8 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir elden tutma öyküsü: Mesude

 

Onları üst kat komşumuz Süleyman Amca’nın yanında görüp tanıdık ilk.  Süklüm püklüm, el pençe divan duruyorlardı karşımızda. Yalvarırcasına, yıkık yıkık bakıyorlardı aklımızdan geçenleri okumak istercesine. Ellerinden geldiğince göz göze gelmemeye dikkat ediyorlardı.
İlk bakışta anlaşılıyordu yoksullukları.  Perme perişandılar. Ne üst baş yerindeydi ne de elleri yüzleri temizdi.
Süleyman Amca, peşine takıp getirdiği bu ailenin öyküsünü bir çırpıda anlattı. Şehrin epeyce dışında kalan gecekondu mahallesindeki evlerinden iki gün önce çıkarılmışlardı. Şiddetle yağan yağmurda damları akıp, yatak yorganları ıslanınca durumu ev sahibine iletmişler.  Ev sahibi de damı onarmalarını söylemiş. Onarım için usta getirecek paraları olmayan karıkoca elele verip damı aktarmaya kalkmışlar. Önce kiremit almışlar borç harç. Ufak tefek masraf yapmışlar dam için. Aybaşı gelince de yaptıkları masrafı kiradan düşmüşler.
Ev sahibi zaten az bulduğu kiranın daha da küçülmesi karşısında köpürmüş. Dam onarımı için harcanan paranın kiraya sayılmaması gerektiğinde diretmiş. Kirayı tamı tamına istemiş.
İki yakaları hiç bir araya gelmemiş iki çocuklu karıkoca ev sahibinin istediği parayı denkleştirememiş. Üstelik damı onarırken girdikleri borcu da ödemeleri gerekiyormuş. Ev sahibi, kirayı ödeyemedikleri için hane halkını kapı dışarı koyuvermiş. 

Sanki donup kalmış gibi karşımızda hareketsiz duran, sadece kaçamak bakışlarla bize bakan dört solgun, suskun, yorgun yüzde en ufak bir tebessüm yoktu. Sadece yan yana dizilmiş halde eşimle bana bakıyorlardı, göz göze geldiğimizde gözlerini bizden kaçırarak. Çıtları çıkmadan. Ağzımızdan çıkacakları bekliyorlardı nefesleri tutulmuş halde. Yürekleri ağızlarındaydı, duruşları öyle diyordu.
Kazınmış kafasından yeni çıkmakta olan saçlarının sarımtırak olduğu anlaşılan, beti benzi sapsarı kesilmiş küçük oğlanın burnu akmış, sümüğü üst dudağına kadar inmişti. Çocuğunun küçülenini sağa sola dağıtan biri tarafından verildiği hemen anlaşılan, oğlan için epeyce büyük, fes rengi kazağın kolları eprimiş, lastikleri hayli bollaşmıştı. Ayaklarına büyük gelen kocaman sarı lastik çizmeler giymişti. Oyuncak niyetine sıkı sıkı elinde tuttuğu dışı çelik kaplı eski dikiz aynasından keyifli anlarında arabacılık oynadığı hemen anlaşılıyordu.
Solan bir yaprak gibi titremekteki yüzünde renk kalmamış büyük oğlan, hepsinden önde duruyor ve gözlerimizin ta içine bakıyordu. Biz ona bakınca da çabucak kaçırıyordu gözlerini.  Çocuksu bir isyankâr ruh taşıdığı her halinden belliydi. Ezik ezik duran iki büklüm babasının ve annesinin haline duyduğu kızgınlık ortadaydı.
En başta duran babanın yaşı belki otuz beş bile değildi. Otuzunu henüz geçmiş olmalıydı. Bulutlu bakışların gezindiği karmakarışık yüzünde şimdiden derin çizgiler oluşmuştu. Açık unuttuğu ağzındaki dişlerinin bazısı dökülmüştü. İri kıyımdı. Yüzü de elleri de çok yıpranmıştı. Elleri soğuk sudan çıkmışçasına kızarmıştı. Gerçi kışa girmek üzereydik; ama bu kızarıklık, havadan dolayı değilmiş gibi gelmişti bana. 
Dikkatimi en çok kocasının arkasına sinmiş bizi süzen anne çekti. Ağzı sonuna kadar açık, başı öne eğik; ama gözleri bizde. Karmakarışık bir yüz ifadesi içindeyken bile konuşmaya can attığı belli; ama suskun. Belli ki öğütlemişler konuşmasın diye. Sesini kısmış, çıtını çıkarmıyor. Hata yapmaktan, yanlış bir şey söylemekten korkar gibi.
Süleyman Amca, evsiz ve açıkta kalmış bu aileyi,  kapıcımızın yakınlarda emekli olup, memleketine dönmesinin ardından boş kalan kapıcı dairesine yerleştirmemizi istedi. Bunun için apartman yöneticisi eşimin izni gerekiyordu. Zor durumdaki bu aileyi boş kapıcı dairesine yerleştirmek gayet insani bir davranış gibi gözükse de hiç kolay değildi.
Baba, anne çocuklar sıralamasıyla karşımızda duran ailenin babası kapıcı olamazdı. Apartman sakinleri yerleşik bir kapıcı istemiyordu emekli olan kapıcının ardından. Olsa olsa kiracı olabilirlerdi.  Kapıcı dairesini kiraya vermek de resmi işlemlere tabiydi. Bu işlemler olmaksızın bu aileyi o daireye yerleştirdiğimiz takdirde bir şikâyet olması halinde apartmana yüklüce ceza gelecekti. O zaman da zaten çok düşük olan, bir düzine ekmek parası bile tutmayan  aidatı dahi ödemeyen sakinlere yüklü bir  ceza ödeyeceklerini nasıl anlatacaktık. Onca cezayı nasıl öderdik.. Her şeye rağmen kapıcı dairesinde otursalar bile bu aile kötü niyetli çıkar da kendilerini apartmanın kapıcısı olarak tanıtıp,  onları sigortasız çalıştırdığımız konusunda bir şikâyette bulunursa başımız yine yanacaktı. Yine ceza yiyecektik.
Evsiz ve yoksul bir ailenin ana baba çoluk çocuk başını sokacakları bir yer umudu ile korku ve merak dolu bakışlarla karşınızda umutla dizilmesi, onlardan çok sizi yaralayan bir an. Öyle bir  an, insanın hiç tanımadığı duyguları ilk kez tanıdığı ve hiç bilmediği yönlerini fark ettiği an oluyor.
Kaderlerinin elimizde olduğunu düşünen iki küçük çocuk ile anne ve babaları put gibi kıpırdamadan, dilsiz, sözsüz, gözleriyle yalvararak karşımızda dururken çok iyi biliyorduk ki onları kapıcı dairesinde barındırmak kanunen olası değildi. Ama tek umutları olduğumuzu düşündüklerini her hallerinden, tavırlarından okuduğumuz bu insanları açıkta bırakmak da bizim içimizi üşütecek, insani duygularımızı açıkta bırakacaktı. O an biz belki de onlardan daha güç bir durumda kalmıştık.
İçimizde depreşen mantık ve vicdanın kavgasını nedense uzun boylu dinlemedik. Bu düşünceler kafamızda cirit atarken bir an eşimle göz göze geldik. Eşimin kararını hemen anladım.
Her şeyi göze aldık. Onlara “hemen gelip oturabileceklerini” söyleyip, kapıcı dairesinin anahtarını uzattık.
Babanın gözündeki sevinç pırıltısını ve kendisinden en fazla on yaş büyük olan eşimin ellerine sarılışını hiç unutmam. Ardından şaşkınlığımdan yararlanıp benim de elimi öptüler.
Adamın adı Nevzat, kadınınki Mesude’ymiş. Büyük oğlan Nail; küçük de Naim.
İçlerinde en okumuşları babaydı. İlkokulu bitirmişti. Okuma yazması vardı yani.
Anne daha yirmi dört yaşındaydı. Okuma yazma bilmiyordu. Daha da ötesi nasıl hitap edilir, nasıl seslenir, nasıl teşekkür edilir, nasıl oturulur kalkılır hiç mi hiç bilmiyordu. Daha önce böylesine cahil ve gerçekten dağda büyümüş birini görmemiştim.
Kastamonu Küreliymiş Nevzatla karısı Mesude. Dağ köylerinden birinden. Kışın kar yağıp yolları kapandı mıydı aylarca ıpıssız kalakalırlarmış ormanın içindeki köylerinde. Her yanları ağaç, bitki, ot doluymuş. Yazın mantar toplar, yemek yaparlarmış. Mantardan salamura da kurarlarmış kış için. Orman bitkilerini iyi bilirlermiş. Çaylardan, derelerden alabalık tutup öyle doyururlarmış karınlarını. Ormandaki kestane ağaçlarından kestane toplarlar, satarlarmış.  Reçelleri orman kenarından topladıkları böğürtlen ve yaban çileğinden yaparlarmış.
Hemen ertesi sabah kırık dökük birkaç parça eşyalarını alıp geldiler. Nevzat, sağdan soldan bulduğu boyalarla evin duvarlarını boyadı, Kastamonu türküleri çığırarak. Mesude de temizliğe girişti koştura koştura. Apartmanın arka bahçesine açılan eğreti, çürümüş ahşap kapıyı bir güzel temizleyip sildi. Pencerelerin tozunu alıp, camları pırıl pırıl etti. Sevincinden yorgunluğunu hissetmiyor gibiydi. Böylece komşu olduk onlarla.
Mesude’nin az ötesindeki oğlanlara seslenişi, ormanın öte ucundaki birine bağrışı andırıyordu. Alçak sesle konuştuğu yoktu. İlla bağıracak, sesi sokağın öte ucundan bile duyulacak.
Nevzat, en çok oğlanların böyle bir semtte büyüyecekleri, buradaki okullara gidecekleri ve okumuş ailelerin çocukları ile arkadaş olacakları için mutluydu. Çocukları için hayalleri vardı. Onların, ilkokuldan sonra da okumalarını istiyordu. Kendisi okuyamamıştı, karısı okuma yazma bile bilmiyordu; ama çocukları okusun da kendilerini kurtarsınlar istiyordu.

Çevre apartman sakinleri onları tanıdıkça çocuklarının eski oyuncaklarını, bisikletlerini verdiler. Büyük oğlan Nail, bisiklete biner binmez sürmeye başladı. Kısa zamanda da öyle usta bir sürücü oldu ki daha okula bile gitmeyen bir çocuk için tehlikeli manevraları bir çırpıda yapıyor, her iki yanı da birbiri ardı sıra park etmiş arabalarla dolu sokakta arabaların arasından ustalıkla kaldırıma çıkıyor, sonra da bisikletini yine ustalıkla yüksek kaldırımdan aşağıya indiriyordu.
Küçük oğlan Naim, asabi bakışlarını diker bakardı gelene geçene. Burnu hep akar; çim, farekulakları, çam ağaçları, gül ve çeşitli sarmaşıklarla kaplı ön bahçede ulurcasına sesler çıkararak sağa sola koştururdu.  Sokakta oynayan diğer çocukların yanına gitmez, gitse de çok geçmeden kavga edip, onları döverdi. Tekmeler savurarak kendi kendine oynuyordu çoklukla.  Konuşmuyordu hiç oğlan oynarken, uluyordu.
Oğlanlar zaman zaman başlarını alıp o sokak senin bu sokak benim dolaşmaya çıkıyorlar, yemeğe gelmeyen oğlanları merak eden Mesude de teker tekle sokakları dolanıyordu  oğlanları bulmak için, “Nail, Naim” diye bağıra çağıra, seslene. Evden ayrılırken de kapıyı kapatmadığı gibi anahtarı da üstünde bırakıyordu.
Bunu fark eder etmez Mesude’yi karşıma aldım ve başıboş halde sokakta gezen çocukları bekleyen tehlikeleri anlattım. Bir de kapıyı kapatmazsa ya da anahtarı üstünde bırakırsa başlarına neler gelebileceğini açık açık söyledim.
Beni masal dinler gibi dinleyen Mesude’ye bunları üç beş kez daha anlatmak zorunda kaldım. Sonunda Nevzat’a anlatınca ne oğlanlar bir daha kendi başlarına sokakları dolaşmaya çıktı ne de arka sokaktan Mesude’nin oğlanları çağıran sesi geldi.
Naim, ya böğürür gibi ya da ulur gibi sesler çıkararak apartmanın bahçesinde oynuyordu. Ne zaman bizim apartmana girdiğimizi ya da çıktığımızı görse ulumayı, tekme savurmayı bırakır; elindeki koca sopaya sıkı sıkı yapışarak olduğu yerde durur ve bizi izlerdi. Bambaşka bir âlemin yaratıklarını izlermiş gibiydi bize bakışları. Birkaç kez acaba arkamızda uzaylılar var da onlara mı bakıyor diye başımı çevirdiğim oldu. Onunla her karşılaştığımızda “Günaydın”, “İyi günler”, “İyi akşamlar” dedik. Ona “nasıl olduğunu” sorduk. Önceleri biz onunla konuşunca hızla kaçıyordu yanımızdan. Sonra dinlemeye başladı. Nihayet “Günaydın” denince “Günaydın” denmesi gerektiğini öğrendi.
Taşındıklarından beri Mesude’ye de çocuklara da sabahları birisiyle karşılaşılınca “Günaydın”,  ayrılırken de “İyi günler” denileceğini öğretmeye uğraşmıştım. Üç ayda alışmışlardı selamlaşmaya. Hatta artık oğlanlara sakız, çikolata verince teşekkür bile ediyorlardı. Eskisi gibi elimden kaptığı gibi ayakları ardına değercesine koşarak uzaklaşmıyorlardı.
Kapıcı dairesindeki Mesude’nin konuşmaları üst katlardan bile duyulmayacak cinsten değildi. Öyle bağırıyordu ki tüm mahalle onun her konuşmasını rahatça dinliyordu.
Taşındıkları yılın Eylül ayında büyük oğlan Nail okula başladı. Çok geçmeden de sorunlar başladı birbiri ardı sıra.
Oğlan, öğretmenin anlattıklarını anlamıyormuş. Anlamadığı için de öğretmeni dinlemeyip, sınıf penceresinden dışarıyı seyrediyormuş. Çocuğun zekâsından şüphelenmişler. Onun özel sınıfa geçmesi gerektiğini söylemişler.
Bu haber anneden çok babayı perişan etti. Mesude, özel sınıfın ne olduğunu önceleri anlayamamıştı. Anladığında da dövünmeye başladı. Oğlunun yatılı okula gidip polis ya da subay olmasını hayal ederken neler duymuştu birdenbire. Eğer Nail özel sınıfa giderse Mesude’nin hayalleri suya düşecekti. Yatılı okuldan başka şansları yoktu oğlanların. Çocuklarını, kurslara göndermeleri, onca pahalı kitapları almaları, kendi imkanlarıyla okutmaları imkansızdı.
Özel sınıfı duyunca, ben bir an duraksadım. Çocuğa daha bir dikkat kesildim.
Mesude’nin bizimle de konuşurken bazı sözcükleri bambaşka söylediğini fark ettim. Kovaya ‘kofa’ diyordu, dirsek yerine de ‘disrek’. Yani kova kavramı yoktu çocuklarda. ‘Kofa’ kavramı vardı. Biri, annelerinin dediği gibi onlara dirsek yerine disrek demezse, dirsek dendiğini anlamaları imkânsızdı. Bunu fark edince içimi bir sevinç kapladı. Böylesine, zehir gibi bisiklete binen, hiç birine en ufak bir çizik yapmadan onca arabanın arasında dans edermişçesine bisiklet kullanan büyük oğlan, mümkün değildi sınıftakilerden daha az akıllı olsun. Nail’in içinde bulunduğu durumu öğretmenin bir an önce bilmesi, açık açık görmesi gerekiyordu. Öğretmeni anlamaması,  Nail’in suçu değildi. Bunu keşfeder keşfetmez mutluluktan uçtum.
Mesude’yi karşıma aldım. “Gerekirse benim de Nail’in öğretmeni ile konuşmaya gidebileceğimi; ama önce öğretmenin Nail’in annesini yakından görmesi ve tanımasının şart olduğunu” söyledim. “Mutlaka kendisinin giderek öğretmenle konuşmasını ve bu arada kuracağı cümlelerde ‘dirsek’ gibi ‘kova’ gibi farklı söylediği pek çok sözcüğü de kullanmasını öğütledim. Tam bir hafta boyunca. Günde en az yedi kez.
 Öğretmenin, Nail’in annesini tanımasını istiyordum. Böylece Nail’in neden bazı şeyleri anlamadığını, neden bazı sözcükleri duyduğunda onları hiç bilmiyormuş gibi, ilk kez duyuyormuş gibi davranmasının nedenini gözleriyle görmesini istiyordum.
Mesude, ben onu son kez tembihlerken bana boş boş bakıyordu. Öğretmenin karşısında tembihlediğim her şeyi unutacak diye bir an çok korktum. Sonra kendi kendime güldüm. Mesude nasıl olsa kendi gibi konuşacaktı ve o kadar çok sözcüğü öğretmenin kullandığından farklı söylüyordu ki Nail tüm o kavramları bir kez daha öğreniyordu öğretmeninden duyduğunda. Öğretmen bunu mutlaka fark edecekti.
Mesude, gönülsüz de olsa öğretmen ile konuşmaya gitti. Yüzü gülerek de döndü. Tam tahmin ettiğim gibi öğretmen, sorunun kökenini gözleriyle görmüştü, kulaklarıyla duymuştu. Sorun, cehaletti. Okuma yazma bilmeyen Mesude’nin okula yeni başlamış oğlunun sorunu, ev ortamından çıkıp okul ortamına girince apansız karşılaştığı kavram kargaşası yaşıyor olmasıydı. Çocuk, evde kofa diye bildiği kovanın, gerçekte kova olduğunu sancılı bir şekilde öğreniyordu. Uyum sorunu yaşıyordu. Zekâsıyla ilgili bir sorunun olmadığı o kadar belliydi ki.
Öğretmen, Mesude ile konuşmasının ardından şimdilik özel sınıf düşüncesinden vazgeçmiş görünüyordu. Ama Nail’in dersleri oldukça zayıftı. Eğer Nail derslerinde ilerleme kaydetmezse özel sınıfı yeniden düşünebileceğini birkaç kez ısrarla söylemişti öğretmen, Mesude’ye.
Mesude bana bunları anlatırken ben de bir yandan büyük oğlanın derslerini nasıl düzelteceğimizi düşünüyordum. Mesude’nin gözlerimin içine muzipçe baktığını gördüm. Ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım.
Eşimin üniversitede görevli olduğunu biliyordu Nevzat da Mesude de. Benim de hangi okullardan mezun olduğumu Süleyman Amca’dan öğrenmişlerdi çoktan. Bana “Siz bir çalıştırıverseniz benim oğlanı da biraz dersleri belini doğrultsa” der gibiydi  ağzı her zamanki gibi sonuna kadar açık yüzünden çakmak çakmak ışıyan Mesude’nin bakışları.
Mesude’ye, “Nail’i biz çalıştırmayı çok isterdik. Sadece hafta sonlarımız boş. İşten gelince yorgun oluyoruz. Yine de bir çözüm bulamazsak hafta içi bir, iki gün çalıştırabiliriz. Ancak koşturduğumuz yaşlı hastalarımız var. Çocuğu çalıştırmaya başlasak bile bunu düzenli bir şekilde sürdüremeyiz. Bak aklıma ne geldi” dedim.
Mesude, beni dinledikten sonra Küre Dağları’nı tırmanırcasına tırmandı merdivenleri. Daha iki dakika bile olmamıştı ki yanımdan üst kata seğirttiğinden beri, üst katlardaki dairelerden birinin çalan zilini duydum.
Üçüncü katta öğrenci kızlar oturuyordu. Beş, altı kadar üniversiteli genç kız. Bazılarının çok merhametli olduğunu, o yaşların da coşkusuyla iyilik yapmak, faydalı olmak ateşiyle kavrulduklarını biliyordum. Kızlardan birkaçı Eğitim Fakültesi’nde okuyordu. Birinden biri mutlaka müsait olacaktı Nail’i ders çalıştırmak için.
Kızların hepsi de canla başla işe koyuldu. Nail artık okuldan geliyor ve doğruca üniversiteli kızların yanına çıkıyordu. Nail, kızlardan sadece Türkçe, matematik gibi dersler öğrenmedi. Daha bir eke olmuştu kızların yanına düzenli gittiğinden beri. Daha bir konuşmasını, seslenmesini öğrenmişti.

O yıl Nail, özel sınıfa gitmekten kurtuldu. Mesude de Nevzat da bizi her gördükleri yerde ellerimize sarılıp, teşekkür etti. Onları bu huylarından vazgeçirmemiz pek kolay olmadı.
Nevzat’ın oto galerisinde araba silerek kazandığıyla ailenin kıt kanat geçindiklerini gören bazı mahalle sakinleri, Mesude’yi evlerine temizliğe çağırmaya başladı. Böylece Mesude ilk parasını da kazanmış oldu. İlk işinin ardından ısrarla beni evine çağırdı. Gittim.
Ev, beklediğimden daha perişandı. Odalardan birinin zemininde beton bile yoktu. Yer, topraktı. Oda oldukça rutubetliydi ve toprak kokusuna karışmış küf kokusu sarmıştı ortalığı. 
Kış olduğu için soba kurulu en büyük odada oturduk. Kapıcı dairelerinden doğal gaz tesisatı geçmediğinden soba ile ısınıyorlardı. Ben sobayı çok severim. Hemen yanına iliştim. Ama kalkmam uzun sürmedi. Sobanın yaydığı sıcaklıktan bunalınca, üstü elde örülmüş kaba bir kilimle kaplı sedirde biraz ileri çekilip, sobadan azıcık uzaklaştım.
Mesude, ilk parasını kazanmıştı. O para ile ne yaptığını göstermek istemişti bana, beni evine çağırarak.
Temizliği bitirip, ev sahibesi eline parasını verince Mesude önce bir dükkana gidip blendır  sonra kasaba gidip yarım kilo da kıyma almış. O yarım kilo kıyma ile de yeni blendırında çektiği soğan ile oğlanlara köfte yapmış.
Blendır, sobanın yandığı büyük odanın başköşesinde duran Mesude’nin çeyiz sandığının üstüne en nadide biblolar gibi özenle yerleştirilmişti. Mesude’nin mutluluktan ışıyan gözleri ikide birde blendıra kayıyordu. Oğlanlar da blendırın etrafında haşarılık yapmamaya çabalıyorlardı. Sandığın yanına birazcık yaklaşacak olsalar,  Mesude hemen azarı patlatıyor, oğlanlara bağırıyordu, blendırdan uzak durmalarını söyleyerek.
Mesude, sık sık “kendilerinin sevdiği yemekleri oğlanların sevmedikleri ve yemediklerinden” yakınıyordu. Çocuklara tarhanayı içirtemediği için dertliydi. Zaten halleri ortadaydı. Tarhana da yemezlerse ne yedirtecekti çocuklara.
Apartmana girince her defasında evlerden birinde pişen nefis yemek kokularının apartmanı kaplayan kokusu gelirdi burna. Her gün bu kokuları duyan oğlanların ekşi tarhanayı yemek istemediklerini anlamak hiç zor değildi.
Mesude, Nail’in kaçıncı sınıfa geçtiğini bir türlü anlayamamıştı o yaz. O, yaz tatilinde de yarı yıl tatilinde de sınıf geçildiğini sanıyordu. Mesude için okulların tatile girmesi, çocukların sınıflarını geçmesi ya da  okul yeniden açıldığında bir üst sınıfa gitmeleri anlamına geliyordu.  Sömestr kavramı yoktu hiç okula gitmemiş Mesude’de. Nail’in annesinin diğer annelerden biraz farklı olduğunu çoktan kavramış olduğunu o yaz anladım. Nail’in, annesine sabırla yarıyıl tatilinin ne olduğunu anlatmasını memnun bir gülümseyişle dinledim, onlara fark ettirmeden.
Artık her gün birkaç kez apartmanı bürüyen ayçiçeği yağında kızaran biber kokusunun oğlanlar için öğle ve akşam yemeği olduğunu öğrenmiştik. Oğlanlar, biber kızartmasını o kadar seviyorlardı ki kahvaltıda bile yiyorlardı kimileyin. Başka bazı komşular gibi biz de çocuklara pişirsin diye zaman zaman Mesude’ye dolu dolu poşetler veriyorduk.
Oğlanların yüzlerine renk gelmişti epeydir. Çocukların soluk benizleri, gün be gün pembeleşiyordu.
Nail, üniversiteli kızların yardımı ve öğretmeninin anlayışı sayesinde özel sınıfa gitmeyip, derslerini düzeltti. Orta derece ile sınıfını geçti. Nail’in üçüncü sınıfa geçtiği yıl kardeşi Naim de okula başlayacaktı.
O yıl uygulanmaya başlayan bir yönetmelik ile çocuklar evlerine en yakın okullara gidebileceklerdi. Nevzat, oğlu Naim’i bu yüzden büyük oğlunun da okuduğu eve en yakın okula yazdıramamıştı.
Balık almak üzere mahallenin balıkçısına giderken Nevzat’ı kederli ve düşünceli halde bir aşağı bir yukarı yürürken görünce “Hayrola” dedik. “Naim’in abisinin de gittiği eve çok yakın okula kabul edilmediğini zira mahalle sakini olarak bu mahallenin muhtarlığına kayıtlı olmadıklarını” öğrendik. Bu yüzden Naim okula kabul edilmemiş; açıkta kalmıştı ve ertesi gün okul kayıtları için son gündü. Bu durumda oğlan okula gidemeyecekti. Kara kara ne yapacağını düşünüyordu Nevzat.
Çocukları bu yıl okula başlayacak iş arkadaşlarımdan yeni yönetmeliği duymuştum. Çocukların sadece ev adreslerine göre değil, ebeveynlerin iş adreslerine göre de okula kaydolabildiklerini öğrenmiştim onlardan. Bunu Nevzat’a söyleyince sevinçten bir zıplamadığı kaldı adamcağızın. Yine ellerimize sarıldı. Yine “Ben sizin hakkınızı nasıl ödeyeceğim” dedi defalarca. Bunları duymazlıktan geldik. 
Naim okula başlar başlamaz öğretmeni Mesude’yi çağırdı. Naim uyumsuzdu. Önüne gelen çocuğu dövüyordu. Çocukların annelerinin hepsi de öğretmene şikâyete gelmişlerdi.
İşten dönmüş, bahçe giriş kapısından apartman kapısına doğru ilerliyordum. Naim’i fark ettim. Okuldan dönmüştü; ama okul önlüğü hala üzerindeydi. Mavi önlüğün yandan iliklenen düğmelerinin çoğu açıktı. Yakanın yarısı sarkmış ve çamura bulanmıştı. Ulurcasına sesler çıkararak bahçede oynuyordu. Elinde kocaman bir kasap bıçağı vardı. Yere koyduğu bir dal parçasının üzerine bıçağı hınçla indirirken “kafasını kestim, kuyruğunu kestim” diye anlamlı şeyler söylediğini işittim.
Ona “ne kestiğini” sordum. “Somon balığı”,  dedi.
“Eğer bu kocaman bıçakla oynamaya devam ederse kendisini de kesebileceğini; ama bıçağı eve bırakırsa ona yarın bir oyuncak kamyon alacağımı” söyledim. Naim’in elinde sıkı sıkı tuttuğu koca bıçağı öne doğru bir savaşçının kılıcıymış gibi sallayarak eve koşarkenki halini görünce de dediğime pişman oldum. Önüne aniden biri çıkmasın diye duaya başladım.
Yanında çalıştığı galeri sahibi, oto galerisini kapatınca Nevzat işsiz güçsüz ortada kalakalmıştı. Mahallenin balıkçısı onu yanına alarak iş vermişti. Böylece Nevzat işsiz, aile gelirsiz kalmamıştı. Nevzat, gün boyu balıkçının içerdeki tezgâhında kesip ayıkladıkları somonları bir minibüsle restoranlara taşıyordu. Tatillerde, hafta sonları, Mesude temizliğe gittiğinde oğlanlar da onunla gezerdi minibüste. Oğlanlar okuldan sonra da babalarının çalıştığı eve beş dakika mesafedeki balıkçıya uğrarlardı. Başta balıkçıyla komşu esnaflar olmak üzere civardaki esnafın tümü onları korur, gözetir olmuştu.
Naim’in okuldaki uyumsuzluğu gün geçtikçe arttı. Öğretmen Mesude’yi bir kez daha çağırıp kesin bir dille “Naim’i bir psikologa göstermelerini” istedi. Yoksa Naim özel sınıfa gönderilecekti. Mesude bir kez daha özel sınıf kâbusu ile karşı karşıya kaldı.
Naim hemen bir doktora gösterildi. Ona ilaç tedavisi uygulamaya başladılar. Naim sakinleşmiş görünüyordu. Naim, artık böğürürcesine sesleri daha az çıkarır olmuştu. Artık kamyonlarla oynuyordu.
*****
Bahçelievler’deki evimizden taşınmamızla çok şey geride kalmıştı. Şehrin gürültüsü, otopark sorunu, eski mahallemizdeki tüm tanıdıklarımız. Tabi Nevzat, Mesude, Nail ve Naim de.
Hala eski mahallemiz Bahçelievler’de oturan kayınvalideme gittiğimizde, az ilerideki balıkçıya uğrayıp “önümüzdeki hafta sonu Mesude’nin temizlik için bize gelip gelemeyeceğini” sordum. Nevzat iki büklüm bir halde emir bekler bir bakışla “ne zaman istersek Mesude’nin gelebileceğini” söyledi. Biz de Cumartesi günü Mesude’yi beklediğimizi söyleyip, Mesude’yi mutlaka kendisinin getirmesi, tek başına yollamaması için Nevzat’ı sıkı sıkı tembihledik.
Mesude eğer tek başına gelmeye kalkarsa, yanlış otobüse biner, kaybolur, başına bir iş gelir diye ödümüz kopuyordu. Okuma yazma bilmeyen Mesude, otobüslerin üzerinde ne yazdığını anlayacak durumda değildi. Ama kendi evinin yakınından geçen otobüsün üzerinde yazan yazıyı da rakamı da iyi bellemişti. Eve giden otobüsü tanıyordu. Ama o kadar. Bir de artık paraları çok iyi bellemişti. Kâğıt paraları da bozuk paraları da görür görmez kaç lira olduğunu biliyordu.
Nevzat, Cumartesi günü Mesude’yi bize getirdi. Gayet şık giyinmişti. Evine temizliğe gittiği güngörmüş hanımlardan birinin verdiği devetüyü kumaştan yakası astragan bir manto vardı üzerinde. Çizmeleri de oldukça yeni ve şıktı.
Mesude bize geldiği için çok neşeliydi. Dün ve evvelsi gün yine temizliğe gitmişti. Hem para kazanmış hem de gittiği yerler, epeyce öteberi ve gıda vermişlerdi. Artık köyüne bile çuval çuval giysi gönderiyordu Mesude, ayda birkaç kez.
Girip çıktığı evlerden, o evlerin hanımlarından çok şey kapmış, pek çok şey görmüştü. Epeyce bir şeyler öğrenmiş olduğu hemen her halinden anlaşılıyordu. Mesude sanki cilalanmıştı; hayli törpülenmişti. Ama hala okuma yazma bilmiyordu, hala bağırarak konuşuyordu.
Önce evi gezdi, uzun uzun. Her yanı ince ince süzdü. Evi çok beğendiğini söylüyor, bunu belli de ediyordu. Ama bana kalırsa daha çok ev döşemesi öğrenmek için bakınıyordu. Ne, nereye, neyle yerleştirilir gibi bir eğitime tabi tutuyordu kendini göz ucuyla sanki.
Kışa yaklaşıyorduk. Öğleye doğru hava ısındı. Güneşi görünce ben de Mesude’nin cam balkonları temizlediği arka balkona çıktım. Mesude de zaten laflamak istiyordu belli ki. Beni görünce işi bırakıp, ağzı sonuna kadar açık gülümseyerek yüzüme baktı.
Mesude, bir şeyler geveleyip duruyordu ağzında. Ne tam söyleyebiliyor ne de söylemekten vazgeçiyordu meramını. Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı.
Şehrin doğu yakasında bulunan ve son zamanlarda dar gelirliler için toplu konutların yapıldığı Mamak’tan elli bin liraya beş yıl vadeli kredi ile ev almışlar; ama ev aldıklarını apartmandaki kimseye söylememişler meğer. Söylerlerse artık bir evleri olduğundan kendilerini oturdukları kapıcı dairesinden çıkartırlar diye korkuyorlardı. Ayda yedi yüz lira kredi taksiti ödedikleri evlerini, üç yüz liraya kiraya vermişler. Böylece aylık ödentilerinin yarısına yakınını da aldıkları kira ile karşılayabiliyorlardı.
Biz,  yeni evimizi on yıl vadeli kredi ile almıştık ve ayda beş yüz lira ödüyorduk.
Mesude’ye öğle yemeği olarak sebzeli tavuk, pilav ve salata hazırlamıştım. Her konuşmamızda tavuk alamadıklarından yakınır, hiç tavuk yiyemediklerini söylerdi. Bu yüzden Mesude için özellikle tavuk pişirmiştim.
Öğle yemeğinden biraz sonra, saat üç gibi Mesude bir ikindi kahvaltısı hazırlamamı istedi benden. “Ne tez acıktı” diye şaşırsam da ona bolca peynir, domates, salatalık ve gevrek çubuklardan oluşan bir tabak hazırladım.
Aslında henüz acıkmamış olduğunu çok iyi biliyordum. Muhtemelen domates ve salatalıkları yiyecek, peynirleri oğullarına götürecekti. Koyun peynirini tattığından beri çok sevdiğinin farkındaydım.
Peynir tabağını masaya koyar koymaz Mesude yanımda bitiverdi. Masaya oturup yemeğe başladı. Ekmekten koca bir lokma kopardı. Peynirin ucundan yok denecek kadar az bir parçayı çatalının ucuyla aldı. Onun her zaman az bir parça peyniri koca bir lokma ekmeğe katık ettiğine tanık olduğumdan şaşırmadım. Peynirin tümünü bitirmeyeceğini, yemeyeceğini zaten biliyordum.
Bir yandan ağzındaki lokmasını çiğner bir yandan da hararetle yakınlarda eski apartmanımıza giren hırsızları anlatırken kolu peynir tabağına çarptı. Tabak düşüp parçalandı. Koca peynir dilimleri, cam parçacıkları arasında kalmıştı. Hemen çömelip peynirleri toplamaya koyuldu.
-Ne yapıyorsun, peynir cam kırıntısına bulandı. Boğazına takılır, dedim.
-Olsun. Ben yıkar, temizler oğlanlara yediririm, dedi.
Tam düşündüğüm gibiydi. Mesude’nin öğle yemeğinin hemen üstüne istediği ikindi kahvaltısı, kendisi için değil sabah kahvaltısı olması için oğlanlaraydı.
-Sen merak etme, ben onlarınkini ayırdım, diyerek dolaptan hiç açılmamış peynir paketini çıkardım.
O zaman yerdeki üzeri kırık cam parçalarıyla dolu peynir dilimlerini toplamayı bıraktı. Peynir tabağını kırdığında bembeyaza kesmiş Mesude’nin yüzü yeniden güldü. Büyüme çağında olan oğlanların et, süt, yumurta ve peynir yemeleri gerektiğini öğrenmişti epeydir. Bu gıdaların çocuklar için faydalarını anlatmaya koyuldu bana, salatalıkları yerken.
Salatalık ve domatesleri yiyip bitiren Mesude, camları silmek üzere yeniden arka balkona çıktı. Her zamankinin aksine hızlı yürümüyor, sağa sola bakınarak yavaş adımlarla ilerliyordu. Nedenini anlamam uzun sürmedi.
Mesude, çalışma odasının balkona açılan penceresinin balkon pervazında duran iki küçük mavi camdan avizeye dikmişti gözlerini. Bakışlarından, bir şeyler planladığı belliydi.
-Bunları asacak yer bulamadınız herhalde?
Eğer bizim bu avizeleri asacak yerimiz yoksa, Mesude’nin onları yeni evi için isteyeceğini hemen anladım.
-Onları senin için çıkarmıştım Mesude. Giderken unutma.
-Bir de zeytinyağı şişeleri var ya. Onlardan vardı sende, değil mi Ayşe Abla? Eski evinde görmüştüm.
-Var Mesude. Yeşil olanlarından sana vereyim.
Akşam için ocağa koyduğum yemeğin kokusu balkondan duyulunca Mesude, gözleri de konuşarak bana döndü,
-Sen yemeğini yapıyorsun. Ben ne yapacam peki akşama, dedi. Bu, Mesude’nin akşam için yemek istemesinin kendince yoluydu.
-Kalan tavukları sizin için kavanoza koydum. Akşama yersiniz, dedim.
Mesude, dudaklarında gizli bir tebessümle yeniden işine koyuldu.
Mesude, arka balkonun balkon camlarını silerken yanından hiç ayrılmadım.  Altıncı kattaki balkonun duvarına korkusuzca çıkıyor, hiç gözü kararmadan aşağı sarkıyordu. Mesude’nin yanında durup tehlikeli hareketlerde bulunmasını önlemek istedim.
Mesude, balkon camlarını teker teker raylarından çıkarıp yan yana dizdikten sonra kapalı kalanları silmeye koyuldu.
Güz güneşi balkona vurmuştu. Tatlı bir sıcaklık okşuyordu güneşin değdiği yerleri, soğumaya yüz tutan bugünlerde. Mesude’nin rutubetli evinde hasret kaldığı güneşe karşı balkonu nasıl da zevkle sildiğini seyrettim kemikleri, güneşte ısınırken.
Mesude’nin bir eli içerde, balkon camlarını sildiği bez tutan eli de dışarıdaydı.  Balkon duvarının üstünde diz çökmüş oturur haldeydi. Birden bana seslendi. Yine işini gücünü bırakmış bana bakıyordu. “Konuşmak için en uygunsuz an” diye düşündüm. “Yüreğimi titreten şu balkondan insen de öyle konuşsak Mesude” diye geçirdim içimde.
Mesude, olanca gücüyle bağırarak, gözleri yaşla dolmuş halde konuşmaya başladı. İlk cümlesi,
 “Siz, beni insan yaptınız” oldu.
Böyle bir cümle karşısında şaşırdım kaldım.
-Sen zaten insansın Mesude, biz ne yaptık ki, dedim.
-Siz beni insan yaptınız. Bizim elimizden tuttunuz. Bize bir çatı verdiniz. Çocuklarımın doğru dürüst okuyabilmesine imkân verdiniz. Onlar sizin sayenizde okula gidebildiler. Bana konuşmayı öğrettiniz. Bana kapı kilitlemesini bile siz öğrettiniz. Bana “Günaydın” demeyi, “İyi günler” demeyi, teşekkür etmeyi öğrettiniz. Sizin sayenizde bugünlere geldik. Sizin sayenizde ben insan oldum. İşe gidebiliyorum. Para kazanabiliyorum. Ev bile aldık. Beş yıl önce bana birisi bunu söylese gülmezdim bile duyduklarıma. Olmayacak bir şeydi çünkü.  Bugün evim de var kiracım da. Çocukların ne yemesi ne içmesi gerektiğini hep sen öğrettin bana. Artık o zararlı şeyleri yedirip içirmiyorum. Her gün yumurta yediriyorum. Süt de içiyorlar sabah akşam. Her gün iki yüz elli gram kıyma alıp içine yumurta kırıp çocuklara yedirebiliyorum. Bunları hep sizin sayenizde yapabildik. Evsiz kaldığımızda elimizi siz tuttunuz. Tutunacak bir dalımız oldu böylece. Elinden tutulan insanın eli boş kalmazmış meğer. Beni insan yaptınız siz. İnsanca yaşar olduk sayenizde.
Zaten insan olan; ama kendinin insan olduğunu anlamasında bizim katkımız olduğunu düşünen, bunu da yürekten anlatan Mesude’ye bakarken bir heykeltıraşın bir kaya parçasını sabırla yontması sonucu ortaya çıkan esere bakarken tattığı hazza benzer bir haz  duyumsadığım duygusuna kapıldım.

İhtiyaç duyan ele uzanan ihtiyaç duyulan el olmak, payelerin en güzeli olarak gözüktü bana Mesude konuşurken.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 06.08.2012


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci