28 Eylül 2012 Cuma

Rüzgara karşı savaşan gelincikler

Kadın Öyküleri-2
Rüzgara karşı savaşan gelincikler
Nasıl da kıpkırmızıya boyamıştı bahar yağmuruyla kabarmış toprağın böğrünü. Yağmur sonrası çiğlerin yapraklara tutunduğu, yüklü bulutların ortalığı pusa bürüdüğü günde.  Taptaze, incecik, küçücük   gelincik  baharın yeşil karnından doğan al renkli ulaktı o sabah. Hemen bir rögarın demir kapağının  yanında boy vermişti.
Çankaya tepelerinde, hırçın esen rüzgarla savruluyordu narin gelincik. İpince  sapının ucundaki al renkli yaprakları rüzgarın her değişinde savrulurken göbeğinde sakladığı kömür karası sürmeli, ceylan kirpikli gözü fettanca fırlıyordu kıpkırmızı yaprakların arasından. Avaz avaz uğuldayan rüzgar taze çimleri, baharın yeşilini hışımla yalayıp geçerken  rüzgarın hoyrat nefesiyle narin yapraklarının döküleceği tasasındaki gelincik, eğildikçe eğiliyordu yelin esişiyle. Deli yelin ardından, yumuşacık bir diklenişle her seferinde başını dimdik kaldırıyordu yeniden. Küçük kırmızı gelinciğin hoyrat rüzgara karşı savaşıydı bu. Eğilmek olabilirdi yaşamda, hayatın rüzgarı belini bükebilir, karşı koydukların senden daha güçlü olabilirdi çok zaman;  ama eğilmek, çökmek olmamalıydı.  Her eğilişin ardından baş yine dik durmalıydı. Rüzgar nasıl olsa dinerdi bir gün. Ama çöken kalkamazdı.
Has deriden yüksek ökçeli bir çift ayakkabı belirdi gelinciğin yanı başında. Son anda fark etmişti kırmızı pardesülü kadın, siyah gönden yapılmış yüksek ökçeli ayakkabısının dibinde rüzgarda dalgalanan, yere yatan, salınan gelinciği. Kendini o gelincikte,  kendinde de o gelinciği gördüğünden ansızın duruvermişti bir rögar kapağının yanında sert rüzgara direnen yapayalnız, bir başına gelinciğin yanı başında. Al renkli gelinciğin başındaki al pardösülü kadının, gelincik göbeği karası gözleri gelinciğe ilişti. Bir öykü uzaklardaki puslardan sıyrılıp çıkageldi.  Rüzgarda dalgalanan yeşil çimlerin üzerinde belirdi. Birbiri peşi sıra kapılar açıldı. O kapılardan neler taştı dışarıya ta eskilerden kopup gelen. Otuz yıl öncesine, daha küçük bir kız olduğu günlere  gitti al pardesülü kadının düşünceleri.
*****
Buğulu dağların büyülü kentinde, Kastamonu’da büyüdü gelincik karası gözlü Reşide. Mısır bahçelerinde, sarımsak tarlalarında tosbağa arayarak dolaştı çocukluğunda yalınayak.
Akşamları Kastamonu’yu ikiye ayıran ırmağın kenarında oturup kurbağaların sesini dinlerdi, ninesinin  masallarından önce.  Çıplak ayaklarını ırmağın serin sularına sokarken liselilerin okuldan çıkış saatini beklerdi sessizce.  Irmağın  öte yakasındaki konakta oturan Hasbeyler’in liseli oğlunun  yolundaydı en naif sevdanın dolaştığı gözleri.  Oğlanın kendisine baktığını görüp içi ılık ılık aktığından beri Nezih’in yolunu  gözlerdi okul çıkışlarında. Kurbağalara, su yılanlarına bakarmış, ayaklarını serinletirmiş gibi yaparken sevda çekerdi küçük kız gizliden.
Nezih, Hasbeyler’in üçüncü oğluydu. Lise son sınıftaydı. Önümüzdeki yıl üniversite okuması için babası onu yurtdışına  gönderecekti.
Reşide, Kastamonu’nun en iyi mahallerinden birinde oturan  en bilinen ailelerden birinin kızıydı. Hasbeyler kadar zengin değillerdi; ama halleri vakitleri yerindeydi. Reşide liseye başladığında Nezih liseyi bitirmişti. Babası, oğlanı  hemen yurtdışına gönderdi liseden sonra. Ekonomi okuyacaktı Nezih orada. Buradaki işlerin başında olması için önce ekonomiyi, pazarlamayı iyi bilmeliydi Nezih de tıpkı ağabeyleri gibi. Sarımsak, pirinç satacaktı sonra da  dünyaya.
Nezih, üniversite okumak için yurtdışına gittikten sonra Reşide onu hiç göremedi yıllarca. Nezih’in üniversiteyi bitirdiği haberini aldığında da sevinemedi.  Nezih dönmeyecekti gittiği yerden. Oradan bir kızla evlenip kalmıştı uzaklarda.
Reşide, Ankara’da okudu üniversiteyi. Hacettepe’yi bitirdikten sonra döndü geldi memleketine. İş kurmak istiyordu güya memlekette ama asıl amacı Nezih’in yolunu gözlemekti yine küçük bir kızkenki gibi. Bu kez ırmağın kenarına oturup beklemiyordu Reşide. Küçük bir kız gibi ayaklarını ırmağın suyuna sokamıyordu. Kurbağaların bağırışlarında Reşide’ye teselli şarkıları var gibiydi.
Daha küçücük bir kızken vurulduğu ırmağın öte yanındaki oğlana,  Nezih’e duyduğu aşk büyüdükçe büyümüştü  Reşide’nin  kendisi de büyürken. Ankara’da okuduğu  yıllarda çok arkadaşı olmuştu hatta flört bile etmişti bir iki kez; ama Nezih’in hayali  hep yanı başındaydı. Ne sürdürebildi arkadaşlıklarını Reşide ne de ona Nezih’i unutturan, unutamadığı biri oldu.
Kastamonu’ya dönüp Nezih’in evlendiğini öğrendiğinde yere yığılacak sandı kendini. Irmağın kenarında bir biblo gibi duran ahşap konaklarının kestane ağacından merdiveni başında kalakaldı öylece. Annesi ona bir bardak su getirdiğinde “yol yorgunu, aç olmalı” diye düşünüp  mutfağa koşturdu. Kızı için yaptığı emaye kaselerdeki   haluçka, banduma, mancayı üzeri kırmızı mor çiçeklerle yeşil yapraklarla  desenlemiş beyaz emaye siniye koyup getirdi bahçedeki masaya. Bir başka tepside de az önce fırından gelen etli ekmek vardı. Neredeyse dokunmadı bile Reşide ağaç gölgesine kurulmuş  masadaki yemeklere. “Çok yorulmuş kızım” diye düşündü annesi. Kolay mı, senelerce  Ankara’da koskoca üniversite okuyup bitirip de gelmişti Reşide. Yorgun olmasın da ne olsundu kızı?
Reşide, artık evli ve uzaklarda bir adamı sevdiği için çok kızıyordu kendine. Hatta ahlaki bulmadığı bile oluyordu bu sevgiyi. Gönlü dinlemiyordu Reşide’nin düşüncelerini, söz geçmiyordu sevdaya. Aklıyla kalbi çatışıyordu. Savaş vardı Reşide’nin al al, göz göz olmuş yüreğinde. Bir kendinin bildiği kıyasıya bir savaş.  Reşide’nin kendine karşı, kendiyle savaşı.
Kastamonu’ya döndükten sonra Reşide çarşıdaki büyük hanın giriş katındaki dükkanlardan birini kiralayıp mali müşavir olarak çalışmaya başladı. Dünürler de gelmeye başladı Reşide’ye. Önceleri eve bile sokmak istemedi Reşide onları. Dünürcüler oralı bile olmadı bu tavırlara. “Kız evi naz evidir” deyip gülüp geçtiler. Çok geçmeden de  Reşideler’in ahşap konağının kapısını bir kez daha çaldılar.
Reşide’nin çarşının göbeğindeki, göz önündeki iş yerine gidip gelen çok oluyordu. Esnaftan onu gözüne kestirenler, Reşide’yi eskiden beri beğenenler hep Reşide’ye tutturmak istiyorlardı defterlerini şu sıralar. Küçük yerde dikkat çekti bu. Laf söz çıkmaya başladı usuldan. Reşide’nin annesinin kulağına kadar gitti dedikodular. Babası duymadan Reşide ya dükkanını  kapatsın ya da evlensin istedi annesi. Reşide evlenmeyi hiç düşünmüyordu. Uzaklarda hem de evli bir adamdaydı gönlü. Nezih’i unutmadan hiç kimseyle evlenmek istemiyordu. 
Söylentiler giderek artınca Reşide oturup düşündü. Bunca savaşmıştı, direnmişti aşkı için. Annesi bezmişti kızı için her gün yeni bir laf söylenmesinden.  Sonunda Reşide’nin annesi söylentilere üzülüp bir de kalp krizi geçirince hem ailesini daha bunaltmamak hem de anne babasını kaybettikten sonra küçük bir yerde yalnız kalmamak için evlenmeye karar verdi Reşide. “İlk gelen talibimle evleneceğim, iyi mi kötü mü bakmayacağım bile” diyerek. Öyle de yaptı Reşide. İlk gelen talibiyle evlendi. Dediği gibi.
Evlenmişti işte, kapanmıştı laf söz edenlerin ağızları. Boylu poslu, yakışıklı bir adamdı kocası. Avukattı. Gezmeyi, eğlenmeyi seviyordu. Akşamları eve gelmeden önce arkadaşlarıyla bir iki kadeh içeceği bir yerlere uğruyor sonra evine gidiyordu. Reşide uyumuş oluyordu o geldiğinde çoktan. Uyumamış olsa da uyuyor gözükmeyi yeğliyordu.
Evliliklerinin beşinci yılında iki çocuk annesiydi artık Reşide. Mutsuz ve sevgisiz bir kadındı. Kocasının başka kadınlarla da gezdiği haberi ayyuka çıkınca hiç durmadı boşadı adamı. Avukat koca hayli uğraştırdı Reşide’yi; ama   öyle çok tanık vardı ki adamın eve uğramadığı, çocuklarıyla ilgilenmediğine dair. Tek celsede boşadı hakim Reşide ile kocasını.
Yeniden annesiyle oturuyordu Reşide ırmağın bu yanında, öte yanındaki Hasbeyler konağının karşısında. Babası bir kaç yıl önce  ölmüştü. Ana kız ve iki torun ırmak kenarındaki konakta sessizce yaşıyorlardı.
Reşide, şimdi dul bir kadındı küçük bir kentte. Küçük bir yerde dul bir kadın olmak, savaşların en yamanıydı. Zorlusuydu. Reşide’nin savaşları hiç bitmiyordu.
Reşide’nin  büyük handaki iş yeri olur olmaz herkesle dolmaya başlamıştı boşandıktan sonra. Daha otuzunda bile olmayan dalyan gibi, kara gözlü genç kadını, evlisi bekarı ziyaret eder olmuştu sudan sebeplerle. Kimisi defterlerini ona tutturmak istiyor kimisi de olmadık bir şey danışacakmış gibi gelip, cüzdanını açıp içindeki deste deste paraları gösteriyordu. Bir keresinde defterlerini Reşide’nin tuttuğu  aile dostları bir esnaf  tam kapıdayken o sırada iş yerinde yalnız olan Reşide’nin kapı ağzında  densiz bir adama haddini bildirişine tanık olduktan sonra  Reşide’nin işyerine dalmış ve adamı kolundan tuttuğu gibi dışarı  fırlatmıştı.  Yaşlı adam koltuklardan birine çöküp katıla katıla ağlarken Reşide de ağlamıştı onunla birlikte kadersizliğine. Kadere söylene söylene  hıçkırmıştı yaşlı adam kızı gibi sevdiği Reşide için  duyduğu üzüntüden.
Reşide, hava kararmadan iş yerini kapatıp eve dönmek isterdi. Gün ışığında dönerdi eve hep. Sokaklar ıssızlaşmadan, başına bir şey gelmeyeceğine emin olduğu saatlerde çıkardı işinden. Hava kararmadan eve girdiğini herkes görsün isterdi. İş yerini kapatıp çıktı Reşide o gün, gün inmeden. Hızlı hızlı yürüdü eve doğru, başını kaldırıp sağa sola bakmadan. Evin kapısını açmaya yeltendiğinde gözleniyormuş gibi hissetti. Döndü, arkasına baktı.
Irmağın öte yanındaki Hasbey konağının önünde yıllar önce yitirdiği silüet duruyordu. Daha olgunlaşmış, çok şık giyinmiş, saçlarını yandan ayırıp özenle taramış, o nasıl da aşık olduğu silüet. Nezih, ırmağın öte yanından Reşide’ye bakıyordu kıpırdamadan. Reşide çakılı kaldı olduğu yerde. Kurbağalar bile susmuştu.

Aralarında akan ırmak mıydı zaman mı bilemediler ırmağın iki yakasında sessizce bakışırken. Bildikleri tek şey her ikisi de ayrı yakadaydılar şimdi.
Nezih’in dönüşü uzun uzun konuşuldu Kastamonu’da. Nezih meğer yurtdışında kalabilmek için bir formalite evliliği yapmışmış; ama kadın sonradan Nezih’e aşık olup onu bırakmak istememiş. Nezih kadından bir türlü kurtulamamış. Zaten buraya da dönmek niyetinde olmadığından formalite evliliğini sürdürmüş. Sonunda bakmış olmuyor kadını da yurtdışını da bırakıp dönmüş baba ocağına.
Reşide’nin içi kanadı bunları bunca  zaman sonra duyduğu için. Bir formalite evliliği için mi onca beklemişti Nezih’i. Yoktan yere evlenip çoluğa çocuğa karışmıştı üstelik bir de sevmediği bir adamla. Sevmediği adam tarafından aldatılan kadın da olmuştu. Sonunda dul kalmış ve aç kurtlarla boğuşur olmuştu. Yüreğinden damlayan kanlar gözükmese de gözünden akan yaşlar denizleri doldurmuştu bunca yıl.
Reşide daha bakamadı Nezih’e. Hemen içeri girdi rengi atmış, elleri buz kesmiş halde. Reşide’nin keyifsiz, mutsuz haline alışmıştı artık annesi de herkes gibi. “Dertlenmiş yine bahtsız kızım” diye geçirirdi içinden kadın, kızının solgun yüzüne bakarken.
Reşide, o silüeti sık sık görür oldu gittiği her yerde. Nereye gitse ardındaydı gölge gibi. Düğüne gitse düğündeydi Nezih. İlla tam karşısındaki köşeye oturur Reşide’yi izlerdi düğün boyunca. Reşide ayrılmazsa da ayrılmazdı düğün salonundan. Reşide evine gidene kadar da arabasıyla ya uzaktan takip eder ya da bir köşede arabanın içinde oturur onu gözlerdi eve girene kadar.
Reşide daraldı, bunaldı sonunda annesine açtı bu konuyu. Annesi dellendi. Dul bir kadındı Reşide. Olacak şey miydi hiç iki çocuklu Reşide ile Nezih arasında ciddi bir şey.
Reşide’nin iş yerine bir bahaneyle geldi Nezih. Ne işten dem vurdular ne iş konuştular. Reşide "gizli saklı şeyler yaşayamayacağını, dul ve iki çocuklu bir kadın olduğunu" söyledi. Nezih, "evlenmek istediğini" söyleyince sevinçten ölecek gibi olsa da gözleri takılı kaldı Reşide’nin, Nezih’in gözlerine. Hasbeyler, Reşide gibi iki çocuklu bir gelini isterler miydi oğullarına.
Nezih çoktan konuşmuştu bu konuyu ailesiyle. Aile, oğullarını dinlememişti bile. "Olmaz" deyip kestirip atmışlardı. Reşide bunu duyunca belinin büküldüğünü hissetti. Ağır gelmişti bu sözler yıllardır neleri taşımış omuzlarına, ne savaşlar gelip geçmiş yaralı yüreğine. Nezih’i hemen gönderdi savarcasına, "kendisini bir daha rahatsız etmemesini" rica ederek.
Nezih hep izledi Reşide’yi. Reşide hangi düğünde, hangi sinemadaysa Nezih oradaydı. Annesi fena içerliyordu Reşide’nin. Kızının bir an önce biriyle evlenmesini istedi. Reşide de evlenmekten başka çözüm bulamıyordu artık. Uzunca bir zamandır kendini isteyen esnaftan dul bir adamla sözü kesildi.
Reşide’nin düğününe üç gün kala Nezih’in de evleneceği haberi yayıldı Kastamonu’da. Hem de Reşide ile aynı tarihte evlenecekti Nezih nazire yaparcasına. Ani karar verilmişti düğüne; ama yine de Hasbeyler büyük bir düğün yapacaklardı namlarına uygun.
Reşide’nin sade, sessiz sedasız, aile arasında  nikahının kıyıldığı gün Nezih, davullu zurnalı, çengili köçekli bir düğünle evlendi. Reşide nikah günü imza atarken idam fermanını imzalar gibiydi. Nezih de zil zurna sarhoş. İnat uğruna evlenmişti Nezih. İnatla şavaşılır mıydı hiç. İnat kazanmıştı sonunda. İçi kan ağlıyordu gelin Reşide’nin, yüzünden düşen bin parçaydı damat Nezih’in. Kastamonu iki nikah yaşadı o gün. Mutlu olanlar sadece düğünde eğlenenlerdi, evlenenler değil.
Reşide evlenmişti; ama hala Nezih’in gözlerini üstünde hissediyordu. Evlendiği adam görgüsüzdü, kaba sabaydı. Dayanamadı Reşide. Daha evleneli bir yıl bile olmadan boşanma davası açtı. Adamdan boşandıktan sonra artık Kastamonu’da kalamayacağını bildiğinden işini Ankara’ya taşıdı. Ulus’ta bir iş yeri açtı. İlkin hemşehri esnafların defterleriyle başladı işe. Eşin dostun tanıdıklara tavsiyesi üzerine kısa zamanda da tutundu Ulus esnafı içinde. Çıkrıkçılar Yokuşu esnafı başta olmak üzere Ulus esnafının pek çoğunun defterlerini tutmaya başladı Reşide.
Ankara, ortasından ırmak akmayan bir kentti. Reşide için bir daha hiç ırmağın öte yanı olmadı Ankara’da. Ne birisiyle ilgilendi ne de kendisiyle ilgilenenlere cesaret verdi. Nezih’i düşünmemek için çok didindi. Gezilere katıldı. Reşide’nin, üniversiteden arkadaşlarıyla sık sık Ankara dışında hafta sonu tatili geçirdiği oluyordu. Onlardan da evlenmiş boşanmışlar, hiç evlenmemişler vardı. Çocukları da alıp Amasra, Beypazarı, Safranbolu gezilerine çıkıp yenileniyorlardı kendilerini ayda bir kere en azından.
Nezih, her hafta sonu belki Reşide Kastamonu’ya annesini ziyarete gelir diye artık kendisinin oturduğu konağın penceresinden ayrılmıyordu. Karısı söylene söylene bir oluyordu herkes haftasonunu  İnebolu, Abana gibi yerlerde geçirirken Nezih pencere kenarında pinekliyor diye. Tablalar dolusu sigara izmariti kaldırıyordu Nezih’in karısı,pencerenin önündeki sehpadan.
Reşide, çok özlese de Kastamonu’ya hiç gitmedi Ankara’ya göçtükten sonra. Nezih ile hiç karşılaşmak, yüz yüze gelmek istemedi. Şimdiki savaşı Ankara’daydı ve yepyeni adımlar atıyordu burada. Farklı zevkler ediniyor, eğrisi olmayan doğru bir hayat kurmaya çalışıyordu çocuklarıyla.
Çocukluk aşkı, ilk ve tek aşkı sadece küllenmişti Reşide’nin yüreğinde. Sönmemişti; ama asla da alevlenmeyecekti bir daha. Aklı ile yüreği bir değildi madem Reşide’nin, madem aklı unut dese de yüreği unutmuyordu, Reşide de yüreğindeki o közü küllerin altına iteklemiş, gömmüştü. Közler yanar; ama alev almazlar. Küllerin altında için için yanacak, sönmeyecek;ama alev de almayacaktı o köz. Reşide bu savaşı mutlaka kazanmak istiyordu.
Kastamonu’dan ara sıra haberler alıyordu Reşide. Nezih’in gece yarısı ev halkı uyurken pencere kenarında onlarca sigara izmaritinin bulunduğu kül tablasının hemen yanı başına yığılarak geçirdiği kalp krizini atlatamayıp genç yaşta öldüğünü duyunca kendine gelemedi günlerce. Kendine geldiğinde de soluğu Kastamonu’da aldı.
Babasının mezarını ziyaret için önce kabristana gitti Kastamonu’ya iner inmez. Babasından sonra tanıdıkları da ziyaret etmek için mezarlıkta gezindi. Nezih’in kabrini görebilmek için her mezar taşını okudu geçtiği yerlerdeki.
Nezih, vasiyeti üzerine yüksek bir yere gömülmüştü. Tam Reşideler’in konağına bakıyordu mezarı. Nezih  şimdi de mezarından gözlüyordu Reşide’nin yaşadığı konağı. Mezarlığın en yüksek, tam  Reşideler’in konağını gören tepesinden. Tutamadı kendini Reşide, Nezih’in mezarı başında, ağladı. Direnemedi. Reşide çok savaşlar vermişti duygularına karşı; ama bu savaşı kaybetti. Haykırarak, yırtınırcasına ağladı. Reşide’nin gözlerinden akan yaş, Ankara’ya kadar dinmedi.
*****
Reşide, bir ahbabını ziyarete gittiği Çankaya, Oran’dan evine dönmek üzere arabasına doğru yürüyordu. Yüksek tepelere kurulmuştu bu şehrin merkezine  uzakça kalan rüzgarlı semt. Arabasına doğru yürürken küçücük bir gelincik fark etti bir rögar kapağının kenarında, çimlerin kıyısında. Bir yanındaki yeşil çayır çimen bir yanındaki rögar arasında dik durmaya çalışan bir gelincik. Deli gibi esen rüzgarda savrulan, eğilen; ama sonra hep ayağa kalkıp başını dik tutan, yeşil çayırdan yana dönen al giysili bir gelincik.
O zamana kadar hep koyu renk giymiş Reşide, kızının çok yakıştığını söyleyip alması için ısrar ettiği gelincik alı pardesüsü ile gelinciğin başında duruyordu. Rüzgar eğdikçe yılmadan her seferinde başını kaldıran gelincik, başını rögardan yana değil çayır çimenden yana çevirmişti. Ne kadar benzediklerini düşündü gelincikle. Küçücük gelinciğin en şiddetli rüzgar karşısında tek bir yaprağını feda etmeden verdiği savaşında, kendi savaşını gördü Reşide.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010
Paylaş :

Nadide Abla'nın emekli maaşı

Kadın Öyküleri-1
Nadide Abla’nın emekli maaşı
Bir azim, mücadele öyküsü bir kadında ad bulsa, o ad,“Nadide” olurdu mutlaka. Oldu da.
Lise yıllarımdan beri tanırım onu. Her zaman mizampli yapılmış kısa saçları, hiç makyajsız doğal güzelliği, zekice bakan iri siyah gözleri, öğrenme merakı, hiç bir şartta mücadeleyi bırakmayan kişiliğiyle.
Ara sıra öyle aramayla bulunamayan insanlar tanıdığımız olur. Roman kahramanları gibidirler. Hayatları da roman gibidir zaten. Duruşları vakur, başları dik. Gönülleri gani, gözleri toktur. Gurur, kibir bilmezler o vakur ve dik başlı görüntüye rağmen. Onur, onların tüm benliğidir.
Nadide Abla, kırk yılda bir tanınabilenlerdendir benim için. Hele şimdilerde aranılmakla da bulunacak değildir onun gibileri. “Nesilleri tükendi” diye tabir edilenlerden biridir o.
Annemin, çocukluğundan beri tanıdığı Nadide Abla’nın Ankara’ya kuaför dükkânı açtığını eşten dosttan öğrenmesiyle, onu tanıma fırsatı da ayağıma gelmişti. Annem ve Nadide Abla, birbirlerini peri bacalarının boy verdiği memleketlerindeki  ilk gençliklerinden tanır. Annem, Nadide’ye ablalık edermiş o günlerde. Nadide, o zamandan çok güzel bir çocuk, çok akıllı bir kızmış. Kara gözleri, daha çocukken iri iri bakar, zeytin gibi parlarmış. Ulu Irmak'ın kenarında içinde hünnap, kadıngöbeği erik, iğde, zerdali ağacı olan kocaman bahçeli evlerinde, çeşit çeşit çiçeklerin arasında oynar, ceviz ağacına kurulu salıncakta sallanarak eğlenirmiş.
Annesine çekmiş olmalı ki endamlı, uzun boylu ve her zaman koruduğu kilosu ile bakımlı ve kül rengine boyalı saçlarıyla özenli, temiz, çeki düzenin her halinden yansıdığı bir zarif hanımdır Nadide Abla.
Yüz, hal, tavır güzelliğine eğer kaderin güzel gitmesi de eklenirse, hayat da güzel olur kuşkusuz. Kader, hayatını çoklukla zora sokmuş Nadide Abla’nın.
Nadide Abla, kuaförlüğe peri bacalarını barındıran memleketinde başlamış. Almanya'da devam etmiş. Senelerce Almanya'da, Almanlar’ın saçlarına şekil veren zarif Türk hanım olarak çalışmış. Hasrete dayanamamış olacak, dönmüş.
Evlenmiş de Nadide Abla. Kibar gözüken bir bey ile. Eşi, bir kaymakamın oğluymuş. Eşinin babası yani kayınpederi her ne kadar kaymakam olsa da vaktiyle hâkimmiş bin dokuz yüz kırklı yıllarda. Arkadaşı bir hâkimin, suçsuz olduğunu herkes gibi kendi de bile bile sırf deliller onun aleyhinde diye bir zanlıyı idama mahkûm etmesinin ardından kendisinin de bir gün bu duruma düşeceğinden korkmuş. Hiç suçu yokken, masumken, darağacına gideceği günü gözü yaşlı bekleyen mahkûmun ve ailesinin kederini gördükten, mahkûmun suçsuz olduğunu bile bile delillere dayanarak idam cezası veren hâkimin de üzüntüden, suçluluk duygusundan, vicdan azabından aklını kaçırmasına tanık olduktan sonra da kesin kararını vermiş. Fark sınavlarına girerek bir nahiyeye yönetici olmuş, ardından Tokat'ın bir ilçesindeki kaymakamlık günleri gelmiş. Konaklarıyla ünlü bu ilçenin sokaklarında gezerken bir duvarın üstünü kaplayan sazdan örülme çelenlerin üzerinden gözü, konağın bahçesine ilişmiş. Endamlı, kara gözlü, boylu poslu henüz on altısındaki genç bir kız bahçede oturmaktaymış. Kaymakam vurulmuş kıza. Hemen istemişler kızı kaymakama. Kısa zamanda düğün dernek kurulmuş. Konağın on altılık güzel mi güzel kızı ile ilçenin kırkına merdiven dayamış olgun kaymakamı evlenmişler.
On altı yaşındaki yeni gelin yemek yapmayı yeterince bilmiyor. Bunun üzerine kaymakam, Şamlı bir aşçı buluyor. On altısındaki gelin, bu maharetli aşçıdan çok çeşitli yemekler öğreniyor. Daha ileride de Nadide Abla, ondan öğreniyor doyumsuz lezzetteki yemekleri.
Otuz beş yaşını geçmiş kaymakam ile on altı yaşındaki kızın evliliğinden olan oğulları, yakışıklı bir genç oluyor. Kızların çevresinde dört döndüğü oğlan, Nadide'ye âşık oluyor. Âşık olmasına âşık ama o kadar yakışıklı ki, kızların ilgisine de kayıtsız kalamamış. Nadide Abla ile evlendikten sonra da sürmüş bu ilgi. İki çocuğa rağmen yürümemiş evlilik bu nedenle.
Ne çapkınlığı bitmiş yakışıklı kocanın ne de evine tek bir ekmek getirmiş evlilikleri boyunca. Eve de çocuklara da hep Nadide Abla bakmış. Tek tabanca hissetmiş kendini hep. Evi geçindirmek, çocukları yetiştirmek ve hayatını kazanacağı dükkânının masraflarını karşılamak için dişiyle, tırnağıyla, gecesiyle, gündüzüyle çabalamış, didinmiş. Kadın omuzlarıyla üstlenmiş hayatın tüm yükünü. Ezilmiş bu ağırlığı taşırken ama pes etmemiş. Hep yokluğunu hissetmiş yanında ona destek olan, sırtını dayayacağı bir eşin yokluğunu. İç geçirip kabullenmiş tek başına mücadeleyi. Bir erkekten de yaman mücadele etmiş tüm çetin şartlarda.
Çok da yoruluyormuş hayatla başa çıkmaya çalışırken. Tüm yorgunluğunu, bir gün emekli olmak hayalleri kurarak dindirmiş. Beş bin iş günü tutarında prim yatırması gerekiyormuş emekli olabilmesi için sigortaya.
Her ay öder primlerini Nadide Abla, bir gün emekli olacağı, emekli aylığı alacağı ve bu aylıkla hayatının biraz daha yola gireceği, kolaylaşacağı  hayaliyle.
Dükkân kirası, ev kirası, kendisi ve çalışanları için yatırılan emekli sigorta primleri, baktığı iki çocuk bir de kendi üç boğaz Nadide Abla’nın eline bakar. Çok zorlanır bu düzeni yürütürken. Kıt kanaat günler geçirirken iki çocuğuyla, ayrıldığı yakışıklı eşi paralarını çapkınlıkta, eğlencede su gibi harcıyormuş yerleştiği İzmir'de.
Kocaman kara gözlerinden kara kaderine yaşlar akmış akmasına ama iki çocukla yapayalnız kalan genç kadın ağlamaktansa kollarını sıvayıp işine vermiş kendini. Giderek Ankara'nın en aranılan kuaförlerinden biri olmuş. Akıllı, yerinde ve tartarak  konuşmaları, onurlu ve düzgün hayatıyla çok sevilmiş. Üniversite hocaları, televizyon çalışanları, yakındaki ünlü otelde sahneye çıkan şarkıcılar, saçlarını onun yapmasını ister olmuşlar. Nadide Abla’nın elinden saçları yapılırken, kulakları da en keyifli, olgun sohbetlerle bayram etmiş onların.
İki çocuk ve bir dükkân ile yoluna devam eden Nadide Abla, çocuklarını okutmak, kimseye muhtaç etmemek için gençliğinin de yardımıyla çok didinmiş. Köklü bir aileden gelen annesinin, kardeşlerinin yardımlarını görmüş görmesine ancak el ayak çekilince, evinde kendi kendine kaldığında yalnızlığını iliklerine kadar hissediyormuş. Bütün gün ayakta durmaktan şişmiş ayaklarını dinlendirmek yerine mutfakta çocuklarına yemek hazırlarken, onları aklar paklarken, uyku akan gözleriyle ders çalıştırırken.
Kuaförlük zor zanaat. Tüm gün ayakta durmak gerek. Eğilip bükülmek, oturmaksızın çalışmak gerek. Sonunda varis olmuş Nadide Abla’nın bacakları. Ama o, varis ağrılarına rağmen çalışmaya, üniversiteye giden çocuklarına para gönderebilmek için didinmeye devam eder Farabi’deki işyerinde. Yetiştirmesi gereken çok para vardır kiralara, çocuklara, vergilere, çıraklara.
Oğlu Lütfü, Ankara dışında  okumaktadır Nadide Abla’nın. İstanbul'da, inşaat mühendisliğinde, teknik üniversitede. Oğlunun kaldığı evin altında bir kahvehane vardır. Kahvehanenin sahibinin oğluyla arkadaş olur Lütfü. Giderek pekişir arkadaşlıkları. Kahvehanenin sahibi ve oğlu, Lütfü’yü kendi ailelerinden biri gibi benimserler. Artık sanki o evden biri olan Nadide Abla’nın oğlu Lütfü. Evine de girip çıkmaya başlar kahvehane sahibinin.
Kahvehane sahibinin bir de kızı vardır. Lütfü, âşık olur kıza. Nadide Abla’ya açar durumu. Annesine, kiracısı olduğu evin ve altındaki kahvehanenin sahibinin kızına tutulduğunu, evlenmek istediğini söyler.
Nadide Abla, oğlunun muradını görmeyi çok istemektedir ancak henüz doğru dürüst bir işi yoktur oğlanın. Kız da işsizdir. Önce düzenli iş bulmalarını sonra da evlenmelerini salık verir oğluna. Kendisinin belli bir yaşta olduğunu, sağlık sorunları bulunduğunu, hayatın onu çok yorduğunu, bugünün koşullarında tek maaşla ev geçindirmenin, kira vermenin, çocuk sahibi olup onları iyi şartlarda yetiştirerek okutmanın hiç kolay olmayacağını anlatır. Düğün dernek yapabilecek, oğluna tek bir eşya alabilecek birikimi olmadığını bu yüzden oğlu işe girerse düğünün altından daha kolay kalkabileceklerini anlatır uzun uzun. Kendisinin oğlunun yanında olacağını ama gücünün de bir yere kadar yetebileceğini söyler.
Lütfü, annesinin bu sözlerinden alınır. Annesine gücenir. Tek bir laf daha etmeden ayrılır annesinin yanından. Çok geçmeden de Karadenizli kahvehane sahibinin kızı ile evlenir annesinin haberi olmaksızın. Askere giderken karısını, kayınpederinin evinde bırakır. Askerden döndüğünde kucağına ilk kızını alır Lütfü. Annesini ne arar sorar. Altı yıl sürer oğlanın sessizliği.
Bir kalfa alır yanına yaşı ilerlemiş, tek başına dükkânı kotaramaz olmuş Nadide Abla, onca sene sonra. Bir Trabzonlu’dur kalfası. O da evine, çocuklarına, karısına para götürmek için Nadide Abla’nın yanında, onun işyerinde çalışmaya başlar, kendi işleri bozulup, dükkânı dağıldıktan sonra. Ona da ailesine de kucak açar Nadide Abla, Trabzonlu kalfayı yanına alarak. Kendisini kıt kanaat geçindirirken bir de kalfanın evinin geçimini üstlenir dükkânı. Nadide Abla, dükkânında işveren konumundadır. Hem Trabzonlu iş arkadaşına hem de manikürcü kıza, çıraklara. Dükkânından gelen para ile kaç ev dönmektedir, geçimler sağlanmaktadır. Akşamları evlere ekmek götürülmektedir.
Kalfanın da eski müşterileri gelmeye başlayınca, dükkânın bereketi artar. Şakacıdır Trabzonlu kalfa Orhan.  Karadenizli olduğu sohbetlerinden bellidir. Şenlendirir dükkânı. Hiç sıkılmaz saçlarını boyatmak, kestirmek, yaptırmak için dükkânda bekleyenler Orhan’ın sohbetleriyle.
Trabzonlu kalfanın uzun zamandır süren rahatsızlığı depreşince eşi ve çocukları onu hastaneye kaldırırlar bir gece yarısı apar topar. Böbreklerinden rahatsızdır neşeli, konuşkan, dürüst, altmışlı yaşlarındaki Orhan. Ameliyata alırlar hemen onu, Ameliyat masasından kalkamaz Nadide Abla’nın kalfası. Karısının, çocuklarının üzüntüsüne tanık olurken, bunca zaman bir kardeş bellediği kalfasının kaybı, Nadide Abla’yı derinden yaralar.
Bir kardeş gibi benimsediği iş arkadaşını gömdükten kısa bir müddet sonra, 2000 yılında, küçük esnaf Nadide Abla çok zorlanır dükkânını çevirmekte.
Tam o günlerde emeklisi de gelmiştir. Nadide Abla, bir sigortalı olarak primlerini günü gününe yatırdığı beş bin iş gününü doldurmuş,  emekliliğe hak kazanmıştır. Eline artık her ay belli bir aylık geçecektir. Nadide Abla, düzenli bir geliri olacağı için mutluluktan uçmaktadır. Daha az çalışmayı, daha az ayakta kalmayı, bel ve varis ağrılarından kurtulmayı beklemektedir dört gözle.
Emekli olur Nadide Abla sigortadan. Emekliliğinin gerçekleşmesi için dilekçesini verirken çok neşelidir. Artık eline her ay belli bir para geçecektir. O gelir ile sadece kendisine gelen, çoğu memleketlisi en eski müşterilerinin saçını yapmak dışında bir işe karışmayacak, eline bir gazete ya da dergi alıp, dükkânın yere kadar inen camları önünde sırtını güneşe vererek oturup onları okuyacaktır. İşleri göz ucuyla takip ederken, çayını, kahvesini içecektir keyifle. Saçı yapılan hanımlarla sohbet edecek, sabahları işe daha geç gelecek, akşamları daha erken çıkacaktır. Eve gidince yemek yapamayacak kadar yorgun olmayıp, haşlanmış yumurta, zeytin, peynir ve biraz da reçelden oluşan kahvaltımsı bir akşam yemeği yerine içini ısıtan sulu ev yemekleri pişirebilecektir. Çalıştığı bunca yıldır zaman bulup da evinde hiç yapamadığı yaprak ya da lahana sarması yapmayı bile hayal eder emekliliğin tadını çıkardığı günlerde. Her ay gelen faturaları dert etmeyecek, müşterilerin azaldığı yaz ayları artık kâbusu olmayacaktır. Yaz, tatil mevsimidir ve müşterileri hep bir yerlere gider Nadide Abla’nın. Dönüşte, denizden, kumdan, güneşten  saçlarının çok yıprandığından yakınarak saçlarına adamakıllı bir bakım isterler. Nadide Abla, hiç gitmediği tatillerin nasıl olduğunu dinler onlardan. Bir gün kendisi de tatil yapmayı o kadar istemektedir ki bel ağrıları çekerken, varisli bacakları sızlarken. Televizyonda sık sık gösterilen ve pek çok müşteriden dinlediği Karadeniz yaylarını görmek için can atmaktadır. Emekli maaşı ile rahatlayacağını düşünerek, biraz para biriktirip bir Karadeniz turuna çıkmayı planlar, emekliliğinde. Soluksuz çalıştığı, koşturduğu yılların ardından emekli olunca sabahları işe giderken artık koşturmadan gitmeyi, iş yolunda telaşsızca ve yavaş yavaş yürüyüş yaparak ilerlemeyi, belki vitrinlere bile bakabileceğini düşünüp, sevinçle verir emeklilik dilekçesini.
Babasının vefatının ardından kendisine kalan üç beş kuruşla bunca yıllık birikimini denkleyip bir teras katı alır, nohut oda bakla sofa misali. Evi küçücüktür. Ama varillere diktiği renk renk güllerin, büyük saksılardan fışkıran mosmor ya da yemyeşil fesleğenlerin, nanelerin, maydanozların, dereotlarının, biberiyelerin kokuları arasında yaz gecelerinde, terasında, varisten ağrıyan ayaklarını uzatıp otururken bunca yıl sonra kira vermeden, kendi evinde oturmak, evin küçüklüğünü de eskiliğini de ona unutturmaktadır.
Dükkân, darboğazdadır. İşleri önce durgunlaşmış sonra iyiden iyiye azalmıştır. Sigortadan emekli Nadide Abla, emekli maaşı ile geçinmeye çalışmaktadır. Dükkândan elde ettiği gelirin tümünü çalışanları ve dükkânın giderleri için harcamaya başlar. Dükkânın tüm kazancını, dükkân kirası, vergiler, elektrik, su parası, çalışanlarının aylığı ve sigorta primleri  için ayırır. Kendisi için tek bir kuruş almaz kuaför dükkânından kazanılan paradan. Dükkân çalışmaktadır ama kazanç getirmemektedir. Kendi giderini de zar zor karşılamaktadır.
Bu da yetmemeye başlar giderek. Giderler, giderek ağırlaşırken dört beş çalışana iş vermenin ağırlığı altında enikonu ezilmeye başlar Nadide Abla. Bir yandan da artık iyice artan varis şikâyetleri, bel ağrıları tümden tadını tuzunu kaçırır. Varisler yüzünden bacakları sızım sızım sızlarken başka rahatsızlıkları da çıkmaya başlar her hastaneye gidişinde yüzüne vurulan.
Akşamın yedisine, yedi buçuğuna kadar iş yerinde; sonra da yemek hazırlayarak, çamaşır yıkayıp asarak, ütüsünü, temizliğini yaparak evde yılmadan çalışan Nadide Abla, hiçbir çalışanını işten çıkarmak istemez, ekonomik krizin etkisiyle günden güne bozulan işlerine rağmen. Ama dükkân kirası, artan vergiler, elektrik, su parası karşısında kazandığı para aciz kalır. Kendisini ucu ucuna geçindiren emekli aylığından ödediği de olur dükkân faturalarını.
Ankara’nın en büyük ve lüks birkaç otelinden birinde sahneye çıkan sanatçılardan, televizyon yapımcılarından, eşraftan olup bugün Ankara'da oturan memleketlilerinden, üniversite hocalarına kadar geniş bir yelpazede müdavimi olan dükkân, istemeye istemeye kapanır. Kazancı erimiş bitmiş dükkânın gideri artık Nadide Abla’nın emekli maaşı ile de karşılanamaz olunca onca yıllık dükkânını kapatır. Nadide Abla, dükkânının kapanmasıyla açıkta kalan çalışanları için gözyaşı döke döke onlara iş arar. Diğer kuaför arkadaşlarının yanında iş bulup yerleştirir çıraklarını.
Kapanan sadece bir esnafın senelerce emek verdiği, onca kişinin evine ekmek götürdüğü bir dükkân değildi. Bir saç kesimi, yapımı boyunca içine dalınan sanattan, geziden, yeni çıkan kitaplardan, televizyonda gösterilen belgesellerden, kültürden, maddi manevi her konudan sohbetlerin de kapanmasıydı. Kökünden eksilen saçlar gibi kesilip atılmıştı sıcak karşılamalar, evden uzakta evde hissettiren candan anlar.
Kapanmaktan, kepenk indirmekten başka bir çözüm kalmamıştır Farabi’deki dükkânı. Bunca yıldır iki çocuk büyütmek, iş yerini ayakta tutmak, çalışanlarının ellerine her aybaşında evlerine götürecekleri maaşlarını koymak için günde on iki saatten fazla ayakta kalmak zorunda kalan bir esnaf olarak hiç tatil yapmamıştı tüm hayatı boyunca Nadide Abla. Bu yüzden dükkânını kapattığı günün ertesi sabahı uyandığında kendini tedirgin hissetti, ne yapacağını bilemedi haftada altı gün dükkânında çalıştığı saatlerde evde bulununca. Dinlenmeyi akıl edemedi önceleri. Hiç bilmiyordu ki dinlenmeyi, akıl edebilsin.
Nadide Abla işyerini kapattıktan sonra ben de uzaklaşmıştım oralardan. Tunalı Hilmi Caddesi'nden Emek Mahallesi'ne geçmiştik. Nadide Abla’dan başka bir kuaföre nasıl alışabileceğim gibi çok büyük bir sorunla birlikte.
Nadide Abla’nın kapanan kuaför dükkânı içimi karartmıştı. Onun dükkânı sadece bir kuaför salonu değil aynı zamanda uzun zamandır birbirini göremeyen eşin dostun, memleketlinin, çocukluk arkadaşlarının uzakta oturup da birbirine gidemediğinden birkaç ayda, haydi olmasın senede bir orada karşılaştıkları, gelmişten geçmişten, ana ata dostlarından bahsettikleri  sıcak bir yerdi.
Nadide Abla’nın dükkânını kapatmasının ardından bir kuaföre asla iki kez gidememiştim. Gittiğim tek bir kuaförden dahi memnun kalmadan ayrılıyor, Nadide Abla’ya içten sitemlerle söyleniyordum dükkânını kapatıp beni ve başka birçok kişiyi makasından, fırçasından mahrum ettiği için. Kısa süre içinde sadece benim içimin kararmadığını, Nadide Abla’ya alışmış ve en başta onu çocukluğundan beri bilen cümle memleketlilerinin ve zaman içinde onu çok seven dostlarının ısrarı ile yeniden işini yapmaya başladığını duydum annemden. Hatırını kıramadığı dostlarının saçlarını ya kendi evinde ya da onları ziyaret ederek kesiyor, boyuyormuş Nadide Abla. Çok sevindim bu habere. Uçtum adeta.
Ancak Nadide Abla artık belinden ve varislerinden iyiden iyiye çektiğinden ayakta fazla kalamayacağı için her isteyene kesim, boya gibi işler yapmıyordu. Belli sayıda kıramadığı yakın ahbaplarına, hemşehrilerine, dostlarına kapısı her zaman açıktı. Beni de kabul etti. O an benim için bazı sorunlar çözüldü. En başta her saç kesiminde bir başka kuaförü denemek, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar güzel yapayım derse desin hiç birinden memnun ayrılmamak durumu eminin benimle birlikte Nadide Abla’nın saçlarını kestiği, yaptığı tüm diğer dostları için de bitmiş oldu.
Nadide Abla, altı yıl görmedi, kendisine kırgın  oğlu Lütfü’yü. Altı yıl konuşmadı oğlu onunla.
İki çocuğu olup, ekonomik krizin ardından işsiz kalınca çok bunalır Lütfü. Kirasını veremez duruma gelmiştir. Mama bekleyen, bakım bekleyen bebekleri perişandır. Kahvehaneleri maddi sorunların pençesinde olan karısının  anne ve babası hiç yardım eli uzatmaz onlara. Arkadaşlarından borç istemeye kalkar, utanır. Yardım talep ettiği bazı tanıdıklar da kibarca ona kendi yağlarıyla ancak kavrulduklarını söylerler. Çaresiz kalır Lütfü. Küs olduğu annesinden başka arayacağı, yardım isteyeceği kimsesi yoktur.
Annesinden yardım ister bir gün ansızın açtığı bir telefonla. Oğlunun işsiz kalmasına şükür bile eder Nadide Abla, onun sesini duyunca. Kuzusunun sesini duymuştur nihayet. Hemen yardımına koşar oğlu, gelini ve torunlarının. Önce ilk otobüse atlayarak İzmir’e oğlunun yanına gider. Elinde avucunda ne varsa yanına alır. Kolundaki bilezikten, sandıktaki kumaşa kadar. Taşıyabileceği kadar gıda da alır yanına. Börekler, kurabiyeler yapar. Gidince gözünün önünde oğlu, gelini ve torunları yesin de doysun diye zeytin, peynir, bal bile koyar bavula. Taşıyamayacaktır fazlasını. Gerisini İzmir’e indikten sonra almayı planlar.
Nadide Abla, sigortadan aldığı emekli maaşının tamamını, çektiği gibi işsiz ve gelirsiz oğluna göndermeye başlar.
Geçim kaynağı emekli maaşı, artık oğlunun geçim kaynağı olur. Onca yıl saatlerce ayakta durarak çalışmasının ardından dört gözle beklediği emekli maaşı, oğlunun aylık maaşı olmuştur. Torunları kimselere muhtaç olmasın, açıkta kalmasın, küçülenleriyle idare edemezler diye kazaklar, hırkalar, battaniyeler, yelekler örer onlara geceleri. Her geçen gün büyüyen çocuklar artık sadece  babaannelerinin gönderdiklerini giyinir olurlar. Tek bir gömlek alacak parası yoktur çocuklarına işsiz Lütfü’nün.  Her ay eline geçen annesinin emekli maaşı ile geçindirmektedir evini işsiz Lütfü. Sabahtan akşama kadar ayakta çalışmaktan, varis ağrılarından kurtulacağını düşleyerek emekliliğini bekleyen Nadide Abla, artık emeklidir ama emekli maaşına dokunamamaktadır. Keyfini sürememektedir. Emekli maaşını olduğu gibi oğluna gönderdikten sonra geçimini eski müşterilerinin saçlarını bu kez evinde yapmaya  devam ederek sağlar. Yarı tok yarı aç gezse de torunları ve oğlunun iyi olduğunu duymak, ona her şeyi unutturur.
Oğlu Lütfü’nün, Nadide Abla ile konuşmadığı, görüşmediği yıllarda kızı Handan, üniversiteye devam etmektedir. Kızı isteyenler de vardır. Çok hatırlı, varlıklı yerlerden talipleri çıkar kızın. Ama kız istemez. “Varlıklarıyla ezer onlar insanı” der. Ukala bulur her gün ayrı bir araba ile gelen, her gece ayrı bir pahalı restoranda yemek yiyen ailenin oğlunu. Aile çok bastırır ama kız okumak istediğini bahane eder. “Okuyup da ne olacakmış, evlensin, kızımız olsun” der aile. Ama sonuç değişmez. Kız, üniversiteyi kazanır; öğretmen olacaktır.
Bir erkek arkadaşı olur Handan’ın. Almanya’da doğmuş büyümüş. Lise çağlarında Türkiye’ye gelmiştir arkadaşı. Gurbetçi bir ailenin oğludur, oğlan. Sevimli, kibar, etkileyici bir gençtir. Yakışıklıdır da. Ciddi bir arkadaşlığa dönüşür giderek arkadaşlıkları. Okulun bitmesine yakın sözlenirler. Handan, üniversiteyi bitirir ve peri bacaları diyarındaki memlekette ilk görev yerine atanır. Daha öğretmenler odasına girer girmez, genç bir öğretmenin dikkatini çeker Handan. Bu genç öğretmen hemen araştırır Nadide Abla’nın kızını. Ortak tanıdıklar bulup, evlenmek istediğini söyleyince kızın sözlü olduğunu öğrenir. Üzüntüsünü içine gömer genç öğretmen Hakan, öğretmenler odasına uğramaz olur.
Yaz tatilinde evlenir Handan ve sözlüsü, Ankara'da. Oğlanın anne ve babası gelememiştir düğüne. Ama Almanya’da bir düğün daha yapılacaktır, Bu düğünde herkes bulunacaktır. Yol parası çıkışmadığından uçak bileti alamayan Nadide Abla dışında.
Almanya’ya büyük bir mutlulukla gider yeni evli Handan. Kocasının ailesini tanıyacağı için heyecan içindedir. Kocasının ailesinin evine giderler güle oynaya.
Genç bir kadın açar Almanya'daki evin kapısını. Bu kadın, kocasının Almanya’daki karısıdır. Yani daha iki gün önce evlendiği kocası, aslında Almanya’da evli bir adamdır. Beyninden vurulmuşa döner Handan. Apar topar evden ayrılarak, Nadide Abla’nın oradaki eski ahbaplarına sığınır. Annesinden yardım ister. Nadide Abla, bilet alır, borç harç bulup buluşturarak.  Borçlarını ödeyebilmek için günler boyu evdeki mercimek, nohut, makarna, un, bulgur, erişte ile idare etmesi gerekeceğini, uzunca bir zaman yemekleri belki de yağsız pişireceğini bilerek.
Handan, ilk uçakla Almanya’dan Ankara'ya döner. Henüz bir haftalık bile evli değilken aslında Almanya’da evli olan kocasından boşanma talebiyle dava açar. Boşanır da ilk celsede. Boşanmanın acısının yanında aklına gelmeyenlerin başına gelmesi, evli bir adamla evlenmesi içini dağlamıştır. Yaralanmıştır. Ruhu paramparça olmuştur Handan’ın. Güveni, inancı boşanmıştır hem de. Gencecik yaşta dul kalmıştır.
Annesi gözlerinin önündedir. Annesinin gencecik yaşta dul kalıp ne zorlukla iki çocuğunu yetiştirmek için nasıl didindiğini, hayatın yükünü üstlendiği omuzlarının nasıl da yıkık durduğunu, kadın olduğunu hiç hatırlamadan, gerektiğinde bir erkek gibi mücadele ettiğini, herkesin saçına ne modeller verirken kendi saçıyla uğraşmamak için hep kısacık kestiğini  hatırlar. Para kazanmak için insanüstü çalışan, biraz daha insanca yaşamak için bile kazandığı paradan kendisine hiç harcayamamış ama çocuklarına, çalışanlarına harcamış,  her zaman kısa saçlı  annesini.
Sevmiş, evlenmiş ama kandırılmış, tüm hayalleri başlamadan bitmiş Handan'ın toparlanması kolay olmaz. Nadide Abla, ne belini ne varislerini ne parasızlığını ne de yorgunluğunu hatırlayacak durumda değildir çocuklarının içinde olduğu şartlar karşısında. Ana yüreği ve güçlü, mücadeleci kişiliğiyle kızına şefkatle sarılır, bu yaraların kolay kapanmayacağını en iyi bilen biri olarak. Yeni yaralar kapatma telaşına düşer.
Eylül’de okulların açılmasıyla  Handan, görev yerine gider. Öğretmenler odasında Handan'ın başına gelenler konuşulmaktadır Handan dersteyken. “Nasıl da şanssız olduğu, bu zarif, iyi kalpli, iyi niyetli, uzun dalgalı saçlı genç hocanıma bunların nasıl yapılabildiği” fısıldanmaktadır. Konuşmaları Hakan da duyar. O dönem, öğretmenler odasından çıkmaz olur Hakan.  Handan'ın iki günlük evliliğin ardından boşandığını duyduktan sonra.
Hakan, Handan’ı içten içe sevmektedir hala. Bir yolunu bulup açar içini Handan’a. Handan oralı bile olmaz. Gözü korkmuştur bir kere. Olur a, bir kez daha kandırılmak duygusu ödünü koparmaktadır.
Nadide Abla, kızına destek olur, Hakan ile evlenmesi için onu yüreklendirir.  Bu arada oğlu Lütfü de iyi bir iş bulup, işe başlamıştır. Birkaç ay sonra annesinin gönderdiği paraya ihtiyacı kalmaz. Nadide’nin eline kalır artık emekli maaşı.
Handan, Hakan ile evlenmeye karar verince en çok annesi sevinir. Kızını evlendirir yine o emekli maaşıyla. Taksitle aldığı tüm çeyizi emekli maaşıyla öder yavaş yavaş. Babasından kalan memleketteki arsa da müteahhide verilmiştir. Her kardeşe bir daire düşmektedir. Nadide Abla, kiraya verse kira geliri elde edeceği memleketteki yeni ve geniş evine orada öğretmenlik yapan kızını gelin getirir. Hakan ve Handan oturmaya başlarlar Nadide Abla’nın baba yadigârı dairesinde.
Lütfü işe girmiştir, Handan evlenmiştir ve hamiledir. Emekli maaşı ve evde kabul ettiği müşterilerinden gelen kazançla gül gibi geçinip gitmeye başlar Nadide Abla. Ta ki Lütfü bir trafik kazası geçirene dek.
Lütfü ağır yaralanır o kazada. İki yıl sürer tedavisi. Patronu, Lütfü’nün işine son vermez ama aylığını da ödemez. Ne zaman tekrar işe başlayacaktır ancak o zaman, çalışınca maaşını alabilecektir Lütfü. Nadide Abla, bir kez daha asgari ücret tutarındaki emekli maaşını oğluna göndermeye başlar. Yaşı ilerlemekte, beli ve varislerinin yanında başka sağlık sorunları ile karşılaşmaktadır. Çalışmak, ayakta kalarak saç yapmak zor gelmektedir gün geçtikçe ama o bunlara aldırmaz.
Lütfü’nün çocukları okula başlamıştır. Bir kez daha Nadide Abla’nın emekli maaşı imdatlarına yetişir iki kız bir oğlan, üç torunun. Babaannelerinin emekli maaşı ile okumaktadır çocuklar. Oğlu ayağa kalkıp, işine tekrar dönene kadar emekli maaşına hiç dokunmaz Nadide Abla. Aldığı gibi Lütfü’ye gönderir bir kez daha emekli maaşını.
Bir emekli maaşı için her dakikası ayakta on, on iki saatlik çalışmayla geçen yıllar boyunca beklediği emekliliğe kavuşan; ama emekli maaşının gününü görmeye kavuşamayan Nadide Abla, Lütfü’nün işine gücüne dönmesi, kızının çeyizlerinin taksitinin bitmesiyle emekli aylığıyla buluşur yeniden.  Televizyondan gördüğü Doğu Karadeniz’i gezmek istemektedir hep, hayatı çalışmakla geçmiş ve hiç tatil yapamamış Nadide Abla. Emekli maaşından arttırmaya çalışır bu amaçla. Arttırır da. Karadeniz gezisine gider sonunda, memleketten aile dostlarıyla. Çok beğenir oraları. Anlata anlata bitiremez. Yakınlarda ablası da Mersin’den bir yazlık almıştır. Yazları davet eder Nadide Abla’yı biraz dinlenmesi, ayaklarını uzatıp oturması için. Oralardan da çok memnun döner her gidişinin ardından Nadide Abla.
Lütfü’nün üç, Handan’ın iki çocuğu ile büyükanneliğin tadını doyasıya çıkarır. Eli boş durmaz hiç. Onlara bir şeyler örer evde kendi kendine kalınca. Torunları ondan gelen hediyelerle dolu kolileri açarak sevinirler sık sık.
Hala aynı teras katında oturur Nadide Abla. Kıt kanaat geçindiği dönemler hiç bitmemiştir. Yetmişine merdiven dayadığı şu günlerde hala işini en coşkulu haliyle yapar. Saçını yaptırmak üzere evine gelen dostlarını sanki onlar misafirmiş gibi özenle ağırlar. Tepsilerle ikramlarda bulunur. Önceden hazırladığı yaprak sarmalarını, dolmaları, humusları, mantıları, ıspanaklı, kıymalı, peynirli börekleri, helvaları, tatlıları, tahinli, zeytinli çörekleri, reçelleri, turşuları yanına, kızarmış ekmekle birlikte kahvaltılık peynir, zeytin de ekleyerek sunar.
Her şeyi ölçülüdür. Beslenmesine dikkat eder. Buğday çimlendirir. Çimlenmiş buğdayları keserek onları rondodan geçirir. Kefir yapar evinde. Fazla olan kefir pıtırcıklarını biriktirir, dostlarına verir.
Parasını akıllıca kullanır, her sene evine ya badana yapar, ya eskiyen banyosunu yeniler, ya terasın tadilatını gerçekleştirir. Kullandığı temiz suları biriktirir, koca terasın yıkanmasında önsu olarak kullanır.
Terasında naneden maydanoza, dereotundan domatese, bibere, güle kadar çeşitli bitkileri vardır. Onlarla eğleşir, zamanını renklendirir. Dostlarına onlardan salata yaparak sunar, yaz günleri.
Özel sektörde çalışan ve her ekonomik krizde üç çocuğu ile zor günler geçiren oğlu ve gelinine yardımda bulunur. Onlara elinden geldiğince destek olur, hayatında kimseden destek görmemiş Nadide Abla. Yatak örtüleri örer, hırkalar örer, yastıklar işler, dantel kırlentler, perdeler işler, çeyizlerini düzer şimdiden torunlarının.
Buzdolabında önceden yapılmış ve birisi gelince çıkarılıp pişirilerek ikram edilmeyi bekleyen sarmalar, mantılar, börekler mevcuttur. Torunlarına giderken bunlardan yanına mutlaka çokça alır.
Para biriktirdiğinde, memleketten  tanıdığı kimi akraba bile geçen dostlarıyla senede bir kere de olsa bir tura gider. Karadeniz turunu hiç unutamaz bir de doğu Anadolu turunu.
Dostları onu öyle benimsemişler öyle sevmişlerdir ki, emekli olduktan sonra İstanbul'a yerleşen bir televizyon yapımcısı hanım, saçları için her defasında yaz, kış demeden Ankara'ya gelir. Saçlarını yaptırır yaptırmaz da gitmez, Nadide Abla’da kalır, onun doyumsuz ahbap toplantılarından payına düşenlere katılıp o sohbetlerin içinde yer alır. Bazen İstanbul’a dönerken Nadide Abla’yı da beraberinde götürür. Çocukları ve eşiyle Nadide Abla’yı ağırlamak için ellerinden geleni yaparlar. Onu Şile’deki yazlıklarında ağırladıkları da olur. Bayramlarda, kandillerde arayanı çoktur Nadide’nin.
Nadide Abla, adı gibi nadide bir insandır. Emekli aylığı düşü ile yaşadığı onca seneden sonra sonra emekli maaşını kendinden gayri herkese, dükkân çalışanlarının sigortasına, oğluna, kızına, torunlarına harcamış onurlu bir anadır. Düşünü kurduğu emeklilik günlerinde bile emekli olamamış, emekli aylığını ara sıra yiyebilen bir emek, sabır, irade, azim timsalidir.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010

Paylaş :

23 Eylül 2012 Pazar

Çünkü O Benim Yarım, Ben Onsuz Yarımım

Yağmur nasıl da yağıyordu Ankara’ya Nisan’ın kokularını saça saça. Baharın çiçekleri çoktan açmış, sitelerin bahçelerindeki ağaç dallarına beyaz köpükler gibi konmuştu. Japon elmalarının yakında kahverengiye yüz tutacak taptaze koyu yeşil yaprakları, bahar dallarının kirli beyaz renkli çiçeklerini bastırmaya bile başlamıştı. Güneş bir görünüp bir kayboluyor, hava ısınmış gibi yaparken soğuyuveriyordu Nisan’ın son günlerinde.  
Hızla yağan yağmurun altında işten çıkanlar, koşturarak yürüyordu epeyce uzakta duran servislere. İyice ıslanmışlardı.  Yanına şemsiyelerini almamış olanlar “İndikten sonra eve nasıl gideceklerini” düşünüyor, ince kaban giyinmişler de “Neden kapüşonlu,  kalın bir şey giymediklerine” söyleniyorlardı, saçlarından damlayan sularla ıslanan koltuklarına otururken.
 Uzunca bir yol kat ediyordu evlerine kadar servise binenler. Bahar yağmurunun giderek daha sert düşen damlaları, delercesine  iniyordu aracın  üstüne. Hışımla camlara vuran damlaların çıkardığı ses, bir an önce evde olmak isteği uyandırıyordu.
İneceği durağa yaklaşınca Ayşe, oturduğu koltuktan öne doğru hamlederken servisten sesler yükseldi.
-Şu kenara park etmiş bekleyen araba senin için mi? Eşin mi gelmiş yine? Eşin ıslanmanı istemediği için arabayla seni almaya gelmiş galiba, diyerek kıh kıh diye sırıttı Halide. Dışarıyı görebilmek için hep oturduğu şoförün arkasındaki koltukta iki büklüm halde çırpınıyordu.
Ayşe, yağmur damlalarının sızıntılar oluşturduğu camdan neredeyse görünmeyen dışarıya merakla bakanların dediklerine aldırmamaya çalışsa da sorular arsızca üsteleniyor, arabada bekleyenin Ayşe’nin eşi olup olmadığı ille de merak ediliyordu.
Erken kararan kış günlerinde, Ayşe servisten inerken ortalık enikonu karanlık olduğundan beklerdi Ayşe’nin kocası, Ayşe’yi indiği durakta. Ayşe ve Yüksel’in şehir merkezine uzakça kalan evine çıkan dik, uzun yokuş boyunca ne tek bir sokak lambası, ne de ışığı yanan bir ev vardı. Etrafta kalabalık sürüler halinde dolaşan epeyce köpek olduğundan, Ayşe ürküyordu tek başına, aydınlatması olmayan karanlık caddede yürümeye. Oldum olası köpeklerden korkardı zaten.
Ayşe’nin eşinin beklemesine uluorta laf atan servistekiler,  servis, Ayşe’nin durağına geldiğinde oturdukları koltuklardan başlarını neredeyse dizlerine kadar eğerek servisin pencerelerinden yola bakar ve Ayşe’nin eşinin gelip gelmediğini yetikler olmuşlardı. Tam o durakta sorulan tek soru vardı; günler uzayıp ortalık aydınlandıktan sonra bile:
-Eşin bugün seni beklemiyor mu Ayşe? Neden gelmedi bugün? Artık gelmeyecek mi?
Ayşe, yapacak başka işi olmadığı için kendine bu tür merakları iş edinenlerin sorularına aldırış etmese de, bu soru ısrarla sorulur ve kesinlikle cevap beklenir olmuştu. Ayşe hoşlanmamaya başlamıştı bu densizlikten.
O gün sabaha kadar yağmur yağmıştı. Gün boyunca da gökyüzü kapalı kalmış, yağmur serpelemişti. İş çıkışında hızlanan yağmur, Ayşe servisten inerken iyice şiddetlenmişti.  İşten dönen eşi, biraz sonra servisten ineceğini bildiği için ıslanmasın diye Ayşe’yi beklemeye başlamıştı, yol kenarına park ederek. Daha Ayşe arabayı görmeden servisteki meraklılar, Yüksel’in arabada beklediğini fark edip, Ayşe’ye boşboğazlılara özgü laflar etmeye koyuldular. “Kendilerini neden bir karşılayan yok da Ayşe yağmurda bile karşılanıyor” diye hayıflananların sesleri çoğalmaya başlamıştı Ayşe inerken. “İnsanların başka işleri yok anlaşılan” diye düşündü Ayşe, bu tuhaf çekememezlik karşısında.
Ertesi gün Halide, Ayşe’nin ziyaretine geldi öğle tatilinde. Her zamanki gibi hiçbir sebep yokken sırıtıyordu kendi söyleyip kendi gülen, geçkince Halide. Daha odanın kapısından girerken:
-Eşin bugün de durakta seni bekleyecek mi, diye sordu.
Ayşe, cevap vermedi densizce bulduğu bu soruya. Önce ne söylesin bilemedi Halide’ye. Sonra aniden kesin kararlı bir bakışla Halide’ye dikti gözlerini Ayşe. Ayşe’nin de soruları olacaktı cevap niyetine bu kadıncağıza. Beklemediği bir konuşma bekliyordu hala durduk yerde kocaman gülen Halide’yi.
-Siz evlendiğinizde eşin Ergun Bey çalışıyor muydu, diye sordu Ayşe.
Kadın afallamış bir yüz ifadesiyle baktı hiç beklemediği bu soru karşısında. Onun beklediği bir cevap vardı; ama Ayşe cevap vermek yerine soru sormuştu. Halide’ye.
-Elbette çalışıyordu. N’apacaktı çalışmayıp da. Üniversitede asistandı.
-Çalışandı yani. Aylık belli bir geliri vardı eşinin. Sen de çalışıyordun tabii.
-Evet.
-Evi geçindiren Ergun Bey miydi, sen miydin? Yoksa birlikte mi geçindiriyordunuz?
-Tabi ki Ergun’du Ayşecim. Erkek o, evini geçindiremeyecekse neden evleneyim onunla.
-Hani olur ya,  Ergun Bey siz nişanlıyken birdenbire hiç yoktan işinden olsaydı, aniden işsiz kalsaydı onunla yine de evlenir miydin?
-Hiç o durumda evlenilir mi ayol, tabii evlenmezdim. Sıkıntıya gelemem ben.
-Peki, daha ucuza çalışacak kişiler olduğu için eşinin anlaşması yenilenmese ve bir günde işsiz kalsaydı, evi sadece senin maaşınla çevirmeye tahammül gösterir miydin? Evin geçimini tek başına üstlenir miydin?
-Olur, mu hiç canım, sen de. Nasıl konuşuyorsun böyle. Erkek adam çalışır, evini geçindirir. Tek maaşla olur muymuş hiç geçim. Hem de kadının parasıyla. Benim maaşım benimdir. İster harcarım, ister çula çaputa veririm, ister biriktiririm. Ama koca maaşı eve harcanır.
-Evi sen geçindirmek istemezdin yani değil mi? İlle kocan çalışacak ve evi o geçindirecek.
-Tabii Ayşecim, normali bu.
-Diyelim ki normali bu ancak tam evlenmek üzereyken, nişanlıyken çalıştığı özel üniversite eşinin sözleşmesini sonlandırsaydı, sen nişanlınla evlenmez miydin yani?
-Amaan canım soru mu şimdi bunlar. Evlilik için gereken temel koşullar var. Onlar olmazsa mutlu olunur mu hiç?
-Yani fedakârlık yapamazdın öyle mi, diye üsteledi Ayşe.
-Canım daha baştan fedakârlıkla başlarsan sonu ne olur? Hadi hiç iş bulamazsa ne olacak?
-Hiç iş bulamasa da “Ben nişanlımı seviyorum ve benim kazancımla evimizi geçindiririz” demezdin yani?
-Ayşe,  bunlar çok saçma, kim der ayol böyle bir şeyi.
Ayşe cevap vermedi, güldü sadece.
-Eşin sana evde her konuda yardım ediyordur, değil mi Halide?
-Ediyor tabi. Edecek elbette.  Hayat müşterek.
-Masayı kuruyordur, yemekten sonra masayı topluyordur, alışverişi o tek başına yapıyordur.
-Ergun masa da kurar, yemek de yapar. Alışverişe gitmem ben. Ben sadece üst baş almaya giderim kızlarla. Ergun’u da götürmem yanımda. Sıkılıverir o, ben elbise, ayakkabı denerken. Söylenmeye başlar sonra.
-Kahvaltı da hazırlıyordur mutlaka sabahları size, dedi Ayşe.
-Evet,  hepimizden önce Ergun kalkar. Yumurtaları bazen haşlar bazen sahanda yapar. Çayı demledikten sonra bizi uyandırır. Biz de iyice uykumuzu almış olarak kahvaltıya otururuz.
-Seyahate çıkarken de her şeyi kocan hazırlıyordur Allah bilir.
-Ben kendi bavulumu hazırlarım, kızlar da kendilerininkini. Ergun’un yanına ne alacağına hiç karışmam. Koca adam, bavulunu da hazırlasın artık di mi ama. Akşamdan Ergun bavulları arabaya yükler, bagajı doldurur. Çok erken kalkar,  yola çıkarız. Ergun hepimizden önce kalkar hafif bir kahvaltı hazırlar, tostları yapar. Yolluklarımızı arka koltuktaki soğutucuya koyar.
-Evde bilgisayar başında oyun oynar mı Ergun Bey?
-Oynar ama geç vakitlerde, evdeki işlerini bitirince.
-Faturaları kim yatırır sizin evde Halide? Kim takip eder aylık ödentileri? Dekontları kim dosyalar?
-Ay, Ayşecim evin erkeği ne güne duruyor. Tabii ki tüm faturaları Ergun yatırır. Ben bankalara gidip sıra bekleyecek değilim ya. Eve gelince de dekontları dosyalar.
-Buzdolabında ne var ne yok, çürüyen, kokan var mı diye kim kontrol eder? Sen mi Halide yoksa kocan Ergun mu? Evde ne bitmiş, ne kalmış kim yetikler yani kolaçan eder?
-İkimiz de yaparız bunu. Ergun eve gelmeden önce ekmek almak için alışveriş yaptığından o daha titizdir bu konuda.
-Her akşam yemek yapmıyorsundur değil mi Halide, ille de masada salata da olsun, zeytinyağlısı da olsun demiyorsundur?
-Ay çok isterim Ayşe ama diyemiyorum. Eve külçe gibi gidiyorum bütün günün yorgunluğunun ardından. Evlilik programları daha bitmemiş oluyor gittiğimde. Onlara bakıyorum önce. Biraz oturup dinleniyorum böylece. Sonra sofraya oturuyoruz. Bazen iş yerine gelen, ev yemekleri yapıp satan kadınlardan hazır yemek alıyorum. Hafta ortası gibi yemekler bitince pide filan getirtiriz yakındaki kebapçıdan. Daha da olmazsa makarna pişiriyorum. Ergun yaparsa salata olur masada yoksa kim yıkayacak, kurutacak onca yeşilliği? Rendeleyecek, rondodan geçirecek, incecik doğrayacak?  Dizilerim kaçar sonra.
Ayşe daha üstelemedi. Gözlerini Halide’nin gözlerine dikti ve:
-Biz nişanlandıktan bir süre sonra Yüksel’in çalıştığı özel üniversite sözleşmesini yenilemedi. Orada en uzun çalışanlardan biriydi Yüksel. Yerine eşimin yarı ücretinden de aza çalışacak birisini buldular hemen. Tazminatını da kolay kolay alamadık eşimin. İki yıl uğraştık tazminatını alabilmek için. Bu arada ben aklımdan dahi geçirmedim eşimin işsiz olduğunu ve bunun sorun olacağını. Bunun yerine elime kâğıt kalem alıp hesap yaptım. Evin aylık giderini belirledim, faturaların tutarını saptadım. Sabit giderleri belirledikten sonra “Elimize kalanla da geçineceğiz” dedim. Bu arada eşim de iş bakıyordu ama iş bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyorsun. Evlendikten sonra bir de taksit ödemeye başladık. Çok fazla taksit ödeyemeyeceğimiz için zorunlu olanlar dışında tek bir yeni eşya almadık. Eşimin bekârlık eşyaları, mobilyaları ile yetindik senelerce. Yüksel’in bekârlık buzdolabı o kadar eskiydi ki rengi sararmıştı ve su sızdırıyordu. Neredeyse on yıllık evliyken yeni bir buzdolabı alabildik. Eşimin arabası eski model ucuz bir arabaydı. Uzun yollarda yazın sırılsıklam olurduk terden. Çünkü kliması yoktu. Pencerelerini açardık arabanın ama hızın da etkisiyle içeri dolan uğultudan serseme dönerdik. İlk yıllar üst baş alamadık hiç. Eskilerimizle yetindik. Şık durmuyorlardı ama idare etmesini bildik. Bir kez bile “Ben eski giyiniyorum” diye dert etmedim. Eşim ne yemek yapmasını bilir ne de sofra kurup toplamaya alışık. Oturup yemeğin gelmesini bekler. Yemek konusunda en ufak yardımı dokunmaz bana. Ama ben yine de “Neden hep ben yapıyorum” demem. Salata yapmadan asla sofra kurmam. Eşim abur cubura düşkün olduğu için akşam yemeklerinde doğru beslensin isterim. Mutlaka sebze yemeği yaparım. Sabahları da domates, salatalık, maydanoz yıkar bırakırım bir tabakta, kahvaltısında yesin diye, evden çıkmadan. O benden sonra çıkıyor malum. Bir de kişniş tohumları, çörekotu koyduğum küçük bir kâse bırakırım masaya. Şifa olsun diye. Buradaki bankada saat sabah ondan önce kuyruğa girer, evin bütün faturalarını yatırırım. Böylece evin hesabını kitabını da ben tutmuş oluyorum. Tüm faturaları, dekontları ben dosyalarım. Hangi fatura ne zaman yatacak, aidatımız ödendi mi, günü geldi mi, geçti mi ben takip ederim. Eşim doktora gitmeyi hiç sevmez, çocuk gibi direnir doktora gitmemek için. Ne yapar eder senede en az bir defa onu sağlık kontrolüne zorla götürürüm.  Yüksel kendini korumayı da bilmez. Pencereleri açar, cereyanda oturur ve üşütür. Sık sık cereyanda mı değil mi diye kontrol ederim onu. O eve girer girmez ya masa başına geçip yemeğini bekler ya da oyun oynar. Ben de mutfağa geçer, yemekleri yaparım her gün. Makineleri ben doldurur ben boşaltırım. Çamaşırları ben asarım, toplarım, ütülerim.  Hasta olsam çorbamı kendim yapmak zorunda kalırım. Yüksel çorba bile yapamaz zira. Elinden gelmiyor. O yüzden kızamıyorum ona. Yoksa ne kadar iyi olurdu salata yapsa, hiç olmazsa bir çorba olsun pişirebilse, ara ara ütünün başına geçse. Ama hiç gelmiyor elinden. Evimizin eşyalarını seneler sonra birlikte aldık. Yüksel bir üniversitede tekrar hocalığa başladıktan sonra. Ben kazancımı asla benim param olarak görmedim. Kendime doğru dürüst bir şey almayı bırakalı da çok oldu. Önce evimiz için harcarım paramı. Artarsa turlara gideriz eşimle birlikte. Yurt içinde, bazen de yurt dışında.    
Ayşe, gizli bir bakış attı Halide’nin yüzüne. Halide uzaklara gitmiş gibiydi. Hayretle açılmış ağzı ve kocaman olmuş gözleriyle inanmak istercesine dinliyordu Ayşe’yi. Dinledikleri sanki yaşanılmışlar değil de bir masal gibi gelmişti ona belli ki. Yüzündeki o sırıtkanlık kaybolmuş, her zamanki merakı yerini hayrete bırakmıştı. Allak bullak bir ifade tüm yüzünü kaplamıştı. Ayşe, daha üstelemek istemedi. Sıralayacağı daha çok şey vardı ama bu kadarının Halide’ye yeterli olacağına emindi.
-İşte Halide, ben yılın her günü bunları yapıyorum. Eşim de tüm bunları yapan eşini yılın yağmurlu birkaç günü araba ile karşılıyor.
Halide, sadece bakıyordu. Hiç duymayı beklemediği şeyleri duymuştu belli ki. Saygının, sevginin sigortası olduğunu sanki ilk kez anlıyormuş gibi bakmaya devam ediyordu. Kendi doğrularının başkalarının doğruları olmayabileceğini anlamak, Halide için yeni bir duyguydu. O, herkes eşine aynen kendi gibi davranıyor sanıyordu. Paylaşmayı gerçek anlamda yaşamak, gerekirse seve seve fedakârlıkta bulunmak, ben değil biz olarak düşünmek gibi kavramları hatırlamak, Halide’nin tadını kaçırmıştı.
-Halide, tüm bunları severek ve isteyerek yaptım ben. Çünkü eşim, benim yarım. Ben, onsuz yarımım.
Kendisini asla eşinin yarısı, eşini de kendisinin yarısı olarak görememiş Halide hızla kalktı.
-Ben aşağıya sağlık birimine gidiyorum. Ya şekerim düştü ya tansiyonum gibime geliyor. Bir baktırayım.
Sırıtkanca gülümseyişin çoktan kaybolduğu allak bullak olmuş yüzü bir anda solmuş görünen Halide’nin arkasından gülümseyerek bakan Ayşe, yarın, hafta sonunun ilk günü yapacakları alışveriş listesini tamamlamak üzere önünde duran küçük kâğıda eğildi.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci