nihayet telefon açıldı.
-Nasılsın abla? Geçti mi başının ağrısı?
-Geçti canım, basit bir baş ağrısı. Sen de hep büyütürsün zaten.
-Merak ettim de, sorayım dedim.
-İyiyim, merak etme.
-Süeda’yı aradım, üzüntülü bir haber verdi.
-Emekli maaşını mı kaptırmış?
-Saliha’yı kaybetmişiz.
-Yaa.
-Çok üzüldüm, geçen ayki toplantıda görüşmüştük. Hiçbir şeyi yoktu,  sapasağlamdı.
-Aman sen de. Ne üzül ne de bana üzüntülü haberler ver.
-Belki telefon açıp başsağlığı dilersin diye düşünmüştüm.
-Benim yerime düşünme sen. Ben kendikendime düşünürüm ne yapacağımı.

Hiç evlenmemiş  ablası, seksen beş yaşını geçeli çok olmuş üst düzey yöneticilik yapmış bir emekliydi. Türkiye’de erkekler bile liseye gitmezken Sıdıka ve Şahika'nın babası dört kızını da üniversitede okutmuştu. Tek derdi kiracılarının kiraları vaktinde yatırmaması olan abla Şahika, kendini üzecek konulardan konuşmazdı. Katıldığı gezilerden bahsederdi sıkça. Hemen konuyu değiştirdi Şahika.

-Sıdıka.
-Efendim.
-Yarın bana Seçil ve ablası gelecekler. Sen de gel. Hem kahveleri yapar, ikram edersin hem de gelirken poğaça yapıp getirirsin olur mu? Senin poğaçalar ağızda dağılıyor.
-Bilmiyorum abla gelebilecek miyim, dizlerim çok ağrıyor.
-Eve tıkılı kalma. Bir şey olmaz bir kerecikten. Hem insan içine çıkarsın biraz.

Ablasının “İnsan içine çıkmak” sözü çok etkiledi Sıdıka’yı. Evet insan içine çıkamaz olmuştu. Ardı ardına hastalıklar geçirmiş, dizlerinin ağrısından merdiven inip çıkamıyordu.  Kalbi zaten iyi durumda değildi. Bir de iki kez emboli atlatmıştı üst üste yakınlarda. Ama daha bir kez bile ciddi bir rahatsızlık geçirmemiş kendisinden üç yaş büyük ablası Şahika,  Sıdıka’ya nasıl olduğunu bile sormuyordu. Dahası Sıdıka sanki on sekizinde bir genç kızmış gibi ona yardım etsin, misafirlerini ağırlasın  istiyordu. Sıdıka’ya sormadan misafir çağırır; ama misafirlerini kendi ağırlamaz Sıdıka’ya ağırlatırdı ablası ol git. Seçil’in onu her gördüğünde yağdırdığı övgüleri koltukları kabararak dinlerdi Sıdıka’nın ablası Şahika, misafir edası ile kurulduğu baş köşede. Sıdıka’nın yapıp ikram ettiği kahvesini höpürdetirken.

-Olur abla, gelirim.

Sıdıka, telefonu kapattıktan sonra ağır ağır yerinden kalktı. Işığı yaktı. Mutfağa geçti. Ablasına yarın için poğaça ve kek yapmaya koyuldu. Ayakları onu taşıyacak halde değildi; ama o bir işe  yarıyor olma düşüncesiyle ağrılarını unutmuştu. Bir tepsi de fazladan poğaça yaptı. Dizlerinin ağrısından kalkması uzun sürdüğü için fırını kapatmakta biraz geç kaldığından  poğaçalar hafifçe tepsiye yapışmıştı. Yine de çok güzel gözüküyorlardı. Mis gibi bir koku yayıldı açılan fırın kapağından.

"Ben de bir insan yüzü görür iki laf ederim bu vesileyle. Yalnız kalmayacağım en azından bir kaç saat boyunca" diye düşündü.

Ablası için ikramlık hazırlarken yorulmuştu. Akşam yemeğini ısıtıp yiyecek  hali kalmamıştı. Bir iki poğaça atıştırmak istedi. Bir an tereddüt ettiyse de, "İki poğaçadan ne çıkar” diye hızla atıştırdı.

Haberleri dinlemek üzere televizyonu açtı. Haberler hiç iyi şeylerden bahsetmiyordu. Çocuklarının, torununun giderek çürüyen değerler içinde, kirlenen dünyada, bozulan değerler arasında nasıl yaşayacakları, mutlu olup olamayacakları kaygusu içini kemiriyordu haberleri dinlerken. Bu konu son zamanlarda en büyük dertlerinden olmuştu. Fazla dayanamadı yorgunluğa. Kanepede kıvrıldığı yerde uyudu.

Üşüyerek uyandı. Üstü açık uyumuştu. Annesi geldi aklına. Şu an yanında olmayan çocukluğundaki herkesi hatırladı. Çocukken uyuyakaldığında üstünü örten sevgi dolu ellerin sıcaklığını nasıl da özlüyordu. Seneler önce kendisini yalnız bırakarak göçüp giden eşinin yanında olmasını nasıl isterdi şimdi. Kocasının sıcak bakışlı sevecen yüzünü öyle özlemişti ki. Ne zaman böyle ortada uyusa, kocası ya üstünü örter ya da onu kaldırır yerine yatmasını sağlardı. Kimse yoktu şu an yanında. Hiçbir el yoktu yakınında üstünü örtecek, onu üşümekten koruyacak. Çok yalnız hissetti kendini. Aslında uzun zamandır hep böyle hissediyordu. İnsanı korumasız, hayatı yavan hissettiren bir duyguydu yalnızlık.

Seçil ve Şahika, yan yana iki koltuğa oturup beraber çalıştıkları günleri yad ederken Sıdıka masayı kurdu, çayı demledi, servisi yaptı. Masayı toplayan da Sıdıka oldu. Çok yorulduğu için çıkan bulaşıkları makineye yerleştiremeden çıktı mutfaktan.
-Bulaşıkları da makineye yerleştirdin di mi?
-Onları yerleştiremedim abla.

Şahika bunu duyduğuna hiç memnun olmamış gibiydi. Ablasının ters bakışları karşısında ağır ağır yine kalktı yerinden Sıdıka, mutfağa yöneldi, tabak bardakları makineye yerleştirmek için. Makineye çıkan tüm tabakları, bardakları, çatal kaşığı yerleştirdikten sonra  sol bacağını çeke çeke tekrar salona geldi.

Ablasının evi kendi evine çok yakın olmasına rağmen yürüyemeyecek kadar bitkindi Sıdıka. Bir taksi  çağırdı eve dönmek için. Taksiden yavaş hareketlerle inerken  evinin önünde bir ambulansın durduğunu gördü. Ambulansın sireni sonuna kadar açılmış, acı acı bağırıyordu. Eli ayağı birbirine karıştı Sıdıka’nın. 

Giriş kattaki senelerce önce kocası tarafından terk edilmiş tek başına yaşayan komşusunu çıkarıyorlardı evden.  Korkarak sordu görevliye komşusunun nasıl olduğunu. Evde yalnızken geçirdiği kalp krizini atlatamamıştı komşusu. Vaktinde müdahale edilememişti tek başına yaşayan kadıncağıza.

Komşusu kalp krizi geçirdiğini anlayınca  kızına telefon açmış; ama konuşamamıştı bile. Kızı derhal ambulansa haber vermiş  sonra da annesine koşmuştu. Kız da ambulans da geldiğinde yapılacak bir şey kalmamıştı. Ambulansın ardından boş gözlerle baktı Sıdıka. Yalnız ölmek,  yalnız yaşamaktan da zor olmalıydı.

Sıdıka, komşusunu soktukları turuncu poşeti görünce bahçe demirlerine tutundu. Nefes alamıyordu.  Elleri titremeye başladı. Düşeceğinden korktu. Çantasını açıp cep telefonunu bulmayı düşündü. Sonra caydı. Apartmanın girişine doğru ilerledi. Güç bela eve çıktı. İlaçlarını aldı. Uzunca bir müddet yerinden kalkamadı. Kalkar kalkmaz koridora saptı. Orta odaya yöneldi.

Orta odaya yürürken yüzü gülüyordu. Kocasına ve kendisine ait kitaplar, sözlükler ile dolu kitaplıktan birkaç kitap indirdi. Kitapların arkasına saklanmış çerçeveler çıktı ortaya. Babasının, kıvrım kıvrım bukleli kısa saçlı annesinin omzuna elini koyduğu resim, babasının hakim cübbesi içindeki siyah beyaz resmi ve kocasının ela gözlerinin gülümseyerek baktığı resimler karşısındaydı. Resimleri gizliyordu çünkü kızı da ablası da Sıdıka resimlere her bakışında ağladığı için resimlerin ortada durmasını istemiyorlardı. O da gizlemişti çerçeveleri. Özlemle baktı annesine, babasına, kocasına buğulu gözlerle. 

Neler yaşayıp, neler tattıkları onca insan artık sadece bir resimden ibaretti. Kendisine hayat verenler, hayatı paylaştığı kişiler cismen yitmiş, kağıtlarda birer  suret olarak  kalmıştı. Onunla ağlayan onunla gülen dert ortakları, sırdaşları da yitip gitmişti onlarla. Boşluklar kaplamıştı Sıdıka’nın hayatını. 

Hepsinin kağıt soğukluğundaki hissiz yüzlerine dokundu güçsüz ve derileri kırışmış elleriyle. Özür diler gibiydi sanki onlardan. Kendisinin bile zorlukla anlayabildiği mırıltılar dökülmeye başladı dudaklarından, resimleri tek tek okşarken.

-Sizi çok özledim. Hepiniz o taraftasınız. Bu tarafta sizsiz çok yalnızım.  Yorgunum, yanınızda olmayı istiyorum; ama yalnızlığın zorluğunu da biliyorum. Çocuklarım yalnız kalır yanınıza gelirsem. Aslında gücüm de kalmadı; ama biraz daha dayanmam gerek, dedi. 

Konuşması bitince resimleri yine kitaplığa yerleştirdi. Önlerine kitapları dizdi.

Sol dizini sürüye sürüye salona geçti. Telefonun yakınına oturdu. Arandığını haber verecek zil sesini beklemeye koyuldu yine, saatler gibi geçecek çıt çıkmayan dakikalar boyunca.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci, 2010





Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci