5 Kasım 2012 Pazartesi

İki anakız; biri varendada, biri sokakta

İki anakız; biri varendada, biri sokakta
Havuza bakan varenda öğleden sonra güneş almadığından Suna ve annesi o saatlerde orada oturur, misafirlerini, yazlık sitenin Arnavut kaldırımlı sokağına bakan bu gölgeli varendada ağırlardı. Suna, elinde koca bir tepsiyle, mutfakla salonun bir olduğu alt kattan varendaya çıkarken yüzüne püfür püfür esen Çeşme rüzgârı vurdu. Annesini yine rüzgârın erişemediği en kuytu köşeye oturtmuştu.
Sabah kahvelerini başka bir komşuda içmiş sitenin gezenti kadınları, öğleden sonra da Suna ve annesini ziyarete gelmişlerdi. Havuza baka baka çay içmeye. Suna, misafirlerine ikram ettiği çayın yanına her zaman dolapta hazır beklettiği kuru pastalardan, kurabiyelerden, sütlü tatlılardan, sebzeli böreklerden koyardı. Bu varendada öğleden sonra havuza bakarak çay içmek, hem serinlemek hem de en özenlisinden ağırlanmak demekti.
Suna, ince belli çay bardakları ile dolu tepsiyi mavi, yeşil, mor çiçeklerle desenlenmiş keten örtülü masanın üzerine koyarken gözlerini tepsiden kaldırdı. Hemen bahçe duvarının dibinde durmuş kendisine bakan bir kız gördü. Gözgöze geldiler. Bayağı bir yokuşta kalan evlerinin yolunu çıkana kadar yorulmuş ve nefeslenmek isteyip duvara yaslanıp kalmış daha önce hiç görmediği bu kız, annesiyle birlikte sağa sola bakınarak bir tanıdıklarının evini arıyor olmalıydı. Anakızın gezmeye geldikleri belliydi, meraklı bakışlarından. Suna, gözgöze geldiği yirmi beş, otuz yaş arası kızın, bu sıcak havaya aldırmadan  annesiyle güneşin altında durmasına bakarak olsa olsa gezmek amacıyla buraya  geldiklerini  düşündü. Sıcağa rağmen gezmeye buralara gelmiş kıza neredeyse imrenerek baktığı komşularca fark  edilecek diye utanıp hemen gözlerini tepsiye çevirdi.
Komşu kadınların çaylarını masaya bıraktı. İzmirliler’in kahve ikram ederken hep yaptığı gibi bir de çifte kavrulmuş sakızlı lokum kâsesi koydu masaya. Kırmızı dolmalık biber, pırasa ve mantar kavrulup içine koyulduktan sonra kalem böreği gibi sarılarak galeta ununa bulanıp kızartılmış mis gibi kokan böreklerden ve evvelce yaptığı kurabiyeleri daha önceden masaya yerleştirmişti.  Komşu kadınlar, çayları masaya konar konmaz şeker kâsesine uzanıp bardaklarına şeker atmaya koyuldu. Böreğin kokusuna daha fazla dayanamayarak küçük cam tabaklarına ikişer üçer börek alma yarışına girmişlerdi bile.
Komşu kadınlar böreklerini iştahla yerken çayları hemen bitiveriyor, Suna da sık sık yerinden kalkıp komşuların çaylarını tazelemek için boş bardaklarla dolu tepsiyle içeri geçiyordu. Başı dönmüştü neredeyse girip çıkmaktan. Annesine de göz kulak oluyordu tüm bu telaşın içinde. Annesi “Rüzgârın biraz sertleştiğini ve üzerindeki şalın ince geldiğini” söyleyerek daha kalın bir şal istedi. Suna, çayları tazeledikten sonra annesinin orta kattaki odasına gitmek için merdivenleri hızlı hızlı çıkıp, şalı bulup getirdi.
Komşulardan Pınar, ağırlanmaktan ve ikram görmekten çok hoşlanırdı. Üç bardak çay içtikten sonra “bundan sonraki çaylarını limonla içmek istediğini” söyleyip Suna’dan limon istedi. Daha yerine oturalı birkaç dakika olmuş ve bir türlü fırsat bulup içemediğinden hayli soğumuş bardağından bir yudum çay almıştı ki, Suna yerinden bir kez daha kalkıp içeri koşturdu. Her seferinde varendadan içeri girmeden önce varendada giydiği dışarı terliklerini çıkartıp içeride bıraktığı ev terliklerini giyiyordu ayaklarına. Çok titizdi Suna. İçerideki terliğiyle dışarı çıkmaz, varendada giydiği terlikle de içeri girmezdi.
Suna, bir limonu küçük bir porselen tabağa dilimledikten sonra getirip, Pınar’ın önüne bıraktı. Tam yerine oturmuştu ki Pınar’ın annesi ve teyzesi susamışlardı, Suna’dan su istediler. Çok turşu yemişlerdi öğle yemeğinde, içleri yanıyordu şimdi.
Suna bir kez daha içeri girdi terliklerini değiştirerek. Sürahiyi ve su bardaklarını bir tepsiye koyup varendaya döndü. Bardaklara su koyup, isteyenlere ikram etti.
Pınar’ın küçük ve arsız kızı lokumlara dadanmıştı. Acele acele ağzına birbiri ardı sıra lokumları tıkarken lokumlar boğazına kaçtı. Çocuk öksürmeye başladı. Elindeki lokumu,  lokum kâsesine koymak isterken kâseyi yere düşürdü. Kâse, kırılıp tuzla buz oldu. Cam kırıklarıyla lokumlar etrafa saçılıp, birbirine karıştı.
Suna tekrar içeri koşturdu. Elinde süpürge, faraş ve paspasla geri döndü. O, varendayı temizlerken kimse yerinden kımıldamadan oturduğu yerde ayaklarını kaldırdı. Suna, kaldırılmış ayakların altına eğilip, ortalığa saçılmış cam kırıklarını temizlemeye çalışıyordu iki büklüm. 
Eğile büküle yeri temizlerken kan beynine sıçradı. Zaten sabah annesine banyo yaptırırken buhardan etkilenmiş tansiyonu hafiften oynamıştı. Üstüne de akşam yemeğe gelecek kardeşi  ve yeğenlerine onca yemek hazırlamış, koca bahçeyi sulamıştı. Tam işlerini bitirip öğleden sonraları gölge olan varendaya kaçmıştı ki neredeyse her gün bu saatlerde gelen Pınar, annesi, teyzesi ve gürültücü yaramaz kızı yine çıkagelmişti ikindi çayı içmeye.
Varendada çay içildiğini gören ve öğleden sonraları “migrenim tuttu” diterek içeri tıkılıp, misafir gelmesini önleyen Gülşen, tam karşı evde çay içilip kurabiye, börek yendiğini görünce hemen kapıdan fırladı. Soluğu Suna ve annesinin gölgeli varendasında aldı.
Suna, varendayı temizleyip, yerine oturmuş; artık iyice soğumuş çayından bir yudum almıştı ki Gülşen çıkageldi. Suna,  bu kez da hala bitiremediği kendi çay bardağını bırakıp, Gülşen’e çay getirmek için içeri geçti. Bir de tabak koydu önüne, masadaki börekten, kuru pastalardan, kurabiyelerden alabilsin diye.
-Lokum da ver Gülşen teyzene kızım, diye çıkıştı Suna’nın annesi. Suna, yerinden fırlayıp üçüncü kattaki buzdolabına koşturdu. Merdivenleri kolay çıkamadı bu kez. Dizleri tutmuyordu. Lokumlarla aşağıya döndüğünde, Gülşen çayını bitirmişti. Bu kez Gülşen’e çay tazelemek için yeniden içeri girdi. Pınar’ın huysuz kızı, yeni gelen lokumlara saldırıyordu; Suna, Gülşen’in çayını tazelemek için  içeri girerken.
Varendaya dönmüş koltuğuna daha yeni oturmuştu ki içerden cep telefonun sesi duyuldu. Annesinin telefonu çalıyordu. Suna, hala yarılayamadığı çay bardağına uzanmaktan vazgeçip telefonu almak için koşturdu. Telefonu açıp, annesine uzattı. Yaşlı kadının kulakları tam duymadığından telefonu yeniden Suna’ya verdi  konuşması için.
Arayan, akşam yemeğe gelecek olan kardeşiydi. Mangal yapmak istiyorlardı geldiklerinde. Suna, akşam için yemek yaptığını söylese de “hem yemekleri yiyeceklerini hem de oğullarının mangalda köfte istediklerini” söyledi kardeşi Suna’ya. Mısır közleyeceklerdi mangalın kalan ateşinde, köfteden sonra. Onlar gelmeden mangalın hazır edilmesini istemişti kardeşinin karısı.
Suna, yorgunluk çökmüş bakışları ile telefonu kapatıp bahçeye indi. Varendanın altındaki bahçe malzemelerini koydukları küçük deponun  ufak demir kapısını  açıp, mangalı çıkardı. Koltuğuna oturmuştu ki, gözü kolundaki saate ilişince ok gibi fırladı yerinden. Annesinin ilaç saati geçmek üzereydi. Bir kez daha annesinin orta kattaki odasına tırmandı. İlaçları buldu. Elinde ilaçlarla varendaya döndü. Annesine ilaçlarını içirdi. 
Yaşlı kadın ilaçlarını içtiği sudan bir yudum almıştı ki suyu soğuk buldu. Bardağı uzatarak suyu ılışlamasını istedi Suna’dan. Suna, elinde su bardağı ile hem mutfak hem salon olan alt katın varendaya açılan kapısından içeri girdi. Sıcak çay suyundan biraz ekledi ve annesine götürdü. Bu arada çaydanlıktaki suyun neredeyse bitmek üzere olduğunu gördü; ama üzerine su ekleyemedi. Annesi ılımış su bekliyordu ilaçlarını içmek için. 
Pınar, annesi, teyzesi, Gülşen, börekleri, kurabiyeleri yiyip bitirdikten sonra birer de keyif çayı içmek istediler havuz başında. Şöyle püfür püfür esen ikindi rüzgârına karşı. Etrafı yaseminler, hanımelleri ile çevreli varendada, mis kokular arasında. Bahçedeki ağaçlara konmuş onca kuşun cıvıltısı içinde.
Suna, gözü sadece üç yudum alabildiği artık  iyice soğumuş çayında içeri geçti. Çaydanlığa su doldurup döndü varendaya.
Kadınlardan bazıları keyif sigarası yakmışlardı. Suna’nın annesi rahatsız olup öksürmeye başlayınca sigaralarını alelacele ortada kül tablası olmadığından çay bardaklarına atarak söndürdüler.  Suna, misafirlerine temiz çay bardakları getirmek için içeri geçti bu kez de.
Kadınlar akşam çökmek üzereyken evlerine yollanırken annesi odasına çıkmak istedi. Suna, annesinin kollarına girerek onu güçlükle orta kata çıkarıp yatağına uzandırdı. Biraz dinlenmek istemişti annesi.
Annesini uzandırdıktan sonra varendadaki masanın üzerini temizlemek için Suna aşağı indi.  Çayı öylece yarım kalmıştı. Çoktan soğumuş, içilemez hale gelmişti. Kendisine tekrar çay koyup içecek gücü kalmadığından Suna, onca boş bardak, tabak olan masanın başına çöküp kaldı. Tek bir bardak dahi taşıyacak hali kalmamıştı yorgunluktan.Her öğleden sonra havuz kenarında keyifle çay içen misafirlerinin aksine o, varendanın keyfini hiç çıkaramadığı bir günün ardından akşama yapılacak mangalın yorgunluğunu düşünürken öfke ve yılgınlıkla  havuza baktı.
**************
Suna, elli yaşını geçeli hayli zaman olmuştu. Ancak yaşını hiç göstermiyordu. Taş çatlasa kırk beş gösterirdi en fazla. Liseyi bitirdikten sonra okumamıştı. Hoş birisiydi. Boylucaydı. Kilosu yerindeydi.  Yeşil gözlü, kumral, güzelceydi. Evlenmemişti. Evde kısmetini beklerken ablası üniversiteyi bitirmiş, evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Suna, ablası işteyken onun çocuklarına baktı, büyüttü. 
Evden dışarı çıkamaz olmuştu iki küçük yeğenini büyütürken.  Çocuklar okula başlayana kadar eve hapsoldu Suna. Sadece annesini hastaneye götürmek, bakkaldan ya da pazardan alışveriş yapmak için evden çıktığı olurdu.
Artık evlenme yaşı geçtiğinde, annesinin sağlığı iyice bozulmuştu. Annesi ile başbaşaydılar İzmir’deki evlerinde. Kardeşleri evlenip uzaklaşalı çok olmuştu.Ona bakmaya başladı bu kez Suna. Yine eve kapanmış, evin çekip çevrilmesi, temizliği, alışverişi, her şey onun üstüne kalmıştı.
Küçük erkek kardeşi bir yazlık aldı Çeşme’den. Annesinde solunum yolları rahatsızlığı baş gösterip, yazın İzmir’in insanı boğan neminden uzaklaşsın diye. İzmir’e yakın, gelip gidişi kolay; ama rüzgârlı bir yerde. Suna ve annesi böylece yazları Çeşme’de geçirmeye başladılar.
Suna, bu kez de Çeşme’de eve tıkılıp kaldı. Bütün gün hasta annesine bakıyor; annesini bırakıp bir yere çıkamıyordu. Zaten tek başına bir yerlere çıkmayı unutalı çok olmuştu. Korkar olmuştu son yıllarda, tek başına sokağa çıkmaktan. Ortalık kapkaççı, dolandırıcı ile dolmuştu.
Tek başına yaşayan anakıza çekinmeden her gün, her saat gelip gidiyordu komşu kadınlar. Artık her öğleden sonra Suna ve annesinin varendasında havuza bakarak çay içip pasta börek yemek adetleri olmuştu Pınar’ın, annesinin, teyzesinin ve Gülşen’in. Canına yetmişti bu ağırlamalar Suna’nın; ama hoşnuttu. Birileri gelsin, halini hatırını sorsun istiyordu. Oysa Suna, hiç olmazsa ara sıra birileri de onu ağırlasın istiyordu. Yaşı öyle genç değildi ki artık. Her gün, her gün onca ikram, ağırlama onu yoruyor, bunaltıyordu. Usanmıştı. Canından bezmişti nerdeyse.
Aklına, öğleden sonra bahçe duvarının dibinde duran, gezmeye çıkmış anakız geldi. En fazla otuz yaşında olmalıydı kız. Hatta o kadar bile değildi. Belki yirmi beş. Gözgöze gelmişlerdi kızla. İmrenmişti içten içe annesiyle elele verip gezmeye çıkan o kıza. Belki akrabalarının belki komşularının yazlığına çıkagelmiş olmalıydılar. O kadar öykünüyordu ki gezen tozan insanlara. İstediğinde evden çıkıp, şöyle bir dolanıp hava aldıktan sonra eve dönen anakızlara, kadınlara.
Oysa Suna, bu yaşında bile bilmiyordu sokaklarda yürümeyi, tembelce vitrin bakmayı. Hayatı dört duvar arasında geçmişti. Hala da dört duvar arasında geçip gidiyordu. Tarlasından topladığı sebzeleri satmaya gelen Fatma bile her gelişinde tam bahçe kapısının önünde durduğundan, alışveriş yaparken bile kapı dışına çıktığı pek olmazdı. Sadece çöpleri atmak için bahçe kapısının birkaç adım ötesindeki çöp kutusuna kadar akşamları bir iki adım yürürdü. O gözgöze geldiği, annesiyle gezen kıza ne kadar gıpta ettiğini düşündü.  
İsteyince yazın sıcağına bile aldırmadan kalkıp gezmelere gidebilen, istediğince yürüyen, dolaşan biri olmayı nasıl isterdi. O kızın yerinde olmayı nasıl da isterdi. Kıza öykündüğünü, imrendiğini anladı.
**************
Suna ile gözgöze gelen kız, gözlerini kaçırmadan baktı Suna’ya. Üstü böreklerle, lokumla, pastayla, kurabiyeyle dolu bir masada, efil efil esen gölgeli varendada havuza karşı çay içen bu insanlar ne kadar şanslıydı. Bütün yaz böyle püfür püfür esen bir yerde, ağaç gölgesi altında, yasemin kokusu içinde, kuş cıvıltısı dinleyerek keyif yapıyorlardı besbelli. Her gün mutlaka birisinde toplanıyorlar, her gün böyle yiyip, içip, gülüp, eğleniyorlardı besbelli ki. Kendileri öyle miydi ya. Üçkardeş, bir de annebaba beş nüfus, yazın daracık bodrum kattaki evlerinde İzmir’in boğucu, nemli sıcağında terden sırılsıklam, yapış yapış olurlar, kışın da nemli soğuğunda içleri üşür, tir tir titrerlerdi. Bir balkonları bile yoktu şöyle hava almak için çıkabilecekleri.  Oysa buradaki komşu kadınlar her gün bir evde, masalar donatılarak, açık havada, rüzgarın esintisinde güle konuşa çaylarını içiyorlardı, yanında börekler, çöreklerle.  Hepsi de pek keyfi yerinde görünüyordu. Hele köşede oturan o güngörmüş yaşlı teyze ne kadar memnun gözüküyordu halinden. Gözgöze geldiği kadın, belli ki bir dediğini iki etmiyordu o yaşlı kadının.
Masa başında havuza karşı varendada çay içen kadınlara bakan  bahçe duvarına yaslanmış kız, Suna varendaya çıkarken kapıyı örten sineklik aralanınca evin içini görmüştü. Bembeyaz mutfağa içi giderek bakmıştı kısa bir süreliğine, Suzan. Kocaman bir buzdolabı ve beyaz dolaplarla kaplı bir mutfak vardı sinekliğin gerisinde. Ocakta kaynayan büyük çaydanlık  da fark ediliyordu.
Burası yaz eviydi mutlaka o gözgöze geldiği kadının. Yazlığı böyleyse kışlığı kim bilir nasıldı. Yazlığı havuz kenarındaysa, kışlığı kim bilir nasıl bir manzaraya sahipti. Ne şanslı kadındı o gözgöze geldiği orta yaştaki, normal kiloda, boyluca, yeşil gözlü, açık kumral kadın.
Ne çok isterdi Suzan, kendilerinin de böyle bir evi olmasını. Yazları hatta kışları bile bahçeli, varendalı bir evde oturmayı. Sabah hangi taraf gölgeyse orada, öğleden sonra hangi taraf serinse orada oturup, çay kahve içmeyi ne çok isterdi. Babası, İzmir’deki evlerini zar zor almıştı. Yıllarca borcunu ödemişlerdi. Hatta o borcu öderken ne annesi ne de kardeşleri kuaföre gidip saç bile kestirememişlerdi üç yıl boyunca. Böyle bir ev almaları imkânsızdı.
Varendanın hemen altındaki mangalı da görmüştü Suzan. Belli ki akşam için hazır edilmişti. Akşama kim bilir neler pişirilecekti o mangalın üzerinde. Balık mı, köfte mi, tavuk mu?  Hem buraya daha sabahtan yola çıkıp ancak gelebildikleri İzmir’deki komşular “mangalda pişirilen etlerden sonra kalan közlerin üzerinde patlıcan ve mısır da közlediklerini” söylemişti. Bir de mısır keyfi yapılacaktı demek ki akşama mangal keyfinin ardından.
Anakız, komşularının Çeşme’deki yazlığından evlerine dönmek üzere akşam üzeri kalkarken mangallar yakılmaya başlanmış, yanan odun ve kömür kokuları burunlarına gelmişti.
Kaç yıllık komşularının yazlığına nihayet gelebilmişti Suzan’la annesi. Onları her yıl davet ederdi komşuları Çeşme’deki yazlığına. Yatılı kalacak halleri yoktu zaten ama hiç olmazsa görmek istemişlerdi hep oraları. Ancak İzmir’den Çeşme otobüslerinin kalktığı yere kadar iki dolmuşa sonra otobüse binecekler, otobüsten indikten sonra Çiftlikköy dolmuşuna bineceklerdi. Bu dünyanın yol parası demekti anakız için. Üstelik Çiftlikköy’ün içine on kilometre uzaklıktaki yazlık siteye gitmek için hiçbir araç yoktu. Çiftlikköy’den ya taksi tutacaklar ya da bir tanıdık gelip onları alacaktı. Komşuları telefon açmış ve “sitenin bekçisinin o gün bir iş için Çiftlikköy’e ineceğini ve kendilerini köyden alarak siteye getireceğini” söylemişti Allah’tan.
Daha o yazlık siteye gidecek yol parasını zar zor çıkıştırırken böyle bir ev almalarının imkansız olduğunu biliyordu kız. O yüzden daha bir gıptayla bakmıştı varendasında çay sefası yapılan eve ve evin sahibesi bellediği açık kumral kadına.
Suzan, o varendada çay ikram eden belli ki evin sahibesi kadını kıskandığını düşündü o gece, bodrum katındaki daracık rutubetli evlerinde iki kardeşiyle yattığı odadaki yatağına uzandığında. Ona imrenmişti, apaçık. Nasıl da istiyordu onun yerinde olmayı. Öyle çay saatlerinde, esintili bir varendada olmak nasıl da güzeldi. Nasıl da gıpta ediyordu o havuza bakan evin sahibesi açık kumral orta yaşlı kadına. O kadının da mangal isine bulanmış saçlarını yıkamaya bile hali kalmadığından, orta katta annesinin hemen yanı başındaki odada, yorgunluktan ayakları zonklayarak kendini fırlatırcasına attığı yatağında, gıptayla kendini düşündüğünü bilmeden.
O gece, birbirinin neler yaşadığından habersiz ama sadece gördüklerinden doğan sanılarla birbirlerinin nasıl bir yaşam içinde olduğunu hayal eden yirmi beş yaşındaki Suzan ile elli beş yaşındaki Suna,  bir diğerinin hayatına gıptayla, kıskanarak, imrenerek öykündü.
(Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, Temmuz 2011, Çeşme
acemi.demirci@yahoo.com.tr


Paylaş :

Nisan sonunda, bahar gelen yollarda

Gezi yazıları/1 

Sanatalemi.net/ESKADER tarafından 2011 yılında düzenlenen Beş Dalda Edebiyat Yarışması'nda Anı dalında mansiyon birincisi olan yazım:

 Nisan sonunda, bahar gelen yollarda


Nisan sonunda, bahar gelen yollarda

 
Erken kalkmanın o apayrı güzelliklerinin yanında “erken kalkan yol alır” lafının da doğruluğunu göstere göstere yaşatan Ankara baharının şu son günleri, tam da  Ankara'dan çok uzakta yaşanan doğu baharını anlatmanın zamanı  aslında.
 
Erken başlanan bir günde,  hatırı sayılır bir tepe kadar yüksek balkonumuzda, dingin sabahın serinliğinde deliceleri, karatavukları, kırlangıçları, takkeli corrukları, dağ bülbüllerini göz hizasında uçarken   seyretmenin keyfi içinde bahara yazı yazmadan olmazdı. Hele bir de baharı doğu dağları arasında kalmış bir ova kentinde, su serinliğinde, çağlayan sesiyle, dağ buğusunda karşılamışsam; kokusuna bulanmışsam.
 
 Bulutlarla tepelerin sarmaş dolaş olduğu, ama vefasız bulutların bu dostluğu çok kısa keserek tepeleri bitimsiz yalnızlıklarına terk ettiği Erzincan topraklarında bulunmak, şakacı baharın bir hediyesiydi bilinmedik ellerde, beklenmedik güzellikler içinde
 
Kuzeyinde Keşiş, güneyinde yabanıl Munzur dağlarının heybetli, tehditkar, vakur yükselişinin arasında, geniş ve yeşil bir ovada sakince uzanıyor Erzincan. Erzincan, görkemli dağlar arasında suskunca uzanan bir şehirken toprağın altı hiç de sakin değil öteden beri. Bazen bir depremle homurduyor yüzü yeşil, içi kızıl kor dolu bu topraklar. O yüzden Erzincan'da öyle aman aman bir tarihi yapı yok. Ancak Erzincan, depremler sonrasında yeniden inşa edildiği için düzenli, planlı ve rahat bir şehir. Buna bir de Erzincan’ın daha ilk anda sizi kuşatıveren sevimliliğini eklemeden olmaz.
 
İlk kez bu kadar doğuda bulunmak üzere  yola çıkarken merak ettiğim çok şey vardı insanların tavırları, yaklaşımları, hayatın akışı, anlayış farklılıkları, alışkanlıklar hakkında. Kısa bir süreliğine orada bulunacak olsam da üşüyeceğimden korkarak kalın, orta kalın ve baharlık giysiler aldım yanıma. Topu topu bir hafta için bunca kıyafetin çok olacağından nasıl da korkmuştum. Oysa Erzincan,  Atatürk'ün yatağının başucunda asılı olan Ayvazovski'nin “Dört Mevsim” adlı tablosu gibi idi. Bir günde her kalınlıkta giysi giyilebiliyordu Erzincan baharında.
 
Dağların tepelerinden ta eteklerine kadar inen karlar, koyaklarda yer yer erimişti. Eriyen karların altından  ortaya çıkan  kopkoyu renkli toprak gözüküyordu vadiler boyunca. Beyaz karlı kara dağlar,  üzeri krema kaplı koca bir çikolatalı pastayı andırıyordu.  Eteklerinde baharın şırıltısı, cıvıltısı konuşuyor;  patlayan dalların, yeşeren çimlerin, kır çiçeklerinin  kokuları kol geziyordu.
Her gün biraz daha eriyen dağ karları baharın  çoktan geldiğini  tepelerden de müjdeliyor, güneşin doğduğu yönden yaza az kaldı diyen pırıltılar, güle oynaya ovaya ulaşıyordu.
 
Erzincan doğası, bahara bürünmüş haliyle en güzel ağırlamalarından birini sunarken insanlıkta emsali bulunmayacak değerdeki  insanları da  bu topraklara ayak basanlara, yitmemiş değerleri, misafirperverliği alabildiğine gösteriyordu.
 
Koca metropollerde yaşarken her şeyin bir karşılık üzere gerçekleşebileceği olgusunu  eni konu benimsediğimizin farkına vardım ben oralarda. Oradaki karşılıksız yardımı içlerine sindirmiş; bozulmamışlığın, safiyetin,  arılığın, iyicil değerlere sahip insan odaklı insanları alıp Ankara'ya götüresiniz geliyor. Bunu onlara şaka yollu söylediğinizde, hemen ciddileşip, “buradan ve hallerinden çok memnun olduklarını” söylüyorlardı. İnsanın yaşadığı şehri sevmesi ve benimsemesi ne hoş bir duyguydu. Ne büyük bir şanstı.
 
Doğu ile soğuk yani kar eşanlamlıdır neredeyse. Oysa Erzincan biraz doğu biraz Karadeniz tabiatlı  Karadeniz ile arasında geçit vermez gözüken karlı dağlar olsa da hiç etkilenmemiş değil  o kıyılı, yeşil mi yeşil, her dem yağışlı Keşiş Dağı ardındaki daha kuzeydeki cennetten. Erzincan'da balığı Karadeniz'deki gibi denizden tutmasalar da, Gürleyik Şelalesi'nin civarında sunulan alabalıkların lezzetinin doyumsuzluğu  tekrar tekrar oralara geziler yapmak fikrini oldukça cazip kılıyor.
 
Coşkusunun dağları inlettiği Gürleyik Şelalesi'nin yukardan aşağıya hışımla, sere serpe serinlikle beyaz zerrelere dönüşerek inen gür sularının karşısında nefesler tutuluyor. Şelalenin dibindeki küçük mağaralar da ayrı bir vahşi güzellik katıyor koyu tabiatın yeşil derinliklerine.
 
Adına yaraşırcasına gürül gürül şarkısıyla Gürleyik Şelalesi, bir gelin tülü edasıyla ortalığı çılgın su taneciklerine bürüyerek dökülürken bembeyaz görünüyor. Şelalenin üstünden bağırtıyla aşağıya inen çağıl çağıl sular birdenbire  sakin şırıltılı küçük derecikler oluşturuyor, zarif kıvrımlarla ağaçların dibinden akıyordu.
 
Erzincan'da, su çağıltısı içinde  ardıç ağaçlarını, Manisa usulü dikilmiş Cimin üzümü bağlarını görmek, Erzincan’ın zenginliğini, bereketini görmekti. O yeşil ovanın şarkısı içindeki kocaman çiçekler açmış manolya ağacı, sanki Erzincan’ın bana sunduğu koca bir çiçek demeti gibiydi.
 
Buğday pazarında, yanyana dizili dükkanların önünde uçları kıvrık çuvallardaki  buğday, bulgur, pirinç, mercimek ve kurutulmuş meyveler üzerinde bildiklerimize hiç benzemeyen bir çift  kumru görmek, Erzincan'ı görmeye daha da anlam kattı.
 
 Kızılımtırak boz renkli kumruların kanatları, altından ucuna kadar gök renkli tüylerle kaplıydı. Gösterişli renkleriyle daha gösterişli olan kumruların koyu kızıl boyunları çok sayıda koyu kahverengi iri  benekle süslüydü. Renkli, benekli ve  görkemli kumruların resimlerini o kadar çok çektim ki gazeteci olduğumu sanmışlar. “Gazeteciysem, söyleyecekleri olduğunu” iletmişler arkadaşlarıma bazı buğday pazarı müşterileri.
 
Yollarda sık sık tezgahlara rastlıyorduk. Çoğu  yaşını başını almış erkekler tarafından satılan ve adını biraz zorlanarak, sonunda  ‘kiriş’ sözcüğünü anahtar edinerek  öğrendiğim ‘Çiriş’ bitkisini tanıdık bu tezgahlarda satılan. Daha önceden bilmediğim bir  bitki görürüm de hiç sorup öğrenmez miyim. Hemen sordum ve bu bitkinin alabildiğine vahşi hayatın sürdüğü, dumanlı mor dağlardan toplandığını öğrendim.
 
Çiriş, zambakların uç yapraklarını andırıyordu.  Tüm yapraklar, uç kısımda, tipik soğangiller özelliği taşır halde sarıcı beyaz kılıfla bir arada kavranıyordu. Çiriş, besbelliydi ki bitkinin toprak üzerinde kalan  yapraklarıydı.
 
Öyleymiş de. Çiriş, zambakgillerdenmiş. Soğanlı bir bitkiymiş. Dağların nispeten yüksek yerlerinde, Nisan'dan Mayıs'a kadar uzanan bir zaman dilimi içinde çıkar çıkmaz  köylülerce toplanırmış. Bu bitki, ıspanak ya da zeytinyağlı pırasa pişirir gibi pişirilirmiş. Çok şifalıymış. Bağırsak kanserine birebir olduğunu söylediler.
 
Çirişten bir kilo alıp Ankara'ya getirdim. Kendine has özel bir kokusu var. Satanlar sarımsak gibi koktuğunu  söyleseler de  çirişin kokusu sarımsağı hiç andırmıyor. Keskin ıtırlı, hiç rahatsızlık vermeyen bir kokuya sahip.
 
Tam tahmin ettiğim gibi Ankara'ya ulaşana kadar çiriş yapraklarının bir kısmı sararmış. Sararanları ve dış zarfını ayıkladıktan sonra zeytinyağında kavurduğum soğan ile dilimleyip kestiğim yaprakları kavurdum. Harika bir lezzet ile karşılaştık.  Erzincan'a ilk indiğimizde bir çorbacıda yediğimiz tiritten hiç eser kalmadı aklımda da, damağımda da; ama çiriş unutulacak gibi değil. Ayrıca sanki saplı küçük bir süngeri andıran ışgın bitkisini de gördüm buğday pazarındaki tezgahlarda. Almak istesem de bir sap üzerindeki mat yeşil renkli karnıbaharımsı bu bitkinin Ankara'ya gidene kadar bozulup çürüyeceğinden korkarak alamadım.
 
Erzincan yemeklerini bir kez tatmışsanız artık o yemeklerin müptelası olursunuz. Tulum peynirinin ve ekmeklerinin de. İç Anadolu'da büyücek bir daire şeklinde açılan yufka ekmekler orada daha kalınca ve yumurtamsı şekilde yapılıp,  vakumlu naylonlarda beşli olarak paketlenip fırınlarda satılıyor. O yufkalardan da aldım elbette. Akşam yemeğinde Erzincan yemekleri tatmak üzere onlarla  Erzincan usulü bir öğün hazırladım.
 
Ben, bir kaç kat yufkayı üstüste koyarak yufka sırasını çoğaltmışım; oysa tek bir yufka hadi bilemediniz bir yufkanın üzerine kırpık birkaç parça yufka dizilse,  lezzetinin daha ortaya çıkacağı bir yemekmiş bu. Üstelik yufkalar bölünüp, kırpılacakmış. Kırpılmış yufka, yayvan bir tabağa yayılıyor, üzerine süzme yoğurt kaşıkla bir güzel yediriliyor. Tereyağı tavada eritilip içine kırmızı pul biber ve nane ekleniyor, birlikte şöyle bir çevrilerek ocaktan alınıyor. Mis gibi kokan kırmızı pul biberli, naneli tereyağı, süzme yoğurt sürülmüş  kırpık yufkaların üzerinde gezdiriliyor. Her ne kadar ben yufkaları kalın tutmuş olsam da yanındaki köfteler ile harika gitti.
 
Baharı başka yollarda, başka dağların eteklerinde karşılamak, şiir gibi görüntüleri yaşamak, soluksuz  anlar içinde olmak demek.  Erzincan ve o dağların sunduğu tüm güzellikler, nimetler demek.
 
Erzincan demek, bulutlar demek. Kayakçılar için beyaz cennet, çim kayağı için yemyeşil  olan bayırlar demek. Bulutların ara sıra yalnız dağ başlarıyla arkadaşlıkları demek. Tepe başlarının koyu bulutlarla dumana bürünmesi demek. Bazen dağ başlarının yağmur yüklü bulutlardan gözükmemesi; ama sonunda mutlaka bulutların, dağbaşlarını temelli sürecek yalnızlıklarına terk ederek bir dahaki sefere kadar çiseleyen yağmur damlacıklarına dönüşmesi demek.  Düşen  çiselerin topraktan yükselen hoş ve taze sabah kokular oluvermesi demek. 
 
Bir de dağlar. Onca güzelliğin gerisinde onca acı ve ağıt barındıran dağlar. Erzincan demek, karlı, yüce, sarp dağlar demek. Dağ yamaçları, dağ havası, dağ serinliği dağların eteklerindeki kırmızı gelincikler, beyaz papatyalar demek.  Yabani ters lalelerle, sarı çiçeklerle süslü gizli, saklanmış, görmedikçe hayal edilemeyecek, gördükten sonra da unutulamayacak rengarenk bir neşe demek. Bereket, verim, bolluk demek.
 
Şekerin katısı, peki, çaya kırtlama olanı Erzincan'dadır. Çayın nasıl içileceğinin, şekerin hasının aslında nasıl olduğunun yerinde görülmesi için Erzincan ya da Erzurum'da  bulunmak kafidir.
 
Eski evlerin, mimarinin hası Erzincan’da. Kültür ve sanatın bileşkesinin evlerden estetik olarak yansıdığı Kemaliye'yi ne kadar görmek istesem de vakit kalmadı. Ahşaba olan tutkum, evin iç güzelliğinin dış güzelliğinin önünde olmamasına inancım ve mimarinin ince bir ruh sergisi olduğuna güvenime rağmen Kemaliye'ye ziyaret gerçekleşemedi. Bazı şeyler zaman ile sınırlı. Zaman izin verirse olabiliyor. Vaktiniz darsa, olanlarla yetiniyor ve bunların olsun gerçekleşmiş olmasının ne denli büyük bir şans  olduğunun farkına varıyorsunuz.
 
Buruk tadından dolayı “Eşki” su denilen, aslında suyu hiç de ekşi olmayan; ama  adı eşki suya çıkmış madensuyu kaynağına giderken sık sık koyun sürülerine, çobanlara ve bekçi köpeklerine rastladık. Sert doğa manzaralarının en mükemmelinin görüldüğü delice akan Fırat'ın kolu Murat Çayı’nı görünce orada rafting yapanların fotoğrafları geldi aklıma.  Dağ eteklerindeki hava  nemli ve uyandırıcı.
 
Küçük bir gölet var halkın ‘Eşki su’ dediği, giriş tabelasında ‘Ekşi Su’ yazan madensuyu yatağında. Göletin hemen yanı başında yükselen bahar giysili alçak dağ silsilesinin bayırlarında koyun sürüsü yayılırken dibi gözükmeyen durgun yeşil sular, su bisikletine binenlerin kahkahalarıyla  şenleniyor. Dönüşte Eşki suyun, eşki sularının aktığı musluklardan, elinizdeki boş şişeleri doldurmadan edemiyorsunuz. Ekşi suyun tadı, ne ekşi ne eşki; ama harika.
 
Erzincan içindeki Çırahane’ye uğramak hem Erzincan yemekleri tatmak hem de Erzincan'a ait eski eşyaları görmek demek. Çırahane’nin çamla kaplı duvarları eski hedikler, kar malzemeleri, radyolar, kızaklar, lambalar, gaz ocakları, kilimler, heybeler, mangallar ve yöresel pek çok nesne ile dolu. Çırahane’nin alt katındaki yemekten sonra da yukarıda patlamış mısır ikramının ardından saz çalan gençlerce önce yöresel türkülerle başlanan sonra isteklere geçilerek kuşkusuz Ankara havaları, Misket ve Hüdayda ile sürdürülen kısa ve özgün eğlence de  iz bıraktı.
 
Ağaç bir kaide üzerine yerleştirilmiş, bir metreden uzun ve yetmiş santimden enli eğrelti otu fosillerinin nakış gibi kapladığı masa taşının kenarındaki kocaman deniz salyangozu fosilini keşfettiğimde ben sevinçten delirecekken, aynı görevle orada bulunduğumuz arkadaşlarım da nasıl oluyor de hep böyle şeyleri seçip gördüğüme bir kez daha hayret ediyordu. Sevincim, bu masaya giden kısacık yoldaki çimlerin üzerine döşenmiş diğer taş parçalarında da ufak tefek fosilleri görmemle daha da arttı. Masanın hemen dibindeki irice bir taş parçasındaki kıvrılmış halde fosilleşmiş muhtemelen su yılanının çok belirgin başını ve tüm gövdesini fark etmemle iyice perçinlendi. “Bu taşların üzerlerindeki fosiller için mi masa olarak buraya konulduğunu” sorduğumda, “fosilden hiç haberleri olmadıklarını ancak böylesine hacimli, yekpare bir taşın değerlendirilmesi için irice dal gövdelerinden oluşan kaidenin üzerine masa olmak üzere yerleştirildiğini, yola döşenen taşların da rastgele seçildiğini” söylediler. Bu bilinçsizce yapılan; ama mükemmel bir tasarıma dönüşen masa ve ona giden kısacık yola döşenen taşlar, bazen ne güzel tesadüfler olabileceğini bir kez daha hatırlattı. Belli ki taşlar bir fosil yatağındandı.
 
Uyanır uyanmaz her sabah çıktığım sabah yürüyüşleri sırasında eğrelti otu fosilleri arasındaki salyangozun resimlerini defalarca çektim.
 
Güneşin ışıklarıyla yıkanan kumların sıcaklık saçtığı deniz, kum ve güneş ile anılan  tatil beldelerinin güzelliği elbette ki tartışılamaz. Ancak doğunun, yamaçları ladinler ile kaplı buğulu dağ başlarının nemli havasını solumadan da habersiz olduğumuz oradaki güzellikler bilinemez. Çirişler,  yabani orkideler, zambaklar, ışgınlar denizden uzakta, doğuda yetişir. Cimin üzümü bağları hangi ilde olduğunuzu unutturur.  Dört mevsim bembeyaz karlı başlarında pamuk gibi bulutlar gezinen  dağlar, deniz kenarlarını  hiç aratmaz güzelliktedir. Gürleyik Şelalesi'nden yayılan  serinlik, soğuk çaylardan tutulan lezzetli alabalıkların ızgara kokusu, yosunlu kayalar size her iklimi sunar. Gece  de gündüzki kadar coşkuyla öten dağ bülbüllerin ötüşleri yanıktır. Boynu benekli kızıl kumruların gezdiği Buğday Pazarı’nı gezmek hayatın akışının ita kendisidir. Tüm bunları gördükten, soluduktan sonra güzelin renginin sadece güneş ve deniz rengine; yönünün sadece batıya ve güneye indirgenemeyeceğini bir kez daha anlıyor gözlerimiz, ruhumuz.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14 Mayıs 2010 Cuma, 07:43:16
 






 

 

 



.


 

 

 
Paylaş :

Evlerimizin gözleri: Sardunyalı pencereler

Sanatalemi.net/ESKADER tarafından 2011 yılında düzenlenen Beş Dalda Edebiyat Yarışması'nda, Deneme dalında birinci olan yazım:

Teknoloji o kadar hayatımızda ki, pencere denince bu sözcüğün yapacağı ilk çağrışım bilgisayarlarımız ve içeriği bile olabilir. Oysa bizim pencerelerimiz, açıldığında çocuk bağrışmaları, seyyar satıcı haykırışı, araba gürültüsünden oluşan bildik nağmeleri duyduğumuz seslerin içeriye dolduğu, dışarıya baktığımız gözleridir evlerimizin. Sıcak yaz esintilerinde tüllerin dışarı fora ettiği pencerelerdir.  Perdeleri kapalıyken dahi cılız da olsa ışığı sızdırarak hayatın orada da aktığını anlatan, taştan, ahşaptan, yeşile, maviye, beyaza boyalı, dantel perdeli, önleri sardunyalı pencereler elbette bizim pencerelerimiz.

Çeşit çeşittir pencereler. Eskiler daha yorucu çalışmalar sonucu yapılmış, yeniler daha az doğal malzemelidir. Taş döşeli, ahşap pervazlı, plastikten, mukavvadan pencereler vardır orda burada.




Beyaza boyalı ya da  doğraması cilalı, çevresinde dizili duran taşların biçimlendirdiği; gökyüzüne, sokağa, durağa, bahçelere açılan kare, dikdörtgen hatta başka şekillerde duvar gedikleridir pencereler.

Perdelerin içeriyi görmeye izin vermediği pencereler de vardır, üst katlarda olmanın rahatlığıyla perdeleri hiç kapanmayanları da.

Bir gece manzarasında şehri izlerken, karşılarda üst üste sıralanmış, yol boyunca ip gibi uzamış gitmiş ya da binaların tepelerinde o  binanın yüksekliğini hava araçlarına haber veren ışıklar görürsünüz. Her bir renk kendince bir dildir geceleyin  ışıdığında. O ışıyan renkler yol demektir, eğlence yeri demektir, ev demektir.



Yol boyunca dizilmiş ışıklar alenen turuncumsu sarıdır. Kırmızı, lacivert, yeşil ışıklarla bezenmiş koca tabelalardaki ışıklar, restoranların, eğlence ya da alışveriş yerlerinin ışıklarıdır. Üst üste yığılmış nispeten cılız ışıklar belli ki bloklarda yaşayanların hane ışıklarıdır ve çeşitli renklerde olabilir. Sarısı da, gün ışığı gibisi  de, kırmızısı da olur hanelerden sızan renk hüzmelerinin.

Sayısız blokların oluşturduğu ve yüksekliklerin ışıklarla iniş çıkışlı aydınlıklar oluşturduğu, karanlığın içinde her bir lambanın ışıdığı pencerelerin her birinin arkasında apayrı öyküler barınır. Her bir ışık, yanan ocak, tüten bacadır. Evdir. Bir evde neler olmaz ki.Mutlu anlar, şen ve kalabalık akşam yemekleri, yalnız başına kurulan ve iştahı körelten sofralar, bayram sabahları, bekleyişler, terk edilmişlikler, umutsuzluklar, akşam eve koltuğunun altında ekmeğiyle dönecek babalarını bekleyen aç ev halkı.O ışıkların altında ne konuşmalar yapılmaz, ne kahkahalar atılmaz, ne gözyaşları dökülmez kimselerin haberi olmadan için için.Evlerin pencereleri sadece ışır, ne gözyaşını akıtır, ne kahkahayı dışarıya söyler, ne açın halini toka belli eder.


Pencereler bir evin ziynetidir, takısıdır, süsüdür, bezemesidir.Taş binalar olur, düzgünce kesilmiş taşlardan yapılmış mahir bir usta tarafından.Usta duvarcı eliyle dosdoğru sıralanmış yontulmuş taşlar, eğrilikten uzak duvarlar oluşturmuştur. Evin kenar köşeleri boyunca biri daha kısa biri daha uzun, tüm evin taş renginden biraz daha farklı ama kendileri aynı renkli taşların yassı olarak üst üste döşenmesiyle yapılan bezeme, evin güzelliğini daha perçinler.

Dış güzellik daha bezenmiş, görsellik daha şenlenmiştir farklı renkteki köşe ya da pencere kenarlarına dizilen taşlarla. Bu evlerin pencereleri özenle yapılmıştır. Küçük dikdörtgenler halinde yapılmış pencerelerin kenarları, evin kenar köşelerine dizilen taşlarla aynı renkte ve yine uzunlu kısalı sıralamayla döşenmiştir. Pencerelerin üst orta kısmına alt kenarı daha dar, üst kenarı biraz daha geniş, dikdörtgenimsi bir taş yerleştirilerek, pencerenin güzelliği ve yeri vurgulanmıştır.

Kim bilir kimler bu nicenin pencerelerinden dışarıya bakmış, askerdeki oğlunu, nişanlısını beklemiş, postacı yolu gözlemiş, dışarıdaki hayatı oradan izlemiştir. Seneler içinde bu izleyen gözler kim bilir kaç kez farklı farklı kızların, gelinlerin, annelerin, ninelerin oldu.



Taş yapıların pencerelerini zarif perdeler süsler. Çoğunlukla beyaz işle süslü patiska perdelerdir. Ucu dantelli patiska perdeler de olur buralarda, kenarına pembe, bordo güller işlenmiş kanaviçe nakışlı ve eteği dantelli perdeler de.

Taş yapıların ucu dantelli ya da beyaz işli bir perdesi olmayan pencereleri kendini noksan hisseder. Yarısını kaybetmiş gibi dururlar. O pencereler, o perdeler ile daha iyi görünürler, daha iç açan, içeri girmeye heveslendiren bir görüntü edinirler.

Kimileyin beyaz kireç boyalı toprak evler çıkar karşınıza. Ahşap, bol olarak kullanılmıştır içerde ve pencerelerde. Beyaz kireç evlerin kahverengi boyalı ya da cilalı yan yana, küçük dikdörtgenler halinde, yapıya sevimlilik katan, evin sürmesi gibi duran pencereleri ve ahşap görkemli bir kapısı olur. Bir de geniş tahta kapıların üstünden eksik olmayan pirinçten ya da demirden yapılmış kapı tokmağı.

Bu evlerin perdeleri kesinlikle beyaz patiskadandır, ucundaki dantel olmazsa olmaz bu pencerelerin perdelerinin. İlle düz cam görüntüsü, çiçekli, güllü, asma yapraklı, üzüm motifli beyaz danteller ile hareketlenecek, süslenecek.



Kendi elimle ördüm bu dantel perdeyi.


Sade ama kahverengi ahşap pencereler ile sürmelenmiş olan bu evlerin sıcaklığını, mimarisinin dokunaklılığını eteği dantelli beyaz patiska perdeler belirler. Safranbolu ve Muğla, bu tür görüntü şölenlerinin harmanıdır. Doyarsınız pencere ve perde uyumunun güzelliğine. Bazen başı beyaz tülbentli, yaşmaklı, yaşlı bir nine bu pencerelerinin bir kenarında görünür. Pencereden sessizce el sallar size kalın camlı gözlüğünün kapladığı yüzündeki ufak gülüşle. Pencereler gülümser bu yorgun ve içten gülümseyişle.

Beyaz ve kahverengi cilalı doğramaların bir arada sade ve temiz bir güzellik sunduğu bu evlerin içinde mutsuz olunamayacağını düşünürsünüz. Buralarda sanki hiç kavgalar, dargınlıklar yaşanmaz gibi gelir nedense. Pencereler hep sessizce gülen, yaşanmışlık anıtı bir yaşlı tarafından gülümsenerek doldurulur diye geçirirsiniz içinizden.

Ege’ye doğru beyaz evlerin pencerelerinin çivit mavisine boyandığını gördüğünüz olur. Nasıl olmasın, deniz kenarı evleridir onlar. İnsanların geçim kaynağı, beyaz köpüklü mavi deniz, evin dışında kalsa da evin dışı deniz renklerine boyanarak o dışlanmışlık içselleştirilir.

Deniz, sahil insanının hayatıdır. Denizdeki mekanları olan sandalları ile balık tutup keyifle karadaki mekanları olan evlerine döndükleri hatta bazen dönemedikleri ekmek teknelerinin yatağıdır beyaz köpüklü mavi denizler. O sandalları ikinci evleri olanların, karadaki evleri de denizi andırır. Deniz gibi masmaviye boyalı pencereli, köpük gibi beyaz renkli evlerdir evleri.



Bazen zümrüt yeşili ya da kırmızıya boyandığı da olur sahil kasabalarında pencerelerin. O renklerde  bir başka yakışır beyaz kirece boyanmış evlere.Bu evlerin pencerelerini de beyaz patiskalı perdeler süsler, pencerenin önünde de çoğunlukla güneşin kendini esirgemediği bu iklimin bereket çiçekleri olan sardunya saksıları dizilidir.
İlle saksılarda yetişmez ya da yetiştirilmez bereket pembeleri, beyazları, kırmızıları olan sardunyalar. Zeytin tenekelerinde, yağ tenekelerinde de yetişir. Deniz rengine, zümrüt rengine, al renge boyalı pervazların önünde coşkunca açarak, beyaz fonlu duvarın da yardımıyla öyle neşeli görünürler ki.

Yan yana apartmanlarda yaşamak ne kadar iç içe yaşamak anlamındaysa bloklarda yaşamak da o kadar üst üste yaşamak anlamındadır. İkisi arasındaki farklardan biri de apartmanlarda pencereler sıkı sıkı kapatılmış perdeler ile dışarıya sadece ışık sızdırabilirken, geniş aralıklarla yapılmış bloklarda şehrin ışıklarını, yolun akışını kuşbakışı izlemek için perdeler alabildiğine açılır. Perdeler pencerenin devamı olarak yapılmıştır oralarda, kapatılmak için değil.





Hollanda’da gece gezmelerimizde, hemen hepsi en fazla üç dört katlı eski yapılar olan dar ve yan yana bitişik evlerin pencerelerinin perdelerinin kapatılmadığını, pencerelerden ilk görülenin de doluca bir kütüphane olduğunu fark edince, hem kütüphaneli evlere sahip olmalarına hem de hiç bir şeyden çekinmeden rahatça perdeleri kapatmadan oturabilmelerine çok imrenmiştim.

Bazı evler görürüm, kocaman bahçelidir, bir botanik parkına nazire edercesine bahçelerine çeşit çeşit ağaçlar dikilmiştir, bahçelerinin kenarları yüksek duvarlarla kuşatılmıştır, evin tüm pencerelerinin perdeleri de sıkı sıkı kapatılmıştır.

 


O kadar farklı renklerin, kokuların, güzelliklerin kaynağı bitkiyi barındıran bu bahçedeki ağaçları, ağaçlardaki hatta bazen iki tane olan kuş yuvalarını ve gökyüzünü görmedikten sonra öyle bir bahçeye ve öyle bir eve sahip olmanın nasıl bir anlam taşıdığını ve ne hissettirdiğini hiç anlayamamışımdır. İnsan gökyüzünü görebildiği kadar kendini özgür hisseder, içi açılır, ufka baktıkça gönlü genişler.

Pencereler, kapalılıktan genişliğe, darlıktan bolluğa, duvarlardan duvarların ötesine, metrekarelerden sınırsızlığa, birkaç kişilik ev hayatından onlarca, yüzlerce, binlerce kişilik hayata, sadece bizim öykülerimizden başkalarının öykülerine açılan gediklerdir.

Hava boşluklarıdır, gün ışığının huzmesini bize, bizim cılız ışıklarımızı da tüm şehre sunan geçirgenlerdir pencereler. Kapalı olarak başka, açık olarak başka mesajlar verirler.

Pencere önleri, sahibinin zevkinin aynasıdır. Orada açan çiçekler evin neşesinin dışa taşmasıdır, evin kahkahalarının sessizce ev dışında atılmasıdır. Evin güleryüzüdür, hoşgeldinidir pencere önü çiçekleri.

Perdeler, o evin hanımının o evin hanımı olmak için didinmesini, bir gün bir evin hanımı olmayı beklediğini anlatmasıdır ince ince, renkli ya da beyaz iplerle. Evi için kaç geceler boyunca göz nuru döktüğünü gösteren en kısa sözdür, anlatımdır.Pencereler, dışarıya bizi, dışarıyı da bize anlatan, camın bu yanı ve öte yanıdır.
(Hakkı saklıdır)



Acemi Demirci, 2009

acemi.demirci@yahoo.com.tr

Paylaş :

Annemin önerdiği beddua : “Evden eve taşın”

Bir evden, bir kentten taşınmak. Taşından toprağından uzaklaşmak hep bastığın sokağın, yolların.
Başka odalarda başka köşelerde, başka dalların uzandığı camların önünde olmak. Çay saatlerini farklı güneş açılarında yaşamaktır taşınmak.
Taşınmak kararı en zor kararlardandır. Köklü kararların en köklülerinden, okkalı bir karardır.
Genellikle eve sığamamak karşısında olgunlaşan bir fikirdir.
Sığamama önceleri göz ardı edilse de eve badanacı bile sokamayacak boyuta gelindiğinde  kendiliğinden bile alınabilen bir karardır çoğu kez. Karar alma safhası çok kolay, heyecan verici ve düşsel olsa da uygulaması yorucu, bezdirici, zor mu zordur.  Çok da yorucudur.
Annemin, babasından geçme nüktedan konuşmaları, espri gücü, taşınma konusunda da kendini gösterdiğinde pek oralı olmamıştım bile bu konudaki önerisine. Ama tam taşınma arifesinde olduğum şu günlerde annemin durmaksızın ah eden bir hanıma önerdiği aslında bir hayır duası olarak nitelenecek cinsten olan beddua kulaklarımda çınlıyor her an.  
İnsanlar bazen birbirine kızabilir, hatta bu kızgınlık büyük boyutlarda olabilir. O zaman hiç istenmeyen, hiç söylenilmemesi gereken içinde belalı temenniler bulunan beddualarda bulunabilirler birbirleri için.
Annem bunlardan birisine tanık olmuştu. Ne dil döktü, espri yaptıysa da kızan kişinin kızgınlığı geçmedi. Öfkesi  dinmedi. Bedduaları bitmedi.
Annemin içi elvermiyordu bir başkasına böyle ahlar edilmesine. Ne dese kar etmeyeceğini görünce babamın görevi nedeniyle üç yıl bulunduğumuz ve o süre zarfında dört ev değiştirdiğimiz Ünye’deki anılarını anlatmaya başladı kadıncağıza.  Konuyu şöyle bağladı;
“Birine ah edeceksen hiç bela anmaya gerek yok, evden eve taşın de.”
Ah eden kadıncağız bu öneri karşısında sus pus oldu ve “Bu nasıl ah etmek, böyle beddua mı olur” dercesine bakakalmışken konu kapandı.  Kadıncağız da ah etmeyi unutup açılan başka konulara dalıp, ah etmeyi kesiverdi.
O gün anlayamadığım,  “Birisine ah etmek istiyorsan evden eve taşın de” temennisinin bugün hem iyi hem zor yanlarını anlamanın en uç boyutundayım.
Eviniz, her akşam ayaklarınızın mutlaka bulduğu eşik, açtığınız kapı, sizin hakkınızda fikir verici bir başvuru noktası, kültürünüzün, zevkinize ait inceliklerin, harcamalarınızın aynasıdır.
İstediğiniz müziğin çalındığı, istemediğiniz ortamların yalıtıldığı, eşyaların sadece sizin zevkinize göre yerleştirildiği, sadece sizin yemeklerinizin kokusunun yükseldiği, sizin konularınızın konuşulduğu dört duvar olmak ötesi bir sığınaktır. Limandır, iskeledir, yuvadır.
Taşınmak, başka açılı pencerelerden başka renkli görüntülere geçiştir. Giriş kat üstü, etrafı diğer apartmanlarla çevrili, her penceresi, her biri sıkı sıkı kapalı karşı apartmanın pencereleri ile donatılmış beton yığınlarına bakan eski evinizden,  giriş ile birlikte yedinci katın o püfür püfür esen balkonlarında geniş açılı görüntülerle göz banyosu yapmaktır.
Ferahlığı tekrar hatırlamaktır. O hatırlamanın uyandırdığı his ile hep karşı olduğunuz beton bloklardan birinde olduğunuzu unutuvermektir.
Eski evinizin yan ve arkasındaki apartman çatıları arasında sıkışıp kalmış koca gökyüzünün bir parçaya indirgenmiş halinden, ufku görebilmek özgürlüğüne erişmektir. Alabildiğine uzanan gökyüzünün kah pamuk gibi beyaz ve kabarık bulutlarını kah yüklü, hışımlı koyu bulutlarını belki de yağmurunu dökerken seyredebilmektir.
İri yağmur damlalarının düşüşüne daha yüksekten tanık olmak, onların eğimli inişleri sırasında balkon pervazına çarparak dağılmasını ve her bir zerrenin balkonun içine düşerek kendince bir göl oluşturmasını keyifle izlemektir.Arkadaki çamlığa kar yağışını bu yükseklikten izlemenin nasıl bir keyif olabileceğini düşlemektir.
Kaostur taşınmak. Hem de ne kaos.
Her şeyin yerinden oynadığı, üzeri yazılı karton kutulara doldurulduğu, geri kalanların da nakliye firması tarafından yakında sarılıp sarmalanıp paketleneceği eşyaların bir müddet için ortalarda gözükmemesi, onlara acil ihtiyacınız olduğunda hangi kutunun içinde nasıl da emniyetli bir şekilde sarılarak beklemekte olduğunu bilmektir.
Onca şeyin kartonlara doldurulmasına karşın etrafınıza bakınca her şeyin hala ortalıkta durduğunu ve masanın üzeri dahil boşalan bir yerin olmadığını fark edip, paniklemektir.
Taşınmak sadece yeni komşu edinmek değil, yeni komşu da olmaktır ayrıca. Sizden önce çoktan taşınmış, su, elektrik, havagazı açtırma, sayaçları bağlatma, inşaat kirlerini temizleme işlerini tamamlamış, asansörden çıkınca katınızın nefis bir yemek kokusu ile kokmasını sağlayalı çok olmuş diğer komşularınızın merakla beklediği,  nasıl birileri acaba diye tahminler yürüttükleri ve sıkça da kapı numaranız ile bahsedilen birileri olmuşsunuzdur bile onlar için epeydir.
Eğer sakinlerin çoğunlukla öğrenci ve bekarlardan oluştuğu çıktığınız evinizde komşuluk yoksa, siz, komşuluğa hasret bir yeni komşusunuzdur.  Hep sağdan soldan dinlediğiniz kapı komşuda on beş dakika sabah kahvesi içme molası, evde limon kalmayınca Filanca hanımdan bir limon alıverme sahnelerinin burada gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, kapı komşularınızın güler yüzlü olup olmayacağı kaygısı içindesinizdir.
Mutfak pencerenize uzanan patlamış ceviz dallarından, her sabah buğdaylarını yemek için öterek geldiğini haber verip sizi selamlayan ama güvercinlerin gazabına uğrayarak öğünlerini onlara terk eden kumruları eski evinizde bırakmaktır taşınmak. Onları da götüresiniz gelir ama onların yuvası oradadır ve kumrular taşınmaz. Ağaçlar da dikildikleri yerde büyür.
Taşınmak, etrafı araba galerileri ile çevrilmiş Türkiye’nin merkezinin merkezindeki,  “Evimiz sanki bir otoparkın içinde” dedirten,  küçük sokaktaki ilk gören herkesin ağızbirliği etmişçesine “Çok şirin” dedikleri  küçücük evinizden, binli numaralar ile ifade edilen başka caddelere, sokaklara geçiştir. Sadece eviniz olmaz büyüyen, cadde numaraları, kapı numarası da büyür.
Değil eski semtinizin herkesçe bilinen hareketli kafeleri, mağazaları, taşfırınları, simitçi dükkanları, gözlükçüsü, beyaz eşya, giysi, ayakkabı dükkanları, yeni evinizin yakınlarında tek bir bakkalın, fırının dahi  olmamasıdır taşınmak.
Sabah servis beklediğiniz durakta çoğunlukla sizden sonra gelen kırtasiyecinin kepenkleri  açarken “Günaydın”ını eksik etmemesine,  liseden arkadaşınızın unlu mamuller satan dükkanının çoktan açılmış olmasına, artık  aşina olunmuş simaların aynı saatte yalnızlıklarını paylaştıkları köpeklerine  sabah gezintisi yaptırıp  yalnızlıklarını yine yalnızca kendilerinin hissedeceği evlerine dönmelerine  alışık olduğunuz o sabah saatlerini oralarda bırakıp,  yerine başka anların, başka koşturmacaların yaşandığı yeni caddelerde sabah saatlerinin telaşını yaşamaktır.
Taşınmak, hava değişimidir en başta. Hava, ciddi ciddi değişir her anlamda.
Oto galerileri, eğlence yerleri, cafeler arasında kalmış bir hayatın her türlü havası ile yeni evinizin içinde olduğu hava taban tabana zıt olabilir. Dinginliğin, sükunetin nicedir unuttuğunuz anlamını, yeni yerinizde duyumsamak ve sakin ortamların huzurunu hissetmektir taşınmak.
Arkanızda bir üniversitenin çamlı geniş ağaçlıklı alanı varsa hele,  kimileyin bir şahinin süzülüşüne tanık olmak, boylanmak için kana kana bahar yağmurlarını içen körpe çam fidanlarının yetişme çabalarını yakından görmektir taşınmak.
Esintili yeni mahallenizin, esintilerini saçlarınız savrula savrula tanımak  ve havayı temizlediği için rüzgarı daha bir sevmektir taşınmak.
Aynı eşyalarınızın ayrı bir mimaride değişik bir atmosfer oluşturmasını “ayniliğin başkalığı” olarak adlandırıp,  mekanın önemini kavramaktır.
Küçük evinizin perdelerinin artık eskimiş olmasının yanı sıra bir de yetersiz kalması karşısında, vaktiyle bu perdeleri yenilemek için Alaçatı pazarından alınmış ucu kanaviçe işlemeli ve pamuklu iplikten püsküllü ketenlerden, buldan bezinden perdelerinizi sandıktan çıkararak eşinizin o bez parçalarını almanıza karşı çıkmasına rağmen almış olduğunuza binlerce şükretmektir taşınmak.
Taşınmak sadece havanın, mekanın ve çevrenin değişimidir. İnsan her yere kendisini de taşır. Kendisi ile hoşsa, barışıksa yeni güzellikleri daha bir kavrar ve sever.
(Hakkı saklıdır)
 
Acemi Demirci, 2010
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci