2 Ekim 2012 Salı

Çağın en büyük suçu: Genç olmak

Durak öyküleri -1
Her gün olduğu gibi aynı saatte evden çıkıp, pek dik sayılmayan sokağımızın yokuşunu tırmanıp, durağa geldim. Bütün gece yağmur yağdığı için yerler ıslaktı, hava kapalıydı, serindi, üşütüyordu.

Nem oranı hayli yüksekti bu sabah Ankara’da. Bir sahil kentinin nem oranı ile atbaşı gidiyor bugünlerde nem, dolayısıyla hissedilen ısı daha düşük oluyor, soğuk kemiklere işliyor. Hele de kemik erimesi, romatizma gibi sıkıntılar varsa bünyede, vay o kemiklerin haline.

Durakta bir on dakika beklerim en azından. Çevreyi seyretmek ve akıp giden hayatı yakalamak için en olağanüstü anlardır sabahın bu saatleri. Öğrenciler gelip geçer okula yetişmek için.  Çoğunlukla koltuklarının altında bir defter bazen bir de kitap olur. Ama ellerinde olmazsa olmazları sigaraları mutlaka yanıyordur daha on yedisinde bile olmayan liselilerin. Derin mi derin nefesler çekerek içlerine sigaralarından, itişe kakışa, bağrışa çağrışa okula yollanırlar.

Ankara, at kestanesi ağaçları ile kaplıdır çoğu semtlerde. Bizimki öyle mesela. Beklediğim durağın olduğu cadde,  at kestanesi ile kaplıdır. Ulusundan.

Kızıl yapraklarla kaplı at kestanelerinin sonbahar görüntüsü çok güzeldir. Hafif bir rüzgarda dallarından düşen, konfeti gibi  uçuşan kızarmış yaprakların ağır ağır dalgalanarak, çırpınarak yere düşüşlerini seyretmek, bu metropolün sunabildiği birkaç doğa manzarasından biridir.

Bu sabah hafif ve serin bir rüzgar esti. Az ilerideki at kestanesi ağacı da dahil olmak üzere caddenin tüm kestane ağaçlarının daha bir hafta öncesine kadar çoğu yeşil olan; ama artık sararmış yaprakları dallarından kopup, döne döne yere düşmeye başladı. Dans edercesine. At kestanesi ağaçlarının  baharda kocaman şamdanları andıran beyaz ya da pembe çiçeklerle  baş veren yaprakları  Cahit Sıtkı’nın “Hepimize dair” adlı şiirini hatırlatıyor bana. O an yaprak ağaca tasa.

Yaprağın ağaca tasa olduğu o anda da okula yetişmek üzere koşturan liseliler geçiyordu ağacın altından. Saçları jöleli, dik dik taranmış.  Kimisinin de alnına döktüğü saçları gözlerine giriyor. Başlarını geriye atarak saçlarını savuruyor delişmen gençler.  Uçuşan yapraklar gibi hayatın oraya buraya savuracağı gençler.

Öğrenciler; yani gençler. En güzel çağlarını yaşayan, vücutları henüz yıpranmışlık bilmeyen delikanlı çağındakiler onlar.

Aynı zamanda en savunmasızlar. Çünkü tecrübesizler. Sadece   edinim anlamında değil, vücut olarak  da  çok zayıflar. Diyelim ki bir virüse bağışıklık kazanmadıkları, o virüsü tecrübe etmiş yıllarda henüz doğmadıkları için sağlık konusunda çok zayıf yanları var.

Genç olmak, artık şanssız olmak ile eşanlamlı olmak üzere.

Onca harcama yapılarak, para dökülerek, yabancı dil öğrenmesi sağlanarak, yemeyip yedirilerek, içmeyip içirilerek, giymeyip giydirilerek  okutulan, büyütülen ve elbette her ebeveynin onunla ilgili düşler kurduğu çocuklar ne yazık ki çok şanssız bu tarihlerde.

İlkin kirlenmiş bir dünyaya gözlerini açıyorlar. Her anlamda tam anlamıyla kirlenmiş bir dünyaya . Havasıyla, suyuyla, toprağıyla dolayısıyla besinleriyle.  Ahlaki kirlenme de var tabii alabildiğince; ama ona değinmek istemiyorum.

Üniversiteye kadar el bebek gül bebek yetiştiriliyor çoğu. Hele de tek çocuksa her imkan önüne seriliyor.  Darlık içinde olan gençler,   okuyup darlıktan yokluktan kurtulacakları hayali ile onca zorluğa katlanıyor.  Okumuş olmak,  bazı beklentilere de sahip olmak anlamlı onlar için. Hepsi de kendilerini önemli yerlerde görmek istiyor;  öyle hazırlamışlar kendilerini.

Kimi genç daha üniversitede farkında her şeyin. Umutsuzluklar daha üniversite sıralarında  başlıyor. Boşa kürek çektiklerini, iş için çalmadık kapı bırakmayacaklarını, bulabilirlerse eğer o işin tek avuntusunun da sigortalarının yatacağı olduğu gerçeğini iyi biliyorlar. Tabii eğer sigortaları yatarsa sağlık güvencesi kazanabileceklerini de biliyorlar.

Evlenmek gibi bir olguyu düşünemiyorlar kolay kolay. Çoğu, aylık gelirlerinin kira, beyaz eşya, mobilya fiyatları;  faturalar; çocuk büyütmek, okutmak için yeterli olamayacağını eni konu biliyor. Bu yüzden bekarlar ordusu giderek çoğalıyor; yalnız ya da köpeğiyle yaşayanların sayısı  arttıkça artıyor.

İş bulamıyor  gençler. Bulabildikleri iş çoğunlukla hareketli, canlı caddelerin hepsine hem de yan yana açılmaya başlayan dev alışveriş merkezlerinin içindeki yüzlerce mağazanın birinde kasiyerlik gibi,  satış sorumlusu olmak gibi işler. Bu işler çok saygın ve ağır işler; ama bir ziraat mühendisi, bir coğrafya bölümü mezunu, bir arkeolog elbette kendi alanında bir işte çalışmayı hayal eder. Bambaşka işleri hayal etmez kuşkusuz.

Gün ışığı görmeden elektrikle aydınlanan, lastik, teknoloji kokan   mağazalarda, dükkanlarda çalışan gençlerin aylıkları asgari ücret. Fakirlik sınırının çok altında. Vasat bir evin kira bedeli kadar ancak. Yani öğle yemekleri ve yol paralarına kıtı kıtına yetiyor sabahtan akşama, haftada altı hatta yedi gün çalışarak kazandıkları. Para biriktirmek ve geleceğe yönelik bir hayal kurmak gibi düşüncelere uzak kalıyorlar elde avuçta yokken. Ailelerinin elinin onların  üstlerinde olması gerekiyor kazançları iyileşmedikçe. Tabii aileleri bunu yapabilecek güçteyse.

Elleri hep çocuklarının üzerinde olan aileler var. Onlar da çok yorgun. Onca yıldır düşledikleri emekli olmayı hayal bile edemiyorlar. Hem kendileri daha kötü koşullara düşecek hem de evlatları yardımsız kalacak korkusuyla. Her gün zorlukla yataktan kalkıp, sıcakta, soğukta, yağışta, karda işe giderken sabah erkenden kalkıp yola düşmeyecekleri, gönüllerince dinlenebilecekleri, yabancıların emeklileri gibi gezerek, eğlenerek, rahat yaşabilecekleri bir gün görsünler diye dua ediyorlar.

Neticede okumuş, mezun olmuş olsa da hatta bir iş bulsa da gençler evlenemiyorlar kazançları izin vermezse.  Yuva kuramıyorlar, çoluk çocuğa karışamıyorlar. Yaşama yetişemiyorlar yani. Geride kalıyorlar.  Sıkı çalışıp, genç yaşta  bezginleşiyorlar. Böyle bir düzene hazırlıklı olmadıkları için ağır çalışma koşullarına genç beyinleri, bedenleri isyan ediyor. İşten çıkıyorlar, evde oturuyorlar. Artık onlara anne babaları bakıyor. Arayıp tarayıp  bir iş daha buluyorlar; her şeye ilk baştan başlıyorlar.

Kimileri kaderine razı olup, kendini çarkın dönüşüne bırakıyor, kimileri derin üzüntülere dalıp depresyon geçiriyor.

Hastalıklar bile daha çok gençleri seviyor. Son yıllarda salgın olan H1N1 virüsü, 55 yaşın üzerindekiler için tehdit olmazken gençler için bir tehdit.

Sadece gençler değil şanssız olan. Daha gençler de var gençlerden. Yani ceninler. Anne karnındakiler.

Henüz gün yüzü görmemiş, yüzleri de henüz kimsenin görülmediği anne karnındaki bebekler, daha anne karnındayken etkileniyorlar kendilerinin hiç bir sorumluluğu olmadığı kötü koşullardan. Kirli havayı soluyorlar annelerinin kanından.  Anneleri ne kadar dikkat ederse etsin, etkilenmemesinin mümkün olmadığı çevresel etkenlerden doğrudan etkileniyor, henüz doğmamış yeni umutlarımız.Hiç bir zaman belki de bir sebzeyi, meyveyi orijinal genleriyle yiyemeyecek onlar. Doğacak bebekler.

Dünyaya gözlerini açtıklarında dünyayı içinde bulunduğu  şartlarla çevrili halde buluyorlar. Ormanları, dağları, ovaları, tarlaları, suları, denizleri, gölleri çok büyük hasar görmüş; değişime uğramış, büyük büyükbabalarının  dünyasından farklı bir dünyaları oluyor.

Tek suçları, gen bilimi, fizik bilimi, kimya bilimi ilerlediğinde, dünya teknolojik kirlilik içine girip, “bu kadar teknoloji aslında çok fazla” dedirttiği zaman dünyaya gelmek.

Has kokusunun yitmediği  domatesi, buram buram kokan ve koyun gübresinde bile bir ağaç dalı kalınlığında yetişmeyen; ama şimdi sanki bir ağacın ince dalı kalınlığında sapı olan maydanozu, yapısıyla oynanmamış has buğdaydan yapılmış ekmekleri, koçanlarının içinde uçları boş ve dizilişi eğri büğrü; ama işte bu yüzden tamamen doğal olan mısırları yiyemeyecekler.

Dünyanın kurulduğundan bu yana süregelmiş, insan eli değmemiş, yaratıldığı halindeki gıdaları sadece masal gibi dinleyecek, resimlerini görecek ve belki de gıdaları tekrar eski haline döndürebilmek için işlemi tersine çevirecekler. Yapabilirlerse elbette.

Savrulan tek şeyin sonbahar yaprakları olması, gençlerimizi hastalıkla, yoklukla, kıtlıkla, akıldışılıkla solgun at kestanesi yaprakları gibi savuracak sert rüzgarların olmaması dileğimle.

(Hakkı saklıdır)

 Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci