29 Aralık 2013 Pazar

Nadide Abla'nın emekli maaşı


Ara sıra öyle aramayla bulunamayan insanlar tanıdığımız olur. Roman kahramanları gibidirler. Hayatları da roman gibidir zaten. Duruşları vakur, başları dik. Gönülleri gani, gözleri toktur. Gurur, kibir bilmezler o vakur ve dik başlı görüntüye rağmen. Onur, onların tüm benliğidir. Bu öyküdeki Nadide abla gibi.

Bir azim, mücadele öyküsü bir kadında ad bulsa o ad,“Nadide” olurdu mutlaka. Oldu da. Bir emekli maaşı için verilen mücadele sonrasında o emekli maaşı ile bir dükkan ve kaç evin geçim mücadelesinin de adıdır Nadide abla.

Lise yıllarımdan beri tanırım onu. Her zaman mizampli yapılmış kısa saçları, hiç makyajsız doğal güzelliği, zekice bakan iri siyah gözleri, mücadeleyi bırakmayan kişiliğiyle.

Nadide abla, kuaförlüğe memleketinde başlamış. Almanya'da devam etmiş. Senelerce Almanya'da, Almanlar’ın saçlarına şekil veren zarif Türk hanım olarak çalışmış. Hasrete dayanamamış olacak, dönmüş. Döndükten kısa bir sür sonra evlenmiş. Eşi, bir kaymakamın oğluymuş.

Kızların çevresinde dört döndüğü oğlan, Nadide'ye âşık oluyor. Âşık olmasına âşık; ama kızların ilgisine de kayıtsız kalamıyor. Nadide Abla ile evlendikten sonra da sürmüş bu ilgi. İki çocuğa rağmen yürümemiş evlilik bu nedenle.

Çocuklara hep Nadide Abla bakmış. Evi geçindirmek, çocukları yetiştirmek ve hayatını kazanacağı dükkânının masraflarını karşılamak için dişiyle, tırnağıyla, gecesiyle, gündüzüyle çabalamış, didinmiş. Kadın omuzlarıyla üstlenmiş hayatın tüm yükünü. Ezilmiş bu ağırlığı taşırken; ama pes etmemiş. Tüm yorgunluğunu, bir gün emekli olmak hayalleri kurarak dindirmiş. Beş bin iş günü tutarında prim yatırması gerekiyormuş emekli olabilmesi için sigortaya.

Dükkân ve ev kirası, kendisi ve çalışanları için yatırılan emekli sigorta primleri, baktığı iki çocuk bir de kendi üç boğaz Nadide ablanın eline bakar. Çok zorlanır bu düzeni yürütürken.

Kocaman kara gözlerinden kara kaderine yaşlar akmış akmasına; ama ağlamaktansa kollarını sıvayıp işine vermiş kendini. Giderek Ankara'nın en aranılan kuaförlerinden biri olmuş. Akıllı, yerinde ve tartarak  konuşmaları, onurlu ve düzgün hayatıyla çok sevilmiş. Nadide ablanın elinden saçları yapılırken kulakları da en keyifli, olgun sohbetlerle bayram etmiş dükkana gelen gidenlerin.

Kuaförlük zor zanaat. Tüm gün ayakta durmak gerek. Eğilip bükülmek, oturmaksızın çalışmak gerek. Sonunda belinde fıtık oluşmuş, varis olmuş bacakları. Ama o, varis ağrılarına rağmen üniversiteye giden çocuklarına para gönderebilmek için didinmeye devam eder Farabi’deki işyerinde. Yetiştirmesi gereken çok para vardır kiralara, çocuklara, vergilere, çıraklara.

İstanbul'da, inşaat mühendisliğinde okumakta olan  oğlu Lütfü’nün kaldığı evin altında bir kahvehane vardır. Kahvehanenin sahibinin oğluyla arkadaş olur Lütfü. Giderek pekişir arkadaşlıkları. Kahvehanenin sahibi ve oğlu, Lütfü’yü kendi ailelerinden biri gibi benimserler. Artık sanki o evden biri olan Nadide ablanın oğlu Lütfü, evine de girip çıkmaya başlar kahvehane sahibinin.

 Kahvehane sahibinin bir de kızı vardır. Lütfü, âşık olur kıza. Nadide ablaya açar durumu, evlenmek istediğini söyler. Nadide abla, oğlunun muradını görmeyi çok istemektedir ancak henüz doğru dürüst bir işi yoktur oğlanın. Kız da işsizdir. Önce düzenli iş bulmalarını sonra da evlenmelerini salık verir oğluna. “Kendisinin belli bir yaşta olduğunu, sağlık sorunları bulunduğunu, hayatın onu çok yorduğunu, bugünün koşullarında tek maaşla ev geçindirmenin, kira vermenin, çocuk sahibi olup onları iyi şartlarda yetiştirerek okutmanın hiç kolay olmayacağını” anlatır.  Lütfü, annesinin bu sözlerinden alınır, gücenir. Tek bir laf daha etmeden ayrılır annesinin yanından. Çok geçmeden de Karadenizli kahvehane sahibinin kızı ile evlenir annesinin haberi olmaksızın.

Askere giderken karısını, kayınpederinin evinde bırakır. Askerden döndüğünde kucağına ilk kızını alır Lütfü. Annesini ne arar sorar. Altı yıl sürer oğlanın sessizliği.

Kendi işleri bozulup dükkânı dağılmış Trabzonlu bir kalfa alır yanına yaşı ilerlemiş, tek başına dükkânı kotaramaz olmuş Nadide abla, onca sene sonra. Kendisini kıt kanaat geçindirirken bir de kalfanın evinin geçimini üstlenir dükkânı, çıraklar ve manikürcü kıza ilaveten. Dükkânından gelen para ile kaç ev dönmektedir, akşamları evlere ekmek götürülmektedir. Kalfanın eski müşterileri de gelmeye başlayınca, dükkânın bereketi artar.

Trabzonlu şakacı kalfa Orhan’ın uzun zamandır süren rahatsızlığı depreşince eşi ve çocukları onu hastaneye kaldırırlar bir gece yarısı apar topar. Böbreklerinden rahatsızdır altmışlı yaşlarındaki Orhan. Ameliyata alırlar hemen onu; ama ameliyat masasından kalkamaz.

Bir kardeş gibi benimsediği iş arkadaşını gömdükten kısa bir müddet sonra, 2000 yılında, küçük esnaf Nadide abla çok zorlanır dükkânını çevirmekte. Tam o günlerde Nadide abla, bir sigortalı olarak primlerini günü gününe yatırdığı beş bin iş gününü doldurmuş,  emekliliğe hak kazanmıştır. Emekli olur Nadide abla sigortadan.

Artık eline her ay belli bir para geçecektir. O gelir ile sadece kendisine gelen çoğu memleketlisi en eski müşterilerinin saçını yapmak dışında bir işe karışmayacak, bir gazete ya da dergi alıp dükkânın yere kadar inen camları önünde sırtını güneşe vererek oturup okuyacaktır. Sabahları işe daha geç gelecek, akşamları daha erken çıkacaktır. Eve gidince yemek yapamayacak kadar yorgun olmayıp kahvaltımsı bir akşam yemeği hazırlamak yerine içini ısıtan sulu ev yemekleri pişirebilecektir. Çalıştığı bunca yıldır zaman bulup da evinde hiç yapamadığı yaprak, lahana sarması yapmayı bile hayal eder emekliliğin tadını çıkardığı günlerde. Her ay gelen faturaları dert etmeyecek, müşterilerin azaldığı yaz ayları artık kâbusu olmayacaktır. Nadide abla, hiç gitmediği tatillere çıkmayı da düşler. Karadeniz yaylarını görmek için can atmaktadır.

Babasının vefatının ardından kendisine kalan üç beş kuruşla bir teras katı alır, nohut oda bakla sofa misali. Varillere diktiği renk renk güllerin, büyük saksılardan fışkıran mosmor ya da yemyeşil fesleğenlerin, nanelerin, maydanozların, dereotlarının, biberiyelerin kokuları arasında yaz gecelerinde, terasında, varisten ağrıyan ayaklarını uzatıp otururken bunca yıl sonra kira vermeden kendi evinde oturmak, evin küçüklüğünü de eskiliğini de ona unutturmaktadır.

Dükkân, darboğazdadır. İşleri önce durgunlaşmış sonra iyiden iyiye azalmıştır. Sigortadan emekli Nadide abla, emekli maaşı ile geçinmeye çalışmaktadır. Dükkânın tüm kazancını, dükkân kirası, vergiler, elektrik, su parası, çalışanlarının aylığı ve sigorta primleri  için ayırır. Kendisi için tek bir kuruş almaz kuaför dükkânından kazanılan paradan. Dükkân çalışmaktadır; ama kazanç getirmemektedir. Kendi giderini de zar zor karşılamaktadır. Bu da yetmemeye başlar giderek. Giderler, giderek ağırlaşırken dört beş çalışana iş vermenin ağırlığı altında enikonu ezilmeye başlar Nadide abla. Bir yandan da artık iyice artan varis şikâyetleri, bel ağrıları tümden tadını tuzunu kaçırır. Akşamın yedisine, yedi buçuğuna kadar iş yerinde; sonra da evde yılmadan çalışan Nadide abla, hiçbir çalışanını işten çıkarmak istemez, ekonomik krizin etkisiyle günden güne bozulan işlerine rağmen. Ama dükkân kirası, artan vergiler, elektrik, su parası karşısında kazandığı para aciz kalır. Kazancı erimiş bitmiş dükkânın gideri artık kendisini ucu ucuna geçindiren emekli maaşı ile de karşılanamaz olunca onca yıllık dükkânını kapatır Nadide abla. Açıkta kalan çalışanları için gözyaşı döke döke iş arar. Diğer kuaför arkadaşlarının yanında iş bulup yerleştirir çıraklarını.

Kapanan sadece bir esnafın senelerce emek verdiği, onca kişinin evine ekmek götürdüğü bir dükkân değildi. Bir saç kesimi, yapımı boyunca içine dalınan sanattan, geziden, yeni çıkan kitaplardan, televizyonda gösterilen belgesellerden, kültürden, maddi manevi her konudan sohbetlerin de kapanmasıydı. Kökünden kesilen saçlar gibi kesilip atılmıştı sıcak karşılamalar, evden uzakta evde hissettiren candan anlar.

Nadide ablanın dükkânını kapatmasının ardından bir kuaföre asla iki kez gidememiştim. Gittiğim tek bir kuaförden dahi memnun kalmadan ayrılıyor, Nadide ablaya içten sitemlerle söyleniyordum. Kısa süre içinde sadece benim içimin kararmadığını, Nadide ablanın, zaman içinde onu çok seven dostlarının ısrarı ile dükkana çevirdiği evinde sadece çok eski, bir düzineyi geçmeyen ahbabı için yeniden işini yapmaya başladığını duydum annemden.

Nadide abla, altı yıl görmedi kendisine kırgın  oğlu Lütfü’yü. Altı yıl konuşmadı oğlu onunla.

İki çocuğu olup, ekonomik krizin ardından işsiz kalınca çok bunalır Lütfü. Kirasını veremez duruma gelmiştir. Mama bekleyen, bakım bekleyen çocukları perişandır. Kahvehaneleri maddi sorunların pençesinde olan karısının  anne ve babası hiç yardım eli uzatmaz onlara. Arkadaşlarından borç istemeye kalkar, utanır. Yardım talep ettiği bazı tanıdıklar da kibarca ona “kendi yağlarıyla ancak kavrulduklarını” söylerler. Çaresiz kalır Lütfü. Küs olduğu annesinden başka arayacağı, yardım isteyeceği kimsesi yoktur. Annesinden yardım ister bir gün ansızın açtığı bir telefonla.

Oğlunun işsiz kalmasına şükür bile eder Nadide abla, onun sesini duyunca. Önce ilk otobüse atlayarak oğlunun yanına gider. Elinde avucunda ne varsa yanına alır. Kolundaki bilezikten, sandıktaki kumaşa kadar. Börekler, kurabiyeler yapar.

Nadide abla, sigortadan aldığı emekli maaşının tamamını çektiği gibi işsiz ve gelirsiz oğluna göndermeye başlar. Geçim kaynağı emekli maaşı, artık oğlunun geçim kaynağı olur. Onca yıl saatlerce ayakta durarak çalışmasının ardından dört gözle beklediği emekli maaşı, oğlunun aylık maaşı olmuştur. Torunlarına kazaklar, hırkalar, battaniyeler, yelekler örer geceleri. Her geçen gün büyüyen çocuklar artık sadece  babaannelerinin gönderdiklerini giyinir olurlar. Tek bir gömlek alacak parası yoktur çocuklarına işsiz Lütfü’nün.  Yarı tok yarı aç gezse de torunları ve oğlunun iyi olduğunu duymak, Nadide ablaya her şeyi unutturur.

Oğlu Lütfü’nün, Nadide abla ile konuşmadığı, görüşmediği yıllarda kızı Handan, üniversiteye devam etmektedir. Bir erkek arkadaşı olur Handan’ın. Gurbetçi bir ailenin oğludur. Lise çağlarında Türkiye’ye gelmiştir arkadaşı. Sevimli, kibar, etkileyici bir gençtir. Yakışıklıdır da. Ciddi bir arkadaşlığa dönüşür giderek arkadaşlıkları. Okulun bitmesine yakın sözlenirler.

Handan, üniversiteyi bitirip ilk görev yerine atandıktan sonra daha öğretmenler odasına girer girmez genç bir öğretmenin dikkatini çeker. Bu genç öğretmen hemen ortak tanıdıklar bulup, evlenmek istediğini söyleyince kızın sözlü olduğunu öğrenir. Üzüntüsünü içine gömer genç öğretmen Hakan, öğretmenler odasına uğramaz olur bir daha.

Yaz tatilinde evlenir Handan ve sözlüsü, Ankara'da. Oğlanın anne ve babası gelememiştir düğüne. Ama Almanya’da bir düğün daha yapılacaktır, Bu düğünde herkes bulunacaktır. Yol parası çıkışmadığından uçak bileti alamayan Nadide abla dışında.

Almanya’ya büyük bir mutlulukla gider yeni evli Handan. Kocasının ailesini tanıyacağı için heyecan içindedir. Kocasının ailesinin evine giderler güle oynaya.

Genç bir kadın açar Almanya'daki evin kapısını. Bu kadın, kocasının Almanya’daki karısıdır. Yani daha iki gün önce evlendiği kocası, aslında Almanya’da evli bir adamdır. Beyninden vurulmuşa döner Handan. Apar topar evden ayrılarak, Nadide ablanın oradaki eski ahbaplarına sığınır.

Nadide abla, borç harç bulup buluşturarak uçak bileti alır.  Kızını aldığı gibi de ilk uçakla geri döner Almanya’dan Ankara'ya. Henüz bir haftalık bile evli değilken aslında Almanya’da evli olan kocasından boşanma talebiyle dava açar Handan. Boşanır da ilk celsede. Boşanmanın acısının yanında aklına gelmeyenlerin başına gelmesi, evli bir adamla evlenmesi içini dağlamıştır. Handan'ın toparlanması kolay olmaz. Nadide abla, ne belini ne varislerini ne parasızlığını ne de yorgunluğunu hatırlayacak durumda değildir çocuklarının içinde olduğu şartlar karşısında. Bu yaraların kolay kapanmayacağını en iyi bilen biri olarak yeni yaralar kapatma telaşına düşer.

Eylül’de okullar açıldıktan sonra öğretmenler odasında Handan'ın başına gelenler konuşulmaktadır Handan dersteyken. “Nasıl da şanssız olduğu, iyi kalpli, uzun dalgalı saçlı genç hocanıma bunların nasıl yapılabildiği” fısıldanmaktadır. Konuşmaları Hakan da duyar. O dönem, öğretmenler odasından çıkmaz olur Hakan.  Handan'ın iki günlük evliliğin ardından boşandığını duyduktan sonra.

Hakan, Handan’ı içten içe sevmektedir hala. Bir yolunu bulup açar içini Handan’a. Handan oralı bile olmaz. Gözü korkmuştur bir kere. Olur a, bir kez daha kandırılmak duygusu ödünü koparmaktadır.

Nadide abla, kızına destek olur, Hakan ile evlenmesi için onu yüreklendirir.  Bu arada oğlu Lütfü de iyi bir iş bulup, işe başlamıştır. Birkaç ay sonra annesinin gönderdiği paraya ihtiyacı kalmaz. Nadide’nin eline kalır artık emekli maaşı.

Handan, Hakan ile evlenmeye karar verince en çok annesi sevinir. Kızını yine o emekli maaşıyla evlendirir. Taksitle aldığı tüm çeyizi emekli maaşıyla öder yavaş yavaş. Lütfü işe girmiştir, Handan evlenmiştir ve hamiledir. Emekli maaşı ve dükkana çevirdiği evinde kabul ettiği müşterilerinden gelen kazançla gül gibi geçinip gitmeye başlar Nadide abla. Ta ki Lütfü bir trafik kazası geçirene dek.

Lütfü ağır yaralanır o kazada. İki yıl sürer tedavisi. Patronu, Lütfü’nün işine son vermez; ama aylığını da ödemez. Ne zaman tekrar işe başlayacaktır ancak o zaman maaşını alabilecektir Lütfü. Nadide abla, bir kez daha asgari ücret tutarındaki emekli maaşını oğluna göndermeye başlar. Yaşı ilerlemekte, beli ve varislerinin yanında başka sağlık sorunları ile karşılaşmaktadır. Çalışmak, ayakta kalarak saç yapmak zor gelmektedir gün geçtikçe; ama o bunlara aldırmaz.

Lütfü’nün çocukları okula başlamıştır. Bir kez daha Nadide ablanın emekli maaşı imdatlarına yetişir iki kız bir oğlan, üç torunun. Babaannelerinin emekli maaşı ile okumaktadır çocuklar. Oğlu ayağa kalkıp, işine tekrar dönene kadar emekli maaşına hiç dokunmaz Nadide abla. Aldığı gibi Lütfü’ye gönderir bir kez daha emekli maaşını.

Bir emekli maaşı için her dakikası ayakta on, on iki saatlik çalışmayla geçen yıllar boyunca beklediği emekliliğe kavuşan; ama emekli maaşının gününü görmeye kavuşamayan Nadide abla, Lütfü’nün işine gücüne dönmesi, kızının çeyizlerinin taksitinin bitmesiyle emekli aylığıyla buluşur yeniden.  Emekli maaşından arttırdıklarıyla da hep hayalini kurduğu Karadeniz gezisine gider sonunda, memleketten aile dostlarıyla.

Hala aynı teras katında oturur Lütfü’nün üç, Handan’ın iki çocuğu ile büyükanneliğin tadını doyasıya çıkaran Nadide abla. Kıt kanaat geçindiği dönemler hiç bitmemiştir. Yetmişine merdiven dayadığı şu günlerde hala işini en coşkulu haliyle yaparken emekli maaşından bir kenara üç beş kuruş koymayı da ihmal etmez. Olur a, çocuklarının başı sıkışırsa diye.

Nadide abla, adı gibi nadide bir insandır. Emekli aylığı düşü ile yaşadığı onca seneden sonra emekli maaşını kendinden gayri herkese, dükkân çalışanlarının sigortasına, oğluna, kızına, torunlarına harcamış onurlu bir anadır. Düşünü kurduğu emeklilik günlerinde bile emekli olamamış, emekli aylığını ara sıra yiyebilen bir emek, sabır, irade, azim timsalidir.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03 Mart 2011 Perşembe, 12:53:40

acemidemirci@gmail.com

 

 

 

 
Paylaş :

28 Aralık 2013 Cumartesi

 
Küçük esnafı anlatmayı çok seviyorum. Bu öyküm aslında 13 sayfalık bir öykü. Uzun olduğundan yedi sayfa kadar kısaltmak yoluna gittim. Kısaltılmış halinde belki acemiliklerim olmuştur rumuzuma ithafen:)

'Nadide Abla'nın emekli maaşı' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/nadide-ablanin-emekli-maas-makale,234.html

linkinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Paylaş :

25 Aralık 2013 Çarşamba

İğneyle kuyu kazan gedek terzi Mehmet Hamdi


 
Ne peri  masalı anlatacak bir annesi oldu onun geceleri uykudan önce, ne de bir masal perisinin sihirli değneği dokundu ona.

Onun sihirli değneği bir dikiş makinesiydi. Makinenin horozu, masuralar, dikiş yüksüğü, mezura, makas, iplikler, kurumuş sabun parçaları, toplu iğneler onun sabah yediden gece yarılarına kadar çalıştığı bir gözcük dükkanındaki hayatıydı, ekmeğiydi, onurlu kazancıydı. Teğel, oyulgama, sürfile, temiz iş yapıp tertemiz para kazandı zanaatıyla Mehmet Hamdi. Alnı açık oldu onun hep.

Abileri Ali ve Mustafa, küçük kız kardeşleri Nurver ile Kadriye’yle birlikte   çok küçük yaşta öksüz kalmıştı Mehmet Hamdi. Annelerini yitirerek “gedek” diye anılmaya başladıklarında Mehmet Hamdi daha yedi yaşında bile değildi. Aksaray’da öksüz kalanlara gedek deniliyordu. En küçükleri iki yaşındaydı gedeklerin.

Annesi, bir arife günü bayram temizliğine kalkmış, kapıları pencereleri sonuna kadar açarak evi havalandırmış, dip köşe temizliğe girişmişti. Terlemiş, teri üzerinde kurumuş, bir yandan da beş çocuğuna  yetişmeye çalışınca terini de üşüdüğünü de unutuvermişti. Ter unutmazdı ama. Üzerde kurumayı hiç affetmezdi. Affetmedi de. O elalı iri zeytuni yeşil gözlü, yakut yüzüklü,  bembeyaz tenli  narin kadını kara kışın beylik vuruşuyla yorgan döşek yatırmıştı soğuğu emmiş ciğerleri. Çok da sürmedi yatması. Haftasına öldü. Zatürreden. Beş çocuk yürek, analarının ölümüyle dağlandı.

“Beş yavru gedek kaldı” diye ağlaşıyordu eş dost, konu komşu. En büyük iki oğlan, Ali ve Mustafa  henüz ortaokuldaydı anneleri öldüğünde. Ocak dağılmıştı bir kere, düzen yıkılmış, annelerinin giderken bıraktığı rüzgar hepsini darmadağın etmişti. Kaderleri de gedek kalmıştı annesiz kalınca. Annesiz bir hayat, hayatları boyunca bir yanlarının yarım kalacağı bir hayat olacaktı hep  onlar için. Evin kadınının, annesinin kara bir kış gününde beyaz sonsuzluğa gidişinin soğuk nefesi, hepsinin hayatının gidişini etkilemişti.  Hayatları buz tutmuştu o kış.  Gönülleri, düşleri donmuştu. Bakışları da. Annesiz olmanın acı, soğuk, sert, bir yanı yarım bırakan  anlamını tatmıştı gedekler.




Anneleri öldükten bir süre sonra iki küçük gedek kız kardeşi çocuk sahibi olamamış iki teyze aldı yanlarına. Oğlanlar, babalarında kaldı. Dağıldılar gedekler. Anasız evlerinin içi biraz daha boşaldı kızların gidişiyle. Birbirlerinden ayrı büyümeye başladı beş kardeş, üç ayrı kapıda. Büyük oğlan Ali için okumak erişilemez bir hayal oluverdi bir anda. Okumak, bir düş olup çıkmıştı.  Kitaplarını raflara kaldırmıştı çoktan. Kendi hayatını kurmak zamanı geldiğinde Ali’nin sermayesi yoktu dükkan açabilecek, küçük de olsa bir iş kurabilecek. Öyle aman aman iş imkanı da yoktu Anadolu’nun ortasındaki kasabalarda. O da çırak oldu bir terzinin yanında. Mustafa, yakınlardaki ziraat mektebinde yatılı okumak için ilk kez köyden çıktı. Bulduğu tek göz damlarda, ahırlarda konakladı. Bazen yatıp kaldığı bir damın yıkık çatısından, kırık pencere camından üzerine kar yağıyor, gece kar soğuğuna uyanıyordu.  Babaları yeniden evlenmiş, yeniden çoluk çocuğa karışmıştı. Nüfus artmıştı baba ocağında. Horanta kalabalıktı. Ne yeni ceket alacak hali vardı çocuklarına, ne de harçlık verecek gücü.

Kardeşlerin üçüncüsü, oğlanların en küçüğü Mehmet Hamdi, kendisinden küçük iki kız kardeşinden daha çok tanımıştı annesini tanımasına; ama yine de ana kuzusuydu o da gedek kaldığında. Annesiz kalmıştı ana kucağında ısınacağı yaşlarda. O yüzden çok konuşkan olmadı. Suskun gedek Mehmet Hamdi, başında annesi olmayınca babası da hem çalışıp hem de yeni ailesi ve çocukları dolayısıyla  sorumluluğu artınca biraz başı serbest kaldı. Sessizce tarih kitabının içine resimli roman koyup okuduğunu kimse fark edememişti. Böylece Mehmet Hamdi’nin de okul hayatı kapandı. O da terzi çırağı oldu.

Yaşı gelince kendi gibi annesiz büyümüş bir kızla evlendirdiler Mehmet Hamdi’yi. Gözleri pırıl pırıl parlayan kız, sırasında konuşkandı, pek de akıllıydı. Cesurdu da. Öğrenmeyi sevecek kadar cesur, okuma yazma bilmemesine rağmen görüş bildirecek kadar yürekliydi.

Kocasından dikiş dikmeyi  öğrenmesi uzun sürmedi Sahire’nin. Mehmet Hamdi ile Sahire’nin ardı ardına iki oğlu olmuştu. Sahire, eski Ankara’nın Hamamönü mahallesindeki  tek gözlü evlerinin geniş avlusunda gaz ocağı ya da maltızda yemek pişirirken,  çocuklar ortalıkta  oyun oynar o da dikiş dikerdi. Bir gözü çocukların üzerinde, bir gözü dikişte olurdu. Belki haftada bir dikilecek bir pantolondan gelen para ile kira ödüyorlar, odun kömür alıyorlar, çocuklara bakıyorlar, yiyip içiyorlardı Mehmet Hamdi ve Sahire. Zorlanıyorlardı. Giderek daha da zorlanmaya başladılar. Et alamıyorlardı, pahalıydı.

Çocuklarının bu zorluğu tüm hayatları boyunca çekmesini istemiyordu genç kadın. Çocuklarını okutmak,   adam etmek için Sahire annelik de edecekti, işçilik de. Tek çocukları okusun da yokluktan, yoksulluktan   kurtulsunlar diye. Emeksiz  yemek olmazdı.

Beş gedek kardeşten Mustafa, kendisine en büyük hedef olarak gördüğü okumak yolunda azimle ilerliyordu.  Kendini  kurtarırsa, kardeşlerine de umut olabilirdi, biliyordu. İçlerinden  biri ilk adımı atsındı yeter ki. Memleketteki eşrafın en ileri gelenlerinden birinin ufacık tefecik; ama diplomat zekalı kızı ile bir tanıdığın evinde, bayram ziyaretinde  görüştükten sonra çok geçmeden sözlendiler.

Mustafa, büyük kızı ilkokula başladığında Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Çok istediği Hukuk Fakültesi’ne devam ediyordu artık o. Kızı da ilkokula. Akşam eve dönünce  kızına ders çalıştırıyor sonra da  kendisi başlıyordu geceyarılarına kadar hukuk kitaplarıyla boğuşmaya.

Erkek kardeşlerin en küçüğü Mehmet Hamdi’nin akıllı ve becerikli karısı Sahire, hukuk öğrencisi kayınbiraderinden çocuklarının okuma sevgisini kazanmasını, yeni bir şeyler öğrenmesini istiyordu. Oğulları, hukukçu amcalarından satranç oynamayı öğrenmiş ve usta birer satranç oyuncusu olmuşlardı. Belki de bu yüzden hayatta da hep doğru hamleler yaptılar sonraları.

Gedekler, Cebeci’de birbirine yakın evlerde oturuyorlardı. Büyürken birlikte olamamışlardı. Onun acısını çıkarmak istiyorlardı sanki. Her gece birisinde toplanıyorlardı televizyonun olmadığı ellili yılların sonunda atmışlı yılların başında. Hazır cevap ve nüktedanlığı babasına çektiği herkesçe bilinen, sohbetleri çok sevilen en küçük gedek  kız kardeş Kadriye, nükteleri ile gülüp eğlendiriyor, kırıp geçiriyordu abilerini. Gülmekten gözleri yaşarmış halde evlerine dönüyordu abiler, yengeler, Kadriye’nin sohbetleri sonrasında. Yetmişlerde öksüz kardeşler artık Ankara’nın Küçük Esat, Kavaklıdere semtlerinde yaşıyorlardı. Hepsi de  iyi kötü bir ev almıştı oradan kendilerine. Mehmet Hamdi ile Sahire’nin en büyük eğlencesi, iğneyle kuyu kazarak alın teriyle ana sütü gibi temiz para kazanmak için günboyu onca çalıştıktan sonra kardeşlerden birine gitmek ve ana kucağına hasret kardeşlerin birbirleri ile kucaklaşmasıydı.

Yetmişlerin sonunda, seksenlerin başlarında okuma yazma bilmeyenin kalmaması amacıyla her yaştan kadın  için kurslar açıldı. Mehmet Hamdi’nin  okuma yazma bilmeyen çok akıllı köy kızı karısı Sahire, hemen okuma yazma kursuna kaydoldu. Sahire zaten rakamları biliyordu para hesabında yanlış yapmamak için; ama okuyamıyordu. Çocuklarını okutabilmek için gece gündüz dikiş dikip para kazanan Sahire otobüse binmeyeli on dört yıl olmuştu; ancak olur ya gerekirse diye Sahire hiç olmazsa otobüslerin üzerindeki semt adlarını okuyabilmek arzusundaydı. İğnenin ucuyla  para kazanıp çocuklarını okutan küçük esnaf karı koca, bunca senedir değil otobüse binmek, Esat’a yürüyerek on dakika tutan Kızılay’a bile inmemişlerdi pantolon paçası bastırmaktan, temiz iş yapmaktan, teğel yapmaktan başlarını kaldırıp. Sahire okuma yazma kursuna hemencecik kaydoldu. Kursu başarıyla bitirdi Sahire. Kocasının kanarya sesleriyle şenlenen küçücük terzi dükkanına da yardımını esirgemeden üstelik. Ev işlerini de kotardı, dikiş de dikti, okumayı da söktü.

Kursa devam ederken üstünde on dört yıldır giydiği aynı mantosu, solmuş giysileri  vardı. Çocuklarının getirdiği pırıl pırıl karneler, sınav sonuçları onlara mutluluk kaynağıydı. Bir de hastalanmamışlardı hiç. Doktor paraları yoktu çünkü.

Dükkandan çıktıktan sonra ağır ağır eve yürürdü terzi Mehmet Hamdi, karıncayı incitmeden. Kızlarının da doğumuyla üç olan  çocuklarını doyurmak kolay değildi. Pirzola, biftek almak giderek pahalanan hayat şartlarında imkansız hale gelmişti onlar için.

Tek göz terzi dükkanında iğnesinin ucuyla para kazanan, göz nuru nasıl dökülür en iyi o bilen, o vakte dek hiç kalp kırmamış Mehmet Hamdi’nin büyük oğlu, üniversiteyi tutturmuş; bir de burs kazanmıştı. Hemen iki yıl sonra da küçük oğulları mühendisliği kazandı. Liselilere fizik dersi vererek üniversite harçlığını, dolmuş parasını  çıkardı ortanca evlatları. Babasının belini daha fazla bükmeden.

Mehmet Hamdi ile Sahire’nin mühendisliği kazanan oğulları, asistan olarak fakültede kaldı mezuniyetinden sonra. Çok geçmeden bursla yurt dışına gitti. Gitmeden de evlendi.  Mehmet Hamdi ile Sahire’nin en küçük çocukları olan tek kızları çok başarılıydı. Liseden sonra bir mühendis adayı oldu. O da bursla yurt dışına gitmeye ve araştırma yapmaya hak kazandı mezun olduktan sonar.

Torunlar doğuyordu artık. Torunlar gurbet ellerdeydi ve bakacak tek bir yakın yoktu oralarda.

Anasız büyümüş terzi karı koca Mehmet Hamdi ile Sahire, ana kucağına hasret kalmış olmanın ne demek olduğunu iyi bildiklerinden tüm düzeni bozup emektar dikiş makinesini küçücük dükkandan eve taşıyıp, kanaryayı da en güvendikleri komşularına verdikten sonra kızlarının yanına uçmak için hazırlıklara başladılar. Okutulacak yeni kuşaklara doğru. Belki senelerdir Kızılay’a gidememişlerdi evlatlarını yetiştirmek için didinirken; ama okumuş evlatlarının açtığı kapılardan girmek üzere, hem de okyanus aşırı yollar gideceklerdi. Bir dolmuşa binecek paraları olmamıştı; ama uçak yolculuğu yapacaklardı kıtalar atlayarak.

Sahire kızı gibi oraya bursla gelmiş başka yabancı öğrencilerin çocuklarına bakarak para kazandı. Beş altı çocuğa bakıyordu aynı anda. Kazancını da hiç harcamadan biriktirdi. Türkçe okuma yazma belgesini çoktan almış Sahire, gurbette yabancı dili de bayağı sökmüştü.  İlk, adını soyadını, adresini söylemeyi öğrenerek  çat pat konuşmaya başladı.

Terzi karı koca okuma imkanı bulamamışlardı; ama imkansızlıklar içinde çocuklarını okutmuşlar, başarılı bilim insanları olmalarını emekleriyle, sabırlarıyla, gecelerini gündüzlerine katarak, didine didine bizzat sağlamışlardı. Sabırla koruğun helva olduğunu gördüler sonunda. Şimdi de helvayı tadıyorlardı, tadını çıkararak.

Çocuk bakarak kazandıkları paraları biriktirdiler. Dışardan ödedikleri primleri dolduğunda memlekette emeklilik hakkını da kazandılar. Dönüşlerini düşünerek deniz kenarından bir ev almak istediler. Akçay’da bir ev buldular onlara oradaki akrabalar. Güneş görmeyen, zemin katta bulunan Ankara’daki evlerinin eşyalarını, Akçay’a taşıdı büyük oğulları.  Boşalan evi de kiraya verdi. Akçay’daki evlerinin içine doğuyordu güneş. Dönüşte burada yaşamaya başladılar.

Halka açık bir bilgisayar kursu ilanı gördüler bir sabah Akçay sahilinde yürüyüşteyken. Başka ülkedeki çocuklarıyla bilgisayar üzerinden haberleşmek isteyerek hemen yazıldılar o kursa. Yetmişli yaşlarında bilgisayar kursunu bitirip çocuklarıyla internet üzerinden yazışmaya başladılar. Sağlıklarını da ihmal etmeyip düzenli olarak doktora görünüyorlardı belli aralıklarla. Doktor parasının tasa edildiği günler geride kalmıştı artık.

Akçay’daki yeni evlerinin salonunun baş köşesini terzi dükkanındaki eski ve kocaman dikiş makinasına ayırdı Mehmet Hamdi ve  karısı Sahire. Makinanın ahşap kaidesine  pantolon biçtikleri kocaman çelik makası, yüksüğü, iplik kutularını özenle, saygıyla yerleştirdiler. O makinanın dikişleriyle tutunmuşlardı hayata. O makinede, insanlara pantolon dikerken kendi çocuklarına da gelecek dikmişlerdi.

Gece gündüz, yaz kış senelerce   göz nuru dökerek, iğneyle kuyu kazarak  kazanılan  para ile nasıl kıt kanaat geçinilip bugünlere gelindiğini; üç pırıl pırıl evladın ne zorlukla okutulduğunu; bir mantonun on dört yıl giyildiğini; on küsur yıldır dükkandan eve, evden dükkana, akşamları da sadece yakın sokaklardaki kardeşlere gidilebildiğini; ama bilet alacak para olmadığından otobüsle, dolmuşla bir yere gidilemediğini, tatili  sadece başkalarından dinledikleri o günleri asla unutmadıklarını; o günlerle nasıl da gurur duyduklarını sessizce anlatmak istercesine baş köşeye yerleştirmişlerdi emektar dikiş makinasını.

En güzel müzik bir zamanlar dikiş makinesinin tıkırtısıyken artık hiç tıkırdamayan o eski makine,  sessizce Akçay’daki evin baş köşesinde kuruluyor. Yılmayan bir annenin çocuklarına adanmış hayatının; asla şikayet etmeyen, kimseyi incitmeyen, kazandığıyla, elindekiyle yetinen, çok çekmiş, sabretmeyi bilen bir babanın bir rüyayı andıran bugünlerini, gizli bir tebessümle seyrediyor köşesinden.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18 Ocak 2011 Salı, 10:28:27

acemidemirci@gmail.com

 

 

Paylaş :

24 Aralık 2013 Salı

'İğneyle kuyu kazan gedek terzi Mehmet Hamdi' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/igneyle-kuyu-kazan-gedek-terzi-mehmet-hamdi-makale,233.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

22 Aralık 2013 Pazar

Dallar beyaz bugünlerde

Yüzde doksan beş nem var Ankara’da. Yağış yok oysa. Ne yağmur ne kar şeklinde. Deniz , göl zaten yok. Nem alabildiğine var havada. O nem, gece donuyor dallarda, yapraklarda. Kırağı oluyor sabaha. Ağaçlar yemyeşil  değil şimdilerde.  Görüntü harika. Paylaşılacak kadar güzel.

Göknarın yeşil ibreleri buz beyazı şimdi. 
     



















Genç bir fidan bahara yemyeşil yapraklarla bezenmeyi beklerken kırağı vurup ağarmış dalları.

















Bir inci çiçeği çalısı, sanki Pamukkale’deki travertenlerde unutulmuş da bembeyaz olmuş gibi görünüyor.

Paylaş :

17 Aralık 2013 Salı

Çelik eğelerle törpülenmek: Anlamak


 
- Bu yazım için  birçok gizem barındıran ve bu yüzden de hala tam olarak anlaşılamayan ay olgusunu  seçip  ay tutulması konulu fotoğraflarımı yayınladığımı yazarak başlamak istedim-

 
 
Halden anlamak, kendini anlamak; karşıdakini anlamak; anlatılanı anlamak; zayıfı güçsüzü anlamak; akıllıyı deliyi anlamak; dünyayı anlamak... Hayatı anlamaktır. Anlamak, zaman alır.

Artık duygusal zekanın baskın olduğu günlerdeyiz. Çok zeki olmak yeterli değil kolay bir yaşam sürmek için bugün. Anlamak ve anlatabilmek de en az onun kadar önemli. Böyle insanların duygusal zekaları yüksekmiş.

Anlamak bir çığlıkla başlar. Cılız, ürkek. Doğulan dünyaya merhabadır ağlamaklı bu çığlık.
Ortam değişikliği, dünyanın algılanması bir çığlıkla anlatılır. Küçük ve korunaklı bir dünyadan, büyük ve çetrefilli bir dünyaya geçişin algısını, gün ışığının parıltısını böyle anlatır doğan her bebek.

Kendini anlamak, aslında insanı anlamaktır, insanları anlamaya giden ilk adımdır. “Her insan bir dünyadır” derler. O halde kendini anlamak, dünyayı da anlamaktır kıyısından köşesinden.

Kendini anlamak kolay mıdır? Zaman zaman hatalar yapabilecek, kırıp dökebilecek, kırılacak da ama, yapıda olduğumuzu yani mükemmel olmadığımızı kabullenmekle başlamaz mı kendini anlamak?   Üzenlerce ağlatılırken üzdüklerimizi de bizim  ağlattığımızı kendimizden saklayabilir miyiz? Üzülürken hissedilenleri unutuvermişsek üzdüğümüzün halinden nasıl anlayacağız? Başkasında kusur bildiğimize kendimizde erdem gözüyle bakıyorsak kavram kargaşası deryasında yalpalayan bir kayık  olmaz mıyız? Yürek sahibi olduğumuzu kabul etmektir kendimizi anlamak.

Kusurları, yanlış anlamaları, yanlış anlaşılmaları, zaafları; ama bir o kadar da güzellikleri ve özellikleri olan bireyler olduğumuzu peşinen kabul etmek, en başta kendimizle çatışmaktan kaçınmaktır.

 Herkesten önce kendimize karşı dürüst olup bünyemizde olanları da olmayanları da bilirsek yolumuzdaki taşları, çakılları temizlemiş oluruz. Çok istesek de sahip olmadığımız yetenekler, yatkınlıklar sanki bizde varmış gibi davranıp öyleymiş gibi görünmeye çalışmazsak basittir bile kendimizle gül gibi geçinip gitmek.

Hatamızla sevabımızla kendimizi tanımaya cesaret etmek, hataların azaltılmasının ilk adımıdır zaten. Herkesten önce kendimiz kendimizi olduğumuz gibi kabul edebilirsek başkaları haydi haydi kabul eder. Kaşınızı, gözünüzü, burnunuzu mu beğenmediniz, belki de size çok yakışan ve yüz ifadenize anlam katan o kemerli burnunuz başkalarının gözüne gayet kişilikli ve güzel gözükmektedir.

Anlamak, hem zekasal hem duygusal yolculukların en bilgesidir.

Annemizin nazlı kızlarıyken birdenbire yetişkin oluveririz. Hala çocuksu hallerimiz yitmemişken; hala arkamızı birileri topluyorken.

Yetişkinlik, bazı sorumlulukları da üstlenmek demektir. Bizlerin nazlı kızlar olduğu zamanlarda annelerimizin ne var ne yok tüm sorumlulukları üstlendiği gibi şimdi bizdedir yüklenme sırası. O zamanlar annelerimizin sırtlandıkları bizim sırtımıza binince, nazlı kızlarken annelerimizde gördüğümüzde kızdığımız, kabullenemediğimiz davranışlar artık bizim davranışlarımız oluverir. Bir bakarız ki biz yapıyoruz onları gün gelmiş. Annelerimiz yaparken kızdıklarımızı biz yapıverir olmuşuzdur nasıl olduysa. Annelerimiz gibi oluvermişiz hiç farkına varmadan. Hiç haberimiz yokken. Her gün onlara daha çok benzemekteyiz. İşte o an, annemizi anlama vaktidir. Annelere hak verme, annemize vaktinde haksızlık ettiğimizi itiraf etme saatidir o saat. Büyüdüğümüzü anlarız o gün geldiğinde,  aynalar aksini söylese de söylemese de.

Neler neler anlamayız ki yaşam eğesinin ruhlarımızı törpülediği zaman içinde. Yalnızlıkları tadarız, dostluk denilenin ne olup ne olmadığını anlarız. Menfaati anlarız, kalp kırmayı ve kalp kırıklığını anlarız. Kazanmanın kaybetmekten evla olduğunu anlarız insan kalbi konusunda.

Anlamak, öğrenmektir. Nice dersler çıkarılıp bir de bunlar öğreniliyorsa eğer, kalbin kırılması da iyidir belki kırmak da; ama sonu tatlıya bağlanıyorsa. Hatalarımızdan öğrenmeyi öğreniriz. Hataların öğretici de olabileceğini anlarız. Hatasız olunmayacağını yani insan olduğumuzu anlarız sevabıyla günahıyla. En pahalı, bedeli acılı öğrenmelerdir hatalardan öğrenmek Hiç de unutulmaz bu dersler.

Yüzyıllar önce yazılmış bir dizenin anlattıklarının, yakınmalarının, iç çekişlerinin bugün de aynı tazelikte  hissedilmekte olduğunu anladığımızda belki de  "Eğer o şair yazmasaydı, bu satırları mutlaka bugün ben yazardım" bileşenine gelmektir hayatı anlamak.
Zoru kolaya çevirirken mutluluk tattırmanın en has mutluluk olduğunu anlamak, az bir şey değildir. Hayatın tadı tuzudur.

Bir notanın ağlayışını duyumsamak, o notalarla betimlenen acıları hissetmek, hırsı, öfkeyi, kederi anlayabilmektir öğrenmek. Dertlenmek, yalnızlığı hissetmek, duanın gücünü duyumsamak, yüzü gülenlerin aslında içlerinin ağladığını anlayabilmek, insan olmak demektir.

Büyüsek de elimize batan bir kıymık gözümüzden yaş getirir. İnsan olmanın kah ağlamak kah gülmek olduğunu anlarız. Ağlarken sırtımıza dokunan bir el varsa yanı başımızda ne denli şanslı olduğumuzu anlarız şefkati hissederek.
Yaşamayı anlarız yaşaya yaşaya, severek sevilerek, üzerek üzülerek. Yaşamın dümdüz bir yol olmadığını anlarız. İnişleri çıkışları, düzlükleri engebeleri istemesek de kabul ederiz, hayat yolunun böyle bir yol olduğunu anladığımızda. Dibe vurmaları sonradan severiz bile ayaklarımız yere değdiğinde bize hız verdiği için.

Dizlerimizi yara bere içinde bırakan düşüp kalkmalar olmadan ilerlenemediğini; ama her yaranın mutlaka kabuk bağladığını anlamak acılıdır. Yaraların kabuklarının bir gün düştüğünü, izlerinin de çoğunlukla kalmadığını öğrendiğimizde olgunlaşmakta olduğumuzu anlarız. Üzüntülerimizi unutturan en etkili ilacın aslında başkalarının daha derin, onmaz üzüntüler içinde olduğunu kavramak olduğunu anlarız. “Ben de neleri dert ediyorum” demenin aslında “Ben mutluyum” demenin kaçamak dilde söyleneni olduğunu anlarız.

Tebessümün, merhabanın, selamın, hal hatır sormanın, uzanan bir elin, tatlı bir çift sözün, henüz pişmiş mis gibi börek kokan bir evin kapısında güler yüzle karşılanmanın, “Evim” diyebilmenin, “Arkadaşım dostum, canım” diyebilmenin nasıl da güzel olduğunu anlamak ne güzel bir öğreniştir.
Anlamak, zamanın çelik eğesinde törpülenip toz duman olarak şekle girmesidir huyumuzun, kavrayışımızın. 

 Halden anlayanlardan olana kadar daha çok halini anlatanlardan oluruz. Dinlemeyi yeğlemeyiz; ama hep dinlenmek isteriz o ana dek. İlle de anlatırız.

Oysa anlamak, karşıdakini dinleyip anlamaya çalışmakla başlar.

Kendimizi, başkalarını anlamak için biraz da iç sesimizi dinlemek gerekir. Yüreğimizi, vicdanımızı, insanlığımızı dinlemeyi unutmamak gerekir.
 
Anlamak, zamanın bizi hamur gibi yoğurup,  pişirmek için attığı fırının kor ateşinde şekillenmektir.

 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24 Mart 2010, Çarşamba
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

16 Aralık 2013 Pazartesi

'Çelik eğelerle törpülenmek: Anlamak' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/celik-egelerle-torpulenmek-anlamak-makale,228.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dileriz.

Acemi Demirci
Paylaş :

13 Aralık 2013 Cuma

Diplomanın öbür yüzü

Arkadaşım Ruhsar'a ithaftır.
 
Çok eski arkadaşımdır Ruhsar. Onu  işyerimde tanımıştım ilk. Aynı mahalledenmişiz de oysa. Çankayalıymışız ikimiz de.

Ruhsar, teknik üniversiteden mezun bir mühendisti. Bizim kurumda kısa bir süre çalıştıktan sonra babasının şirketine geçti. Şirketin  yönetim kurulunun da bir üyesiydi artık. Asya’da, Avrupa’da, kuzey Afrika’da nerede işleri varsa Ruhsar da oradaki işlerin başında bulunuyordu. Babasının tek evladı idi ve babası onun yardımıyla iyice rahatlamış, emeklilik hayalleri bile kurar olmuştu. Aile şirketinde çalışmaya başladıktan sonra Ruhsar ile sık görüşemez olduk. Bazen birkaç yıl görüşemiyorduk hatta.

İkide birde iş için o ülkeden bu ülkeye gittiğinden Ankara’ya geldikçe beni arıyor ve kahvaltıya çağırıyordu. İki en fazla üç saat süren kahvaltılarımızın ardından Ruhsar şirkete gidip toplantılara katılıyor, yeni iş fırsatlarını değerlendiriyordu. O evlenip çoluk çocuğa karışıp, yurtdışındaki iş takiplerini bırakana  kadar da iki görüşmemizin arası sık sık yıllar sürdü.

En son ona kahvaltıya gittiğimden beri bir buçuk yıl geçmişti. Her zaman olduğu gibi telefonda “Kahvaltıya gelirken ne getireyim” diye sormuştum. Onun cevabı da her zamanki gibiydi, “Aklıma gelen her şey var kahvaltı için. Ama gelirken yol üstündeki fırından taze çıkmış iki baget ekmek alırsan iyi olur”. Böyle diyerek aldığım iki ekmek ile benim de kahvaltıya eli boş gitmemiş olmamdan mutluluk duymama fırsat verirdi.

Bahçeye bakan mutfağında Ruhsar ile kahvaltımızı yaptıktan sonra bana Prag’dan aldığı tabloları göstermişti. “Çok yetenekli sanatçılarca yapılmış, epeyce de para vererek aldığı tabloları başka yerden almaya kalksa kim bilir kaç misli para ödeyeceğini” söylerken sevinci sesine vuruyordu. Tablolar için özel aydınlatma da yapmıştı. Sanki minyatür bir müze geziyormuş hissini veren  tablolu köşede dev dalgaların arasında kalmış gemileri, kır manzaralarını, ekinde çalışan çiftçileri, Paris’teki kafelerde oturanları anlatan epeyce tablonun olduğu köşe sanat ve kültür kokuyordu.

Salonunun bir başka köşesinde de Endonezya’dan gelme masif koyu kahverengi ahşap bir dolaba birkaç yıldır merak sardığı cam süs eşyalarını dizmişti. Çeşm-i bülbüller, camdan kuş bibloları, kenarı marullu lacivert beyaz çizgili lokumluklar, kenarları sarı yaldız çiçekleri kızılcık renginde elde boyanmış su takımları ve daha neler neler toplamıştı.

Cam biblolu dolabın  biraz ötesinde yine Endonezya yapımı bir dolapta da porselenler vardı. Bu porselen eşyaların kimisinin hayli eski olduğu hemen anlaşılıyordu. Neler yoktu ki arkadaşımın porselen koleksiyonunu sergilediği dolapta. Gittiği her ülkeden aldığı porselen tabaklar, porselen eski şekerlikler, eski kahve fincanları, çay takımları, üzeri koyu mavinin daha hakim olduğu sırf mavi tonlarında boyanmış Hollanda işi tabaklar, kocaman kırmızı güllerle süslü kenarları delik delik hasır örgülü Macaristan işi porselen tablalar. Dolapları seyre doyamamıştım. Her bir süs eşyasının karşında dakikalarca durup bakmak geliyordu insanın içinden.

Kitap okumayı oldum olası çok severdi Ruhsar. Bir araya gelince en çok kitaplardan konuşurduk zaten. Onun önerdiği kitapları okuduğum zaman öyle beğenirdim ki ben de başkalarına önerirdim. En son yeni kitaplarına baktık kahvaltı sonrası.

Beyaza boyalı duvarların birinde bir de şömine olan üç katlı evinin çatı katı baştanbaşa koyu kahverengi ahşaptan kitaplık ile kaplıydı. Kitapların sayısını tahmin etmek güçtü. Ama binden fazlaydı. Kimisi sahaflardan toplanmış eski kitaplardı. Her konuda kitap vardı üstelik. Ağaçlardan, bitkilerden, tarihten, ülkeler hakkında yazılmış kitaplardan, şiir kitaplarından, sözlüklerden, fotoğraf çekme sanatından, tarımdan, arkeoloji ve eski uygarlıklara kadar akla gelebilecek her konuda kitap alır ve okurdu arkadaşım.

O gün eşimle içinde kahvaltı ve kahve köşesi de olan,  kitap, yiyecek, giyecek  gibi pek çok şey satan Ankara’nın bu tür en eski mağazasına gitmiştik. Mağaza içinde şöyle bir gezinip kahve köşesinde biraz oturup dinlenecektik. Eşim, ortaya konulmuş tezgahların üzerindeki kitaplara dalmışken ben de sağa sola bakınıyordum. Kadınlara ait giysi deneme kabinlerine açılan dar koridorun başındaydım. Ne çok bekleşen vardı kabinlerin önlerinde.

Kolunda denemek üzere seçtiği giysilerle simsiyah uzun saçlı, düşük düşük  gözleri tedirgin bakışlı, yüzünde karmakarışık duygular gezen bir kadın elini uzatıp kabinlerden birinin kapısını hızla itekledi.  Kabinin kapısı gerisin geri kapanınca içerde birinin olduğu anlaşıldı. Tel tel elektriklenmiş saçlarıyla ilk bakışta Medusa heykelini çağrıştıran kıvırcığa yakın dalgalı siyah saçlı kadın, kapanan kapının tam önünde durmuştu ki kapı açıldı.

Koridorun bu ucundan bakınca yüzü gözükmeyen, sallanan etiketten üzerindeki giysiyi denemekte olduğu anlaşılan biri çıktı kabinden. Arkadan görebildiğim için sadece saçlarını at kuyruğu halinde topladığını seçebilmiştim. Saçları at kuyruğu kadın, dört beş yaşlarındaki kızı hemen yanında, daha kucakta olan bebeği de annesinde olan saçları tel tel havalanmış kadına,

-Kapıyı itekleyen siz miydiniz, diye sordu sakin  bir sesle.

-Ne demek iteklemek, kapı açıktı ben de girmek için elledim, diye tersledi siyah saçlı, düşük gözlü, yüzü gülmeye küskün görünen kadın.

-Kızmayın canım, alınmayın. Kapıyı açmak üzere aralamıştım. Kabin o kadar dar ki önce kapıyı biraz aralamak sonra da geriye çekilip kıyın kıyın çıkmak gerekiyor. Ben de çıkabilmek için  tam aralamıştım ki kapı iteklendi. Ama siz bir kapının aralık olduğunu görseniz de önce bir  tıklasanız iyi olur, dedi at kuyruklu kadın gülerek. Tanıdığım bir sesle.

O zaman at kuyruklu kadının Ruhsar olduğunu anladım. Gelmişti demek. Yanına gidip “Hoş geldin” demek için bir adım atmıştım ki,

-Görgüsüz sen de, diye feryat figan bağırtı koparttı düşük gözlü, yanağında ben olan kadın.

Ruhsar hala arkası dönük olduğundan beni göremiyordu. Çıtı çıkmadı bir an.

-Bana mı dediniz, diye sordu kadına.

-Sana dedim görgüsüz. Kapıyı tıklatacakmışım. Kapı açıktı. Açık kapı tıklanır mı hiç görgüsüz seni.

-Kapı tıklatmak görgüden gelir ama arkadaşım. Bir santim bile açık olsa sonuna kadar açık olmadığından içerisini tam göremediğiniz bir kabinde o an biri olabilir. O yüzden içeride birinin olmadığından emin olmak için kapıyı tıklatmak iyi olur.

-Senden mi öğreneceğim kapı tıklatmayı. Görgüsüz.

-Lütfen, çok ileri gidiyorsunuz. Ayıp ediyorsunuz.

-Cahil seni.

Ruhsar’a “Cahil” diyen kadına elimde olmadan güldüm. Kadın, kendisi  nasıl bir cahilse derinliğini henüz bilmediği karşısındakine rahatlıkla “Cahil, görgüsüz” diyebiliyordu.

Hiç olmaması gerektiği kadar büyümüştü olay. Ruhsar’ın yanına gidip “Aldırma, oluyor böyle şeyler” desem diye niyetlenmişken altı yedi genç kız kıkırdayarak kabinlere doğru yürüdü. Onlara yol vermek zorunda kaldım. Zaten kabinlerden çıkacak olanları bekleyen sıradakiler nedeniyle koridor oldukça doluydu. Koridora geçemedim; ama ayrılamadım da oradan. Ruhsar beni görmese de arkadaşımı yalnız bırakamadım.

Siyah saçlı kadın ciyak ciyak bağırırken koridordakiler de beklemelerinin değdiği bir manzara seyrediyormuşçasına olayı seyrediyorlardı.

-Bana mı dediniz, dedi yine Ruhsar alaycı bir sesle.

-Cahil. Zırcahilsin sen. Ben üniversite mezunuyum hem.

Ruhsar cevap bile vermedi. Ama orada bekleyen orta yaşlı bir kadın, çocuklarının gözü önünde pervasızca ağzına geleni söylerken kalın camlı gözlüklerinin ardında olduğundan üç kat büyük gözüken gözleriyle olayı seyretmekle kalmayıp bir de kızına arka çıkan anneannenin tavrından iyice sıkılmış olmalı ki,

-Ne var canım büyütecek. Tamam, bu kadarla kalsın, dedi.

Ruhsar, gülümseyerek o kadına döndü,

-Etrafa rahatsızlık vermek istemem ama, demişti ki yoluk yoluk gözüken siyah saçları beline kadar inen kadın pervasızca çocuklarının,  kalın camlı gözlüklerinin ardındaki gözleri fırfır dönen annesi de torunlarının önünde ağızlarına geleni sayıp dökmeye başladılar. Düşük siyah gözlü kadının sözleri geldi kulağıma.

-Ya, ben üniversite mezunuyum. Cahil, sen geçsen geçsen üniversitenin kapısının önünden geçmişindir ancak. Hem ben Gazi Osman Paşa’da oturuyorum. Sen buralara kim bilir nerelerden geldin. Görgüsüz, derken ayağını hışımla yere vurdu, saçları omuzlarının üzerinden havalandı.

-Ya, benim kızım üniversitelerde okudu. Cahil değil, görgüsüz değil hiç senin gibi, dedi kalın çerçeveli gözlüğünün ardında gözleri yerinde fırfır dönerken annesi.

“Cahil, görgüsüz” diye ter ter tepinen kadına Ruhsar’ın bakışlarını göremedim; ama sözleri bakışlarından etkiliydi,

-Teyzecim, Pieter Brueghel’in ‘Çocuk oyunları’ tablosunda kavga eden iki çocuğun üzerine evinin penceresinden su döken yaşlı kadının rolünü oynamanızı tercih ederdim ben sizin.

Ne kavgacı, saldırgan, ağzı bozuk, üniversite okumuş saçları tel tel havalanmış kadından ne de gözlüklerinin ardındaki gözleri kocaman gözüken annesinden Ruhsar’ın sözlerine karşılık gelebildi. Ruhsar’ın kimden bahsettiğini  düşünüyor olmalıydı anakız, afallamış görünürken.

Kapı tıklatmayı bile bilmezken, çocuklarının önünde ağzına geleni söylediği insanın gerçekte nasıl biri olduğunu öğrenince çok utanacağı, pişmanlık duyacağını akıl bile etmeden  ağzına geleni söyleyen kadına bir an Ruhsar’ın “Hangi üniversiteden mezun olduğunu” sormasını o kadar istedim ki.

Öyle ya şimdi üniversite mezunu olmak zor bir iş değildi üstelik herkesin üniversite okuması şart olmamalıyken. Herkes üniversite diplomalı olabiliyordu; ama üniversite kavramının tanımladığı bir kişi olabilmek herkese nasip olamıyordu. Bir düşünce sistemi, anlatmaktan çok anlamak, “Neden, nasıl” gibi sorularla irdeleyip bir disiplin içinde düşünmek her kafanın  her diplomanın harcı değildi. Hele de bu saçları elektriklenip tek tek havaya kalkmış kadının hiç harcı değildi.

İşin aslı zanaat sahibi, sanat sahibi, çiftlik sahibi olmanın güzelliğinin, öneminin, anlamının  unutulup gittiği şimdilerde de eskilerde de  üniversite mezunu olmak öyle insan olmanın ilk şartı hiç değildi. İnsan olmak için okuma yazma bilmek bile ilk şart değildi üstelik. Ama insanlık bir üniversite diplomasına sıkıştırılıp kalmıştı nedense bugünlerde dar beyinlerde. Hem de üniversite tabelası taşıyan bazı üniversitelerden mezun olmak bu kadar kolaylaşmışken.

Bir diploma ile birdenbire olumsuz tüm sıfatlardan sıyrılıp, düşlenen özenilen, hayali kurulan her sıfata kavuşulabileceğini sanmak  cahilliğin de ötesindeydi. Uluorta bağıra çağıra ağzına geleni söyleyen kadın, bir anneydi üstelik. Onun çocuklarının ilerde insan ilişkilerinde nasıl olacağını düşünmeden edemedim. Eminim o anda o olayı televizyonda dizi izler gibi izleyen, ellerinde neredeyse bir düzine denenecek giysi ile bekleyenlerin bazıları da benim gibi düşünmüştür.

Ruhsar’ın sesini bir kez daha duyduğumda ne kendisinin eğitiminden ne de başka özelliklerinden bahsediyordu.

-Bunca bağırtınızın arasında gerek böyle giysi kabinlerinde gerek lavabolarda hafif açık da olsa kapıların çalınmadan açılmayacağını size hatırlatmış olmayı diliyorum. Çocuklarınızın önünde daha fazla bağırmayın lütfen. Siz anne olarak onlara rol modelsiniz, deyince kadının annesi de kadın da sanki bu lafları duymamış gibi yeniden çullandılar Ruhsar’a.

Ruhsar, anakızın bağrış çığrışları arasında başı öne eğik, yere baka baka  koridorun ucuna doğru yürümeye başladı. Yüzünün gerginliğinden sinirlenmiş olduğu belliydi. Koridorun öbür başında duvara yaslanmış haldeyken önümden geçip gitti. Beni görmedi. Elini çantasına götürüp telefonunu çıkardığını fark ettim yanımdan geçerken. “Belki bu duruma tanık olmamdan haz etmeyecektir” diye düşünüp,  seslenmedim. Kahve köşesindeki boş bir masaya yönelen Ruhsar’ın ardından bakıyordum ki telefonum çaldı. Arayan Ruhsar’dı.

-Geldim. Buradayım. Acilen arkadaş, dost sesine ihtiyacım var. Ne zaman kahvaltı edip, bizim sohbetlerimizden edeceğiz?

-Şimdi nasıl, diye sordum.

-Çok iyi olur. Şöyle doğru dürüst iki laf etmeye, insanca bir sohbete bugün gerçekten çok ihtiyacım var, deyip nerede olduğunu söyledi.

-Tesadüfe bak ben de aynı mağazadayım. İki dakikaya kalmaz yanında oluruz, dedim.

Eşimin yanına koşturup, durumu anlattım. İki dakika sonra Ruhsar’ın yanındaydık. Tesadüfen bizim de aynı mağazada olduğumuza çok sevindi. Kahvaltı bölümüne geçtik. Ona olaya tanık olduğumdan bahsetmedim. O da bana olaydan bahsetmedi. Sadece “Üniversite diplomasına sahip olmanın iyi ve istenilir her niteliğe  sahip olmak olmadığını; üniversite diplomalarının çok ucuzlatılmış olmasından ve ne nitelikte bir üniversiteden alınırsa alınsın, nasıl alınmış olursa olsun o diplomanın sadece iyi ya da kötü bir eğitimin belgesi olduğu; ama insanlığın belgesi olmadığının hala öğrenilememiş olduğunu görmekten büyük üzüntü duyduğunu” söyleyip, bu konuyu pekiştiren herkesçe bilinen o ünlü atasözümüzü de söylediğinde arkadaşımın  ne anlatmak istediğini çok iyi anlıyordum.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.12.2013, 12:28


 
 

 
 





 
 
 

 

 

 
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci