13 Ekim 2012 Cumartesi

Hayat Yollarında Kaybolmak


Hayat yollarında kaybolmak

Bugünde olmak, geride pek çok gün bırakmış olmaktır.

Pek çok günün pek çoğunda olmasa bile çoğunda neler yaşanmıştır neler. Neler görülmüş neler geçirilmiştir. Gülünmüştür, ağlanmıştır, eğlenilmiştir, kederlenilmiştir.


Çocukluk ve öğrencilik çağımızda yaz tatillerinde memleketimiz Aksaray'a giderdik. O zaman Aksaray, Ulu Irmak boyunca sıralanan konakların taş işçiliğini doya doya yansıtan  mimarisiyle, Ulu Irmak üstündeki tahta köprülerin süslediği sokaklarıyla apayrı bir kültürü barındırıyordu. Eski bir volkan olan Hasan Dağı’nın gölgesindeki  sessiz ve içine kapanık kırmızı topraklı İç Anadolu kenti Aksaray, bağlar içinde bir yerdi.  Baharı müjdeleyen cemrelerin düştüğü aylarda taşlarında gezinen bin bir nakışın dantel giymiş kızlara benzettiği taş konaklardan gelen şen şakrak sesler,  gürül gürül akan Ulu Irmak’ın coşkun uğultusuna karışırdı. 

Dantel gibi yontulup duvarlara gömülmüş  taşından halısına işlemenin hası,  nakışın  göz nuru dökülmüş olanı görülen çocukluğumuz Aksaray'ının canlı nakışlarından biri, en renkli simalarındandı Selim abi. Orta boylu, çelimsiz, açık yeşil gözlü, sarışınca, iri dalgalı saçlı, İtalyan fotoroman oyuncularını andıran bir gençti. Akrabadandı. Üç kız kardeşinden biri bizden büyüktü. Diğerleri de emsalimizdi.  
.

Aksaray'ın hatırı sayılır tüccarlarındandı babası. Orada o zaman mobilya, beyaz eşya satan bir ya da iki işletmeden biriydiler. Tüm köyler, Selim abiden aldıkları mobilyalarla döşerlerdi yeni everdikleri oğullarının evlerini.

Aksaray'ın olanca kentlisi, köylüsü Selim abiden alırlardı çeyizleri; çünkü Selim abi bugün duygusal zeka anlatımında örnek gösterilen, diliyle çözemeyeceği hiç bir konu olmayan, ne yapan eden karşıdakini mutlaka yakalayacak bir nokta bulan, leb demeden leblebiyi anlayan bir pazarlama ustasıydı. Gönül alıcı, şakacı, konuşkan mı konuşkan bir tüccardı.

Eski Türk filmlerinde sıkça görülen köşkler gibi inşa edilmiş kocaman bir evde yaşarlardı. Yetişkin doğu ladinleri, kopkoyu yeşilin huzurunu yayıyordu gölgesiyle serinlettiği bahçeye.

Bir keresinde Selim abinin annesi ve kardeşleriyle, Aksaray'ın kaplıca bölgesi olan ve halkın Zığa dediği; ancak köy sınırındaki tabelaya göre  Ziga’ya gitmiştik.  Etrafı volkanik taşlarla, gelenge denilen sincabımsı, tarla faresini andıran boz renkli sevimli hayvanlarla kaplı bir yerdi. Sadece hanımlardan oluşan  toplam bir kaç aileydik. Bizi, annesi, kızkardeşleri, ablası, teyzesi ve kuzenleriyle birlikte Zığa’ya Selim abi getirmişti.  O da hava kararmadan Aksaray’a geri dönecekti.


Akşama, Selim abinin daha o gün gelirken bir ara durup köy kahvesine uğradığında tanıştığı köyün avcılarının  bize ziyafet vereceklerini öğrendik. Selim abinin hemen kaynaşıp ahbap olduğu avcılar, tavşan avından geliyorlarmış ve bize de avladıkları tavşanlardan ikram etmek istemişler. Selim abi bu, daha tanışır tanışmaz ziyafet sofraları kurdurtmuştu kendine.

Zığa’ya gideli birkaç gün olmuştu ki, Selim abi bir ihtiyacımız var mı diye çıkageldi. Yanımızda bir abi olmasından dolayı biz de cesarete geldik. Kapadokya'nın göbeğindeyken, çevredeki kaya kiliselerini gezelim istedik. Selim abi de nişanlanmak üzere olduğu Aksaray'daki kız arkadaşını bize anlatmak için can atıyordu, Ihlara’ya  doğru yapacağımız gezi bunun için uygun bir fırsat olacaktı. Ihlara’ya yürüyerek gidecektik kaplıca evlerinden. Zığa'nın taşlı topraklı yolları araba için uygun değildi; biz de yürüyecektik

Sıcak yaz güneşinin tepeden en dik vurduğu saatlerde biz, Kapadokya'nın derinliklerinde kaya kiliselerini gezmek, Ihlara'ya ulaşmak üzere yollara düşmüştük çoktan. Beş altı kişilik küçük bir grup olmuştuk. Köylülerin gözlerini kısarak kaya diplerinde oturduğu ve yanlarından geçerken mutlaka halimizi hatırımızı, nereli olduğumuzu sorduğu hatta ayran ve yufka ekmekten yapılmış dürüm, daldan koparılmış meyve, üzüm ikram ettiği tozlu topraklı,  taşlı yollardan ilerliyorduk.

Güneş tepemizdeydi, yanımızda ne su ne de yiyecek vardı. .Selim abi, henüz acıkmadığı için yol boyunca onca ikramda bulunan köylülerin ikramını geri çevirmişti. Hepimiz acıkıp susayınca ve köylerden de hayli uzaklaşınca bize ikramda bulunacak birilerine bakınmaya başladı. Volkanik kayalar arasında, tarlaların, bağların içinde dikenler kollarımızı, bacaklarımızı çizerken güçlükle ilerliyorduk.  Genişçe bir ırmağa ulaştık sonunda. Ortalıkta hiç kimse yoktu.

Kurbağalar ve su yılanları ırmakta özgürce yüzüyor, söğüt dalları ırmağa sarkarak hoş akisler oluşturuyordu. Irmağın yosunla kaplı kıyısındaki taşların üzerinde su kaplumbağaları bizi umursamadan  güneşleniyordu. Kaya kiliselerine ulaşabilmek için ırmağı geçmemiz gerekti. Su yılanlarının yüzdüğü ve derince gözüken ırmağı geçmeye hiç birimiz yanaşmadık. Üstelik bermuda pantolonlarımız ve keten ayakkabılarımız ıslanırsa yanımızda yedek giysilerimiz de yoktu. Selim abi ne yaptı ettiyse de bizi ırmağı içine girerek geçmeye ikna edemedi.

Susuzluktan dilimiz dönmüyor, konuşamıyorduk. Selim abi, “ırmağın ortasındaki suyun kaynak suyu olduğu için tertemiz olduğunu ve içebileceğimizi” söyledi. “Önce kendisinin ırmağın ortasına gitmesini ve avucuyla getirdiği sulardan bize içirmesini” istedik. Selim abi hemen önerimize uydu. Avucuyla bize su taşımaya başladı. O bir avuç suyla kıyıya gelene kadar avucunda hiç su kalmıyordu. Mecburen ortasında temiz su kaynağı olduğunu sandığımız ırmağa girdik. Suyun üstü ağaçlardan düşen dal ve yapraklarla kaplıydı. Yosunlar elimize ayağımıza dolanıyordu. Selim abi,  o mükemmel iletişim kabiliyeti sayesinde bizi o an kendi yöntemleri ile ikna etmeyi başarmış ve ırmağın ortasındaki sudan içmemizi sağlayarak hem susuzluktan ölmemizi, Aksaray’ın deyişiyle karakmamızı engellemiş hem de bize ırmağı geçirtmişti.


Irmak suyu kirliydi ve ortasındaki su da kaynak suyu değildi. Ama içmiştik, kurbağalarla göz göze gelerek, suyun yüzünde dik tuttukları başlarıyla bizi gözetleyen su yılanlarının meraklı bakışlarına aldırmadan.

Susuzluğumuz geçmişti ancak çok acıkmıştık. Tepeden vuran güneş bizi yakıyorken aç olmak, bir adım dahi atamamak anlamına geliyordu. Orada kalırsak ne olacağımız belli olmazdı.

Biraz yürüdükten sonra tarlasında bağdaş kurmuş, saptan, samandan yaptığı gölgeliğin altında oturan bir köylü gördük. Ona doğru ilerledik. Selim abi bize “köylünün yanına gittiğimizde bildiğimiz kadarıyla İngilizce konuşmamızı ve asla Türkçe konuşmamamızı tembih ederek olduğumuz yerde  beklememizi” söyleyip köylünün yanına gitti.

Selim abi köylüye selam verip konuşmaya başladı. Bizi göstererek bir şeyler anlatıyordu. Sonra bize el işareti yapıp yanına çağırdı. Gittik. Selim abinin tembihini tutarak bildiğimiz kadarıyla İngilizce konuşuyorduk. Aramızda haftanın günlerini ve yılın aylarını sayan, birden ona kadar sayıları sıralayan, renkleri birbiri ardınca durmaksızın söyleyenler vardı.

Çiftçi, azığında bulunan yufka ekmeklerden peynirli, domatesli dürümler yapıp verdi. Ayranından ikram etti. Meyve sundu. O ana kadar karşılaştığım en olağanüstü ziyafetlerdendi. Aç olmak her şeyin tadını daha da arttırmıştı.

Köylünün yanından ayrıldıktan sonra hepimizin şiddetle merak ettiği şeyi öğrenmek istedik. Köylü, neredeyse tüm azığını bize vermişti. “Nasıl oldu da azığını bize verdi” diye sorduk Selim abiye.

Selim abi, “bizleri yolda terk edilmiş olarak bulduğunu, bir turist kafilesinin kaybolmuş kişileri olduğumuzu sandığını” söylemiş köylüye. “Aç ve susuz olduğumuzu, bizi oralarda yapayalnız bırakıp gitmeye içinin elvermediğini, bu dağ başında bize yedirip içirecek bir şey bulamadığını ve bizim için yiyecek ve içecek aradığını” söylemiş gönlü zengin çiftçiye.

Köylü hiç ikiletmeden katığını bizimle paylaşmıştı. Hayatı tamamen şaka, yoğun iş koşuşturmasına rağmen hayatla dalga geçmek üzerine kurulu olan Selim abiye gülmeden edemedik. Katıla katıla gülmekten taşlı yollarda yürürken tökezleyip birkaç kez ayaklarımızı burktuk.

Selim abi, yemeğin üzerine bir sigara yakmak istedi ve elini gömleğinin cebinde taşıdığı sigara paketine götürdü. Paket boştu. Yanındaki tüm sigarasını yol boyunca içip bitirmişti. Acilen sigara bulması gerekiyordu. Dağ başındaydık, hiç bir bakkalın bulunmadığı Kapadokya doğasında, köylerden uzaktaydık.


Uzaklarda yayılan koyunlar gözüküyordu. Selim Abi, koyunlar varsa çoban da vardır diye bizi oraya doğru sürükledi. Koyunlara doğru ilerledik. Bu arada çoban köpeğinin bize saldırmaması için de artık görünür olan on dört, on beş yaşlarındaki yani tam bizimle yaşıt çobana sesleniyordu bir yandan.  

Çobanın himayesinde sürünün yanına gittik. Çoban oralarda hem de bu beline kadar ıslanmış kıyafetlerle ne yaptığımızı anlamak istercesine hepimizi hayretle süzüyordu.


Selim abi, çobanla tanışır tanışmaz hemen sohbete başladı. Sohbete birer sigara yakarak devam etmelerini önerdi. Çobanın gömlek cebindeki içinde birkaç tane sigara olan sigara paketine bakarak.


Genç çoban sigara ikramında bulunmadı. Az sayıda sigarası olduğunu; eğer Selim abiye sigarasından verirse kalan sigaranın akşama kadar kendisine yetmeyeceğini söyledi.


Selim abi, elini çobanın omzuna koyarak,” bizim buralara film çekmek için geldiğimizi, bir sürüye ve tabii ki iyi bir çobana ihtiyacımız olduğunu, benim Fatma Girik, kendisinin ortanca kız kardeşinin Müjde Ar, benim kız kardeşimin de yönetmen olduğunu” söyledi. Kendisi de yapımcıydı, şirketin sahibiydi. Geri kalanlar figürandı.


Fatma Girik ile tek ortak özelliğimiz kalın kara kaşlarımız ve mavi gözlerimizdi. Selim abinin kardeşine gelince geçekten Müjde Ar'ı andıran gözleri, bakışları, yüz biçimi vardı. Çoban çocuk  bizi dikkatle süzmeye başladı.


Selim abinin o sigarayı içip aklının başına gelmesi ve bizi bu dağ başından sağ salim tekrar kaldığımız kaplıca evlerine götürmesi gerektiğini bildiğimiz için oyununa sessiz kaldık. Ayrıca müthiş bir gün yaşıyorduk. Şaka gibiydi ve gülmekten düşme tehlikeleri atlatıp duruyorduk.


Annelerimiz bizi çok merak etmiş olmalıydılar. Evden öğleden önce çıkmıştık ve neredeyse beş altı saattir kimselerin kolay kolay uğramadığı ıssız dağ eteklerinde, tarlalarda, bağ aralarında dolanıyorduk. Hala kaya kiliselerine ulaşamamıştık. Oyunu bozmamalıydık.


Çoban çocuk aniden elini cebine götürdü ve Selim abiye sigara ikram etti. Selim abinin zekası yine sorunu çözümlemişti.


Bizi tepeden tırnağa ağzı açık halde süzen çocuğa Fatma Girik olarak, “benim hiç filmimi izleyip izlemediğini” sordum. Çoban, “hiç sinemaya gitmediğini; ama sakızların içinden çıkan artist resimlerinden görüp, bildiğini” söyledi. O zamanlar tek tek satılan sakızların kağıtları açılınca kimilerinin içinden artist resmi, kimilerinin içinden futbolcu resmi çıkardı.


“Resimlere benzeyip benzemediğimi” sordum. “Orada daha büyük gözüküyorsun abla, orada annen gibi duruyorsun, pek benzemiyorsun” deyince çok güldüm. Selim abi "Çok makyaj yapıyorlar da ondan." diye geçiştirdi keyifle sigarasını içerken.


Selim abi, “film çekmek için geldiğimizde çoban rolünde çocuğu oynatacağına, sürü olarak da kendi sürüsünü kullanacağına” söz verdi ve “bizim kaya kiliselerine nasıl ulaşacağımızı” sordu.


Rotamızı bilmeden, kaya kiliselerinin ne yönde olduğunu tahmin ederek, pusulasız; ama güneşe göre yönleri tayin edip ilerlerken kaya kiliselerinden çok uzaklaşmışız meğer. Gezelim derken kaybolmuştuk bu ıssız, zorlu yollarda. Çobandan kaybolduğumuzu öğrenince, Selim abi o zaman Zığa'ya nasıl gidebileceğimizi sordu. Zığa’nın arka sırtlarında olduğumuzu öğrenince de teşekkür etti. Hayli yorgun olarak akşama doğru kaplıca evlerine vardık.


Annelerimiz kapıda bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturarak bekleşiyorlar, bizim yolumuzu gözlüyorlardı. Bizi görünce şükürler ederek ellerini havaya kaldırıp, koşarak yanımıza geldiler, kollarımıza girerek bizi kaplıca evlerine götürdüler.


*****


O Selim abi ile uzun yıllar sonra, yakınlarda karşılaştım. Mutlu bir olay için Aksaray'daydık ve o mutlu güne Selim abinin de davetli olduğundan haberdar değildik. Aksaray’daki işleri birkaç kez bozulmuş, tatsızlıklar yaşamış. İşlerinin bozulduğu sırada müşterilerinin çoğunu yeni açılan mağazalara kaptırmış.  Yakınları ile arası bozulmuş, içkiye başlamış, eğlenceye düşmüş. Bu yüzden Aksaray’daki tüm düzenini bozup İstanbul’a taşınmış. İstanbul’a gittiğinden beridir biz de onu görememiştik. Aradan geçen birkaç on yıldan sonra Selim abi de Aksaray gibi çok değişmişti.


Yıllar sonra bir araya gelen ben ve kaya kiliselerine doğru çıktığımız yolculuktaki diğer kişiler yani sözde Müjde Ar, yönetmen, figüranlar bir resim çektirmek üzere yan yana geldik.

Sağ tarafımdan kasketli, dişleri dökülmüş ağzında takma diş de bulunmayan, avurtları çökmüş, saçsız, bir kulağının kenarı biraz kesik yaşlıca biri beni itekliyor, poza dahil olmaya çalışıyordu. Tanıdık geliyordu; ama kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Kendisini tanıyamadığımı fark etti. “Ben Selim abinim, hatırlayamadın mı?" dedi dişsiz ağzından dökülen güçlükle anlaşılan kelimelerle.


O an, zamanın ne olduğunu; ayların, yılların, on yılların geçerken neler götürdüğünü hiç bir tanımlamanın yeterli olamayacağı bir gerçeklikle anladım.Şu an, ne kaya kiliselerine giden yoldaydık ne de o hayatla dalga geçen Selim abiydi karşımdaki zayıf, saçları ve kulağı yanmış, işleri bozulmuş, dişsiz ağzıyla güçlükle konuşan, torunlarından bahseden adam.


O an hayatın yollarında olduğumuzu anladım. Hayatın yolu zordu, çetindi. Ihlara’ya giderken yol kaybetmeye de  benzemiyordu, hayat yollarında kaybolmak. Hayatta yolunu kaybedince çok şey kaybediyordu insan.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci, Temmuz 2010


Paylaş :

Bön oğlan Aliksanla akıllı kız Leyli

                                                            
Aksaray'ın Nevşehir'e sınır olan köylerinden birinde yaşıyordu Ali İhsan anasıyla. Ona uzun uzun Ali İhsan demezdi öyle kimse köyde. Kendisine Aliksan denildiğinden beri, biri ona Ali İhsan dese bile dönüp bakmazdı arkasına Aliksan.

Annesi Eşe, tek oğlu Aliksan’ı tek başına doğurmuş, tek başına büyütmüştü. Aliksan’ın babası bin dokuz yüz otuz yılında öldüğünde annesi ona hamileydi. Ölen kocasından yüklüce miras kalmıştı Eşe kadına. Biraz da bu yüzden çok isteyen oldu Eşe'yi  kocasından sonra. Evlenmedi Eşe, oğlu adamakıllı ortaya çıksın istedi önceleri. Oğlunun bön olduğunu herkes anladıktan,  oğlanın adı böne çıktıktan sonra Eşe kadın da gerçeği kabullendi.  Üvey baba, üvey  kardeşler oğlunu kandırır, elindekini avucundakini alır, ortada bırakırlar korkusuyla bir daha kocaya varmadı. Zaten ölen kocasının anası babası, kardeşleri ile yan yana idi evi. Onlar göz kulak oluyordu Eşe'ye de oğluna da.

Zengin kadındı Eşe, ele güne muhtaç olmuyordu. Ölen kocasının kardeşleri de kendi kardeşleri de yardımına koşuyorlardı o tarlaya tapana giderken, bağa bahçeye yetişirken; ama her işin ucundan ille o da tutacaktı. Bir müddet sonra bağa bahçeye, çifte koşan, her şeyi kotaran Eşe’nin kadın olduğunu herkes unuttu. Kendi bile.

Bal kabakları düz damın üzerinde.
Eşe,  yine o işten bu işe yetişmeye çabalarken emeklemeye başlamış Aliksan, damdaki kocaman tatlı kabaklarına ulaşmak için kesme taştan tek kat evin daracık, sivri taş merdivenlerini sessizce tırmanmıştı.  Güneşin altında, toprak damda dizili duran tatlı kabakları, koyu turuncu renkleriyle gözünü almıştı küçük çocuğun. Emekleye emekleye kabakların yanına varınca sevinçle ellerini çırptı  Aliksan. Çığlıklar attı.

Küçük ellerini kabaklara vurunca çıkan pat sesini işittikçe neşesi artıyor, öbür kabaklara da vurmak için ağzından salyaları aka aka emekleyip bir diğer kabağa koşuyordu. En uçtaki kabağa gelinceye kadar emekledi sıralı kabaklara vura vura. Damın köşesinde, en uçta duran kabağa vurmaya başladı gülerekten. Kabaktan çıkan pat pat seslerine kendi kıkırdaması karışıyor,  neşeyle daha hızlı vuruyordu. Aliksan kabağa vurdukça kabak iteklendi, yuvarlandı. Aliksan, kabağa abanmışken kabak damdan düştü. Aliksan da  düştü damdan; sarıldığı kabakla birlikte.

Yere düşen kabağın parçalanan sesi ile bebeğin düşüş sesi birbirine karıştı. Damdan yere düşen kabak  parçalanmış, içindeki lifli kısım etrafa yayılmış, çekirdekleri her yana saçılmıştı. Eşe kadın  sese doğru baktığında yüzüne gözüne kabak parçaları, çekirdekleri bulaşmış Aliksan’ın yerde sesi çıkmadan ağlayarak yattığını gördü.

Eşe kadın, allı güllü pazenden şalvarını savurtarak ok gibi fırladı yerinden. Oğlunu kucakladığı gibi yerden kaldırdı.  Oğlan nefes alamıyordu. Neredeyse morarmak üzereydi. Eşe, bağırmaya başlayınca komşular yetişti. Oğlanın sırtını, göğsünü ovaladılar, küçük ellerini, bacaklarını hafiften ovdular. Yüzüne su serpip peşkir ile havalandırdılar. Aliksan, yavaş yavaş gözlerini açtı. Boş boş bakıyordu gözleri.

Damdan düştükten sonra Aliksan bir daha güle oynaya  avluda emekleyen, gözü oyunda olan o eski bebek olmadı. Eskisi gibi ne çığlıklar attı ne ellerini çırptı. Oturduğu yerde oturuyor, öylece boş boş bakınıyordu gelene gidene konuşmadan.

Aliksan altı yaşındayken bir gün Eşe sabahtan  bağa gidecekti. Çubuk budamaya.  Hemen yan evlerde oturan kayınbiraderlerinin çocuklarını kendi avlusuna çağırdı Eşe; Aliksanla oynasınlar, ona bakar olsunlar diye.  Önlerine biraz kavurga, iğde, kuru siyah üzüm koyup Aliksan’ı da onlara emanet etti Eşe. Giderken de oğluna,
-Burada dölekçe otur, sakın kalkma yerinden. Irama ha. Bir yere gitme, dedi.

Bağdaki budama işleri bitip, akşam eve döndüğünde oğlunu oturttuğu yerde oturuyor buldu Eşe.  Kayınbiraderlerinin çocukları avluda oynamış, koşmuş; ama Aliksan, annesinin dölekce yani uslu uslu oturmasını istediği yerden kalkmamıştı. Onu oyuna çağıran amcasının çocuklarına da,
-Anam kalkma dedi. Kalkmam, ben dölek dölek oturacam burada, demişti.

Komşu evlerden birinde yufka ekmeği yapılıyordu. Eşe'yi de yardım için çağırmışlardı. Kadıncağız hemen koşturdu komşusuna yardım etmek için. Gitmeden önce de beyaz renginden dolayı köylülerin ak dedikleri ama ak sözcüğünü kısaca aa diye söyledikleri aa bakla yani kuru beyaz fasulye pişirdi akşam için.  Çömlekte, tandırın içinde. Kendisi evde yokken gelen giden olursa çömlekteki aa baklayı görüp yememeleri için çömleği, ters çevirdiği koca bakır kazanın altına sakladı. Oğlunu da,
-Kazanı yerinden oynatma. Çömlek görünmesin, diye tembihledi.

Eşe, komşuya yufka ekmek yapmaya gittikten biraz sonra komşu köyde yaşayan akrabaları  çıkageldi gittikleri av dönüşü. Eşe’nin akrabaları Demirciköy’deki göle ördek avına gelmişler, kendi köylerine dönmeden önce hazır buradayken Eşe'ye de uğrayıp, hal hatır sormak istemişlerdi.  Avladıkları angutlarla doluydu kemerleri. Akşama ördek ziyafeti çekecek oldukları hemen anlaşılıyordu.


Aliksan’ı görünce başını okşadı avcı akrabalar.  Eşe'yi  sordular  oğlana.
-Anam yok, komşuya yufka ekmek yapmaya gitti. Kazanı da yerinden kaldırmayın. Altında aa bakla saklı, kimse görmesin.

Tandırda pişmiş çömlekte fasulyeyi duyan akrabalar şöyle bir birbirine baktı. Dönüp bir de kemerlerinden sarkan angutlara baktılar. Köylerine varacaklar, angutları kesip, yolup, içini temizleyecekler sonra da karıları pişirecekti. Yani uzunca bir süre sonra yemek yiyeceklerdi. Avcı akrabalar kazanı kaldırıp çömlekteki fasulyeyi yemeye koyuldu. Çömlekte pişen fasulye lokum gibi olmuştu. O kadar lezzetliydi ki çömleğin dibi göründü. Çömleğin dibi görününce  daha eğleşmeden köylerine ulaşmak için yola düştü avcı akrabalar. Eşe eve geldiğinde çömleğin dibinde tek bir fasulye bile kalmamıştı.

Aliksan delikanlı olduğunda adı çoktan böne çıkmıştı köyde. Okumayı sökemeden okulu bırakmış, tarlada tapanda işe yaramamış, davarları güdememişti. Hiçbir iş emanet edilmeye gelmiyordu Aliksan’a. Anası onu tarlaya gönderse yolda nereye gideceğini unutup dönüp anasına soruyordu ya da anası onu bağa gönderdiğini sanırken oğlan kavaklığa gidiyor,  kavaklarının birinin altında, esintinin ninnisiyle uyuyakalıyordu. Anası Eşe koşturuyordu hala her işe.

Köyün kızları bu zengin ama bön oğlanı beğenmiyordu. Onu gördükleri yerde kıkırdaşıyorlar; dirsekleriyle birbirine vurup, oğlanı diğerlerine göstererek gülüşüyorlardı. Oğlan, kızların su başına gidiş vakitlerinde ortalarda dolanıp duruyordu; ama nafile. Kızlar gülüyordu gülmesine ancak bu gülüş o çapkın gülüşlerden değildi. Alaycı alaycı gülüyordu kızlar.

Eşe, gözü arkada kalsın istemiyordu kendinden sonrasını düşünerek. Oğlunun mürüvvetini görmek istiyordu. Evermek istiyordu oğlu Aliksan’ı. Baş göz edip, yuvasını kurmak niyetindeydi oğlunun, dünya gözüyle. Eşe, birkaç kez köyün güzel kızlarına dünür gitmek istemiş, beğendiği kızların evlerine haber salmıştı. Verilecek kızlarının olmadığı haberi gelmişti babalardan hiç bekletmeksizin. Çabaları boşa çıktı Aliksan’ın anacığının, everemedi oğlunu. Hevesi kursağında kaldı.

Eşe, oğlunu kendi köyünden everemeyince “Bu köyden olmazsa çevre köylerden kızlar olur o zaman” diyerek çevre köylerdeki kızlara dünürcü gitmeye başladı. Ya oğlanın bön bön bakan gözlerini görünce ya da daha evvelden namını duyduklarından olacak, çevre köylerin kızlarının babaları, kızlarını Aliksan’a vermediler. Hatta içlerinden tez elden oğlanla anasını baştan savanlar da çıktı.

Eşe, kendi köyüne uzak bir köyde fakir bir kız olduğunu duydu.  Çok da akıllı, becerikli  bir kızdı Leyli. Eşe de  zaten akıllı bir gelin istiyordu bön oğluna. Tarlaları, bağı bahçeyi, kavaklıkları, evi çekip çevirecek, oğlanın yapamayacağı ne var ne yok yapacak, kotaracak, her işe koşturacak bir gelin.

İpekli kumaşlar, kenarı iğne oyalı yemeniler, beş şiş ile ördüğü yün çoraplar, beşibiryerdeler, sarliralar, bilezikler ve anneannesinden kalma ucundan üç tane penes altın sarkan fes alınlığının ortasına takılan gümüş fes iğnesi, kızın babası için gümüşten enfiye kutusu, içi elmaslarla dolu köstekli bir saat koyduğu, üzeri kanaviçe işlemeli beyaz patiskadan bohçayı sırtlayıp kalktı. Dünürcü gitti uzak köye Eşe, yanında oğluyla. Aliksan’ı da sıkı sıkı tembihledi kızın evinde ağzını sakın ha  açmaması için.

Bön oğlan Aliksanla annesi Eşe, sabah tezce atlarına atlayıp yola düşmüş,  erkenden gelmişlerdi uzak köydeki kızın evine. Samandan damlı toprak eve gelince elinde taşıdığı büyükçe bohçayı açıp içinden kenarı iğne oyalı, üzerine küçük çiçekler işlenmiş daha küçük bir çıkını alıp, bohçayı evin giriş kapısına bıraktı Eşe.

Daha kızın babası ve abileri henüz tarladan dönmemişti Eşe ile Aliksan dünürcü olmak üzere geldiklerinde. Leyli’nin annesi, ana oğlu konuk odasına aldı, ağırlamak için. Kız da kulağı konuk odasında, dışarıda tedirgince konuşulacakları beklemeye başladı. Leyli’nin kulağına oğlanın bön olduğu çalınmıştı. Aliksan o kadar saftı ki onun bönlüğünü duymayan kalmamıştı çevre köylerde bile. Aliksan’ın köyünden bu köye gelin gelen kızlar, oğlanın bönlüklerini anlatırlardı çeşme başında, tokaçlarla çamaşır döverken ırmak kenarında ilk fırsatta.

Kızı pek beğendi Eşe.  Kız güzeldi,  akıllıydı da. Eşe’nin gözlerinin içi güldü kızı yakından tanıyınca. Hemen nişan yapmak istedi içten içe. “Kız ne isterse kıza onu alacağını,  takacağını yeter ki kızı oğluna vermelerini” söyleyecekti kızın babasına, abilerine.

Hal hatırdan sonra ikramlık neler istendiği sorulunca Aliksan süt içmek istedi. Eşe, oğlunun böğrüne dirseğini vursa da oğlan ille de süt içmek istedi. Sabah erkenden yola düştükleri için sütünü içememişti zira. Kızın annesi mutfağa koştu. Kilere baktı. Süt kalmamıştı. İnekten süt sağmak için ahıra gitti. Eşe de kadının peşinden seğirtti ne kadar zahmet verdiklerini, oğlunun kusuruna bakmamasını söylemek biraz da ahbaplığı ilerletmek için. Aliksan, konuk odasında tek başına kalakaldı. Dışarıdan,  içerde olup bitene kulak kabartan Leyli bunu fırsat bildi, konuk odasına süzüldü.  Kızı görünce nutku tutuldu Aliksan’ın. Olanca aklı da gitti başından.  Leyli de Aliksan’ın gözünün içine bakarak tatlı tatlı gülümsedi.

-Sen şu öte köyden beni istemeye gelen delikanlı mısın?
-He ya.
-Ananla geldin de mi?
-He yaa.
-Anan olmadan buradan kendi köyüne tek başına gidebilin mi?
-Suyla gidersem köyü bulurum. 
Kız dudaklarını bükerek gizlice gülümsedi.
-Cebinde kaç liran var, diye sordu kız.
Aliksan, elini cebine soktu. Bir tane beş kuruşu  iki tane de on kuruşu vardı cebinde.
-Paralarını saysana, dedi kız.
-Anamla sayarım. Anam olmadan şaşırır kalırım.
Kız avucunda sakladığı gümüş lirayı gösterip;
-Sana bunu versem bana cebindeki tüm parayı verir misin?
Oğlan, bir kızın elindeki tek gümüş liraya bir de kendi cebinden çıkan biri beşlik ikisi onluk üç adet paraya baktı baktı, bir daha baktı;
-Benim üç tane param var senin bir tane. Benim param senden çok. Beni kandırıyon sen, vermem, dedi.

Leyli Aliksan’a biraz beklemesini söyleyerek dışarı çıktı. Çok geçmeden döndü elinde kenarına zürafa yapılmış biraz eskice, sade bir bohçayla.
-Bu benden anana hediye.  Bunu ona verirsin sonra.

Kız daha konuşmadı. Gülerek çıktı konuk odasından. Oğlanın gerçekten bön olduğunu gözleriyle görmüş, anlamıştı.

*****


Leyli’nin babası ve abileri akşama doğru eve gelince Eşe küçük çıkını açıp hediyeleri dağıttı. Hediyeleri görünce kızın babasının gözlerinde beliren ışıltı, beşibiryerdelerin, gümüş enfiye kutusunun ve köstekli saatin pırıltısını söndürdü. Yüzü güldü Leyli’nin babasının. Köstekli saati hemen eski yeleğinin cebine yerleştirdi. Ucundaki gümüş zinciri yeleğinin düğmeleri arasından sallandırdı. Eşe, elinde tuttuğu kırmızı kadife kurdeleye dizilmiş yedi beşibiryerdeyi  göstere göstere  sadede geldi. Allah'ın emri peygamberin kavliyle Leyli’yi babasından istedi. Eşe, köyünden kadın başına sık sık bu uzak köye gelip gidemeyeceğini anlatıp, yanında getirdiği hediyeleri sunduktan sonra söz kesmek istedi. Kızın babası biraz düşünüyormuş gibi yaptıktan sonra kızını Aliksan’a verdiğini söyledi  Eşe’ye.






Leyli’nin anası odadan çıktı. Kızına, babasının onu Aliksan’a verdiğini söyleyecekti. Doğruca kızının odasına yollandı.

Aliksan, az ötesinde duran bohçayı annesine vereceğini hatırlar hatırlamaz bohçayı annesine uzattı. Eşe, bazı yerleri sandık sarısı olmuş nakışsız bohçayı aldı, açtı. Bohçanın içinden Eşe’nin ipekli kumaşlar, yemeniler, çoraplar koyduğu kendi getirdiği bohça çıktı. Bembeyaz oldu Eşe’nin yüzü. Başını kaldırıp bakamadı bile.
-Bohçamızı elimize verdiler  oğlum. Bize yol göründü, diyebildi sadece.

Leyli, evin hiçbir yerinde yoktu. Annesi samanlığa kadar baktı kızını bulmak için.  Komşulara sordu, onlarda da değildi kız. Akşam çoktan indiği için çeşme başında da olamazdı kızı; ama kadın bir umut oraya da gidip baktı. Leyli hiçbir yerde yoktu, kaçmış olmalıydı.
*****
Aliksanla anasının yaşadığı köyden geçen ırmak, kızın köyünden de geçerdi.  Irmak boyu takip edilerek bir köyden diğerine kolaylıkla ulaşılırdı. Çalılı, dikenli, taşlı ırmak boyunca gitmek hem zor olacağı hem de uzun zaman alacağı için sadece balık tutan avcılar bazen  bir köyden diğerine ırmak boyunca ulaşırdı. İki köy arasında gidip gelenler, daha kısa buldukları,tarlaların kenarından geçen toprak yolu kullanırdı. Aliksan, yol boyunca diğer köylere dönen  sapaklarda şaşacağından  “Suyla gidersem yolu bulurum“ diyerek aslında yol bel bilmediğini, ırmak gibi takip edilebilecek bir iz, işaret olmadan şu köyden şu köye gidemeyip kaybolacağını söylemişti kıza farkında olmadan. Kızın avucundaki gümüş lira tek olduğu için kızın parası az, değeri küçük sanmıştı Aliksan. Paranın değerinin para adedine bağlı değil de paranın üzerinde yazan değere bağlı  olduğunu bile bilmiyordu. Bön oğlan, kendi cebindeki otuz beş kuruştan ibaret üç adet paranın, bir adet gümüş liradan daha fazla değere sahip olduğunu sanmış böylece hesap kitap bilmediğini, rahatlıkla kandırılabileceğini, elindekini avucundakini kaptıracağını sezdirmişti kıza. Kız da oğlanın gerçekten bön olduğuna iyiden iyiye emin olmuştu. Aliksan’ın bön olduğunu yaptığı sınavla kendi gözleriyle gören Leyli ne yapacağına da o an karar vermişti.

Leyli, kendisini babasından defalarca istemesine rağmen babasının sırf zengin olmadığından kızını vermediği Adem'e haber etti. Adem zeki, akıllı fikirli, çalışkan bir taş ustasıydı. Akşama sevdiği kızın babası eve döndüğünde babasının Leyli’yi bu bön; ama zengin oğlana vereceğinden emin olduğundan kıza kaçmayı önerdi. Aslında kaçmayı değil, teliyle, al duvağıyla, davuluyla zurnasıyla, sinisiyle gelin olmayı bekleyen Leyli, bön oğlanla evlenmektense usta bir taş işçisi olan, ekmeğini taştan çıkaran zengin değil; ama akıllı, zanaat sahibi Adem ile kaçmayı yeğledi. Akıllı kızın tercihi akıllı kocadan yana olmuştu.
*****

Kızının kaçtığını anlayan anası, çaresiz konuk odasına girip utana sıkıla, ezile büzüle kızının kaçmış olduğunu söyledi. Aliksan pel pel baktı kadına. Leyli kendine kaçtı sandı ilkin. Durumu anlayınca “Kopun onun arkasından, kopun yakalayın. Ben onu isterim. Onu isterim ben” diye sızlanırken annesi Eşe kendi kendine;
-Oğlum deli malı ne etsin, oğlum akıllı malı ne etsin” atasözünü mırıldanabildi.

Haklıydı Eşe kadın. Aklı olmayan ne kadar malı mülkü olsa elinde tutamaz, saçıp savurur, bitirir eritirdi. Aklı olansa, aklıyla birini iki,  ikisini beş yapardı. Elindekileri en iyi şekilde değerlendir, ele güne muhtaç olmaz, rahatça yaşar giderdi. Akıllı kız, şu an varlıklı; ama varlıktan yokluğa düşmesi an meselesi olan bön oğluna varmayıp, şu an zengin olmayan; ama aklıyla, zanaatıyla karısını gül gibi geçindirecek hatta belli bir variyete bile ulaşması pek muhtemel taş ustasına kaçarak aslında akılsızca; ama zengin bir hayatı değil, kararında; ama akıllıca yaşanacak bir hayatı seçmişti. Bön bir dünyanın har vurup harman savrulacak zenginliği yerine akıl dolu bir dünyanın hayatı kolaylaştırıcı  ufuklarına kaçmayı yeğlemişti Leyli.
(Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 2011

Paylaş :

Rüzgara karşı savaşan gelincikler adlı öyküm, 11.10.2012 tarihinde;
www.kadinhaberleri.net internet gazetesinde yayınlandı.

Acemi Demirci, 13.10.2012; 00:47
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci