20 Kasım 2012 Salı

DAĞLAR



Hep başı dumanlı mor dağlar olarak bilinirler. Alıp başı gidilesi yerlerdir türkülerde. Kaçkınların yeridirler. Şehir keşmekeşinden, gürültüden, betondan, yitmiş doğallıklardan gülümseyen, gülümseten doğallığa geçilen yamaçlardır, tepelerdir, zirvelerdir, vadilerdir.

Efsanelerin barınaklarıdır dağlar, tufanlardan kurtuluştur. Denizlerdeki adalar, zelzele sonrası başı dik kalmış dağ  zirveleridir.

Her renkte olabilirler. Yeşil ormanla kaplı koyu güzellikleri de olur, tek bitki olmayan boz ve büklümlü kadife kumaşımsı olanı da.

Bazen de keçilerin tırmanabileceği kadar sarp kayalıkların olduğu yosunlu yalçın güzelliklerdir.

Artık temiz havanın bulunabildiği tek ortamdır, kirlenmemiş suların, toprakların kalabildiği tek adres dağlardır.

Öfkelileri vardır kimileyin. Ateş püskürürler bir kızmasınlar. Lav saçarlar. Hırçın güzelliklerinden, suskun güzelliğe mutlaka geçerler her öfkeden sonra. Suskunlukları bir başka güzeldir.

Hiç pencereyi açıp da içeri dolan taze havayı soluyarak ileriye baktığınızda karşınızda, sivri zirvesi bulutlarla buluşmuşken, baştan aşağı kara bürünmüş haliyle sönmüş bir krater görmekten daha enfes bir manzara düşünebilir misiniz?

Ya da yaylalarıyla, vadileriyle, koyaklarıyla, kanyonlarıyla, şarlakları ve şelaleriyle, pınarlarıyla apayrı bir dünyayı barındıran bir dağın eteğinden yukarıya doğru bakıp, kartalların uçuşunu, bulutların dağbaşına verdikleri selamın sefasını izlemekten daha keyifli bir seyir biliyor musunuz?

Atatürk'ün en sevdiği tabloyu bilir misiniz? Ayvazovski'nin “Dört Mevsim” adlı tablosu. Bir dağ ve onun eteğinin anlatıldığı bir tablodur. Orada anlatılan dağın tepesinde kar var yani kış oradadır, tepelerde. Dağın eteklerinde çiçekler açarken düzlüğe yaz çoktan gelmiştir. Atamızın her konuda olduğu gibi sanat ve doğaya beslediği sevginin ne kadar ince olduğunu gösterirken, bir kez daha hayran bırakır bizi Atamıza dağ resimli bu tablo.


Bulutlar gezer dağlarda. Süzülerek. Çişeleyerek. Damla damla yağmur adlı gözyaşları döküp, dağ tepelerinde eriyerek.

Güneş dağların ardından doğar, dağların oyuklarında batar. Kartallar dağ başlarına yuva yapar. Sülünler dağlarda süzülür, el değmemiş yabanıllık orada barınır.


Çamlar ile kaplıdır genellikle dağlar. Doğu ladinleri, kara çamlar, fıstık çamları, göknarlar, kayınlar, kestaneler. Coğrafyasına göre ağacı da farklıdır dağların.

Koyu gölgelerin içinde, şekli de rengi de çeşit çeşit mantarlara rastlayarak yapılan dağ yürüyüşleri, trafik gürültüsünden, telefon sesinden, televizyon sesinden, kapı zilinden, itişmeden kakışmadan, keşmekeşten, hava kirliliğinden yalıtılmış bir ortamda tabiatın kucağında olacaktır. Yani huzurun merkezinde. Huzurun sakin göğsünde dinlenmektir dağ yürüyüşleri.

Huzur sözcüğünün sözlüklerde çeşitli tanımları olsa da, asıl tanımı dağlardadır. Dağ başlarına tırmanmak, bir vadiyi yukardan izlemek, oraya inmek, koyaklarda akan dere sularında ayakları serinletmektedir huzurun anlamı.

Kıvrım kıvrım, kırışık kırışık dağları uzaktan izlerken, avuç içinde buruşturulmuş bir kadife kumaşa bakar gibi olursunuz. Ne zaman dağların içine girerseniz, yumuşacık kadifede açan ısırganları da tanıma şansınız olur. O ısırganlar bile güzeldir dağın güzelliği içinde.

Dağlarda kaç çeşit dünya olduğunu bilmek pek olası değildir. Kuşların dünyası, böceklerin dünyası, taşların dünyası, çiçeklerin ve daha nicelerinin dünyası tek bir dünya olmuştur. O tek dünyaya dönüşmüş dünyanın içinde olmak, o dünyanın dışında olmaktan yeğdir. Ama her zaman olunamaz. Dağlarda olmak, sadece birkaç gün, birkaç saat ile sınırlıdır bir şehirli için.

Belgeseller vardır, dağların sırlarını anlatan. Seyrederken neden o belgeseli çeken ekipte olmadım diye hayıflanırsınız. Filmler vardır, kışın alabildiğine hüküm sürdüğü, kayın ağaçlı, göknarlı, uçurumlu dağlarda, bacası tüten bir kulübede, ocak başında ısınarak, odun keserek, avlanarak yaşayan bir şehir kaçkınını anlatan. Ona imrenirsiniz, onun cesaretine hayran kalırsınız; çünkü onun hayatı hayattır, suyu su, havası hava, kuşları her türdendir.

Her mevsime göre renge bürünür dağlar. Renkleri giyinir, kuşanır; çıkarır, soyunur. Renklenir de solar da; güler de küser de.

Baharda yedi rengi de, yedi rengin envai çeşit tonunu da fışkırtarak sunar. Topraktan çıkan çiçekler bir öncekinin renginden farklı, bir sonraki çıkacaktan arda kalmamak için çabalar yemyeşil çayırların arasında. Ola ola sade beyaz bir çiçek çıksa bile o da kokusuyla, dokusuyla, yapraklarının kıvrımlarıyla farklı olmayı becerir.

Baharın ulaştığı dağlar, sabah uykusundan kalkmış taze bir genç kız mahmurluğunu taşır. Bir telaşı vardır onca yamacın, eteğin, şırıltılı akan sularıyla vadilerin ilk baharda.

Giyilecek çok elbise vardır, kuşanacak çok renk. Uzun süren uykunun ardından renkli neşeler saçılmayı beklemektedir nicedir. Beyaz kışın ardından dağı taşı boyama vakti gelmiştir artık. Gözleri neşelendirmek, gönülleri eğlemek saatidir baharın gelişi.

Bahar telaşı başkadır dağlarda. Böcekleri davet edecek renkli çiçeklerle donanılacak, çiçek renklerine, kokuların renkleri karıştırılacaktır. Bayram yerine dönecektir dağlar, ağacıyla, çayırıyla, çiçeğiyle, kelebekleri ve kuşlarıyla .Cümbüş başlamak üzeredir, canlılık gelmiştir dağlara yeniden. Çiçeğe durmuş ağaçlardan neşe saçılmaktadır, her kayadan her taştan yaşama sevinci yayılmaktadır.
Dağlara bahar gelince taşlar taş olmaktan çıkar, yosunlu, çiçekli taşlar olurlar. Taşlar, taş yürekli olmaktan kurtulmuşlardır. Nazlı bir çiçek, onları tüm kış boyunca sabredilmiş yalnızlıklarından kurtarmıştır.

Dağ esintileri, baharla yeşermiş ağaçların yapraklarını yalayarak eserken, bin bir türlü kokuyu da harmanlayarak taşır getirir. Canlılık verir, duyguları uyandırır. Dağ esintileri, kavak yellerinden de ötedir, daha keyifli, daha içe işleyen yellerdir.
Bahar demek karıncalar için, kovuklardaki gelengiler için toprağın üzerine çıkmak;  sincaplar için ağaç kovuklarındaki uykudan kalkmak demektir. Kelebekler için bahar, renk cümbüşüne boyanmış desenli kanatlarını gere gere kondukları çiçekler ile havai bir çekişmeye girmektir. Ne çiçekler kelebeklerden daha güzeldir bu çekişmede ne de kelebekler çiçeklerden. Ancak çiçekler her zaman kokuludur kelebeklerden farklı olarak.


Dağlarda bir yürüyüşe doymak mümkün müdür tüm çiçeklerin açtığı, renklerin cömertçe serildiği, buram buram kokan patikalar arasında? Bir dağa tırmanırken vadiye bakan bir yamaçta, yosunla kaplı bir kayaya oturup rüzgarın fısıltını dinlemekten daha hoş bir sohbet olabilir mi? Ya da bir yabancının yuvalarına yakın olduğunu tüm kuş kolonisine haber veren bir kuşun şarkısındaki makamı dinlemek her zaman mümkün müdür?

Her adımda birbirinden farklı çalının, dikenin, otun ayaklarınızın altında olması kadar şaşırtıcı ne olabilir bir dağ çileğinin yeşil iri yapraklarının arasından arsızca kırmızı kırmızı gülüşü dışında.

Bal yapma telaşı içinde onca çiçek arasında dolaşan arıları görmenin yerini ne tutabilir? Hiç biri bir diğerine benzemeyen onca kuş sesini dinlemenin hazzını verebilen kaç senfoni vardır?

Hangi rengi en çok sevdiğini bilmeden, her renge sürünmüş, boyanmış süslü bir kız gibi, yetmezmişcesine bir de çocuklar gibi şen koca koca heybetli dağlar, ufkun renk yumakları olarak doyumsuz güzellikleriyle uzanır gider yolar boyunca.

Kışın sadeliğe ve masumiyete bürünür dağlar, beyazlar giyerek.

Zirveye düşen ilk kar, dağın boynuna sarılmış bir fular gibi durur, saçaklı inişlerle. Kısa zamanda saçaklar aşağıya doğru yayılır, dağın eteklerine uzanır. Dağ, fularından kurtulmuş tamamen beyaz bir elbise giymiştir o zaman, baştan aşağı kar kumaşından. Yumuşak başlı bir görüntüsü vardır karlı dağların. Yumak yumak kabartılarla uzanır gider beyaz bulutlara nispet yaparak, beyaz silsile halindeki kış dağları.

O beyaz masumiyet, seslenilmedikçe, topukla dokunulmadıkça masum kalır. Ama bir fısıltı bile değse karlı dağların tepelerinde yanıp sönen ışıltılı tanelerine, ardından onca çığlığın ağıt olacağı çığları salıverir yukarıdan aşağılara doğru.
Şehirlerde yaşarken artık dağları görmek hiç kolay değil. Görülen tek dağlar blok blok beton dağları. Onlar çiçek açamaz, her kuşu barındıramaz, koku saçamaz.

 Renksizdirler, boyansalar da tek renklidirler. Güneş doğmaz onların ardından, güneş batmaz, ay ışığında yürünen patikaları da yoktur, geceleyin ağaçların tepesine tüneyen kuşları da.

Dağları çok özlüyorum. Dağsız bir hayat, yaşanmamış çok şeyi barındıran bir hayat benim için. Esintisiz, renksiz, kuş ötüşü olmayan. Kayasız, vadisiz, su şırıltısız. Bir şeylerin eksik olduğu bir hayat yani. Ben, dağların sevdalısıyım.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2009
Paylaş :

18 Kasım 2012 Pazar

Keşke, keşkeler olmasa



Bir saat gelir, keşkeler de gelir.
Ziya Dedem ortada. Evindeki odanın duvarında asılıydı bu resmi.

Keşkesiz yaşayan var mıdır? Pek yoktur gibime geliyor. Varsa eğer, bu yazımız keşkesi olanlara…

Fırsat varken yapmadıklarımızı; yakınındayken uzak durduğumuz kişileri; içine girmediğimiz, girip derinlerden görmediğimiz anları sonradan keşke ile anmaz mıyız? Keşke diye başlayarak cümleye, yapmadıklarımızı yapmış olmayı isteyerek, o anları hatırlamaz mıyız? Anarız da, hatırlarız da.

Ben de keşkesi olanlardanım. Çok şükür ki keşkelerim yok; sadece bir keşkem var. Vaktiyle tanıdığım, şimdilerde çoktan göçmüş ya da artık yakınlarında sıklıkla bulunamadığım, gelişmiş yönleri birden çok olan insanlar için benim keşkem. Keşke onların niteliklerini bu günkü gözle görebilseydim; keşke onlarda var olan derinliklerden daha çok yararlanabilseydim.

Bazen böyle bir tek insan bile tanınamazken ben epeyce tanımışım, birkaç tane.
Ziya Dedem'in askeri diploması

Onları tanıdığınızda o zaten yakınınızda ve bildiniz bileli hep bilge olduğu için kimle karşı karşıya olduğunuzun değerlendirmesini doğru yapamayabilirsiniz. Ya da tamı tamına değerlendiremeyebilirsiniz. Ne zaman artık yoklar, uzaktalarsa, bir boşluk doğunca, sorulacak soruların yönleneceği bir güvenilir odak bulunamayınca, bulunmaz bir zihniyeti, bilgeyi, güngörmüşlüğü, görmüş geçirmişliği, her sorunun bir cevabının olduğu uçsuz bucaksız derinliği tanımış olmaklığın ayrıcalığını ve mutluluğunu hissetmekle beraber artık o odağın yitmiş olmasıyla, doldurulması imkansız derin bir çukur gibi algılanan yokluklarını da apaçık görürüz.

Onların yanı başımızdaki kolayca ulaşılan bulunmaz birikimlerini yakındayken ne kadar değerlendirdiysek, derinliklerini ne kadar fark edip sığlıkları yeğlemediysek, o kadar kazançlıyızdır.

Bunlardan birisi Ziya dedemdi. Ziya dedem için çağın Nasreddin Hocası  diyenler  de var. Nüktedan, hazırcevap, Ziya Paşa’dan beyitler okuyan, Mesnevi’den konuşan, Prens Sebahattin ile sınıf arkadaşı bir koca Ziya Hoca idi o.

Özellikle kız çocuklarının okumasını çok önemser ve kız torunlarını her gördüğünde, “okuyun ve kendi paranızı kazanın” derdi. Kız çocuklarının kimseye muhtaç olmaması, ezilmemesine çok önem verirdi. Kafiyeli konuşur, yazdığı şiirleri çok güzel olur, veciz mahiyetinde sözler söylerdi. Sözlerinin kimisi çerçeveletilerek duvarlara asılmıştır.

Bize en güzel miras olarak kalan o sözler çerçevelerden seslenmektedirler bugün;

“Kötülüğün iki anası vardır. Biri yokluk biri cehalet”

Diplomanın altında, çerçevenin  bir yanında bize göre sağda  kız kardeşimin düğün fotoğrafı bir yanında, solda da Dedemin vefatının hemen ardından doğan yeğenimin resmi var.

“Cahil insan kanatsız kuşa benzer”

“Kazanırsan dost kazan düşmanı anan doğurur”

“Her zaman dosdoğru olun; çünkü çatal değnek yere batmaz”
diyen.

Her inanca, her yola saygılıydı Ziya Dedem. Ona neden herkesin aynı yaratılmadığı, neden farklı farklı inanç sistemleri olduğu sorulduğunda parmaklarını açarak elini uzatır “beş parmağın beşi bir mi; beşi de farklı, Allah hepsini ayrı yaratmış” derdi. Yaradılanı, yaradandan ötürü severdi.

Nüktedandı, hayatı da nüktelerle dolu olarak yaşamıştı, yaşatmıştı.

Babası onu tahsili için İstanbul’a göndermek isteyince sevdiği kızın yani anneannemin onca sene içinde bir başkası ile evlenebileceği fikri karşısında nişanlanıp öyle gitmek istiyor. Ancak henüz erken bulunuyor bu talep. Beklemesi öneriliyor. Ama dedem sevmiş ve işi oluruna bırakmak istemiyor. Ciddi olduğunu, bir gençlik hevesiyle davranmadığını anlatmak için çok uğraştıysa da anlatmada yeterli olamıyor. Sonunda bir ambar buğday ile bir ambar arpayı birbirine karıştırıyor ve İstanbul’a nişanlanmadan giderse böyle karışık bir halde olacağını gösteriyor. Mutfakta buğday ve arpa olarak ayrı ayrı kullanılacakken arpa ve buğday  karışımına dönen hububat  ise artık yem olarak kullanılıyor.


Askerdi Ziya dedem, bir zabit. Atatürk’ün ordusunda savaşmış bir gaziydi. Savaş çıkınca çok sevdiği atını orduya bağışlıyor. Sonra subay olarak orduda görev yaparken İnebolu’da atını görüyor, tanıyor. At da dedemi. Atın gözünden yaşlar akıyor. Dedem de ağlıyor. Atıyla birlikte ağlıyorlar savaşın ortasında. Dedem atın boynuna sarılmış halde.

Savaş çok çetin. Şimdi yol, otoban olan, yerleşim yeri olarak blok blok köy nüfusu niteliğinde insan barındıran topraklar, o zaman kuş uçmaz kervan geçmez yerler. Yol yok; etraf ya çorak arazi ya da tarla. Ülke savaşta, tarlalar işlenmemiş, yiyecek yok dolayısıyle. Akşehir'den Polatlı'ya yayan olarak gelirken günlerce yiyecek bulamıyor askerler, aç kalıyorlar. Çarıklarını kemiriyorlar. Çünkü çarıklar gönden. Hala içinde kalabilmiş olan besleyici unsurlar ile sağ kalabilmek için çarıklarını öğün yapıyorlar. Akşehir’den Polatlı’ya  yürüyüşleri sırasında nice yiğitlerin susuzluktan karakarak ne hallere düştüklerini içlenerek anlatıyor usanmadan.

Atatürk’ü görüyor cephede. Onu, tozdan, topraktan, kumdan bir heykele dönüşmüş; su yüzü görememekten, banyo yapamamaktan saçlarının her bir telinin toprakla sıvanmış gibi dik dik durduğunu anlatıyor torunlarına senelerce.

Doğruluk en önemli ilke onun için hayatta. “Kur’anı ezberlediğimde boyum sandalye kadardı” diyor ve doğruluktan hiç vazgeçmiyor. Gelişmiş manevi kişiliğinin getirilerinden birisinin ardından “Semavatı üç buçuk saat bu kıyafetimle gezdim.  Bütün kapıların üzerinde doğruluk yazıyordu. Kapıları açacak tek anahtar vardı, doğruluk” diye yılmadan bahsediyor hep. Aksaray’ın içinden akan Uluırmak boyunca karda, buzda, sıcakta, yağmurda yürürken hatim indirdiği biliniyor.

Bir ara belediye reisliği yapıyor köyünde. Köyü Yeşilova'nın ilk belediye başkanı oluyor.O zaman öğretmen bulmak zormuş, öğretmenlik de yapıyor lisede.

Müftülük öneriyorlar aydın, güvenilir ve bilgili kişiliğine yakıştırarak. Kabul etmiyor. Çok ısrar ediyorlar. “Olmaz” diyor. Nedenini merak ediyorlar. “Bu işler para ile yapılmaz, bana karşılığında para vereceksiniz, olmaz” diyor. “Vermeyelim o zaman” diyorlar. Bakıyor dedem, çok ısrarcı karşıdakiler.  O şakacı yanıyla onları korkutuyor, “cenazelerinizi ahır süpürgesiyle yıkarım” diyor ve bir daha müftülük konusunda ısrar etmiyorlar dedeme.

Dedem, müftü olmuyor; ama evinin az ilerisindeki camide hiç bir ücret almaksızın hocalığa başlıyor. Hala onun arkasında namaz kılmış olmakla gurur duyanlar yaşamaktadır Aksaray’da.


Dedemle ilgili bazı olağanüstülükler yaşanıyor Aksaray’da. Yaşayanlar soluğu hemen onun yanında alıyor. Dedem hiç oralı olmuyor onların anlattıkları karşısında. “Hayal görmüşündür, rüyadır” deyip çıkıyor işin içinden. Bu olaylardan biri dul bir kadının başına geliyor.

Beş çocuklu, beş parasız dul bir kadın var Büyük Bölcek Mahallesi’nde. Yakacak tek bir odun parçası, tencerede kaynatacak iki kaşık tarhanası bile yok o kara kış gününde. Çoluk çocuk soğuktan titriyorlar buz gibi evde. Karınları aç. Sıcak bir çorba özlemindeler.

Kadın ve çocukları uyuyakalıyorlar açlıktan, soğuktan. Sabaha karşı kadın aniden uyanıyor. Bir rüya görmüş olarak. Rüyasında dedemi görüyor. Dedem ona “Neden ahır duvarındaki gediğe bakmadın. Oraya sen ve çocukların için para bırakmıştım” diyor.

Kadın kendine gülüyor düşünü hatırlayınca. “Aç tavuk rüyasında kendini buğday ambarından görürmüş” diyor kendi kendine içinden. Ama aklı rüyasında.  İçi içini yiyor ahır duvarındaki gediğe bakmak için. Kalkıp ahıra gidiyor. Gediğe elini sokuyor. Epeyce bir altın buluyor orada.

Sabah güneş doğar doğmaz dedemlere geliyor. Ayşe anneanneme “İlle de Ziya Hoca’yı göreceğim” diye tutturuyor. Dedemin ellerine, ayaklarına kapanıyor kadıncağız. “Hep derlerdi senin nasıl biri olduğunu da bilmezdik. Meğer sen dediklerinden de öteymişin” diyor. Ayşe anneannem olayı anlayamıyor. Dedem de kadına “Sen sadece bir rüya görmüşün. Şimdi evine git, sobanı yak, çocuklarının karnını doyur. Bu rüyanda sende kalsın” diyor. Ama kadın cebinde altınları çarşıya odun ve yiyecek almaya giderken önüne gelene anlatıyor rüyasını da rüyasından sonra olanları da.

Çok hayırsever biri olan  Asaf, Aksaray’ın sayılı marangozlarından. Elinden geldiğince yardımda bulunuyor ihtiyacı olanlara. Elinden marangozluk işi geldiği için de daha çok bu işlerde yardımcı oluyor. Asaf’ın bir defteri var. Bu defterde yardıma ihtiyacı olan öncelikle dul kadınlar, yoksullar  kayıtlı. Yardımları karşılığında hiçbir bedel almıyor. En ufak bir para talep etmiyor. İstediği tek şey hayır duası.

Kocaları şehit olmuş, ölmüş ya da hayırsız çıkıp dul kalmış mahalleli kadınların hallerini herkese anlatamadıklarını biliyor. Bazılarının sıkıntıları da eş dost vasıtasıyla kulağına çalıyor. 

Asaf, defterinde kayıtlı olanların akan damlarını, tüten, tıkanan  bacalarını, çöken damlarını her sene kış girmeden onarıyor. Kapılarını, pencerelerini  elden geçiriyor. Bu durumdan sadece evleri, bacaları, damları onarılan onca çocukla tek başına kalmış yoksul kadınlar değil, mahalleli ve yardımda bulunduğu için Asaf da mutlu.

Marangoz Asaf bir ara sıkıntıya giriyor, eli çok daralıyor. Borçlanıyor. Borçlarını ödeyemez duruma düşüyor. Hayli  zora giriyor. Ona yardım eli uzatacak kimseyi de bulamıyor o an.

O kadar sıkıntılı ki yine o gün,  daralmış halde uykuya dalıyor.

Rüyasında ona” sıkılmaması” söyleniyor. “Sabah, onu marangozhanesindeki çekmecesinde Ziya Hoca’nın  çekmeceye koyduğu paranın beklediğini “söylüyorlar.

Marangoz Asaf uyandığında rüyası aklına gelince gülüyor. Dedemin kim olduğunu biliyor bilmesine; ama çok sıkıntıda olduğundan artık aç tavukların kendilerini rüyalarında darı ambarında görmeleri misali kendisinin de bu rüyayı gördüğünü düşünüyor.

Yine de marangozhanesine giderken aklında rüyası var. Ya doğruysa rüyasında gördüğü beklentisi var içinde
Marangozhaneye giriyor. Gözü çekmeceye takılıyor; ama açmaya eli varmıyor. Ya para yoksa? Hayal kırıklığı yaşayacaksa çekmeceyi açtığında?

Bir cesaret çekmeceyi açıyor. İçindeki gıpgıcır, yeni basılmış gibi parlayan paraları görünce soluğu dedemin yanında alıyor.
-Seni bilirdim Ziya Hoca bilmesine; ama yine de sen neymişin meğer, diyor.

Dedem,  “susmasını ve kimselerden bu rüyadan bahsetmemesini” tembihliyor marangoz Asaf’a.

Emekli olalı yirmi yıldan fazla olan teyzem, öğretmen okulu sınavına girecekmiş. Ders çalışmayı hiç sevmediğinden sınava çalışmamış. Birkaç gün sonra gün sınava girecek; fakat umutsuz. O gece kara kara düşünceye dalmış halde uyuyor.

Rüyasında babasını yani dedemi görüyor. Dedem,  rüyasında teyzeme “hangi kitaptan hangi sayfaları çalışması gerektiğini” söylüyor. Teyzem hemen kalkıp çalışıyor. Ve sınavda dedemin söylediği sorular geliyor: Teyzem sınavı kazanıyor. Öğretmen oluyor.

O zamanlar gayrimüslümler de yaşarmış dedemlerin olduğu yerde tek tük. Aksaray’da, Kapadokya’da. 1915 yılında gayrimüslümler Yunanistan’a göçmüş; Yunanistan’daki Türk nüfus da buraya gelmiş becaişle. Aksaray halkı, gayrimüslümlerle gayet iyi anlaşarak, birlikte yaşıyorlar. Komşuluk ilişkileri iyi hatta onların dertlerine çözüm bile buluyorlar.

Bir gayrimüslüm kadının ki gavur diyorlar; ama o vakitler bu rencide edici bir sesleniş değil, tamamen bir sıfat, karışıklığı önlemek için böyle anılıyor gayri müslümler, geliyor dedemin ellerine ayaklarına kapanıyor. Dedem onu yatıştırıp dinliyor. Kadının bebeği var; ama sütü yokmuş. Eğer sütü gelmezse bebek açlıktan ölecekmiş. Mama verilemeyecek kadar küçük, henüz yeni doğmuş, birkaç günlük bir bebek kadının kucağındaki.

Yanında bir de pişirdiği tavuğu getiren kadıcağız, dedemden muska yazmasını istiyor. Dedemin o konular ile hiç ilgisi yok. Bu işlerle ilgisi olmadığını anlatmaya çalışıyor elinden geldiğince; “bu konuların bambaşka konular olduğunu ve kendisinin hiç böyle meselelere bulaşmadığını, bir muska da yazamayacağını” söylüyor kadına.

Kadıncağız çok ısrar ediyor, yalvarıyor. Bir yandan da bebek susmaksızın ağlıyor, aç. Kadın da ağlıyor yavrusu ağladıkça. Ödü kopuyor kadının, sütü hiç gelmeyecek de çocuğu açlıktan ölecek diye. Para öneriyor ki bu hiç dedeme göre değil. Almıyor parasını, kadıncağıza aradığı kişinin kendisinin olmadığını anlatamıyor dedem bir türlü. Dedem ısrarla “yanlış kişiye başvurduğunu, kendisinin bu konulardan hiç anlamadığını” defalarca söylese de kadıncağız çaresiz.  Üstelik dedemin bir çözüm bulacağına emin. Bebek ve annesi ağlıyor dedemin karşısında. Biri açlıktan diğeri annelik duygularıyla ağlıyor. Kovsa da kadının gitmeyeceğini gören dedem çareyi “tamam, yazayım” demekte buluyor. Bir kağıda bir şeyler yazıyor ve kadına veriyor. Kadın büyük bir sevinçle gidiyor.

Birkaç gün sonra kadın yine büyük bir sevinçle geri geliyor. Mutlu mu mutlu. Dedemin yine ellerine ayaklarına kapanıyor. Teşekkürler ediyor.

Meğer dedemin yanından çıkar çıkmaz göğsüne süt gelmiş, çocuğu doymuş ve küçük bebek hayata dönmüş.

Herkes gözlerini dedeme çeviriyor. “Hani muska yazmazdın, ne yazdın o zaman kağıda” diye sorarcasına.

Dedem açıklıyor. “Çocuk ölecekti. Kadın medet umuyordu, ben de;
“Aksın gavurun biciği (göğüs, meme),
Aç kalmasın çocuğu ,
Hoca yesin cücüğü (tavuk, piliç) ” yazdım diyor.

Pek inanmıyorlar ve gidip bakıyorlar kadının elindeki kağıda. Aynen dedemin dediklerini yazılmış olarak buluyorlar kağıt parçasında.

Dedem bir gün duvar dibine oturmuş bir amele görüyor. Ağır işinin içinde öğle molasında, koca bir somunun içine bir soğanı bölmüş, koymuş, afiyetle yiyor iri cüsseli amele. Dedem durup onu izliyor. Katığı kuru soğan olan somunu bir güzel yiyip bitiren amele “Çok şükür” diyor. Dedem de ameleye dönüp,”Senin gibi bir babayiğit adam bir somun ve bir soğanla doyuyorsa, sen şükret şükretmesine de, Yaradan da şükretsin senin gibi kanaatkar bir kul yarattığı için ” diyor. Bu olay daha sonra meclis kürsüsünden anlatılmış, gazetelerde de yayınlanmıştı dedemin nüktedan, ders verici yaşanmış binlerce öykülerinden biri olarak.



Dedem rahatsızlanmıştı. “Her şeye hazır olmamızı” söylemişti doktorlar.

Kız kardeşim de ikinci kez anne olacaktı tam o sıralar. İkinci bebek, beklenen doğum tarihinde gelmemişti  gecikiyordu.

Annem, bir yanda babasının rahatsızlığı bir yanda kardeşimin her an beklenen; ama epeyce geciken doğumu ile yorgun, düşünceli ve sıkıntıdaydı.

Bir rüya görüyor annem. Rüyasında babası yani dedem, iki tarafı açık kapı olan uzun bir koridorda. Açık kapılardan biri dedemin arkasında diğeri önünde. Dedem de kapıların arasında. Rahatsızca duruyor. Rüzgarda kalmış gibi.  Ve dedem sesleniyor" Nerede kaldın kızım? Gel artık. Cereyanda kaldım" diyor. Hemen ardından dedem göçüyor, dedemin göçtüğü anlarda yeğenim doğuyor. Bir kız.

Onun bu nüktedanlığı, hazır cevaplılığı bu gün annemde devam etmekte.
Keşke daha çok yazılar yazacak kadar dinlemiş olsaydım Ziya Dedemi.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 03 Eylül 2009 Perşembe
 
acemi.demirci@yahoo.com.tr

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci