30 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Yolda İki Yolculuk: Buhara'dan Aksaray'a, Maddeden Manaya

Biyografi okumak kadar yazmayı da seviyorum. Yazdığım, henüz yayınlamamış olduğum biyografiler  var. Öyle anlı namlı kişiler değiller anlattıklarım. Çok az insanca tanınan, kendi halinde, yaşam savaşı vermiş ve savaşın galibi olmuş, tutunacak bir dal bulunca tutunmasını bilmiş ve tutunduğu dalın da kıymetinin farkında insanları yazmayı seviyorum.

‘Bir Yolda İki Yolculuk: Buhara’dan Aksaray’a, Maddeden Manaya’ adlı çalışmam, belki de içerdiği kavramlar nedeniyle bu konulardaki tek çalışmam. Annemin babası, Atatürk’ün zabitlerinden, Kurtuluş Savaşı’nda  Gazi olmuş  Ziya Dedem için yazdığım, “Keşke, keşkeler olmasa” adlı çalışmamı  saymazsak tabii.
Gelecekte neler olacağını merak eden çoktur. Ya da orada burada geleceğe dair kehanetlerde bulunanların kehanetlerine dair sayısız yazı okumuşluğumuz vardır.

En bilinen kehanetler Nostradamus’un kehanetleri. Oysa Nostradamus’tan neredeyse 400 yıl önce yaşamış olan Muhitdin-i Arabi, onun söylediklerini yüzyıllar önce çok daha açık  seçik ve anlaşılır halde söylemiştir. Bu adları biliyoruz. Bilmediklerimiz de var. Birisi Aksaray'da yaşamıştı.

Sağ başta annem, babası Yusuf Ziya Güvenç, abileri, ablası ve üvey annesi ile.
Ne kahinlere ne de fallara meraklıyım. Ama geldiğimiz dünyada bazı şeyleri görüyor, bazı şeyleri öğreniyoruz. Bazen de sırad ışı insanları tanıyoruz. Bu, hayatta belki bir kere oluyor, hatta olmayabiliyor bile.



Bir buçuk yaşında annesini kaybeden annem ve onu büyüten   teyzesi.
Kehanetler demişken, çıktığı yazılan, söylenen kehanetler tek bir şeyi işaret eder. Kaderi. İnsanların kaderinden çok insanlığın kaderini. Yani ileride uğrayacağımız duraklarda bizi bekleyen olaylar var; bizi o olaylara taşıyacak vasıtalar var. Yani kaderden kaçınılamıyor. Bu yazdıklarım kesinlikle kadercilik değil. Ne anlatmak istediğim, okuyunca  kolayca anlaşılacak, eminim.

Bugün için, bugünün anlamı dolayısıyla, maddeyi de manayı da içinde kavrayan ve  Atatürk’ün de  olduğu çalışmamı 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda tüm arkadaşlarıma hediye ediyorum.
Bir buçuk yaşında kaybettiği annesini hiç tanıyamayan annemi öz bir anababadan daha itinayla ve sevgiyle büyüten, annemin  anababa,  bizim de öz be öz anneanne ve dedemiz bildiğimiz annemin teyzesi Döndü ve Mehmet Acır.
Herkese okurken maddeden manaya bir yolculuk dileklerimle.
Acemi Demirci, 30 Ağustos, 2012    
                                                                                        
Bir Yolda İki Yolculuk: Buhara'dan Aksaray'a,
Maddeden Manaya
 
Buhara'nın Fergana'sındandı. Ferganlı'ydı. Çok uzaklardan gelmişti Aksaray'a. Uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından. Oldukça zengin bir tüccar olan babası, okumasını istemişti. O nedenle göndermişti O'nu Hindi Çin'e, Türkistan'dan.

Sağdan ikinci Döndü anneannem. Somuncular'ın bahçesinde, Somuncu ailesi ile, Aksaray.
“Göynekli” diyorlardı ona Aksaray’ın çocukları, hala memleket gömleği giydiği için. Ak gömlek giyerdi. Memleketinde giyinildiği gibi. Altında da şalvarı andıran, bol inen paçaları ayak bileklerini bulmadan biten, don denilen pantolonu olurdu. Manda gönündendi ayakkabıları, elde yapılmış. Küçücük de olsa bir geliri yoktu. Türkiye'nin her bir yanından onu görmeye, ona danışmaya gelirlerdi sık sık. En ufak bir çıkar sağlamadan yardım ederdi Göynekli gelenlere. “Derviş Emmi” diye de bellemişti halk onu. Kaç yılın kocasıydı o buralarda. Gerçek adını neredeyse kendisi de unutmuştu bu çekik gözlü, heybetli görünüşlü, kemikli yapılı, yaşı kemale ermiş iri yarı Buharalı.

Hiçbir yakını yoktu yanında yöresinde ölünceye kadar. Ana, baba, arkadaş, kardeş, akraba, konu komşu hepsi Fergana'da kalmıştı, uzak kuzeyde. Tek bir haber de alamamıştı onlardan bir daha. Fergana topraklarını bir kez olsun göremedi, memleket rüzgârının sesini işitemedi duya duya, yollara düşüşünün ardından. Fergana'dan uzaklarda, Ferganalı olarak yaşadı hep. Ne giysisini değiştirdi ne de Türkistan Türkçesi'ni ömrü boyu.

Buharalı Abdullah Özbek, Derviş Emmi'nin yaşadığı cami altındaki tek göz oda.
Üzerindeki giysisinden, beraberinde Hindi Çin'den getirdiği Asya dillerindeki çok değerli kitaplarından başka sahip olduğu hiçbir dünya malı yoktu Derviş Emmi'nin. Ne karısı ne çocuğu ne de mülkü. Hazinesi yüreğindeydi, gönül evinin içinde. Herkesin göremeyeceği, bilemeyeceği, dinlese de anlamayacağı bir hazineydi bu. Zenginliğin bile alamayacağı bir hazineydi onun hazinesi. Asya'dan Aksaray'a uzanan yollar boyunca yaptığı yolculuğu sırasında içinde kanayan yaraları iyileştiren, gönül yolculuğu ile kazanılan bir hazine.

∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞

Osmanlı dağılmaya başladığında, Abdullah henüz öğrencidir. Rus Çarlık yönetimince Türkmen ve Azeriler zorla askere alınır. Sıra Kazak ve Özbekler'e gelir. İsyan çıkar Türkistan'da. Türkistan karışır, tadı tuzu kalmaz halkın. Altı yüz yetmiş üç bin Türkistanlı  ölür. İki yüz bine yakın Türkistanlı Sibirya'ya sürülür. Üç yüz bine yakınının da Doğu Türkistan’a kaçmak zorunda kalmasıyla bastırılır ayaklanma. 1918 yılında Türkistan, Sovyetler Birliği'ne bağlanır. Ölenlerin, sürülenlerin, kaçanların toprakları, Rus göçmenlere dağıtılır. Üç kıtanın Osmanlısı güç  zamanlardayken, Hindi Çin'de müderris olmayı bekleyen gencecik öğrenci Buharalı Abdullah’ın ülkesinde  yaşanır bunlar.

1950li yılların sonlarında. Başında çiçekten taç olan annem, genç kızlığında en yakın iki arkadaşından biri  olan Somuncular'ın kızı Mualla ile Somuncular'ın evinin bahçesinde.
Abdullah, Hindi Çin'de eğitimine devam etmektedir. Her yer kan ağlarken. Rus işgaline uğramış Fergana'daki ailesinden hiç  haber alamaz, içi içini yer onların başına neler gelmiş olabileceğini düşündükçe. Sadece bir ara babasından “Sakın ha geri dönmemesi” için bir haber ulaşır Abdullah’a, o kadar. Bıraktığı ülke değildir ülkesi şimdi. Artık ülkesizdir genç Abdullah. Bir anda ülkesiyle birlikte elinden yitip gitmiştir ailesi de, tüccar babasının onca zenginliği de.


Osmanlı'nın hakimiyeti azalıp ortalık iyice karışınca, okuduğu okul da kapanır. Eğitim kesilir. Abdullah, okulu kapandığında tamamlaması gereken dört ilimden henüz üçünü tamamlamıştır.  Dördüncü ilmi fıkıh yarım kalır, bitmez. Mezuniyetine çok az kalmış Abdullah, yarım kalan dördüncü ilmi fıkıhı bitiremeden kapanır okulu. Bitmesine az kalmış fıkıh ilmini tamamlayamamak uhde olur içinde hep. İşgal altındaki ülkesine dönemeyen, dördüncü ilmiyle beraber okulunu da bitiremeyen Abdullah’ın dört bir yanını bitmez bir çile sarıverir.  Baba ocağına, ata toprağına, öz memleketine, anasına, kardeşlerine, arkadaşlarına belki sevdiceğine geri dönemeyecek olan Abdullah için çaresiz buralardan gitme, uzun yolculuklara çıkma vakti gelir.

Kokusunu henüz duymadığı ama duyar duymaz tanıyacağı yeni bir memleket edinmek üzere yola düşer. Müderris olmayı beklerken, göçmen olup çıkar ansızın. Ne köyden köye bir göçtür onunkisi ne de bir memleketten diğerine. Her iklimde, denizlerde, çöllerde, dağlarda, ovalarda süren uzun bir yolculuğun başındadır Abdullah. Henüz duyulmadık bir kokunun peşinde yollara düşer.
Daha Hindistan'da eğitimine devam ederken bir gün yol boyunca sıralanmış oturan Hint fakirlerinden biri, el falına bakmak üzere Buharalı Abdullah'a seslenir. Israrla Abdullah’ın el falına bakmak ister Hint fakiri. Genç Abdullah da merak eder fakirin kendisine neler söyleyeceğini. Elini uzatır. Hintli falcı, Abdullah'ın eline derin derin baktıktan sonra birden keder bürüyen gözlerini Abdullah'ın gözlerine dikerek;
-Memleketine asla geri dönemeyeceksin, bütün muradın karnında kalacak. Çok ilim yapacaksın ama karnında kalacak hepsi, der.


Abdullah, memleketinden uzaklaştıran gurbet yollarına düştüğünde, hep Hintli falcının nasıl da haklı çıktığını düşünür. Hintçe, Farsça ve Arapça'yı mükemmel olarak bildiğinden yolculuğu sırasında uğradığı yerlerde hiç zorluk çekmez. Her gittiği yerin kokusunu içine çeker ilk.  Tadar gibi. Şehirlerin, köylerin, çöllerin nemli, kuru, tozlu havasını solur süze damıta. Sadece hava değildir onun soluduğu. Aslında manevi havasını koklar her şehrin, ülkenin. Aradığı kokuyu bulana kadar da devam eder gittiği yerlerin kokusunu içine çekmeye. Aksaray'a kadar zorlu, yorucu ve uzun bir yolculuk yapar soluk soluk içe çekilen havalarda.

Somuncu Baba'nın oğlu Hakiki Yusuf Baba türbesi yenilenmiş girişi.
Hindi Çin’den ayrılışı bir deniz yolculuğu ile olur. Hint Okyanusu yoluyla Mısır'a ulaşır. Abdullah, başka bir kıtaya ayak basar Hindi Çin'den bindiği gemiden inince. Afrika'ya. Memleketi çok uzaklarda kalmıştır artık. Asya'da. Bir daha hiç görmeyeceği, hiç haber alamayacağı ailesi ve yurdu ile arasına aşılamaz okyanus girer böylece.  Öylesine yanmaktadır ki yüreği tamamlayamadığı fıkıh ilmine, ne durumda olduklarını bilmediği ailesine, geride kalan ata topraklarına, Mısır çölleri gibidir içi. Nil’in yeşil suları bile söndüremez yangınını.


Bir müddet Mısır'da kalır. Oranın kokusunu solur adım adım şehirlerde, ıpıssız çöllerde, Nil Nehri kıyısında. Aradığı kokuyu duyamaz ora havasında. Payına yeniden yola çıkmak düşer. Arabistan'a geçer Mısır'dan. Şam'a çıkar yolu ardından. Bulunduğu her yerde ziyaretlerini yapar. Türbelerden, camilerden geçer yolu ilk, gittiği her yeni yerde.

Peşine düştüğü kokuyu ararken  bir süre yaşadığı Şam ile Aksaray'ı birbirine benzetir hep sonraları. Bir dağın iki yanı gibi gelir Buharalı Göynekli Derviş'e Aksaray ile Şam. Öyle benzetir ki iki şehri birbirine, sanki aynı dağın bu yanı Aksaray arkası Şam'dır onun gözünde. Dünyada sadece iki Ervah olduğunu, birinin Şam'da diğerinin burada, Aksaray'da olduğunu da söyler. Mis gibi bir kokuyu derin derin içine çekermiş gibi soluyarak. Aksaray'daki Ervah'ın, evliyalar beşiği olduğu bilinir zaten evvelden beri Aksaraylılarca. Bir rivayete göre Ervah'ta yetmiş bin, bir başka rivayete göre de seksen bir bin evliya yattığı söylenir hep öteden beri sade bir gururla.

Şam'dan sonra Anadolu çeker Buharalı Abdullah’ı, bağrını açmış bir ana edasıyla. Nasıl olduğunu, nerede olduğunu, sağ mı, öldü mü bilemediği anasının bağrına olamasa da, Anadolu’nun kucağına doğru ırar, yola düşer. Anadolu'nun kokusunu içine çeke çeke tanır bu yeni toprakları. Her yan ayrı bir güzellikte kokar, mis gibi burcu burcu. Urfa'sı, Mardin'i, Kayseri'si derken Konya'ya ulaşır sonunda.  Mevlana'nın kokusunu izleyerek. Ama biraz daha uzaklardan gelen bir koku daha baskın gelir. Aksaray'ın kokusu. Aksaray'dan yükselen Ervah'ın kokusu, onu Konya'dan Aksaray'a çeker. Aksaray’a geldiğinde yaşı hayli olgunlaşmıştır Abdullah’ın.


Sağ baştaki, çağın Nasreddin Hocası denilen ve annemin babası olan Ziya dedem. Sol baştaki, annemim ortanca abisi Mustafa dayım. Öndekilerden biri annemin küçük abisi diğeri de kuzeni Nevzat.
Buhara’nın Ferganası’ndan Abdullah, aradığı kokuyu Aksaray’da bulduktan sonra oraya yerleşir. Buharalı Abdullah’ın Aksaray’daki evinin hemen karşısında oturan Muhtar Acemoğlu Mehmet Acır’ın çok akıllı küçük kızı Leman, ona;
-Sen de Buharalı’sın Derviş Emmi. Hemşehrin Mevlana gibi. Neden hemşehrini bırakıp da Aksaray'a geldin, diye sorunca;
-Erenler, buranın kokusu ordan üstün geldi, der.

Arkadaki annemin abisi, önde duran da kuzeni. O zaman öğrenciler şapka takarmış.
Aksaraylılar garipser önceleri ak gömlekli,  şalvarımsı pantolonu bileklerinin epey üstünde biten ak giysili Abdullah’ı. Abdullah, Şeyh Hamit mahallesinde yaşamaya başlar. Eski taş caminin altındaki bir göz toprak odada. Muhtar Acemoğlu Mehmet Acır’ın evinin hemen karşısında. Muhtarın tek çocuğu Leman, çok şey bildiği herkesçe konuşulan, çevresinde akıl danışmak için sürekli insanlar olan bu koca Buharalı’nın dert ortağı olur kısa zamanda. Ona sorular sorar. Leman’ın manevi alemin kapılarını aralamasında Buharalı Derviş Abdullah’ın payı çok olur.

Aksaray'a gelişinden sonra onun bilgisini, çok sayıda dil bildiğini gören şehrin bazı ileri gelenleri, Buharalı'nın medresede hocalık yapmasını istiyorlar. Kabul etmiyor Göynekli Derviş. Müftülük teklif ediyorlar. Onu da kabul etmiyor. Üsteliyorlarsa da her seferinde yine reddediyor. Leman, çocuk cesaretiyle soruyor Göynekli Derviş Emmi’ye müftülüğü neden kabul etmediğini;
-Erenler, hiçbir şeye karışmayacaksam, aldığım para haram olurdu. O yüzden kabul etmedim.

Annemin en yakın arkadaşı, sonradan annemin amcasının oğluyla evlenip akrabası olan Somuncular'dan Mualla ve Somuncular'ın oğullarından biri, Aksaray.
Derviş'in bilgisi Leman gibi küçük bir çocuk için bambaşka değerlere sahipken bazıları için rahatsız edici oluyor. Canına kast edenler dahi çıkıyor. Her müşkülü çözmesi, her soruyu açıkça cevaplayabilmesi, özellikle de haklıyı haksızı, helalle haramı ayırt etmeye çok önem vermesi bazılarını çok kızdırır. Kimileri de bu bitkilerden, geleceğe, geçmişten manevi konulara kadar her konuda bilgi sahibi, okumuş ama don denilen bol ve kısaca bir ak pantolon ve  ak gömlekle gezen, eşyası bile olmayan, cami altında bir göz odada yaşayan adamın, denildiği kadar ilim irfan sahibi olup olmadığını görüp öğrenmek ister. Kendilerinden daha bilgili olanlardan pek haz etmeyen bazı kalburüstü kişiler bir toplantı düzenleyerek Göynekli Derviş'i de çağırırlar akıllarınca onu sınamak için. Verdikleri ziyafete çağırdıkları  Göynekli Hoca'yı imtihan edeceklermiş kendilerince.

Aksaray'da, annemin de devam ettiği  Akşam Sanat Enstitüsü'ndeki defilede Milli giysileri içindeki annem  önde. O zaman genç kızlar arasında en rağbet gören poz vermelerden biriymiş bu pozlar. 
Akşam yemeğine katılanlar gayet şık giyimlidir. Yer içerler. İçlerinden ayakta olan biri su dağıtmaktadır, sırayla. Konuklardan biri su almaz,
-Keyyus olsun da öyle içelim suyu, der.
Derviş,  hiçbir şey demez ama arada bir de göz ucuyla saatine bakar. Bir buçuk saat sonra yani tam yüz yirmi dakika sonra;
-Erenler, keyyus huzurda, der.

Akşam Sanat Kız Enstitüsü'nde sergiye kabul edilen işlediği masa örtüsü ile.
Eski alfabe ile yazılınca keyyus sözcüğünü oluşturan harflerin toplamı yüz yirmi ediyormuş meğer. Bunu hemen anlayıp, güya sınavın farkına varan ve onlara gerekli cevabı veren Derviş Emmi'nin her şeyi anlayıp bilmesi kimilerince memnuniyetle karşılansa da oldukça tedirgin olanlar da çıkıyor aralarından. Ama hepsi de Derviş Emmi'nin bilgisinin derinliğinden emin oluyorlar o toplantıda. Alimliğine kimse toz konduramıyor o günden sonra. Ona kızanlar bile. Ancak katıldıkları diğer toplantılara bir daha Derviş'i davet etmiyorlar. Derviş de davet edilmemekten memnun zaten. Çağırsalar da gitmeyecek nasıl olsa bir daha. Onlardan bazıları Derviş'in ilminden hoşnutsuz olurken, Derviş Emmi de onların bazılarının çıkardığı fitneden rahatsız.
Aksaray'ın çekişmelerine, dedikodularına katılmaz Derviş. Aksaray, ortasından akan Ulu Irmak ile ikiye bölünmüş bir kent olduğundan halkının da ikiye bölündüğünü söyler hep. Başları sıkışınca akıl danışmak için kapısına doluşanlar diğer zamanlarda ondan bir şeyler öğrenmek istemez, soru sormaz. Farklı dillerde yazılmış onca kitabından edindiği bilgilerini öğrenmek için hiç hevesli olmayan Aksaraylılar'ın ilgisizliğine içerler ama sessiz kalır. Onca bilgisini paylaşacak kimse bulamaz. Onu can kulağıyla dinleyen tek kişi, Derviş’i ilk gördüğünde henüz yedi yaşında olan Leman’dır.  O zaman yedi yaşında olan Leman'a, bir çocuğun anlayabileceği kadarıyla pek çok şey anlatır Göynekli Derviş. Leman da başkalarına anlatır sonraları yedi yaşında başlayıp evlenip Aksaray’dan ayrıldığı zamana kadar Derviş’ten dinlediklerini. En başta da büyük kızı Yasemin'e anlatır her fırsatta Buharalı Göynekli’yi.


Annem, en önden dördüncü. Başının sağ tarafında koca kurdelesiyle. Dördüncü sınıfa kadar Gazi İlkokulu'nda okuduktan sonra beşinci sınıfta yalnızca 13 öğrenci olduklarından Zafer İlkokulu'na aktarılarak Zafer İlkokulu'ndan mezun olan annem o yıllarda sadece öğretmenini değil Derviş Emmi'yi de dinliyordu.
Derviş’i evlendirmek isteyenler çıkar. Derviş hiç oralı olmaz. O, bu dünyanın nimetlerini unutalı çok olmuştur. Buharalı Göynekli Derviş Emmi’nin yemekleri, Şeyh Hamit Mahallesi'nin kadınlarınca sağlanır. Her gün bir ev, Derviş Emmi'ye birkaç kap yemek sunar.
 
Bir kedisi vardır Derviş'in. Mahallelinin, ona hürmeten getirdiği yemeklerden önce kedisine tattırır Derviş Emmi. Eğer kedisi tadarsa kendisi de gönül rahatlığıyla yer yemekten. Yemeklerin, getirildikleri evlerden gönüllü olarak mı yoksa gönülsüzce, sırf  ikram olsun diye mi getirildiklerini, kedisinin tadıp tatmamasıyla anlar Göynekli Derviş Emmi. Gönülsüz gönderilen yemekleri yemeyi gönlü almaz hiç. Yemez onları.

Annemin Derviş Emmiyi dinlediği yaşlarda olduğum sırada  ben de annemden Dervişi dinlediğim dönemlerde resimde
arkadan ikinci, önden üçüncü sırada, öğretmenimizin hemen sağ kolunda, başı bantlı, güneşe bakamayan, Güven Deneme İlkokulu öğrencilerinden,
kız çocuğu benim.
Bir keresinde kocaman et parçaları ile dolu nefis görünümlü bir yemekten kedisine tattırmak için bir parça uzatır. Kedi, eti koklar koklar hiç dokunmaz. Dönüp gider. Kedi, gelen yemeği yemeyince Derviş Emmi yemeği kabul etmez, getiren de yemeği getirdiği gibi götürür. Muhtarın kızı Leman, neden bu kadar zengin bir yemeği geri gönderdiğini sorduğunda, Derviş;
-Acaip Erenler, o yemek gönülsüz gönderilmiş olmalı, der.
Daha o zamandan elinde defter, kağıt tutan ben, çocukken annemle.
Göynekli Derviş Emmi’nin tek dinleyeni olan kapı komşu muhtarın kızı Leman, merakını yenemez ve işin aslını araştırır. Kedisi tatmayınca Derviş Emmi’nin geri gönderdiği yemek, hakikaten, evin kayınvalidesinin itirazına rağmen evin gelininin üstelemesi sonucu Derviş'e getirilmişmiş meğer.


Aksaraylılar'ın artık Derviş Emmi dedikleri koca Buharalı'nın Aksaray'daki tek dostu, çocuk olmasına rağmen konuşabildiği tek kişidir 1934 doğumlu, yedi yaşındaki Leman. Leman, Acemoğlu Mehmet Acır'ın büyüttüğü, çok zeki, kocaman elamsı yeşil gözleri bilgi edinmek, öğrenmek ateşiyle kıvılcım kıvılcım yanan, meraklı bir çocuktur Derviş’i tanıdığında. Sorular sorabilecek kadar akıllı güzel mi güzel, küçücük bir kızdır o zamanlar. Buharalı, Aksaray'da yaşamaya başladığında.

Dünya düzenini, kendisi de samimi bir Müslüman olan Acemoğlu Mehmet babasından öğrenen Leman, Buharalı Derviş Emmi'den de dini konular dinleyerek büyür. Her ikisi de gerçek evlerinden, ana babalarından, uzak kalmış, baba ocağında büyüyememiş biri bir koca Derviş diğeri ölen annesinin ardından teyzesinin yanında öz evlattan daha özenle büyüyen Acemoğlu’nu gerçek babası gibi teyzesini de gerçek annesi gibi belleyen  bir küçük kız çocuğu dert ortağı olmuşlar, dertleşmişler, dertleşirken de Leman'ın maneviyatını pekiştirmişler, Leman bile bilmeden uzun yıllar.
Yukardaki resimde çocuk arabasında kardeşim ile. Arkadaki ben. Alttaki resimde bebekliğim. Annem ve babamla.

Aksaray halkının çoğu Derviş Emmi'yi öyle can kulağıyla dinlemez. Dinleyenler de çoklukla anlamaz anlattıklarından. Anlamadıklarından da artık dinlemez olurlar. Deli saçması bulurlar Derviş'in söylediklerini. Yedi yaşındaki küçücük bir kızdan başka can kulağıyla dinleyeni olmayan, anlattıkları bıyık altından gülünerek dinlenen Buharalı, onca yeri gezip gördükten, kokusunu soluduktan sonra nihayet bir yurt edinmiş, bir göz oda bulup oraya sığınmış olsa da bir kez daha yalnızdır. Garipliğin derinliklerine yolculuğu sürer. Atlı, kervanlı, gemili yolların yolculukları  artık bitmiş olsa bile.
-Üç ilim yaptım. Dördüncüsü fıkıhtı. Tam fıkıh eğitimim biterken okul kapatıldı. Mezun olamadım. Eğitimim de yarım kaldı. Rus işgali nedeniyle girişler yasaklandığı için yurduma dönemedim. Ailemi bir daha göremediğim gibi, onlara ne olduğunu da asla öğrenemedim, diye anlatır buralara geliş öyküsünü Derviş Emmi, mahallenin muhtarı Acemoğlu'nun kızı Leman'a.

Annem, kızkardeşim ve annemin her iki resimde de sağında olan ben. Çocukluğumuzun her yazları vazgeçilmez olan tarihi kalıntıları gezmelerimizden birinde, Efes'te.
Selçuklu'nun Aksaray'da bıraktığı sayısız güzellikten biri olan, Eğri Minare'nin biraz daha yukarısında kalan, Somuncu Baba'nın oğlu Yusuf Hakiki Baba Türbesi'ne açılan sokağın hemen başındaki pembemsi kahve renkli kesme taştan yapılmış eski taş caminin altındaki bir göz odaya koca gönlünü sığdırır Derviş Emmi. Tek başına. Mavi çinilerle süslü kırmızı tuğlalarla örülmüş Eğri Minare'nin  yılların yükünü taşımaktan çok, saygıdan eğilmişçesine yatık görüntüsünü, dimdik bir eğilmişlikle seyreder Derviş Emmi, bir göz odasının sokak duvarının dibindeki sekteye oturarak. Eğri Minare de, Derviş Emmi de utanır arkadaki seksen bir bin evliyanın yattığı Ervah’ın önünde eğilmeden durmaya.

 O ne haşmetli bir saygıydı öyle. Taşlar eğiliyordu, çiniler eğiliyordu, Buhara’dan gelme Göynekli Hoca eğiliyordu dolgun başaklar gibi gerideki Ervah tepelerinin önünde. Her göz göremezdi onları eğenleri. Her soluk da alamazdı o manevi kokuyu.  Ervah’ın  uzandığı kırmızı topraklı tepelerden esen  rüzgarın taşıdığı kokularla beslenir Derviş Emmi.



Sağ baştaki genç kızlığında annem, Aksaray.Sol baştaki alnına kahkül düşmüş olan da annesi , annemin babası ile hala dayı çocuğu olan Sevim ablası. 
Bayramlarda gören olmaz Derviş Emmi'yi. Bayramlarda Kabe'de olduğu söylenir onun. Aksaray halkı onun bayramlarda Kabe'yi ziyaret ettiğini konuşur. Tayyi mekanlar için zaman da mekan da sorun değildir zira. Bayramlarda hiç ortalarda gözükmeyen Derviş, arifeden bayramlaşır, çocuklara elinde ne var ne yok dağıtır. Ona bırakılan paraları, şekerleri, kuruyemişleri o da böyle günlerde çocuklara verir ve onları sevindirir. O arife günü de çocukları sevindirir yine Derviş. Onlara verir elinde olan nesi varsa, bir göz odacığı içinde.
Buharalı Abdullah’ı, Göynekli Derviş Emmi yapan çok olay yaşadı Aksaray da Aksaraylılar da. Bunlardan biri bir arife günü oldu.

Bin dokuz yüz ellilerin sonlarında annem.
Aksaray'ın Çekiçlerli Köyü'nde bir zat olduğundan bahsedilmektedir bir müddettir. Arife günü bir kamyon bulunmuş ve o zatı ziyarete gidecek kalabalık bir Aksaraylı grup kamyonun arkasına doluşmaya başlamıştır. Nevşehir Caddesi’ne dar bir açıyla açılan iki sokakta karşılıklı oturan muhtar Mehmet Acır ve Derviş'in evinin arasında kalan Asmalı Çeşme'den su dolduran Leman, helke ve güğümün dolmasını beklemektedir. On üç ya da on dört yaşlarındadır henüz o zaman Leman. Derviş de arife günü bitmeden tüm işlerini tamamlamak telaşıyla su başındadır. Kamyona doluşanları görünce onların yanına gider. Buharalı ağzıyla seslenir onlara;
-Gitmeyiiz erenler, gitmeyiiz.
Kamyona doluşanlar, Derviş Emmi'ye aldırmaz. Kamyonun kasasına binmeye devam etmektedir bir yandan da henüz binmemiş olanlar. Derviş Emmi, kamyona binenleri engellemeye çalışır, “Bayramsa bayram, buradan da bayramlaşırsınız. Erenler, gitmeyiiz”, diyerek kamyonun kapısını tutar, binenlere engel olabilmek için. Dinlemezler onu. İnen olmaz kamyondan ama binen binenedir. Kamyon, arkası insanlarla tıkış tıkış bir halde yola çıkar.

Birkaç saat sonra jandarmalar görünür. Kamyon, Çekiçlerli Köyü'ne varamamış, kaza yapmıştır. On beş kişiye yakın ölen vardır.

Aksaraylılar, Çekiçlerli Köyü'ndeki zatı ziyarete gitmek üzere kamyona binenlerin kolundan çekiştiren, kamyonun kapısını tutan, gitmemeleri için onca dil döken,”Gitmeyiiz, erenler” diye ısrar eden Derviş'i, o kaza ile daha bir tanır, anlar. Derviş Emmi'nin eline eteğine sarılmak için bir göz odacığına koşarlar. Derviş'in kapısı kapalıdır, açılmaz. Bayramda hiç gözükmez zira Derviş. Yine Kabe'de ziyarette olduğu düşünülüp, geri dönülür kapısından.

Leman, bu kadar ilim sahibi olup da bu bilgilerle hiç para sahibi olamaması, maddiyata yönelmemesinin nedenini sorduğunda, Derviş, ona şimdikinden çok gençken hazine bulmak amacıyla girdiği çilehaneleri anlatır.


Buharalı Abdullah, kitaplarından okuduğu toprak altında saklı kalmış hazinelerin yerini bulabilmek için halkın Zığa dediği Aksaray yakınlarındaki Ziga'ya gider. Zığa, kaplıcalarla kaplıdır. Yakınlarında kayalara oyulmuş mağaralarla dolu  eski yerleşim yerleri bulunur. Turizmin olmadığı o yıllarda buralar, insan ayağının basmadığı, gözden ırak yerlerdir. Kimseye gözükmemesi gereken inzivadaki biri için tam anlamıyla en uygun yerdir. Buharalı da öyle düşünür zaten ve oraya gider. Çileye çekilir mağaralardan birinde. Günlük öğünü sadece ya bir zeytin tanesi ya da sadece bir lokma olacaktır o gözlerden uzak mağarada. Kırk gün boyunca.

Çevre köylerin çobanları koyun otlatırken Buharalı Abdullah’ın çileye çekildiği mağaranın yakınına gelirler. Buharalı Abdullah’ın  orada olduğunu fark ederler. Akşam köylerine döner dönmez ondan bahsederler her yerde, “Kayaların içindeki oyuklarda bir zat var”, diye anlatmaya koyulurlar gördükleri herkese. Duyanlar mağaraya koşuşur.  Buharalı Abdullah mecbur kalır o mağarayı terk edip, evine dönmeye. Çilehaneden ayrılır Buharalı, kırk günü dolduramadan. Yarım kalmış bir şey daha eklenir böylece hayatına.

Birkaç kez daha dener çile çekmeyi Abdullah, gizli hazinelere ulaşmak için. En son denemesinde, Ervah'taki çilehaneye girer. Orada kırk gün geçirmek üzere. Çilehanede kırk gün boyunca hiç insan yüzü görmemesi, kimseyle konuşmaması gerekmektedir. Kuru ekmek yiyip su içerek çilesinin dolmasını bekler.


O, kuru ekmek ve suyla gün doldurup, hazinelere ulaşmayı beklerken bir gün, daracık çilehanede gözünün önüne kefeniyle babasını getirirler. Abdullah, “Ne kadar parası olursa olsun, babasının sonu neyse, önünde sonunda kendi sonunun da o olacağının” en açık şekilde anlatıldığını hemen fark ederek çilehaneyi terk eder. Beklemediği bu olağanüstülüğü yaşayan Abdullah, bu mesajın; “Ne kadar zengin olursan ol işte sonun bu. Senin baban da canlı bir adamdı. Zengindi de. Ne götürebildi yanında öte yana? O halde sen niye dünyaya kaptırdın kendini de, buraya çalışıyorsun” demek olduğunu anlayarak, aslında toprak altında gizli çil çil altınlardan daha değerli olan gerçek hazineye ulaşır toprak olan gönlünde. Defineyi toprak altında aramayı bırakır böylece. Kendi toprağında aramaya başlar, içinde.

Hayatında yarım kalanlara bir yenisi daha eklenir çilehaneden çıkarken. Bu, en hayırlı yarım kalandır onun için, sonradan öyle bir anlar ki bu gerçeği.
Annem ayakta, sağ başta. Sergide arkadaşlarıyla.

Çoğunluğu Farsça olan kitaplarında pek çok bilginin hatta aya çıkaracak bilginin dahi olduğunu söyler Leman'a. Bunu, çocuk Leman'dan başkası dinlemez, delice bulup gülüp geçer, yanından kalkıp uzaklaşırlar dinleyenler. Başka dünyalardan bahseder zaman zaman. Dünyadan başka dünyalar olduğunu söyler. “O yüzden yedi kat yer, yedi kat gök denilir” der.  Bizim dünyamız, diğer tüm dünyaların ortasında olduğu için kuşağı belimize, tam ortamıza bağladığımızı söyler. Göğe gitme denemelerinden bahseder. “Gök karıştıkça yer karışacak” der bu konular açılınca.


Bir çok konu üzerine yazılmış kitabı var Derviş'in, tek göz odasında. Ta Hindi Çin'den gemilerle taşıyıp getirdiği. Farklı dillerde her biri. İçlerindeki bilgilerden bahsettiği de olur Leman'a. Şifalı otlardan, hastalıklara iyi gelen bitkilerden bahsedilen kitapları da vardır hatta. Pırasaya methiyelerde bulunur. Pırasanın adının aslında pür hassa olduğunu ve pek çok derdin devası olduğunu anlatır Leman'a. Kimya otundan söz eder ara ara. Koyunların yaylada, otlakta, merada yayılırken kimya otundan yemeleri halinde yünlerinin boyayı tamamiyle tutacağını söyler. Rengi atmayan, hiç solmayan halıların, yayılırken kimya otuna rastlamış ve onu yemiş koyunların yünlerinden dokunduğunu anlatır Leman'a. Gelecek hakkında konuştuğu da olur. “Derviş aklını yitirmiş” deyip kalkıp giden çok olur o gelecekten bahsederken. 1940 yılı başlarında “Boğaz'a köprü yapılacağını, bir kuzu kellesinin bin liraya satılacağını” söylerken  çoğu kişi yanından kalkıp gider.

Derviş Emmi, konuştuğunda, karşıdakilere hep “Acaip Erenler” diye hitap eder.
-Ben görmeyeceğim Acaip Erenler ama siz göreceksiniz, bir kuzu kellesi bin lira olacak, dediği zaman insanlar, duyduklarını ciddiye almayıp, gülerler yine Derviş’e. O zamanlar, bin lirası olanın zengin sayıldığı dönemler. Bir kuzu kellesinin bin lira olacağına hiç akılları yatmaz ceplerinde on lirası bile olmayan, metelik ve kuruş ile yaşayanların.

Leman, yirmi üç yaşında, 1959 yılında evlenip Aksaray'dan ayrılana kadar çok şey dinler Derviş'ten, her konuda. Uzun seneler sonra radyodan ya da televizyondan Derviş Emmi’nin vaktiyle “Ben görmeyeceğim Acaip Erenler ama siz göreceksiniz bunları” diye bahsettikleri ile ilgili bir haber duyduğunda  ya da gazetede böyle bir haber okuduğunda derin bir iç çekerek;
-Derviş'in dediği çıktı, der.

Derviş’i tanıdığında daha küçücük bir kız olan Leman, Derviş Emmi’nin gelecek hakkında anlattıklarına kulak kesilir. Onun her dediğini aklına kaydeder. Senelers onra Boğaz'a bir asma köprü yapılacağını gazeteler yazıp çizmeye, radyoda ilk köprünün temelinin atılacağı söylenmeye başladığında, Derviş Emmi'yi rahmetle anıp, daha yedi sekiz yaşındayken ondan dinlediklerinin bir bir çıktığını söyleyerek yüz yaşına yakın yaşamış olan Derviş'in ruhuna okur. Hatta Derviş Emmi’nin  ikinci köprü yapılacağını söylediğini de hatırlar Leman.

Atatürk'ten bahsedilen bir toplantıda, Derviş'in Atatürk hakkında anlattıklarını hiç unutmadı Leman. Büyük kızı Yasemin’ sık sık anlattı Derviş Emmi'den Atatürk hakkında duyduklarını.

En önde,  kocaman beyaz kurdelesi ve açık renk önlüklü olan Annem.
Buharalı Abdullah, Hindi Çin'de okurken bir hocası, öğrencilerine “Osmanlı'nın dağılacağını, Selanik'ten Şakşakoğulları denilen bir sülaleden bir gözü şehla, Mustafa adlı birisinin çıkacağını, yeni bir devlet kuracağını” söyler ve ekler;
-Allah onu öyle yaratacak ki çizmesini nereye bassa alacak. Halifeliği kaldıracak.

Derviş Emmi, Atatürk'ten hiç haz etmemiş önceleri. Halifeliğin kalkması ve İslam'ın başsız kalmasından dolayı Atatürk'e kırgınmış. Bir gün onun hakkında atıp tutar, katıldığı sohbet boyunca. Atatürk'e olan tüm kızgınlığını ortaya döker. O gece bir rüya görür Derviş Emmi. Rüyasında kendi evinde kalabalık bir meclis kuruludur. O meclisi şöyle anlatır Derviş, Leman'a, Türkistan diliyle;
-Herkes katar olmuş oturmuş, halka halka, diye.
Derviş Emmi'nin düşünde, tek göz odadan ibaret evinde katar olup halka halinde oturan meclis, oynuyormuş bir yandan da. Halkanın ortasında da zeybek oynayan Atatürk varmış. Elbisesi çok süslüymüş. Pırıl pırıl yanıyormuş. Derviş, bir minderin üzerinde ayağını uzatmış halde oturuyormuş. Atatürk, Derviş'in ayağına bakarak;
-Ayağını fazla uzattın, topla, demiş. Kılıcı belinde.


Ablasının düğününde en öndeki saçları  örgülü genç kız Annem.
Bu rüyadan sonra Derviş, Atatürk hakkında konuşmayı bırakır, bir daha hiç atıp tutmaz onun hakkında. Korktuğundan değil elbette. Onca olgunluğunun getirisi olarak Atatürk'ün de bu dünyada bir görevi olduğunu anladığından, Allah’ın izni olmadan hiçbir kulun parmağını dahi oynatamayacağını, yaprağın dahi kıpırdamayacağını  bildiğinden.

Daha ileride gelecek günlerden söz ederken, bir ateşten bahseder hep. Ateş, Kıbrıs'tan ya da Orta Doğu’dan  çıkacak der. Ülkemiz'in ileride göreceği zor mu zor günlerden çıkışın tek yolunun, İslam kardeşlerin bir araya gelmesinde olduğunu, İslam kardeşlerin bir araya gelmesinin, Türkiye'nin o olabilecek en zor günleri yaşarken yeniden düze çıkmasında tek müjde olacağını söyler.Bu konudaki pek çok ayrıntıyı anlatır Leman’a. Leman, hiçbir detayı unutmaz, çok sonraları televizyondan dinlediği haberlerin kimisinde Derviş Emmi’yi anar bu yüzden. “Dediklerin bir bir çıkıyor Derviş Emmi, nur içinde yat” sözleri dökülür her defasında dudaklarında.


Siyah döpiyesi hocalarının yannda, yukardan soldan üçüncü olan annem.
Leman, bir gün büyük kızı Yasemin ile Aksaray'da iken Yasemin henüz dört, beş yaşlarındadır. Sene 1962 ya da 63 olmalıydı. Ebcet hesaplı kitabesinden yapılış tarihinin anlaşıldığı, kesme taştan, bakır maşrapalı Asmalı Çeşme’nin başı su doldurmak için bekleşen kadınlarla dolmuştu yine.  Su doldurmak için çeşmeye gelen mahallenin kadınları, omuzlarının üzerine yerleştirdikleri uzun ve kalın bir ağaç dalının iki ucundan sarkan iplere üç yanlarından ilişen boş kovalar, güğümler, bakır helkeler taşımaktadır. Helkelerini, güğümlerini çeşmeden doldurup suları etrafa döke saça evlerine götüreceklerdir. Tarihi Asmalı Çeşme'nin başında, Şeyh Hamit Mahallesi'nin kadınlarından biri, elinde tuttuğu bir dergiden kopartılmış bir sayfa ile beklemektedir. Gördüğü herkese Derviş Emmi'yi sorar o gün. Kadın, kağıt parçasındaki resmin ne anlattığını soracaktır Derviş Emmi'ye. Siyah beyaz resimde tüm sayfayı kaplayan bir melek vardır. Beyaz ve kanatları açık bir melek.

 Kocaman mavi gözlü küçük kız Yasemin, Acemoğlu Mehmet dedesinin altından dere akan düz damlı toprak evinin bahçe giriş kapısının eşiğine oturmuştu. Kadınlardan kimisi yanına gelip Yasemin’in mısır püskülü sarısı saçlarını okşayarak küçük kızı severken o, çeşmeden su dolduranları izliyordu. Elinde resim olan kadın, küçük kızın yanına oturdu. Derviş oraya gelince resme baktı, inceledi ve kadına merak ettiklerini anlattı.

Yasemin, Derviş Emmi'yi görür böylece. Hayal meyal hatırladığı bir anı olarak onu en değerli anılarının içinde saklamaktadır hep.


Annem.
Hiçbir dilencinin uğrayacağı yer değildir Derviş Emmi'nin evi. Aklı olan her dilenci, paralı olduğu anlaşılan kişilerden dilenir. Ama öyle olmaz o gün. Bir dilenci, Derviş Emmi'nin kapısına dayanır ve ısrarla “Sadece kendine ait olan bir eşyasını vermesini” ister ondan. Derviş'in hiçbir şeyi yoktur verecek.  Kitapları, kedisi ve canından başka.
-Sadece memleketimden geriye kalan tek bir takkem var. O da işine yaramaz, der dilenciye. Dilenci, ısrar eder;
-Senin olsun da tek bir takke olsun, diyerek takkeyi alıp uzaklaşır.

Bir gün, muhtar Acemoğlu'na bir postacı uğrayıp bir mektup bırakır. Mektup, Derviş Emmi'yedir. Eski yazıyla yazılmıştır. Açıp okurlar mektubu. Adana'dan, zengin bir tüccardan gelmektedir mektup.

Zengin tüccar, Adana çarşısında gezen bir dilencinin başındaki takkeye dikkat kesilir. Takke memleketinin takkesidir. Türkistan işi. Hemen dilenciyi yanına çağırır. Takkeye ne kadar isterse vereceğini yeter ki takkeyi kendisine satmasını ister. Takkeyi nereden bulduğunu sorar. Dilenci, takkenin öyküsünü anlatır ve takkeyi satar Adana'nın Türkistanlı zengin tüccarına. Zengin tüccar, hemen Aksaray'da yaşayan memleketlisine mektup yazar. Halinin vaktinin hiç yerinde olmadığını öğrendiğini, ona istediği her yardımda bulunabileceğini söyler mektubunda. Derviş, cevabı Acemoğlu'na yazdırır. Teşekkür eder tüccara, tek bir kuruş istemez memleketlisinden.

Annem sağ başta. .

Adanalı tüccar, kalkıp Aksaray'a gelir çok geçmeden. Derviş Emmi’yi görmeye. Onu tanımaya. Tanır da sonunda hayretler içerisinde kalarak.

Adana'daki Buharalı, Aksaray'daki Buharalı'yı ziyaret ediyor. Biri zengin bir tüccar diğeri fakir bir derviş iki Türkistanlı Aksaray’da buluşurlar böylece.  Memleketlisi Abdullah’ın, bu kadar ilme sahipken, bunca dil bilirken nasıl oluyor da bu denli yoklukta yaşadığına akıl erdiremez Adana’dan gelen Türkistanlı tüccar. Nedenini öğrenmek ister bu yoksulluğun. Derviş Emmi yokluktan şikayet etmez. Halinden hiç yakınmaz. Şikayeti başkadır onun;
-Erenler, bütün ilmim karnımda gidecek, ona üzülürüm, der başka bir şey demez.

Artık Buharalı Derviş Abdullah yola gitmiyordu, yollar ona uzanıyordu, dört bir yandan. Seyahatler, içinde başka tatta bir yolculuk olan seyahatlerdi derviş gönüllü olmuş Derviş Emmi’nin içinde.   Cami altındaki tek göz odanın fakirliği, sohbetlerin zenginliğiyle gözükmez oluyordu. Gariplikler yitiyordu maddeden  sıyrılıp manaya yönelen sohbetlerde. En büyük zenginlik yol bulup sözcüklerle damlıyordu  gönülden, yürekten.

Leman, evlenip Aksaray’dan ayrıldıktan, Ankaralı olduktan sonra Derviş'i dinleyen tek  muhtar Acemoğlu Mehmet Acır kaldı neredeyse. Bir başka çocuk da çıkmadı, ak sakallı koca Buharalı'yı can kulağıyla dinleyecek. Hoş, Göynekli Hoca ne var ne yok anlatmıştı Leman'a. Anlattıklarının hepsinin de bugün Aksaray kütüphanesinde olan kitaplarında bulunduğunu söylemişti.


 Sol baştan üçüncü,  Annem.
Onun Aksaray'ın kokusuna kavuştuğu, Aksaray'ın da onu tanıyıp Buharalı, Göynekli ya da  Derviş Emmi diye bellediği yıllar, son yolculuğuna çıkış tarihi olan 1964 yılına kadar sürer. O tarihte artık o da kokusunu araya araya bulduğu Aksaray'ın Ervah'ının yatanlarından biri olur. Manevi kokusu uğruna Aksaray'ı bulduğu seksen bir bin evliyanın yattığı Ervah'a gömülür Derviş Emmi.

Buharalı koca Derviş, öbür aleme göçtüğünde, Leman, eşi ve çocukları, Ankara Kocatepe'de aldıkları küçük, sevimli ve arka cephe bir giriş katı olan evlerine yenilerde taşınmıştır. Leman’ın büyük kızı Yasemin, henüz ilkokula başlamamıştır o günlerde.

Derviş'in vefatının ardından Acemoğlu Mehmet Acır, onun tek malı olan kitapları için zabıt tuttu. Hepsini tek tek kayda alıp, Aksaray Kütüphanesi'ne kendi elleriyle  teslim etti.

∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞

Yasemin çok istedi o kitapları okumayı. Ancak kitaplar Türkçe değildi. Hintçe, Farsça ve Arapça dillerinde yazılmıştı. Derviş'in öte aleme göçünün ardından ıssız kaldı Hindi Çin’den Aksaray’a gemilerde, deve sırtlarında, kervanlarda taşınmış kitaplar. Derin yalnızlığa terk edildiler.

Somuncular'ın bahçesinde, arkadaşı Mualla ile birlikte annem .
Buharalı Derviş Emmi diye bilinen Abdullah Özbek, Asya'nın göbeğinden ta Fergana'dan, Hindi Çin'e oradan Afrika kıtasına oradan da Asya'nın önlerine, Ön Asya'nın kısrak başı Anadolu'ya geliş yolculuğu sırasında, kendi iç yolculuğunu da yapar maddi değerlerden arınıp manevi aleme dönerek. Bir yolda iki yolun yolcusudur o. Maddi yollarda yürürken manevi diyarlara giden, türlü türlü kokularla kaplı ellerin seyyahıdır. Ülkelere, şehirlere giden yollar, onu açacağı bambaşka kilitlerin olduğu kapılara sürükler.

Aksaray elbette gurbetti bir Buharalı için. Ananın, atanın, yakının, eşin, dostun, arkadaşın olmadığı topraklardı. Atalarının mezarları Aksaray’da değildi ama kendi mezarı Aksaray'da oldu. Buhara’ya çok ırak ellerde. Gurbette. Gurbet aslında sılasıydı Buharalı'nın. O sılayı gurbette bulmuş, sıla kokusunu başka kıtada, başka memleket topraklarında solumuştu. Hiç gurbet demedi o yüzden Aksaray'a. Ervah'ta bir mezarda yatabilmek uğruna onca yol kat ettiği, dünya gözüyle yürüdüğü yol, sonunda gönül gözüyle görülebilen dünyaya çıktı.

Hindi Çin’den başlayan denizdeki, karadaki yolculuğu, aynı yolda iki yolculuktu aslında. Dünyada yürürken, yolculuk ederken aynı anda iç dünyasında da yürüyordu o, öte alemlere. Dünyanın gurbete giden yollarındaki yolculuğunda o, manevi alem sılasına ulaşmıştı.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010












Paylaş :

MACİDE

Kontes'i anlatmıştım. Kontes'den önce bir de MACİDE vardı.


MACİDE


MACİDE’yi anlatmadan olmazdı. Kanadı kırık MACİDE, karşılıksız dostluğuyla sizi kendince seven bir küçük yürekti. Anne babanız ve çok yakınınız bir kaç kişi dışında böylesi bir sevgi, dostluk bulmak mümkün müdür? Bilmiyorum.

İş dönüşü arabamı park ederken bir güvercin fark ettim. Arabamın tam önünde, kıpırdamadan duruyordu. Pek yapmadığım bir şeyi yaptım, kornaya bastım; ama ne ürktü ne de kaçtı. Arabayı biraz ileri sürdüm. Şöyle bir kıpırdandı; fakat uçmadı. El frenini çekip indim. Beni görünce küçücük adımlarıyla kaçmaya çalıştı. Gövdesinden ayrı duran sol kanadı yerde sürünüyordu. Kanadının kırılmış olduğunu hemen anladım.

Aklıma ilk gelen, bir kedinin görmesi halinde güvercinin kediye ziyafet olacağıydı. Evet, kediler hayatlarını bazen de kuş avlayarak sürdürüyorlardı; ama göz göre göre buna razı olmaya içim elvermedi. Kaçacak hali olmadığından onu kolayca yakaladım. Elimden kaçmak için sağlam kanadını çırptıkça çırptı. Küçük yüreğinin hızlı atışlarını duyarak bir elimde güvercinle arabayı güçlükle park edip eve yöneldim. Annemin güvercinleri hep beslediği karlı buzlu bir gün değildi; yine de eve bir kuş ile girdim.

Kardeşim, kırık kanadının tedavisi için güvercini artık bir veteriner olan yan apartmandaki lise arkadaşına götürdü. Henüz on dakika geçmemişti ki geri döndü. Veteriner arkadaşı, “Kanadı kırık bir güvercin için yapılacak bir şey olmadığını, müdahale etse bile kırığın tutmayacağını bu yüzden uyutulması gerektiğini” söylemiş. Kardeşim buna razı olmamış ve güvercinle birlikte gerisin geri eve dönmüştü. Bulabildiğimiz ince tahtalar ile kırık kanadı sardık. Ya tutarsa diye. Nasreddin Hoca’nın hesabı.
 
Kanadı kırık güvercine bakacaktık. Bu durumda bir yuvaya ihtiyacı olacağından geniş bir karton kutunun iyi bir yuva olacağını düşünüp yakındaki alışveriş merkezine gittik.
Karton kutular, öyle her isteyene dağıtılmazmış. Geri dönüşüm işlemine gönderilirlermiş. Durumu anlattık. Bizi dinleyen görevlinin gösterdiği birkaç düzleştirilmiş karton kutudan en büyüğünü seçtik.

Düzleştirilmiş kartonu evde yeniden kutu şekline sokup, üstünü açık bıraktık. Kartonu kutu haline getirdikten sonra üst kapakta büyük harflerle kocaman yazılmış bir yazı fark etmiştik: MACİDE. Tabii ya, güvercinin bir adı da olmalıydı.  Ve o ad zaten kutuda yazılıydı. O andan itibaren kanadı kırık güvercini “MACİDE” diye çağırdık.
 
MACİDE aç olmalıydı. Küçük bir kaba buğday, bir kaba da su koyarak MACİDE’nin önüne bıraktık. MACİDE, hiç oralı olmadı. Ne suya bakıyor ne de buğdaya uzanıyordu. Sonradan öğrendik; yaralı kuşlar yemez içmez,  ölmeyi beklermiş. MACİDE’yi elime alıp gagasını suya uzattım. İçmedi. Buğdaya götürdüm; yemedi. Çok uğraştıysam da ne yedi ne içti. Böyle olmayacaktı. Annem, MACİDE’yi örselemeden gagasını açınca buğdayları ağzına tıktım. Islattığım bir parça pamuk ile de ağzına su damlattım. Yutuyordu. Kursağını yokladık, dolmaya başlamıştı. Ona, epeyce buğday yedirdik, su içirdik.

Bu işleme birkaç gün devam ettik. Karton kutunun içine serdiğimiz gazete kâğıdını sık sık değiştirerek yuvanın temiz kalmasını ve ortalığın kokmamasını sağlıyorduk. Yuvasında gazete kâğıdından bir halısı vardı MACİDE’nin.

Birkaç gün içinde toparladı MACİDE. Kendi başına yemeye, içmeye başladı. Hatta kutuda kapalı kalmaktan sıkıldı. Uçma teşebbüsünde bile bulundu. Sık sık gagası ile kutunun kenarlarına vurup, kendini hatırlatıyor ve artık kutudan dışarı çıkmak istiyordu. Çıkarsa,  insanlar ve güvercinlerde temizlik anlayışı farklı olduğu için ortalık batacaktı. Yine de “Biraz çıkarıp,  deneyelim” diye düşündüğümüzden kutuya bir kapı yaptık. MACİDE kapıya kadar geldi; ama halıya basamadı. O an şartlı refleks durumunu hatırladım. Gazete kâğıdı üzerinde bir kaç gün yaşamak, ona sadece gazete kâğıdı üzerinde durması gerektiğini öğretmiş olmalıydı. MACİDE’nin kutudan itibaren yürürken geçebileceği yerlere gazete kâğıdı yaydım. Gazete kâğıtlarını serer sermez MACİDE koşup, kâğıtların üzerinde gezinmeye ve anında da kirletmeye başladı. Sürekli olarak kâğıtları değiştirdiğimizden artık eve günde birkaç gazete daha alır olmuştuk.
 
Dışarıdaki güvercinlerin kanat çırpışlarını duydukça MACİDE deli oluyor, onlara sesleniyor, uçmaya çalıştığında da başaramıyordu. Sonra da küsüp bir köşeye çekiliyordu. Uçamayan bir kuş olmasının onu ne kadar üzdüğünü biz bile anlıyorduk. Kuşlar için uçmanın ne demek olduğunu MACİDE’den öğrendik. MACİDE de öğreniyordu. Giderek bize alıştı. İnsanların nasıl yaşadığını öğrendi.

Akşam saat altıdan sonra işten dönüyordum. O gün kapıyı anahtarımla açtım. Tam içeri girecektim ki kapının önünde durmuş bana bakan MACİDE’yi gördüm.
Her gün iş dönüşü aynı saatte MACİDE beni kapıda bekler oluyordu. Ben içeri girdikten sonra o da sakince kutusuna giriyordu. Annem, akşam saat tam altıda onun gazete kâğıtları üzerinden kapıya gelip, ben kapıyı açana dek ayrılmadan beklediğini defalarca gözlemlemiş.
Evde çağla renkli, göbekli, rakamlar elle çevrilerek arama yapılan, şimdilerde güneşte kurutulmuş model olan bir telefon vardı. Zırrn zırn diye çalardı. O sıralar televizyonda bir sigorta şirketinin reklamı gösteriliyordu. Reklamdaki zııırrr zıırrrn diye uzun uzun çalan telefona kimse cevap vermiyordu. Cevap vermiyordu; çünkü o telefonun sahipleri kaza geçirdiklerinden telefona bakabilecek durumda değillerdi. Sigorta reklamı, işte böyle durumlar için yapılıyordu.

O gece ailecek televizyon başındaydık. Telefonlu reklam gösterilmeye başlayınca MACİDE hışımla yuvasının kapısında belirdi. Bir bize bir telefon sehpasının üzerindeki telefona bakıyordu. Bizden bir hareket göremeyince acele acele bana doğru koşturdu. Ayağımın dibine gelip, terliklerimi gagalamaya başladı. Sonra dönüp, hızla telefonun yanına gitti. Sehpanın altında durmuş bir bana bir telefona bakmaya devam ediyordu.
 
Kahkahaya boğuldu ev o an. Telefon çalınca bizim telefonu açıp konuştuğumuzu öğrenmişti anlaşılan MACİDE. Demin telefonun reklam gereği çaldığını bilemediğinden telefona bakmadığımıza bir anlam verememiş, huzursuz olmuştu.

Yanılmadığımızdan emin olmak için bu reklamın daha sonraki gösterilişlerinde televizyonun sesini daha açarak, oturduğumuz yerden MACİDE’yi gözlemeye başladık. O reklam her çıktığında, MACİDE hep aynı tepkiyi verdi. Yuvasının kapısından bakıyor, bizi telefonun başında konuşurken görmeyince de gelip terliklerimizi gagalıyor sonra telefon sehpasının ayaklarına gidip bir bize bir telefona bakıyordu. Yani “Telefon çalıyor, açsana” diyordu bize anlatabildiği kadarıyla. MACİDE, artık tam anlamıyla bizden biriydi.
 
O yaz tatilinde Kuşadası’na gidecektik.  Yolculuğunu geçireceği küçük bir karton kutuya hava delikleri açıp, MACİDE’yi içine yerleştirdik. Bu, MACİDE için alıştığı gibi kuş uçuşu bir yolculuk değildi. Havada uçarak değil, bir kutunun içinde,  otoyolda gidiyordu.
Yolculuk boyunca sık sık MACİDE’nin küçük siyah gözünü hava deliklerine getirip, neler olup bitiyor diye dışarı bakıp, anlamaya çalıştığını gördüm. Molalarda, kirli kutuları yanımızdaki yedek karton kutular ile değiştirdik.
 
Geniş bir alan üzerine kurulmuş tatil köyündeki evlerin eşikleri, haşere giremesin diye yüksekçeydi. Etrafta çok kedi olduğundan MACİDE’yi çimlere bırakamıyorduk. Oysa MACİDE, kuşların yemlendiği çimlerde gezinsin istiyordu. Evde ne kadar eski havlu varsa beraberimizde getirmiştik ve annem her sabah o havlulardan birini omzuna atıyor, eski havlunun üzerindeki MACİDE,  annemin omzunda sabah yürüyüşleri yapıyordu.

Bir sabah yürüyüşünden sonra annem, yuvasına girsin diye MACİDE’yi omzundan indirince MACİDE, kutuya gireceğini ve sonrasında tek kalacağını bildiğinden eşikten içeri katiyen atlamadı. Annem, arkasından yürüyerek MACİDE’yi içeri yöneltmeye çalışınca da MACİDE, ayaklarını eşiğe zoraki geçirdi; ama patinaj yapar gibiydi.  Boynunu geriye attı. Tıpkı bir çocuğun çekiştirile çekiştirile sokaktan eve sokulmak istenirken direnmesi gibi içeri girmemek için direniyordu. MACİDE, bizi çok güldürmüştü yine.
 
Birkaç aydır bizimleydi MACİDE. Sesleri içeriye gelen güvercinleri kendisinden haberdar etmek için çırpınıyordu. Dışarıdaki güvercinler pencereye geliyor; ama sesleneni göremedikleri için uçup gidiyorlardı. MACİDE, ağaç dallarına konmuş güvercinlerin yanına gitmek için uçmaya çalışıyor; ancak her seferinde havalanamadan düşüyordu. Saçları kırlaşan insanlar gibi kanadı kırık güvercin MACİDE’nin boyun ve baş tüyleri giderek ağarıyordu üzüntüsünden. İlk kez görüyorduk böyle bir şeyi. Hala başka görene de rastlamadım.

Üç haftalığına Ankara dışında olduğum sırada sık sık eve telefon açıyor, herkesle birlikte MACİDE’yi de soruyordum. MACİDE’nin iyi olduğunu duymak, bana da iyi geliyordu. MACİDE’yi sevenler çoğalmıştı ve onu görmeye eve gelenler vardı.

Ankara’ya dönmüştüm. MACİDE’nin her zaman yaptığı gibi beni kapıda bekliyor olacağını umuyordum. Oysa kapı açıldığında MACİDE’yi göremedim. “Saat altı olmadığı için kapıya gelmediğini” düşünürken MACİDE’nin yuvasının da gazete kâğıtlarının da ortalıkta olmadığını fark ettim. Dört bir yanda MACİDE’yi aradım. Annemin ağzını bıçak açmıyordu.

MACİDE’yi görmeye gelenler, MACİDE’yi severken annem balkondaki seraça çamaşırları asıyormuş. MACİDE, sanırım onu sevmeye gelenlerin bir anlık dalgınlıklarını fırsat bilip, kuş seslerinin geldiği açık balkon kapısına koşmuş. Annem son anda görüp,  “MACİDE, dur!” demiş; ama MACİDE uçmak için dördüncü kattaki balkondan kendini çoktan bırakmışmış. Annem hemen aşağı inmiş. Çimlerin üzerine düşen MACİDE’yi alıp, yukarı getirmiş. Değişik bir ses geliyormuş göğsünden, hırıltı gibi. Yine yem yememiş, su içmemiş.


Buğday yedirme ve su içirme işlemini tekrarlamışlar. Ancak MACİDE’nin göğsündeki hırıltı geçmemiş. Veterinerin uyutulması gerek tavsiyesini bildikleri için iyileşmesini beklemeye başlamışlar. MACİDE bir gün daha yaşamış.
“Kuş beyinli” deyiminin hiç mi hiç doğru olmadığını öğrendim kanadı kırık MACİDE’den. O, çok zeki bir kuştu. Öyle ki, telefon sesinden sonra telefona bakmazsak, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatacak kadar akıllı ve dost canlıydı. (Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, en eski hikayelerimdendir.




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci