27 Mayıs 2013 Pazartesi

Kırmızı yediveren gül kokulu, beyaz boyalı evler




Kalemiz, sığınağımız, dört duvarımız hatta duvarlarını bizim ördüğümüz kah zindanlarımız kah saklanacak deliklerimizdir evlerimiz.


En çok çocuk resimlerindeki evleri severim.

Sıcaktır onların resimlerindeki evler. Sadece evdir çocukların kağıtlara çizdikleri, blok değil. Bir kapıdan bir ailenin girdiği, bahçesinde kümesin olduğu evlerdir. Bacalı, güneşli, olan biten iki katlı yuvalardır. Alt kattaki mutfağın penceresinden anneler, bahçede oynayan, salıncağa binen çocuklarına gülümserler.

Çocuk resimlerindeki evlerin pencerelerindeki perdeler,  yandan büzdürülerek pencere kenarlarına tutturulur. Çatı, kırmızı kiremitlidir.  Bacası yaz kış tüter. Anne sıcaklığı o bacadan tüten duman ile duyurulur resme bakanlara. Ocak yanıyorsa gün boyu, pencereler de ışıyordur akşamları. Yani çırası yanan evlerdir bacası tüten evler.

Arka bahçeden çizilen evler olmaz hiç çocuk resimlerinde.Ön bahçe görülür o resimlerde Bir çırpıda göz önüne seriliverir evin içindekiler dışına çizilerek, o kuru boya kalemle boyanmış naif karalamalarda.


Evin iki yanında da meyve ağaçları vardır. Kırmızı elmalar kocaman kocaman çizilir toparlak bir yeşil halindeki elma ağaçlarına. Arka bahçedeki ağaçlar, çatının berisinden çizilir kırmızı tuğlaların üzerine düşen dallarıyla. Bahçede bir ördek ille de olur o resimlerde. Ördek olunca dere de olur evin önünden akan. Şırıltısı duyulur sanki o resimde mavi kuru boya kalemle çizilmiş derenin. Kıvırcık tüylü kuzular otların arasındadır.

Çoğu bloklarda ya da apartmanlarda yaşayan şehirli çocukların çizdiği ev resimlerinde kazlarla ördekleri, kuzuları  bir de beyaz kedileri görünce çocukların beyaz tüylü hayvanları çok sevdiklerini düşünürüm hep. Bahçede paytak paytak yürüyen ördekleri, derede serinleyen kazları, bahçenin bir köşesinde güneşin altında uyuyan kediyi, evin koruyucusu bekçi köpeğini, ağaçlardaki kuşları çizerken  yaşadığı evleri çizmez şehirli  çocuklar. Ama elbet yaşamak istedikleri evler,  geceleri uyumadan önce annelerinin okuduğu masal kitaplarında gördükleri gibi bahçeli, ağaçlı, koyunlu kuzulu, kazlı ördekli evlerdir; önlerindeki derelerde kurbağaların bağırdığı..


Beyaz bir kağıda apartman çocuklarınca çizilmiş resimlerdeki evlerin yakınından dere akmadığını neredeyse hiç görmedim. Bazen derede balıkların yüzdüğü de olur. Çok merak ederim o resimleri yapan altı yedi yaşındaki çocuklardan kaçı derede yüzen bir alabalık gördü, çayda balık avladı.

O çocuklar, resimlerindeki evleri çiçeklerle bezerler. Ormanlarda, kırlarda dolaşamasalar, baharda kır çiçekleri hangi sırayla açar bilemeseler de çizdikleri evin etrafı rengarenk çiçeklerle bürünmüştür. Kağıdın tepesine kocaman bir güneş çizmeden  bitirmezler resimlerini. Güneş  gülümser çoklukla. Hatta göz kırpan güneşin çizildiği kağıdı da gördüm ben, yeğenimin resminde.  Çocukların çizdiği resimlerdeki evler hep günlük gülistanlıktır, hep gün ışığındadır. Gece karanlığının içinde çizileni hiç olmaz. Ne gece ne ay onların resimlerine uğramaz. O çocuklar, çizdikleri gökyüzünü ancak iki apartman arasındaki birkaç metrelik mesafeden baş uzatılınca ne kadar görülebiliyorlarsa o kadar görebilen çocuklardır. Sabahın erkeninde akşamın gün batımında servislerdeyken servis penceresinden hayatı, gökyüzünü seyredebilen çocuklardır.

En güzel ev fotoğrafları yaylalardan gelir. Yayla evleridir onlar. Kışın beyaz sessizliğe gömülürler, baharda bilindik bilinmedik her türden çiçekle şenlenirler. Daima yeşilliklerin ortasındadırlar. Arkalarında orman olur. Karadeniz'in yüksek yeşilliklerinin içinde, çimlerde aykırı biten çiçekler gibi açarlar renksiz renklilikleriyle. Onlar sadece yaylacılarındır.


Yayla evlerinin civarında çıngırak sesleri duyulur.. Nağmesi doğaçlama, notası düşünülmemiş bir müziktir çıngırak ezgisi. Sarılı beyazlı ineklerin boyunlarından bir şarkı olarak akar, yeşillikleri yüzer geçer çıngırak sesleri. O inekler bir anda görülmez olur inen sisin altında; ama çıngırak sesi sis filan dinlemez.

Yayla evlerinin yakınlarında göl olduğu da olur. Karadeniz'in sisli, puslu günleri izin verirse göl görünür, yeni gelinler gibi. Gri renkli göl suyu, buharlaşmış sudan ibaret sisin suyuyla buluşur yaylalarda sık sık. Göl suyu göl yatağında kalır, sis gezentidir; kısa bir özlem gidermenin ardından kayar gider başka yaylalara doğru.
 
Etrafı taşlardan ziynetlerle çevrilidir bu bir görünür bir görünmez olan Karadeniz yayla göllerinin. İrili ufaklı taş parçaları, bu göllerin çakıl çakıl vahşiliğine ve güzelliğine tarifsiz katkılarda bulunur. Kırmızı benekli alabalıkların yüzdüğü dereler her yönden akar, adım başı karşınıza çıkar. İncecik, kıvrıla kıvrıla akan dereler ya da gürül gürül fırtına gibi çağlayan ırmaklar, eğrelti otlarıyla kuşanmış yaylayı suya boğarlar; irili ufaklı şelaleler, şarlaklar oluştururlar.


Onlar için dergilerin çıktığı ve tarz olarak “country” tabir edilen kır evleri ile çiftlik evleri, başlı başına bir üsluptur. Bir evin kır evi olması, daha yapımında kullanılan malzemeler ve döşemesinden başlar. Kır evlerinde mermer, pirinç, beton, alüminyum, plastik doğramalar olmaz. İlle ahşap, ille taş, ille pişmiş toprak olacaktır kır evlerinin
içi dışı, mayası. Doğal malzemeler kullanılır kır evlerinde. İskeleti orman ağaçlarından, kırların taşından toprağındandır bu evlerin. Kır evlerinde döşeme, marangozun elinden çıkar. Masalar, iskemleler, yataklar, rustikler, ormanın yaşlı ağaçlarıdır bir zamanlar. .

Tavanlarda ahşap kirişler bulunuyor kır evlerinde. Yer döşemeleri doğal taş karolardan ya da kerestedendir. Kapı, pencere doğramaları tahtadandır. Yenilenmiş doğramalarda ya da yeni evlerde bu tahtalar mis gibi ağaç kokusu yayar. Koyu kahverengiye boyalı oluyor çoğunun merdivenleri, kapıları ve pencere doğramaları. En güzel kır evleri, çiftlik evleri İngiltere ve Fransa'dadır. İtalya’daki bağ evlerinin de kalırı yoktur onlardan.


Bu evler büyükçe bir bahçenin içinde de olabilir; kocaman bahçeler, bağlar, tarlalar içinde de. Mutlaka ürünleri toplandığında reçel yapılan meyve ağaçları ile kaplıdır çevreleri. Mutlaka yediveren ya da sarmaşık gülün tırmandığı duvarlardan, çitlerden, kapı tacından yayılan buğulu kokularla efsunlanmışlardır. Arsız kırmızıdan, masum beyazdan, içli hem de duygulu pembeden güller sarmalar pencere kenarlarını.

Kır evlerinin eskileri masalsı bir güzellik yansıtır. Çocuk masallarındaki pasta evlerden birini gördüğünüzü sanırsınız duvarları beyaza, pencereleri kahverengiye boyalı bu evlerle ilk karşılaştığınızda. Beyaz kremanın üzerine kakaolu sos sürülmüş gibi dururlar kocaman yemyeşil bir tabak içinde.

Doğramaları koyu kahverengiye boyalı, dışı beyaz badanalı evler sürmeli sürmeli görüntüleriyle sade; ama ulaşılmaz bir mutluluğun kapısı gibi dururlar. Uzaklarda bir mutluluktur onlar, bulutlar altında. Yeşiller içinde, doğanın koynunda, her şeyi doğadan.

İstanbul yakınlarındaki Polonezköy’deki Zosya Teyze’nin şirin, yalın, bırakıp da gidilesi gelmeyen, sarmaşık ve çalıların duvar görevi görerek bahçenin etrafını sarmaladığı, tavanları tahta kirişli, kapıları ormandan kesilen odunlardan yapılmış, tüm doğramaların koyu kahveye boyandığı, meyve ağaçlarının, kokulu çiçeklerin, kuşların, böceklerin, rengarenk güllerin, erguvanların üç dört dönümlük bahçede alabildiğine hüküm sürdüğü tek katlı eski evi, ev hissini uyandıran evdir. Tıpkı çocuk resimlerindeki gibi. Masal kitaplarındaki resimler gibi.


Eski İrlanda evleri,  sadeliğin güzelliğini yansıtır. Özellikle hayli eski filmleri gösteren kanalları ara sıra yoklayıp, uygun bulduğu bir filmi seyredenlerin kesinlikle hatırlayacağı John Wayne'nin bir filminde o sapsade, yalın mı yalın evlerin büyüsü, izleyeni sürükler götürür.  Filmin adını hatırlayamasam da konusu taptaze aklımda.John Wayne,  hep oynadığı gibi bir kovboyu değil de İrlanda’daki hayatını bırakıp Amerika'ya göçmüş bir boksörü oynuyordu.  Boksörün sonunda  ülkesi İrlanda’ya  geri dönüşünü, husumetli olduğu yan komşusunun dik kafalı kızı ile aşkını anlatan bir filmdi. O film, aileden kalan evlerin ve hatta aile yadigarı eski eşyaların, koltukların ne kadar önemsenmesi gerektiğinin en unutulamayacak derslerinden biridir hala benim için.

Filmde John Wayne; dedelerinden kalma, yığılmacı mantıkla değil yayılmacı mantıkla inşa edilmiş tek kat üzerinde uzunlamasına beyaz bir ev olan eski İrlanda köy evini onarıyordu memleketine döndükten sonra. Pencerelerini zümrüt yeşiline boyuyor ve “bu fikrin sadece buralardan uzaklara göçüp giden sonra da geri dönen biri tarafından geliştirilebileceği” eleştirisini alıyordu komşu İrlandalı yaşlı kadınlardan.


Evin tüm güzelliği, şirinliğiydi. Sıcacıktı. İnsanın “benim” diyebileceği, içinin ısındığı, daha dışarıdan bakarken kışın  şöminede çıtır çıtır yanan odunların müziğini duyduğu, alevlerin yaladığı şömine taşlarının isini soluduğu, ateşin kızıllığının hemen göz önünde belirdiği beyaz  bir evdi.

İstanbul'un köşkleri kadar zarif, dantelin sadece çarşaf kenarlarında değil koca bir evin tüm yüzeyinde olabileceğini anlatan güzellikte evler bulmak imkansız gibidir.

İnşaat ustalarının, ahşap ustalarının dantelidir İstanbul köşkleri. Çamlı bahçeleri, korulukları, altında aşıkların gizlice buluştukları ulu ağaçları, içlice ve gizlice gözyaşı dökülen kuytu köşeleri ile kumaşın ipeği, ahşabın hasıdır İstanbul köşkleri. Beyaza boyalıdır dantel gibi. Danteller zaten beyaz olmaz mı?


İstanbul köşkleri, İstanbul'un her köşesindedir. Arnavutköy ve ora köşkleri bir başka tılsımlıdır. Bayıra kurulmuş olan Arnavutköy, tablo yapmak isteyenler için en iyi konuları içinde barındırır.

Yalılar, Boğaz'ın iki yakasında sıralanırken sanki en has şifondan, mavi ipekten fuların kenarına iğne oyası işlenmiş gibi dururlar. Tepelerden Boğaz'ın maviliğine inen fıstık çamlarının, sarı çamların oluşturduğu ebruli renk huzmesi, kiremit kızılı, beyaz ya da başka renklere boyanmış ahşabın dantele dönüştüğü yalılarda soluklanır. Tepelerin açıklı koyulu yeşil akıntısı, Boğaz'ın mavi akıntısı ile buluşmadan önce bu oyalarda mola verir. Yeşil ve mavi, bir ince beyaz nakış ile tutturulur birbirine Boğaz kıyılarında dikilir
yeşil maviye, en usta terzinin eliyle. Doğadır o terzinin adı.

Kapadokya evleri, en aşina olduğum evlerdendir. Kesme taşın taşlıktan çıkıp, yumuşacık bir işleme ile bezendiği evlerdir. Taşın yuvaya dönüşmüş halidir. Taşın, kışın sıcaklığı, yazın serinliği yaşattığı evlerdir. Buğdayı, güvercinleri, kışlık erzakları korur taştan evler, oyuklar orada. Taş, başka iklimler sürer Kapadokya’da. Buğdayı, güvercinleri, kışlık erzakları ağırlar taştan göz göz odalar. Taş orada ev olur, kayıt damı olur, güvercin yuvası olur.

Özgün Kapadokya evlerinin bahçelerindeki çiçekler sadece gül, horoz ibiği, kadife, süsen, lale, leylak gibi orada oldum olası dikilen bitkilerdir. Kapadokya evlerinin içinde olmazsa olmazlar vardır. Halılar, sandıklar, bakırlar, yün döşekler, halı yastıklar, kanaviçe işlemeli perdeler, etamin örtüler mesela. Halılar kök boyasından olur. İlle de Taşpınar halısı olmalıdır tabandan tabana. Ortasında kocaman göbeği olan.

Sandıklar ahşaptan, aynalar cevizdendir ya da süslemelidir o eski, eşrafın yaşadığı Kapadokya evlerinde. Yün döşekler, yün yastıklar, kuştüyü minderler ile dolu yüklük, ucunda kalınca bir ağır örnekli dantel dikili, kanaviçe işlemeli beyaz patiska ile kapatılmış olmalıdır.

Halı yastıkların üzeri, ucuna yine en zor işlenen dantellerin örülerek dikildiği, renkli çiçeklerden, dallardan, kuşlardan oluşan kanaviçesi parmakları kanata kanata
işlenmiş beyaz patiskadan bir örtü ile kaplanmalıdır. 

Kapılar ahşaptır ve zemberekle açılır o hakiki Kapadokya evlerinde. Pencerelerde yuvarlak demir çubukların kareler oluşturarak birbirinden geçtiği demir parmaklıklar olmalıdır, olur.

Bahçelerde ille de hünnap ya da orada denildiği gibi inap ağacı olacaktır. Kadıngöbeği kayısı, zerdali, ceviz, dut, kavak, kiraz, çam, elma, armut, iğde, asmalar arasında kaplumbağa ya da kirpiler gezinmelidir.

Ankara evleri, Ankara Kalesi civarında bulunur. Bugün bazıları restore edilerek restorana dönüştürülmüş, iş yeri olmuş durumdadır. Beyazdırlar ve küçük pencereleri kahverengi boya ile sürmelenmiştir. Alışılmış eski Türk mimarisinin tüm güzelliklerini taşır eski Ankara evleri. Tek başlarına onca katlı bloklara meydan okuyan bir güzellikleri, sıcaklıkları ve içtenlikleri vardır daracık sokaklara yan yana dizilmiş halde. Bir Ankara türküsü de  “Daracık daracık sokaklar, kızlar misket yuvarlar” diye anlatır Angara sokaklarını,  evlerini;


Eski Ankara evleri birbirine çok yakındır. Ancak bir insanın geçebileceği sokaklar vardır eski Ankara'da. Komşular birbirlerine pencereden uzanarak bir şeyler verebilir ya da alabilirler.

Ankara evlerinin bir özelliği de manevi bir hava içinde olmalarıdır. Etraf
ları Hacı Bayram-ı Veli Camisi ve daha pek çok evliya türbesiyle çevrilmiştir.

Safranbolu evleri ne kadar ünlüyse, Beypazarı evleri o kadar az bilinir. Mimari özellik olarak neredeyse aynıdırlar. Eski Türk mimari dokunuşlarının gizemi, yalınlığı, görkemi, albenisi vardır onlarda da. Bir Osmanlı gravürünün içine girdim sanırsınız kendinizi Safranbolu ve Beypazarı’nda gezerken. Dilsiz tarih gibi taş döşeli  sokaklarda.



Safranbolu'da da Beypazarı’nda da evler kadar evlerin arasındaki taş sokaklar da çok güzeldir. Küçük, kare, koyu gri taşların döşendiği geniş olmayan sokaklardaki evlerin pencerelerinde, taştan örülmüş bahçe duvarları üstlerinde yağ tenekelerinde, peynir tenekelerinde kocaman, kırmızı, beyaz, pembe pembe sardunyalar açar.

Hepimizin en yakından bildiği evler, şehrin göbeğindeki bir apartmandadır. Buralara bir kapıdan girilir; ama içerde pek çok farklı yaşama ait onlarca kapı bulunur katlara dağılmış halde. Apartman hayatı sürer her açılan kapının ardındaki evde. Yan yana, alt alta oturulurken pek çok kişinin birbirinden habersiz olduğu, evde bir tek soğan olmadığı zaman onca kapıdan bir teki çalınıp da bir soğan istenilemediğinden akşam yemeğinin pişirilemediği ve ertesi gün eve kilolarca soğan doldurularak yemek yapıldığı hayatlardır kimi kez bunlar.


Her ev çırası yanan bir ocaktır ve her ev kendi gizini barındırır. Kimse kimsenin halini bilmez, bilecek hal de yoktur zaten apartman hayatında. Bilmek de istemezler bazen.


Evler, tatilde bile özlenir bazılarınca. Yatağını yorganını özler kimileri. Evlere koşularak gidilir genellikle. Koşulur zira oranın efendisi bizizdir.İstediğimiz şekle sokarız evlerimizi, istediğimiz köşesinde oturur, istediğimiz balkonunda kitap okur, ister mutfakta ister balkonda kahvaltı ederiz mevsimine göre.

Dışları, bahçeleri apayrı dünyalar olan evlerin içlerinde de apayrı dünyalar barınır. Evlerimiz bizim dört duvarımızdır. En rahat ettiğimiz sığınaktır. Bazen dışarıya karşı kalkanımız olur bazen  setler ördüğümüz yalıtıcı duvarımız.


Doğan bebek ağlamalarından hüzün gözyaşlarına, dostlarla dolan taşan yemekli, sohbetli masalardan tek başına içilen çorbalara kadar dışarıdan kimselerin bilemediği, içerden de dışarıya halin anlatılamadığı neler yaşanmaz ki evlerin kapıları ardında. “Evcazım evcazım sen bilirsin halzacızm” dememişler mi bunun için.

Eskilerin dedikleri hep doğrudur ya; “Dünyada mekan ahrette iman” derken de evin bir kişi için ne menem önemi olduğunu kısaca, kestirmeden anlatıvermişler bir çırpıda. 


Dönüp dolaşıp gidilecek bir evin olması, bir insanın çok şeyinin olması anlamına gelir.
 (Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01 Eylül 2010 Çarşamba
 
Paylaş :

6 yorum:

  1. Sayın Ayşe Hocam,
    Güzel bir deneme nasıl yazılır diye araştırırken hocamızın derste övgüyle bahsettiği bloğunuz geldi aklıma. Gerçekten de hem akıcı ve bir o kadar da etkileyici buldum yazınızı. Okurken çocukların çizdiği resimler gözümde canlandı. Hiç görmediğim İrlanda, İtalya evlerini gezer gibi hissettim. En huzurlu sığınağımızı, evlerimizi okuma zevkini arttıran bir samimiyetle anlattığınız için teşekkürler :)

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Zeynep Eda,

    Çok teşekkür ederim.Eğer bunları okuyacaksam ben daha çok yazı yazarım çocuk resimlerindeki evler için.

    Tekrar tekrar teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  3. Gezgin ruhu ile evcimen ruhu kardeş kardeş geçinen ben hem keyifli hem faydalı bir yazı okudum kaleminizden. Haklısınız, benim çocuk dönemimdeki resimlerimde illa ki kenarda gürül gürül akan bir dere, bahçesi çitli, tek katlı, çatı katında yuvarlak bir penceresi, ahşap bir kapısı olan ev olurdu. Çatısında kiremitler ve tüten bir baca. Bahçede koca bir ağaç, arkada dağlar,bulut ve güneş. Heidi nin dağdaki evi gibi. Ev konusu derin, eve bak karakter analizi yap evlere bak kültür ve tarihi anla. Elinize sağlık, eviniz hep yuva ve sıcak olsun. Selamlar..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel iki ruh. Bende de aynıları var. Büyükler nedeniyle gezgin ruh biraz inzivada. Ama fırsat olursa ortaya çıkıyor zaman zaman.

      Bu güzel yorumu bulunca bir de hayli eski yazımda pek bir sevindim. Nerede o eski çocuk resimlerinde evler ve onların bacalarından tüten mutluluklar?

      Selamlar :)

      Sil
  4. Buu bile bir deniz kasabasında bir evin satıldığını bilsen çoluk çocuğu toplar haydi gidiyoruz diyecek kadar istiyorum böyle bir hayatı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçek hayat, öylesi değil mi? Bloklar başka bir hayat. Ruhsuz.

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci