4 Ocak 2013 Cuma

Prenses yalnızlığı


El bebek gül bebek büyüt. Eeee bebeğime eee, ee diye ninniler söyle. O olmadıysa “Kov bostancı danayı, yemesin lahanayı” ninnisini mırıldan kulağına. Ayağında salla, bir ucundan anne babanın öte ucundan  anneanne ile dedenin tuttuğu battaniyelerde sallayarak uyut.

Kişiliği gelişecek, kendine güvenini kazanacak diye hiç “Hööt”  demeden yetiştir. Misafirlikte, ev sahibinin kabusu olsun. Evin de “Prensesi” olsun bu kabus. Öyle bir prenseslik ki her evde o evin zaten bir prensesi olduğu hiç öğretilmesin; böylece de öğrenilmesin. Her evde, her yerde, çocuk bahçesinde, oyun parkında, sınıfta, okulda, işyerinde hep prensescilik oynasın. Evin prensesi, kendini her yerin prensesi sanarak büyüsün. Bu şekilde büyümüş binlerce prensesle dolu bir hayatın içine düşüversin yetişkinliğinde. Sonra da hayattan okkalı bir şamar yesin.
Şimdiki bazı tek çocuklu anne babaların yetiştirdiği çocukların kısa bir tahlili bu. Sadece o evde geçerli; ama kapı dışına adım atılır atılmaz temelsiz bir prenseslik saltanatının yüzleşmesi bekliyor küçük prensesleri ileride bir gün mutlaka.   Evin dışında da herkesin prensese hürmette, saygıda kusur etmeyeceğini bekleyen safdil bir kız büyüyor pek çok evde. Ya da evin aslanı, koçu bir oğlan.

Hiçbir anne babanın çocuğunun yerine hayat mücadelesi veremeyeceğini, bu mücadeleyi herkesin kendi başına verip, hayatın baş edilmesi gereken her şeyiyle kendilerinin başa çıkmaları gerektiğini öğrenmeye başladıklarında gerçek anlamda evin dışında olduklarını anlıyor prensesler de prensler de. Bir dediği iki edilmemiş, ne isterse önünde istemediği ardında yavrucaklar iş hayatına atıldıklarında, dışarıdaki gerçek hayatın tekmesine, sillesine, tokadına; kendi belinin, kendi sırtının, kendi yanağının maruz kalacağını dayak yer gibi  öğreniyorlar.

Bir misafirlikte, evin sahibesinin yıllarca koruduğu belki ana ata yadigarı, ya da uzun yolculuklarda ta nerelerden sarıp sarmalayıp getirdiği kim bilir hangi bit pazarından bularak  evini döşediği her bir eşyayı, bibloyu, vazoyu ortaya döken; kıran, çizen, ezen büken ve annelerinden hiçbir uyarı almadan elalemin evinin altını üstüne getiren prensesler ya da prensler ilk “Höt” uyarısını  iş hayatında alıyor. İlk “Dur” ikaz işaretini işte o anda görüyorlar. Hayalet görmüşe dönüyorlar bununla karşılaştıklarında. Anne babası olmaksızın bir sorunla tek başına baş etme gibi  hiç karşılaşmadığı bir olgu, tüm dehşetiyle karşısına dikiliveriyor olanca ürkütücülüğüyle.

Bu tezahür, bir öcü gibi çıkıyor ortaya. Dehşete düşürüyor küçük prensesleri, küçük beyleri. Öcülerle tanışıyorlar böylece ilk kez. Lambaya annelerce sıkıştırılmış ne var yok bir yolunu bulup dışarı çıkmaya başlıyor teker teker.

Bir çocuk ki asla “Bunu yapmamalısın; çünkü senin ne kadar hoşuna gitse de o, yaşadığımız ortamda çevreyi rahatsız edici bir harekettir”, “Apartmanda yaşayanlar olarak hepimiz birbirimize saygı göstermeli, gürültü yapmamalı, bizim tabanımızın başkalarının tavanı olduğunu asla unutmamalıyız”, “Sen benim için bir prensessin. Hep de öyle kalacaksın; ama unutma her kız kendi anne babasının prensesidir. O yüzden bu prensescilik oyununu yalnızca evde oynamaya devam edelim. Bizim evin dışında, başka evlerde de prensesler var. Bu evin prensesi olan sen,  okulda, işte başka bir evin prensesinin arkadaşısın” demeden büyütülmüş; alt katlarında oturanları başlarına gülle düşermişcesine koşturmasıyla çerim çerim çerletirken  anababasından eğitim  içerikli tek bir söz duymamış çocuklar, tüm uyarıları ailelerinden değil, ileride elin oğlundan almak üzere büyütülüyorlar. Onları gerçek hayata hazırlamak bir yana gerçeklerden kopuk yetiştirilmiş evin prensesleri, binlerce evden  çıkan prens ve prensesle üniversitede, iş hayatında bir araya gelip  tek olmadıklarını anladıklarında asla mutlu olamıyorlar. Aynen kendileri gibi başka prenseslerin de herkesten kendilerine prenses gibi davranılmasını beklediğini görünce ağızları açık kalakalıyorlar. Kendilerini kandırılmış hissediyorlar. Öyle ya” Hani o biricik prensesti”. Oysa etraf prensesle doluymuş. Her evde bir prenses varmış. Bir prenses için en acı gerçek bu olmalı.  

Sadece prensescilik oyunuyla büyütülmüyor çocuklar. Bir de anne ve babalar sihirli bir el kesiliveriyorlar çocukları büyürken. Yollarındaki çakılları, dikenleri temizlemek için sessiz bir gayret içinde debelenip duruyorlar. Ama elbette o da bir yere, bir saate kadar oluyor. Sonrasında o çakıllara düşen çocukların her yanı kanıyor; dikenler ellerini, kollarını, yüzlerini dalıyor, çiziyor.

Çocuğunun okuluna gizlice giden bir anne, çocuğunun hoşlanmadığı bir konuyu öğretmenine usulca anlatıyor. Çocuğu üzen sorun da birdenbire sihirli değnek değmişcesine ortadan kalkıveriyor prenses daha fazla üzülmeden. Anne, çocuğunun bir sorunla  baş etmede nasıl bir tutum takınacağını gözleme fırsatını kendine vermeden müdahil oluyor çocuğunun başını ağrıtan konuya. Çocuğu o sorunla nasıl baş edecek, soruna yaklaşımı nasıl olacak merakını taşımıyor. Tek gailesi var. Prensesin canı sıkkın. O zaman o konu bertaraf edilmeli. Bertaraf edilecek konularla baş etmek bir anne için çocuk büyüdükçe çetinleşir. Ve hep annesinin sessizce hallettiği sorunlar sayesinde rahat bir hayata alışmış çocuk da kendi çözmesi gereken bir sorunla karşılaşınca ne yapacağını bilemez. Öğrenmediğinden. Bu fırsat ona hiç verilmediğinden.

Anneler, özel okullarda okuttukları çocuklarının ruhu bile duymadan çocuklarını biraz zorlayan bir öğretmenin kulağının çekilmesi için hemen  okul yönetimine koşuyorlar. “Sorun hallolmaz ise, prensesin üzerine üzerine gelmeyecek başka pek çok özel okuldan birinde eğitime devam edileceği” usturubuyla anlatılıyor. Sonuç malum. Anne, görüşmenin ardından prensesi rahata erdiği  için memnun. Üstelik gururlu. Çocuğunu üzenlerin hakkından işte böyle gelinir diye kasım kasım kasılıyor bile.

Küçük prenses kuşlara mı merak saldı, hemen bir kuş alınıyor. En cafcaflı sarı renkte bir kanarya kafeste ötüyor evin balkonunda. Daha önce kanarya bile görmemiş aile, kanarya nasıl beslenir bilmiyor. Yemi bitince kuşa evde tahıl olarak ne varsa o veriliyor. Pirincin, maydanozun  bu kuşları öldürdüğü bilinmiyor. Pirinç verildikten sonra sarı kanarya ishal olup ölüyor. Hemen veterinere götürüyor ana kız kanaryayı. Kanaryayı veterinerde bırakıp eve dönüyorlar. Zira veteriner, kuşun kurtulamayacağını anneye gizlice söyleyince anne  telaşa düşüyor; kızının bunu bilmesin istemiyor. Kızı görürse çok üzülecek kanaryasının öldüğünü. Bunalıma girecek. Onun haberi olmadan halledilecek bu sorun.

Oysa daha kanarya alınırken bu hayvanların ömürlerinin bir iki yıl olduğu anlatılmıyor prensese. Bu küçük kuşların kısa ömürlü oldukları,  prensesin buna hazır olması gerektiği düşünülüp söylenmemiş vakitlice; ama gidip ölü kanarya yerine hemen bir yenisi alınmış.

Küçük prenses, sarısı öyle pek cafcaflı olmayan yeni kanaryadaki garipliği hemen seziyor. “Bu kanarya benim sarı kanaryam değil” diye ter ter tepiniyor. Anne de baba da kanaryanın hastalıktan dolayı renginin solduğunu, kızlarının gerçek kanaryasının kafesteki suskun kanarya olduğunu söylüyor. Kız inanmıyor: Anne baba diretiyor. Prenses, kandırıldığını anlıyor. İçinde bir şeyler kırılıyor. Oysa hayatta  ne ölümler görecek. Değil kanaryası bir gün gelecek anne ve babasını bile kaybedecek. Bu gerçeklere hiç hazırlanmıyor küçük yavrucak.

Tek çocuklar, tekliğin boğucu yalnızlığını yaşıyor hayatları boyunca. Tek çocuk olmak bir yaşa kadar nimet gibi görülse de  sonraları kardeş sahibi olmamanın yoksunluğunu iliklerine kadar hissediyorlar.

İş yerindeki, dört kız kardeşten biri olan bir arkadaşının ablaları ile telefon konuşmalarını dinlerken ona nasıl da öykünüyor  şimdi, 37 yaşında, evlenmemiş, anne ve babası hastalıklarla mücadele ederken tek başına her şeye koşturmaya alışamamış prenses. Artık prensescilik oynadığı evin de masalın da dışında o. Ve  her şeyi halleden bir görünmez el de yok şimdi. Prensesi olduğu masal bitmiş. Gerçek bir masalın içine düşmüş. Tepetaklak.

Dün annesinin babasının nazlı prensesiyken bugün iş yerindeki oda arkadaşı gibi onu arayan ne ablası, ne kardeşleri ne de sünnet düğünü, mezuniyet töreni, nişanı düğünü olacak tek bir yeğeni var. İç geçirerek, imrenerek, içi buruk bir şekilde dinliyor arkadaşının bu konular üzerine telefon konuşmalarını.  

Evlenmiyor da prenses. Beyaz atlı prens de bir masal çünkü. Çıkıp gelmiyor. Kimse ona babasının gösterdiği ihtimamı göstermiyor hem. Gösterenlerin kıymetini de o bilmiyor. Tek çocuk olmanın sorunları çocuk için başka, anababa için başka hallerde büyüyüp gidiyor ardı ardınca her geçen yıl. Çocukluktaki doğum günlerinin neşesi olmuyor bu yaştaki doğum günlerinde. Kızları bir yaş daha almışken yeni yaşına bu yıl da yapayalnız girdi, tek çocuklarından tek bir torun dahi göremediler diye yaşlı gönülleri yaslarla doluyor anababanın.

İş yerinde kimse ona bir prensese davranıldığı gibi davranmıyor. İşini aksatsa en ağır sözleri işitiyor amirinden; prenses kalbi  kırılsa kimin umurunda. O da herkes gibi biri iş yerinde.

Bunca yoğun çalışırken  eve gidince şöyle ayaklarını uzatıp oturabilse ya. O da olmuyor. Tek çocuk olmanın ağır yükü gelip yine onu buluyor. Anne hasta. Şeker, tansiyon fırlamış. Babasının kalbi çoktan teklemiş. By-pass geçirmiş. By-pass geçirenler on yıl ancak yaşar deniliyor sağda solda.  Yüreği ağzında o yüzden. Ya babasını kaybederse? Ya onlar göçer de tümden tek kalırsa. Geceleri gözüne uyku girmiyor bu düşünceler kafasında cirit atarken.

Baba için de hayat zorlaşmış epeydir. By–pass ameliyatı sonrası hayli yorgun. Artık kirli koca şehrin her türlü kargaşasından uzakta, yazlığında huzur içinde yaşamak istiyor kalan ömrünü. Ama ne mümkün. Prensesin canı sıkılıyor, bunalıyor tek kalınca. Daha giderken anne babasına dönüş tarihlerini peşin peşin söylüyor. Şu kadar gün kalacaksınız, şu gün döneceksiniz diye. Tek çocuk tek kalmış bugün hayatta. Acıyla kabulleniliyor bu gerçek. Bu acı, bir by-pass daha yapıyor baba yüreğinde saklı duygulara. Nerede hata yapıldığı düşünülüyor karmakarışık halde.

Kimselere güvenemeyen, herkes tarafından kandırılacağından çekinerek, anne ve babasını kaybetme korkusu içinde sigara dumanları arasında boğulan prensesler görürseniz etrafınızda, onlara gerçek bir prensesmiş  gibi davranın. Geçici de olsa bir tebessüm yayılsın yüzlerine.
(Hakkı saklıdır)
 
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.09.2012, 11:50
Paylaş :

2 Ocak 2013 Çarşamba

'Hanım kırarsa kaza; halayık kırarsa ceza ya da Çifte standart' adlı öyküm;

ww.kadinhaberleri.net adlı internet gazetesinde yayınlandı.
Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

Acemi Demirci, 02.01.2013
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci