11 Ocak 2013 Cuma

Bir parkinson hastasının kızı olmak

En başta yirmi beş yıla yakın bir süredir parkinson hastalığı ile gerçek anlamda mücadele eden Babam'a; sonra da tüm parkinson hastalarına ithaf ediyorum.

Tema olarak seçtiğim resimler, Babam'ın çok sevdiği toprak ve bahçe işlerini yapma fırsatı bulduğu Çeşme'den en çok. Ve vefatından çok kısa süre önce Babam'ın çok zor profilini bulut olarak görünce yaşadığım şaşkınlıktan ve yorgunluktan  ne gördüğümden emin olmayı beklerken bulutların aynı kalmadığını fark eder etmez ancak aradan beş on dakika geçince çekebildiğim  buluttaki Babam'ın profili elbet... Nur içinde yatsın...

Bir parkinson hastasının kızı olmak

Bin dokuz yüz doksanların başıydı. Belki doksan. Ya da doksan iki. İzmir’deydik. Çok da mutluyduk İzmir’de olmaktan. Yazları Çeşmeli olmaya başlayacaktık artık.

Babam ile İzmir’in en geniş bulvarlarından birinde karşıdan karşıya geçecektik. Gözlerimiz ışıklarda kaldırımda bekliyorduk. Sonunda yeşil yandı. Karşıya geçmeye koyulduk.



Hızlı yürümüyordum. Buna rağmen babam geride kalmıştı. Saatine baktığı ya da bir şeyin dikkatini dağıttığını düşündüm. Arkama dönüp babama seslendim. Babam sadece başını salladı. Ayağını sürüdüğünü fark ettim.

Uzunca yanan o yeşil ışık, ayağını sürüyen babamın ancak caddenin yarısını bile geçmesine izin vermemişti. Geri dönüp, kolundan tuttum. Birazdan vızır vızır arabaların geçeceği caddenin ortasında neredeyse babamı çekiştire çekiştire sürükledim. Yayalara yanan yeşil ışık yerini kırmızıya bırakmıştı çok geçmeden. Kendimizi refüje zor attık.

Uzun uzun yanan yeşil ışık boyunca yolun yarısını dahi geçememiş babamın terlik sesi epeydir değişmişti zaten. Sağ ayağını belirgin şekilde sürüyerek yürüyordu. Birkaç kez bunu çıtlatmıştım babama. “Çocukluğunda romatizma geçirdiğini ve onun nüksetmiş olabileceğini” söyledi. Bunu söylerken sözlerine kendisi de inanmıyormuş gibi geldi bana. Kuruntu ediyorum sandım yine de.


Babamın ayak sürümesi ve hareketlerindeki yavaşlama geçmiyordu. İzmir’deki caddeyi geçmeye çalışırken başımıza gelen olay, Ankara’ya döner dönmez babamın bir doktora gözükmesi kararlılığımı arttırdı.

Ankara’ya gelir gelmez babamın hemen, hiç aksatmadan doktora gitmesini istedim. Babam, asker emeklisiydi ve gidebileceği hastaneler belliydi. Birkaç hafta iş dönüşü babamın hastaneden ne haberle geldiği merakıyla girdim eve. Babam, hastaneye gitmemek için olur olmaz bahaneler buluyordu. Annemin de benim de kaygımız giderek artıyordu babamın değişen terlik sesi kulağımıza geldikçe. Israr ediyorduk doktora görünmesi için. Her defasında “hastaneye gideceğini söyleyip geçiştiriyordu.



Günde birkaç kez telefonla evi arayıp anneme, babamın hastaneye gidip gitmediğini soruyordum. Gitmemiş oluyordu. O zaman korktuğu ya da duymak istemediği bir şey olduğunu anladım. İçim daraldı. Bir kurt kemirmeye başladı içimi.


Babama telefonda “eğer bu bir iki gün içinde hastaneye gitmezse, izin alıp kendisini doktora göstereceğimi” söyledim. Babam kaçamayacağını anlamıştı. “Kendi başına gitmek istediğini” söyledi hemen ertesi gün. Bankadan emekli maaşını da çekecekti üstelik o gün. Yalnız gitmek istiyordu. Anlaşılan kendi duyacaklarını, bizim duymamızı istemiyordu.

Yeter ki hastaneye gitsin de kendi gitsin diye ses etmedim.

Babamın hastaneye gittiği gün ben izin alıp öğleden sonra eve koşturdum. Annemin misafirleri vardı. İki teyze kızı. Biri eczacı biri öğretmen. Güzel bir sohbet tutturmuşlar, gelmişten geçmişten bahsediyorlardı. Kah gülerek, kah gözleri yaşararak. Çok geçmeden kapı çaldı. Gelen babamdı.

Babam, kapıdan hoş geldiniz dedi, içeri girmedi. Kapı aralığından da başını şöyle bir uzatmıştı. Oysa hele de misafire hele hele de annemin teyze kızlarına hiç böyle davranmazdı. Onlarla oturur, sohbet ederdi. Kaçıyordu babam. Saklanıyordu. Yüz yüze konuşmaktan çekinir gibiydi.

Hemen kalkıp yanına gittim. Odanın kapısını kapatmıştı. Kapıyı çaldım. “Birazdan geleceğini “söyledi.

Yarım saat olmuştu, babam hala gelmemişti. Yine gittim. Kapıyı çalmadım bu kez. Açtım. Babam, kanepeye uzanmıştı. “Yorgun olup olmadığını” sordum.

Bu soruyu daha önce babama hiç sormamıştım. Çünkü o hiç yorulmazdı. Gördüğüm en hızlı yürüyendi. Tunalı Hilmi caddesindeki evinden Ulus’a bile yürürdü. Kızılay’a zaten yürürdü; ama iki otobüsle gidilen yerlere de yayan giderdi ol git.

Görevi sırasında lojmanlarda otururken hep voleybol oynardı.
Aksaray’ın Demirciköy’ünde  geçen çocukluğunda hep bağda bahçede çalışmış; çalışıp harçlığını çıkararak okumuştu. O, oturmayı bilmezdi. Yorulmazdı da.

Babama “Sena ve Güliz ablanın kendisini beklediklerini” söyledim. Yüzü bulutlandı.İstemeye istemeye kalktı.

Sena abla eczacıydı ve babam içeri girerken sürüdüğü ayağı ile sağ kolunu diğerinden farklı tutuşuna dikkatle bakıyordu. Bakışları keyifsizdi.

Hemen bir sandalye çekip onu yanına oturttu. Sena ablanın babamla özellikle konuşmak istediği bir şey olduğu belliydi.

Sema abla, hal hatır sordu, trafiği sordu, işlemlerin uzun olup olmadığını sorup havayı yumuşattı. Konu teşhise gelmişti. Babamın ağzından tek bir sözcük çıktı,
-Parkinson.

Sena abla, o tek sözcükten ibaret teşhisi duyar duymaz dudaklarını ısırırken benim başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir müddet gözlerim karardı. Babam daha çok gençti. Kendisinden yirmi beş, otuz yaş büyük kişilerin hastalığı olarak bilinirdi parkinson.



Bu hastalık, boksör Muhammed Ali ile tanınmıştı daha çok. Aklıma Muhammed Ali geldi. Parkinson hastalığını Muhammed Ali sayesinde bilir olmuştuk çoktandır; ama belirtilerini hiç duymamıştık o güne kadar.

Sena abla, babama verilen ilaçları okudu reçeteden. Tanıdığı parkinson hastaları vardı ilaçlarını eczanesinden alan. Babama yazılanlar o ilaçlardandı. Gözlerini dalgın halde kaldırıp, yüzümüze bakmadan ağır ağır konuştu Sena abla, bizi sıkı sıkı tembihler gibi.
-Asla düşmeyecek. Çok dikkat edin.

Sena ve Güliz ablalar gittikten sonra babam hastanede başına gelen bir olayı anlattı.

Babamın normalden çok yavaş hareketleri, yürüyüşü ilkten fark edilecek başkalıktaydı artık. Hastanede yürürken birisi yanına yaklaşıp babama şöyle bir dokunmuş. Babam sendeleyince de  “Aaa, amca dengesini kaybetmiş, düşüyor” deyip kolundan tutmuş. Bunu duyan yedi sekiz kişi daha babamın etrafına üşüşmüş. Üstünü başını silkeleyenler, “düştün mü amca” diye soranlar olmuş. Ve hemen toplandıkları gibi de alelacele babamın etrafından ayrılmış o yardımsever kalabalık.

Babam, hastaneden çıkışta cüzdanının cebinde olmadığını fark etmiş. Hemen polise gitmiş. Hastane çetesi olduklarını öğrenmiş az önce yardım amacıyla etrafını saranların. Daha önce de çok kez böyle dolandırıcılık yapmışlarmış meğer. Babama karakolda resimler göstermeye başlamışlar. Binlerce dolandırıcıya ait resim varmış.

Babam, emekli maaşını kaptırmış olmuş böylece hastaları hedef alan hastane çetesine.

Babam, hastaneye gitmesinin ardından almaya başladığı ilaçlarla biraz toparlandı. Morali yerine geldi bu düzelmeyle. Ayağını hiç sürümüyor değildi; ama belirgin bir iyileşme de vardı. Çok mutlu olduk. Babam düzeliyordu. Başlarda hep öyle olurmuş. Henüz bilmiyorduk.


Çeşme’deki bitkiler kış boyunca kendi hallerinde kalakalıyorlardı. Baharda budanmaları, altlarının açılması, gübre verilmesi ve bahçenin otlarla dikenlerden  temizlenmesi gerekiyordu. Kış boyunca sahipleri farklı kentlerde olan evlerin bahçelerine bakmakta olan site bekçileri vardı; ama doksan konutun her birinin büyükçe ve her yanı kök kök ağaç, bitki, çiçek dolu bahçesine sıra kim bilir ne zaman gelirdi kendi işlerinden arta kalan zamanlarda.

Babamın aklı fikri Ankara’da saksılarda yetiştirip Çeşme’ye diktiğimiz ağaçlardaydı.Fidesini Samsun’dan getirttiğim bir Trabzon hurması, babamın bağındaki meşe ağacından aldığım pelitten ürettiğim meşe; çamlar; fidanları Nallıhan’dan gelen vişneler; saksıda yetişen ceviz, iğde; çekirdeklerden çıktıkları için portakal mı, greyfurt mu, mandalina ya da limon mu henüz bilemediğimiz narenciye ağaçlarındaydı aklı. Bir an önce gidip onların ne halde olduklarını görmek, sitenin yakınlarındaki mandıradan koyun gübresi alarak ağaçları beslemek, maydanoz ve dereotu dikmek için tarhlar açmak istiyordu.

Oksijenin iyi geldiğini bildiğimizden babam da gayet iyiye gittiğinden hiç itiraz etmedik. Babam, üç beş günlüğüne Çeşme’ye gidecekti. Oranın ardıç çamlı havası ona zaten çok iyi geliyordu.

Babam, Çeşme’ye gayet iyi bir yolculuk yaptığını haber verdi telefonla bize. Çok sevindik. İzmirliler’den havaların ısınmasıyla orada kalmaya başlayan çoğalmıştı. Babamla akşama kadar bahçede oturup sohbet ediyor, çay içiyorlardı sitede bulunan yakın ahbapları. Yalnız değildi tek bir dakika olsun. Orada hiç yalnız kalmazdı zaten. Onu tek bırakmazlardı. Yine öyleydi. Uyanır uyanmaz ahbapları yanına geliyor, sabah ve akşam üstleri yürüyüş yapıyorlar, bolca da bahçede çalışıyorlardı.

Gece ikiye kadar yatmıyor, sohbet ediyorlar, altıda da kalkıyorlardı. Böylesine bol oksijen içinde uyku hemen alındığından erkenden uyanıyorlardı. Biz de günde defalarca telefon açıp nasıl olduklarını soruyorduk.

Babamın keyfi yerindeydi. Ankara’ya hiç gelesi yoktu neredeyse. “Havanın limonata gibi olduğunu, tüm gün boyunca dinlediği tek sesin, kuş cıvıltıları olduğunu” söylüyordu. Ağaçların altını açmıştı. Bahçeyi bele kadar uzamış otlardan, dikenlerden temizlemişti. Bel yapıyordu şu sıralar. Bunları anlatırken sesi, moralinin ne kadar yerinde olduğunu da anlatıyordu. Bunları duyunca çok seviniyorduk.

Babamı sık sık telefonla arıyorduk aramasına; ama doksanlı yılların sonlarına doğru ortalık baz istasyonu zengini olmadığından bazen havaya göre telefon çekmezdi. Bazen de Sakız Adalı bir Rum açardı telefonu. Cep telefonuyla haberleşiyorduk haberleşmesine; ama zaman zaman aksilikler de yaşıyorduk. Aradığımızda babamın telefonunun cevap vermediği uyarısını duymak ya da Sakız Adası'ndan bir Rum'un “Ne” demesi olağandı, alışmıştık.

O Cuma günü öğleden sonra işe dalmış çalışırken telefon çaldı. Annem arıyordu. Soluk soluğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Sadece babamdan bahsettiğini anladım.

Daha sabahın altısında babamın yanıma gelen dostları, o gün öğleye doğru babamın yanına gelmişler, Cuma namazına gitmek için. Geldiklerinde babam bahçede değilmiş. Kapıyı çalmışlar, açmamış. Gözlüğü ve gazetesi de arka bahçedeki masadaymış. Evde olmadığını düşünüp, uzaklaşmışlar.

Cuma namazı için Çiftlikköy’e gitmek üzere arabaya doluşup bir kez daha babamı çağırmak için kapıya gelmişler. Kapı yine açılmamış. Gözlük ve gazete hala dışarıdaymış. Babamın bir başka komşunun arabasıyla gittiğini düşünmüşler.

Babamı, Cuma namazı için Çiftlikköy'ün tek camisinde göremeyince iyiden iyiye meraklanmışlar. Siteye döner dönmez babama bakmak üzere eve uğramışlar yine. Gözlük ve gazete  hala arka bahçedeki masada aynen dururken babam içeriden ses vermemiş.

Bu kez de Cuma namazına kimlerle gittiyse hep adet olduğu üzere alışveriş için Çeşme'ye inip onlarla alışveriş yaptıktan sonra döneceğini düşünüp, bahçelerindeki işlere dalmışlar. Biz de, yavaş hareket eden babamın Cuma günleri namaz için hazırlandığını, namaz sonrasında da markete alışverişe gittiğini bildiğimiz için geç arardık. Hatta namazdan epey bir sonra arardık Cuma günleri; telefon çalınca çantasını yolda, markette, kalabalıkta açmasın, başına bir şey gelmesin hastanedeki gibi diye.

Babamı görmek için akşama doğru bir kez daha uğramış ahbapları. Akşam da görmemişler babamı. Yorulup uyuyakaldığını sanmışlar.

Babamla en son Perşembe günü öğleyi biraz geçe konuşmuştuk. Daha sonraki aramalarımızda ya cevap vermemişti ya ulaşılamıyor uyarısını dinlemiştik. Cuma sabahı açtığımız telefonlara da bakmamıştı babam. O günün telaşına vermiştik. Ya da “bahçede çalışırken içerdeki telefonun sesini duymadı”  veyahut da “sosyal tesislerde oturmaya giderken telefonunu yanına almadı” diye düşünmüştük. Bunlarla daha önce sık sık karşılaştığımız için umursamadık. İstenmeyen bir şey olsa nasılsa her an babamla olan ahbapları, komşular bize haber verileceğinden ve babam son günlerde çok iyi olduğundan aklımıza en ufak kötü bir şey gelmedi. Hem kötü bir şey olsaydı, saklamaz mutlaka bize haber verirdi ahbapları. Öyle ya babamın oraya gitmesi için ne kadar üstelemişler, ısrar etmişlerdi. Üstelik sabahtan gece yarılarına kadar bahçede otururken,  ardıç çamları, sakız ağaçlarıyla çevrili civarda yürürken, markete giderken de hep birlikteydiler. Gözümüz arkada değildi bu yüzden.

Cuma günü Çiftlikköy’den döndükten sonra da babamı göremeyince iyiden iyiye işkillenmişler. Kendilerine  haber vermeden Ankara’ya dönmeyeceğini bildiklerinden anneme telefon açmışlar.

Annem de bana telefon açtı. Komşular, babamın Ankara’ya dönmediğini duyunca eve girmek için annemden izin istiyorlardı.

Alt katın birçok kareden oluşan ön pencerelerinden birinin o kare camlarından tekini kırıp pencereyi açmışlar. Açılan pencereden eve girmişler. Salonla mutfağın bir olduğu alt katın her tarafına bakmışlar. Babam, alt katta değilmiş. Bu arada babamın orta kattan  kendilerine seslenen, çıkabildiği kadar çıkan; ama onlarca duyulamayan sesini hiç işitmemişler.

Yine de “bir üst kata da bakalım” demişler, tümden emin olmak için. Babamın odasının orta katta olduğunu biliyorlar sonuçta.

Orta kata çıkmışlar. Doğruca babamın odasına girmişler. Babam seramik zemin üzerinde öylece uzanmış kalmış. Belli ki düşmüş. İlaçlarını alamadığı için kaskatı olduğundan parmağını bile kıpırdatamadan saatlerdir öylece yatıyormuş soğuk zemin üzerinde.

Babam, onlar içeri girerken yirmi dört saatten fazladır aç, susuz, soğuk zemin üzerinde düşüp kalmış,  kalkamadığı ve ilaçlarını alamadığı için kaskatı kesilmiş halde; açlık ve susuzluktan bitkin, üşümüş durumda yerde uzanıyormuş. Sesi çıkmıyormuş bile.

Hemen babamı düştüğü yerden kaldırmışlar. Anneme telefon açmışlar. Annem fena olmuş. Bana telefon açmış anında.

Annemin anlattıklarını duyar duymaz şehirler arası terminale  açtım. İlk otobüse yer ayırttım. Sonra hemen izin aldım iş yerimden. Daha sonra da eşime haber verdim. Eşim de benimle gelmek istedi; ama final sınavları yapıyordu o hafta. Gelemeyecekti bu yüzden.

Yol boyunca ilkokuldan lise sona kadar kurbağaların, tek hücrelilerin, terliksi hayvanın sindirim sistemi, kan dolaşımını öğrendiğimiz kadar insan hastalıkları hakkında tek bir şey öğrenmediğimize; parkinson ya da başka bir teşhis konulan bir hastanın yakınlarına sanki  onlar bu hastalığı bilirler, hastaya nasıl davranılacağını ezelden öğrenmişler gibi muamele yapılmasına içerledim. Hastaya, mesela parkinson hastasına nasıl davranacaklarını, nelere dikkat etmeleri gerektiğini hiç bilmeyen hasta yakınlarının tüm bunları hastalık sırasında yaşananlardan görerek öğrenmek üzere kendi başlarına bırakıldıklarını düşündüm. Hasta yakınlarına bu hastalık hakkında ayrıntılı, eğitici bilgi verilmediği, hastalığın başında alınan ilaçlardan sonra görülen iyileşmenin kalıcı olmadığının belletilip, öğretilmediğini düşündükçe içim daraldı.

Daha önce hiç parkinson hastası tanımamış, görmemiştik. İlk kez kendi babamda tanık oluyorduk bu hastalığa. Hastalık deyince de, hastalığın seyri sırasında eğer alınan ilaçlar bir düzelme sağlıyorsa iyileşme yolunda olunduğu, olumlu yol kat edildiği düşünülürdü. Biz de babamın tam iyileşmediğini; ancak hastalığın ilerlemesinin önlendiğini sanmıştık.

Oysa bu hastalık öyle değilmiş. Belli bir süreci varmış hastalığın; o süreç durmaz, işlermiş. Eskiye dönmek, iyileşmek yokmuş asla. Bunu babamın Çeşme’de bir gece seramik kaplı soğuk zemin üstünde yatması sonucu öğrendik. Bir daha da babamı kendi başına asla ne Çeşme’ye ne de daha yakın yerlere göndermedik.

Bir parkinson hastasının kızı olarak babam başka acılar içindeyken, hasta yakını olarak hastalık hakkında yeterli donanımda olmadığımız, yapmamız gerekenleri, doğruları bilmememiz, hastalığın sürecini görerek öğrenmenin acıları içindeydim ben de. Keşke danışma merkezleri olsaydı hem parkinson hastaları hem de parkinson hastalarının yakınları için. Keşke hasta yakınları için danışma merkezleri kurulmuş olsaydı da birileri bize bu hastalık hakkında bir şeyler öğretseydi.  Hasta yakınlarına yakın gelecekte neler olacağını, nelere dikkat etmeleri gerektiğini anlatsa, ilaç alımından sonra görülen hastalığın duraksamasının geçici bir şey olduğunu ve buna aldanılmaması gerektiğini belletseydi. Keşke televizyonlar eğlence programları kadar, sık sık parkinson hastalarının yakınlarını eğitici programlar da yapsalardı. Keşke gazetelerde boy boy falanca artist resmi kadar, parkinson hastaları ve yakınları için de öğretici yazılar olsaydı.

Doktora hastalık ile ilgili sorular sormak mümkündü; ama babam doktorun tek hastası  değildi. Muayene odası kapısında bekleyen onca hastanın muayenesini bitirebilmek gayreti içindeki doktorun ne uzun uzun konuşacak zamanı vardı ne de bizim o doktoru belki üç beş saatten de fazla sürecek sorularımızla oyalayıp diğer hastaların haklarını çiğnemek arzumuz vardı. Sıradaki onca zor durumdaki yaşlı  hastayı bir doktor o gün içinde muayene edebilirse bile bekleşen o hastalar şanslıydı. Bir hastaya kaç dakika ayrılabilirdi ki tek başına bir doktor, bunca hasta varken sırada. Kaldı ki hasta yakınlarıyla uzun uzun konuşulup, bilgilenmeleri sağlansın.

Sabah, otobüsten Çeşme’ye inip eve gelir gelmez babamı, etrafı ahbaplarıyla, dostlarıyla çevrilmiş halde buldum. Hemen sıcak bir çorba ve yemek yaptım. Zaten dolapta bir şeyler vardı; ama yine de yaptım. Onu battaniyeye sardım. Çok geçmeden sıkı sıkı battaniyeye sardığım babamın alnındaki terleri görünce biraz abarttığımı anladım. O soğuk, eskitilmiş seramik taşlarda yirmi dört saatten uzunca bir zaman hareketsiz yatıp kalışı aklıma geldikçe daha çok örtü örtmek istiyordum babama. Bir yandan da hastalık hakkında yaşayarak bilgi sahibi olmak kaderine kızıyordum.

Akşama  annemle kardeşim de geldi. Daha sonra da eşim.

Ankara’ya babamla döndük Çeşme'den.

Çeşme’den döndükten kısa bir süre sonraydı. İşe dalmış çalışıyorken telefon çaldı. Annem arıyordu.

Annem, çok önemli bir şey olmadıkça beni işten aramazdı. Sesini duyunca telaşlandım.  Belli ki bir şey olmuştu.

Babam duş almak istemiş. Banyoya girmiş. Tam o sırada kapı çalınmış, komşuları anneme kahve içmeye gelmişler. Babam da eve gelenler olduğunu duyunca artık hiç yapmadığı bir şeyi yapmış, banyonun kapısını kilitlemiş.

İlacının etkisi geçmiş olmalı ki banyoda kasılmış. Suyun altında kalmış öylece. Seslenmiş; ama bir yandan suyun sesi bir yandan banyonun salona uzak olması ve misafirlerin hep bir ağızdan konuşmaları nedeniyle sesini duyuramamış.

Babam, duşa girdikten on dakika sonra annem babamı kontrol etmek istemiş.

Kapıdan seslenmiş, nasıl olduğunu sormuş. Babamın sesi çok cılızmış. Bir terslik olduğunu anlamış annem. Hemen bana telefon açmış.

Ben izin alıp, hemen bir taksiye atladım. Şoföre “çok hızlı gitmemiz gerektiğini, acil bir durum olduğunu” söyledim Taksicinin bana öyle bir bakışı vardı ki. Film çektiğimizi sanmış bile olabilir bir an. Filmlerdeki takip sahnelerini hatırladığına eminim. Durumu çok kısa özetledim adamcağıza. O, benden de çok telaşlandı. O kadar hızlı sürüyordu ki rüzgarla yarışmaya başladı. İlk kez trafik kurallarının ihlaline hiç itiraz etmedim. Daha sarılarda fırladı taksi yola.

Tunalı Hilmi Caddesi’ne kavuşan Ahmetler Caddesi’nde yol boyunca anahtarcı tabelaları diziliydi. Ahmetler Caddesi’ndeki ilk anahtarcının önünde durdu taksi. Soluk soluğa anahtarcıdan içeri girdim. Sanırım anahtarcılar bu tür olaylara alışkınlar. Kılı bile kıpırdamadan pür telaş içeri dalan bana baktı çilingir ustası.
Ben, ona durumu anlatınca hemen alet edevat çantasını kaptı. Birlikte taksiye bindik.

Ben, taksi ile eve doğru gelirken babam artık soğuk akan suyun altında kaskatı halde bekliyormuş. Annem, suyu kapatmasını söylemiş defalarca; ama o kıpırdayamadan soğuk suyun altında duruyormuş. Kilitli kapının iki tarafında da çaresizlik diz boyuymuş. Kapının öte yanında, soğuk suyun altında yarım saatten fazladır bekleyen babam; kapının bu yanında elinden hiçbir şey gelmeyen annem.

Eve girdiğimizde ayakkabılarımızı bile çıkarmadan banyo kapısına koştuk. Çilingir ustası kapıyı açtı.

Böyle durumlarda çilingir ustalarının uyguladıkları ücret de değişiyor. Her zamanki ücretlerinin kat be katını alıyorlar.

Soğuk suyun altında yarım saatten fazladır öylece kalan babam çok üşümüştü. Günlerce çorba içti içi ısınsın diye. Soğuk algınlığına yakalandı. O günden sonra babam hangi odaya girse kapının kilitli olup olmadığını yetikledik  yani kontrol ettik hep.

Parkinson hastalığının en büyük göstergelerinden biri titremeymiş. Babam da titreme yoktu. Titremesiz tür parkinson hastalığıymış babamınki. Titreme dışında hareketlerde belirgin yavaşlama, iskelet yapısının bozulup, duruşta ortaya çıkan değişiklikler, maske yüz denilen yüz ifadesi, yürümedeki değişiklik ve el yazısının yukarı doğru tırmanarak küçülmesiymiş.

Babamın imzası giderek küçülüyor ve yazısı yukarıya tırmanıyordu. Çalışma hayatını daha fazla sürdüremedi. Bıraktı. Oysa kafası hala zehir gibi çalışıyordu. Benim hatırlayamadıklarımı bir çırpıda hatırlıyor, pek çok yönetmeliğin pek çok maddesini ezberden söyleyiveriyordu anında. Hala böyle konularda ona danışıyordu herkes.

Parkinsonun yavaş ilerleyen bir türünün yakaladığı babamın hareketleri de, yürüyüşü de yavaş yavaş hastalığın ilk dönemlerindekinden farklılaşmıştı giderek. On yıllık parkinson hastasıyken artık sokakta babamın yürüyüşüne, elinin kolunun istemsizce sağa sola savrulmasına bakanlara alışmıştı babam.

İnsanlar gözlerini dikip bakıyorlardı kendileri gibi yürümeyen babama. Deli ya da alkolik sananlar çıkıyordu. Kaçanlar oluyordu onu sokakta yürürken görünce. Oysa babam ne alkol almış ne de sigara içmişti hayatı boyunca. Ama parkinson hastasıydı. Hasta yakını olarak biz hastalık hakkında daha önceden de bir şey bilmiyorduk, babamın hastalığını öğrendiğimizde de. Babamı yadırgayan bakışlarından, tutumlarından anlaşıldığına göre sokaktaki insanlardan da parkinson hastalığını ve hastalarının hallerini bilen yoktu. Herkes bilgisizdi bu hastalık hakkında.

Önceleri babamla birlikte bir yere giderken sokakta dönüp dönüp onun yürüyüşüne bakanlara çok kızıyordum. Bir gün herkesin başına gelebilecek bu hastalığın sanki sadece yolda gördükleri o yürüyüşü kontrol dışı adama özgü bir şeymiş gibi bakmalarını kınıyordum.

Sokakta babama bir deliye bakarmış gibi bakıp hatta korkup kaçanlara karşı kızgınlığım kısa sürdü. Zira insanların bir kısmı densizliklerinden öyle baksalar da çoğu böyle bir hastalığın var olduğunu hiç bilmiyordu. Belki birer parkinson hastası olan boksör Muhammed Ali ve  Geleceğe Yolculuk filminin aktörü sayesinde gazetelerden, televizyondan bu hastalığı duymuşlardı; ama daha önce hiç bu kadar uzun süredir bu hastalıkla mücadele eden bir parkinson hastası görmemişlerdi.

Babam, ilaçlarını durumuna göre ayarlıyordu. Alması gerektiği gibi her gün ilaçlarını alıyor; ama ayakta fazla kalması gerektiğinde bir fazla alıyordu. Bunu çok sonra öğrendim. Kimseyi zor durumda bırakmak istemiyordu.

Bir keresinde hafta sonu turuyla Bolu’daydık eşimle. Ormanla kaplı dağ başında. Ankara’daki babam ve annemin yanına bir yardımcı bırakmıştık.

Babam, dinlenmek için biraz uzanmış. Kalkayım derken yere düşmüş. Denge çok önemli bir parkinson hastası için. Toparlayıp kalkamamış. Düştüğü yerde tam kapının ağzı. Kapının önüne boylu boyunca uzanıp kalmış.

Annemle yardımcı kadın, babamın düşüşündeki gürültüyü işitir işitmez koşmuşlar. Arkasında babam olduğu için kapıyı açamamışlar. Biraz iteklemişler; ama babam kapı ile kanepe arasında olduğundan kapı açılmamış, babam da ikisi arasına sıkışıp kalmış.

O kadar uzaktayken bunu duyar duymaz insan kuş gibi uçmak istiyor; ama bu bir insan için olası değil.

Anneme “kapıyı açmak için kimi çağırabileceğini” sordum. Biz Bolu’dan Ankara’ya gelene kadar babam yerde bekleyemezdi.

Babamın sesi işitiliyordu telefondan cılız da olsa. Yıllardır ilaçlarını ondan aldığı ve artık tansiyon ölçtürmek, Çeşme’den hediye getirilen sakız reçellerinden vermek gibi çeşitli bahanelerle eczanesine hep uğranan, neredeyse aileden olan, paralel caddedeki eczacısına annemin telefon açmasını isteyen babamın sesini duydum. Telefonu kapatmıyor, konuşmaları dinliyordum.

Annem eczacıya telefon açtı. Beş altı dakika bile sürmeden eczanede çalışan iki genç evdeydi. Kapıyı söktüler. Babamı düştüğü yerden kaldırdılar. Yardıma gelen gençlere teşekkür ettikten sonra telefonu kapattım.

Para kazanmak için anne babanın yaşadığı şehirlerden uzakta yaşamanın alışılmış olduğu, baba eviyle çocukların evleri arasındaki mesafelerin giderek sanki bir köye gidermişcesine uzadığı bu çağda bazı koşullar eskilerine hiç benzemiyor.

Daha bir, iki kuşak öncesi, şehirde emekli olup yazlık kışlık ya da memleket arasında mekik dokur, emekliliğin keyfini çıkarır, çocuklar başka şehirlerde yaşıyorsa onlara gider gelir, torunları parka götürürdü. Eğer köyde yaşıyorsa, çoluk çocuk büyüyüp elleri ekmek tuttuğu zaman evin büyükleri artık evin baş köşesindeki minderlerinde, sedirlerinde otururdu öyle aman aman bir iş yapmadan.  Bayramlarda evin büyüğü olarak elleri öpülür, çocuklarca ziyaret edilir, hürmet görürlerdi.

Babam, yaşlılık günlerini bu hayalle beklerken, adı bile belki bir iki kere duyulmuş, ne olduğu da belirtileri de bilinmeyen, ağrısız sızısız; ama kaskatı kesip, hareket ettirmeyen bir hastalık gelmişti başa.

On yılı geçkindir parkinson hastasıydı babam. Bu arada yaşı ilerledikçe başka rahatsızlıkları da ortaya çıkıyordu. Gözlerine katarak inmişti. Görmesi, çok zayıflamıştı.

Doktor, babamın ameliyatı konusunda oldukça tereddüt içindeydi. Öyle ya her gün bunca yıllık bir parkinson hastasını ameliyat etmiyordu ki. Belki de ilk kez karşılaşıyordu böyle bir vakayla. Doktor, hayli zaman sonra babamı ameliyat etti. Katarakt ameliyatı sırasında gözün uyuşması konusunda çok sıkıntı çekmişler. Doktorun ameliyatı ötelemesini,  bu konuda araştırma yapmak istemesine, makale okumak için zamana ihtiyaç duyduğuna yordum hep.

Babam hiç bakla yemezdi oldum olası. Ancak taze baklanın, parkinson ilaçlarının etkisini arttırdığını öğrenince bakla yemeye başladı. Proteinin parkinson ilaçlarının etkisini azalttığını görünce de yoğurdu, eti, yumurtayı mümkün olduğunca az yedi.

On beş yılı bulmuş da geçmişti bile babamın hastalığı. Tipik bir durum değildi. Bu kadar uzun süredir yaşayan parkinson hastasına çok nadir rastlanıyordu. Kasılmaların sıklığı artıyor, hareketsiz kalma süreleri uzuyordu. Çok üzüyordu bu durum babamı. Kendi başına yatağından, oturduğu yerden kalkamıyor, kalkınca da öyle kolay kolay yürüyemiyordu. Ayakta durması bile bazen mümkün olamıyordu. Birden ve durmamacasına yürümeye başladığında da önüne kimsenin çıkmaması gerekiyordu. Ayak sesi hemen fark edilen çok küçük ve sürüyerek basışlarıyla yürüdüğünde de önüne biri çıktığı an donmuş gibi kalakalıyordu. Tekrar yürümesi zaman alıyordu. Bazen ayakta duramayacağı için hemen bir sandalye istiyor ve kendini sandalyeye zor atıyordu.

Tüm bunları deneyimle öğrendik. Babamın bir adım için zorlanışına, kasıldığı zaman bizim çaresizliğimize tanık olarak öğrendik. Oysa parkinson hastalığı için çoktan düşünülüp kurulmuş danışma merkezlerince hasta yakınlarına en baştan verilen bir eğitim olsaydı, babamın da bizim de hayatımız daha kolaylaşacaktı.

Bu kadar uzun süredir parkinson hastası ile çok nadir karşılaştıklarından, doktoru babama derslerde kullanmak üzere gönüllü hasta olup olmayacağını sormuş. Babam hemen kabul etmiş bu teklifi tıp öğrencilerine yardımcı olmak için.

Deney için gönüllü olan hastaneye yatan babamın tüm ilaçlarını kestiler. İlaç alamayınca hiç hareket edemedi. Kaskatı oldu kasları. Çelik sertliğinde katılaşırmış ilaç alınmadığında kaslar. Sadece gözlerini hareket ettirebiliyordu. Etrafında hemşireler dolanıyor, neredeyse her yarım saatte bir yoklanıyordu. Biz de yanındaydık.

Babamın bir ya da iki gün boyunca nasıl olduğunu kameraya kaydederek görüntülediler. Tıp öğrencileri de gelip onu gördü. Yirmi dört saat ilaçsız kalmasıyla tamamlanan deneyin ardından babam yeniden ilaçlarına başladı.

Kontrole gittiğinde doktor, babama deney hastası olmak isteyip istemeyeceğini sormuş. Yeni bir parkinson ilacı deneme aşamasındaymış. Denek olabilirmiş o ilaç için. Bu ilaç, karından iğne ile yapılıyormuş günde üç kez. Sonucunun ne olduğu henüz bilinmiyor, ne olacağı da şimdiden tahmin edilemiyormuş. Denenecek ilacın bir nevi doping olduğunu söylemiş doktoru. “Doping alan sporcular gibi bir süre için güçlenme olacak; ama her dopingin sonrası da çöküş olur” diye vurgulamış. Tüm gerekli uyarıları yapıp, ayrıntısıyla ince ince anlatmış ilaç hakkındaki her şeyi babama.

Hayat kalitesi neredeyse sıfıra vurmuş, hareket imkanı ilaçlar sayesinde günde birkaç saatle kısıtlı babam, gün içinde daha uzun süre hareket edebileceğini duyunca hemen kabul etmiş yeni bulunan ve deneme aşamasındaki iğne için denek olmayı. Biz, kabul etmemesini istiyorduk; yine de halini ve arzusunu bildiğimiz için kestirip atamıyorduk. Hadi iyi gelirse. Hadi bir mucize olursa. Hadi ille olmaz diye ısrar ettiğimiz zaman Babam bunu dert eder de daha kötü olursa gelgitleri içindeydik. Hastalık çok zordu; ama parkinson hastasının yakını olmak da bir o kadar zorluydu.

Ayrıca Babam'ın zihni ve aklı yerindeydi. Bir ara bir ilacı hallüsinasyonlar görmesine neden olmuştu; ama ilaç değişince o durum bitmişti. Benim hatırlayamadıklarımı hatırlıyor, kat mülkiyeti, kooperatifler, memurların tabi olduğu kanunları ezbere sıralıyordu. Ta kaç yıl öncesinin harcamalarını, hesaplarını bir bir sayıp söylediğinde nutkumuz tutuluyordu. Biz çoktan unutmuştuk o hesap kitapları.

Eni konu, geceler boyu gözümüzü kırpmaksızın düşündükten sonra yorucu, uzun ve ilaç almayınca hastayı bir felçli haline sokan parkinson hastalığı sürecinde babamın hayat kalitesini arttırmak istemesine saygı duymaktan başka yapabileceğimiz bir şey olmadığını anladık. Babam,  gönüllü denek oldu böylece yeni bulunan ve henüz denenmemiş iğne için.
Babama kurs denilebilecek kısa bir eğitim verdiler. İlacın nasıl kullanılacağını, iğnenin nasıl yapılacağını öğrettiler. Hemşireler eve kadar geliyordu her şeyi anlatmak ve iğne yaparken babamı görmek için.

İğne, bir tükenmez kaleme benziyordu. Karın derisine tükenmez kaleme basar gibi basılan iğne aparatından enjeksiyon yapılıyordu. İlk başlarda birkaç kez ben de yaptım. Babam'ın elleri tutacak halde değildi. Başaramadım. Babam, ellerini kullanabilirken iğnesini kendisi yapmayı adet haline getirdi bundan sonra.

İğneler çok iyi geldi. Babamın da neşesi yerine geldi. Ayakta daha çok kalabiliyor, Cuma namazlarına Ankara’daysa Kocatepe Camisi’nde, Çeşme’deyse Çiftlikköy Camii’nde gidiyor, banka işlerine koşturabiliyor, alışveriş yapabiliyordu. Elbette hareketleri farklıydı hala.

Eşimle Çeşme’de yaz tatilindeydik. Babam, kollarını istem dışı savurttuğu, salladığı için bazen alışverişlerden sonra kartlarını cüzdana koyarken düşürüyor, düşürdüğünü de fark edemediğinden kredi kartlarını kaybediyordu. Ertesi gün biz yaz tatili için Çeşme’ye geleceğimizden Cuma günü yaptığı alışverişte kartını kaybetmişti. Biz, Çeşme’ye Cumartesi günü geldiğimizde, babam, hala belki evde olabilir umuduyla kartını arıyordu köşe bucak.

Cumartesi günleri bankalar kapalıydı. Evde yerleşik hat olmadığından cep telefonuyla bankanın o dört yüz kırk dörtlü hattını Babam'ın kartını iptal edebilmek için gün boyu sürekli aradık; ama bir türlü kartı iptal etmeyi başaramamıştık. İstenilen numaraları tuşlarken birden bire yeniden denememizi söylüyordu dört yüz kırk dörtlü hat. Cep telefonuyla yaptığımız aramalarla işlemi bir türlü tamamlayamıyorduk. Bu arada kart birilerinin eline geçtiyse diye de içimize bir tasa düşmüştü.

Pazar gününü de bankanın dört yüz kırk dörtlü hattını cep telefonundan aramak ve acaba kart kötü niyetli birisinin eline geçtiyse başımıza neler geleceği korkusunu tadarak geçirdik.

Pazartesi gününü zor ettik. Tatilimiz kaygı ve tasa ile başlamıştı.

Pazartesi sabahtan Çeşme'ye inip, bankaya gittik. Babam, bankodaki görevliye derdini anlatmaya çalışıyordu.

Parkinson hastalarının konuşmaları da değişiyor. Kelimeleri tam söyleyemeyebiliyorlar. Dilleri peltekleşiyor. Hep onunla olmayan birileri için yani yabancılar için konuşmalarını anlamak çok zor belki de imkansız oluyor. Bankodaki görevli de bu duruma düşmüştü; babamı anlamakta zorlanıyordu. Yaklaştım ve “kızı olduğumu, yardımcı olmak istediğimi” söyledim.
Banka kurallarına göre bu mümkün değildi. Kart sahibi, anlatmalıymış sorun her ne ise. Bunu zaten biliyordum da bankodaki kızcağız içinde olduğumuz koşulları bilmiyordu. Banka kuralları gereği sorun, sorun sahibince anlatılması gerektiğinden babam da sorun sahibi olarak döne döne anlatıp duruyordu meseleyi; ama bankadakiler anlamıyorlardı. Yani kural işlemiyordu; sorun sahibi bir parkinson hastası olunca.

Birazdan babam acıkırdı. İlacının etkisi geçer ve uzanmak isterdi. Başka ihtiyaçları doğardı. Uzun uzun bankada kalamazdı o.İşini bir an önce halledip derhal kendi rahat ettiği ortamına dönmeliydi. Ama parkinson hastaları göz önüne alınmadan koyulmuş banka kuralları babama işkence ediyordu ayaküstü, yaz sıcağında.

Bankodaki kız sanki kuralları hiç söylememiş, ben de o kuralları hiç duymamışım gibi babamın anlattığı; ama onların anlayamadıkları konuyu yani babamın kredi kartının Cuma günü kaybolduğunu ve vakit daha geç olmadan kartın iptal edilmesi gerektiğini özetledim. Ben anlatırken babam da başını sallayarak beni tasdik ediyordu. Başka türlü bir anlaşma yolu olamayacağını artık iyice idrak etmiş olan bankacı kız da sanırım memnun oldu konunun anlaşılmasından, işlemleri için upuzun bir kuyruk oluşturmuş onca bekleyenler de. Babamın işi hallolacaktı ki ancak ondan sonra elindeki kağıtta yazılı rakam elektronik tabelada kırmızı kırmızı yanınca bankoya yanaşacak onlarca oturan bir o kadar da ayakta ve daha da fazlası bunalıp kendini kapı dışına atmış sıra  bekleyenin işlerine başlayabilecekti kızcağız. Üstelik o an bankoda görevli sadece iki bankacıdan biri olan kızcağız da sonuçta görevi gereği hatırlatmıştı banka kurallarını. Ama apaçıktı ki kurallar yuvarlaktı, genellemeydi, istisnaları hiç göz önüne almıyordu. Parkinson hastaları ya da başka bir sorundan ötürü birileri derdini anlatamazsa, bir sorunu ille de sorunun sahibi anlatacak kuralının nasıl işleyeceği açıklanmamıştı.

Bankacı kız, babamı banka duvarında sabitlenmiş bir ankesörlü telefona yönlendirdi, yanında bankanın güvenlik görevlisiyle. Müşteri temsilcisi ile görüşecekti babam, kartının iptali için.

Babam, ankesörlü telefonun başında bir eline tutuşturulmuş ufak kağıtta yazılı dört yüz kırk dörtlü numaraya bakıyor, bir de diğer eliyle numaralara basmaya çalışıyordu. Heyecanlanmıştı işi uzayınca. Heyecan, parkinson hastası için ağır bir yük oysa. Kasılıp kalır bir parkinson hastası olan babam heyecanlandığında. Hareket edemez. Kasıldığı zaman kasları sertleştiğinden bir parkinson hastası ne kadar zayıf da olsa kolay kolay tutulup kaldırılamaz. Kaskatı olur.

Telefon sesi bile heyecanlandırır onu. O yüzden eve telefon açarken saatli açarız. Arayanın bizim olduğumuzu bilsin, olağan bir arama olduğunu anlasın diye. Ama burada bunlar bilinmediğinden her şey üstüne üstüne geliyordu babamın. Heyecan duygusundan köşe bucak kaçması gereken babam, gelmekte olan ilaç vakti, geçmekte olan ilacının etkisi, dilinin peltekleşeceğinden derdini anlatamayacağını iyi bilmenin tedirginliği içinde heyecandan kaçmak ne kelime, heyecan girdabında çırpınıyordu.

İlacının etkisi giderek azalıyordu. Ayakta durmak da onu hayli yormuştu. Ağzına kadar dolu olan bankada elini kolunu istem dışı savurturken yanından geçenler ters ters bakıyor, cık cıklar duyuluyordu. Ortalıkta koşuşturan bir çocuk, kendi kendine oynamayı bırakıp tam babamın karşısında kollarını yere değercesine aşağı salıp durdu. Başını hafifçe yana eğip, gözlerini şaşkın şaşkın babama dikip, ağzı açık babamı seyre daldı. Bu arada bankaya her yeni giren de bir müddet babama bakıyor, neler olup bitiyor, bankaya bir deli mi gelmiş diye anlamaya çalışıyordu.

Babam, bir türlü tuşlara basamıyor, yedi haneli telefon numarasını doğru tuşlayamıyordu. Ya yanlış tuşa basıyor ya da parmağını tam olarak doğru sayının üzerinde sabitleyemiyordu. Bu arada da başında güvenlik görevlisi bekliyordu.

Hiç karışmadım. Daha önce babam gibi on yedi yılı geçkindir parkinson hastalığından muzdarip bir hasta görmemiş ve bir parkinsonlu için telefon tuşuna basabilmenin ne büyük bir düş olduğunu, tuşlara basabilmenin eskilerde kalmış bir hareket olduğunu bilmeyen görevlilerin bunu gözleriyle görüp, emin olmasını istedim. Karışsam, onlar da karışacaklardı çünkü. Kart verirken, emekli olup olmadığına bakmayan, emekliyse ya da dar gelirliyse nasıl ödeyecek diye hiç düşünmeden onca krediyi veren, kart ya da kredi verdikleri kişiler hasta mı değil mi hiç merak etmeyen bankalar, tuşlama sırasında da hastaların, hasta değilmiş gibi davranmasını bekliyorlardı. Ama bekledikleri asla olacak şey değildi. Görmeleri gerekti bu gerçeği, bana bir kez daha bilmiş bilmiş banka kurallarını hatırlatmalarından önce.

Babam, ha bire elindeki numarayı aramaya çalışıyordu. Bir türlü numaralara basamamış ve görüşme yapmaya geçememişti.

Başta bankanın güvenlik görevlisi ve bankacı kızcağız, bu denemelerin sonuç vermeyeceğini gözleriyle gördüler. Güvenlik görevlisi babama yardımcı olmak için numarayı kendisi çevirdi. Telefonun öbür ucundan müşteri temsilcisinin sesini duyunca da kendi işine döndü, banka giriş kapısının önünde sırım gibi durmaya başladı.

Hattın öbür ucundaki müşteri temsilcisi babama sorular soruyor, babam soruları cevaplıyor; ama müşteri temsilcisi heyecanlanmış, yorulmuş ve susamış babamın iyice anlaşılmaz hale gelmiş konuşmasını anlamıyordu. Görüşme bir türlü ilerleyemiyordu. Babam soruya cevap veriyor; ama hep aynı şey duyuluyordu karşıdan. “Ne dediğinizi anlamadım, tekrar eder misiniz?”

Babamın bir an önce bir şeyler yemesi gerekiyordu. İlacı ile yemeği arasında yarım saat vardı. Bir saatten fazladır bankadaydık. Belki iki saate yaklaşıyordu. Daha hiçbir şey yapamamıştık. Babamın da hali kalmamıştı. Babamın yemesi, içmesi, ilacını alması ve başka ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyordu. Ama hala kartın kaybolduğunu bile ilgili merkeze iletemediğimiz bankada bunlar imkansızdı.

Telefonu babamdan aldım. Müşteri temsilcisine “Kredi kartının kaybolduğunu haber vermekte olan müşterinin kızı olduğumu” söyledim. “Soruları bana sormasını, benim de babamın söylediklerini kendisine aktararak konunun bir an önce hallolmasına yardımcı olmak istediğimi” anlattım.

“Görev tanımları ve işlerinin tabi olduğu yönetmelikler gereği müşteri temsilcisi benimle konuşamayacağını; yalnızca kart sahibi ile konuşması gerektiğini” söyledi. O an içimden bankaların  insanlara hem de limitsiz kart verirken bir gün telefon ile kendilerine ulaşıp bir sorun nakletmeleri gerektiğinde bunu yapabilecek kadar sağlıklı olup olmadıklarını neden sormadıkları, müşterileri sağlıklı olsa bile apansız bir zamanda hiç bilmedikleri bir hastalığın onları bulabileceğini ve anlattıkların anlaşılmaz hal alabileceğini nedense hiç düşünmemelerinin sebebini bir türlü anlayamadım. Yüksek limitle verdikleri kredi kartı yüzünden yaşlı ve hasta kart sahiplerine ezim ezim  eziyet edeceklerini ve yakınlarına da akla karayı seçtirteceklerini  nasıl oluyor da bir türlü akıl edemiyor olmalarına aklım ermedi. On yedi yılı geçkin bir zamandır parkinson hastası olan kartını kaybetmiş bir emeklinin başına neler gelebileceğini hiç hesaba katmadıkları halde kurallara nasıl bağlı oldukları için epeyce söylendim. Sabır bırakmamıştı bende hasta babamın bankadaki çırpınışlarına rağmen kuralların gaddarlığı.

Güvenlik görevlisi, neredeyse yarım saate yakındır müşteri temsilcisine kartının kaybolduğunu anlatmaya çalışan, anne adı, baba adı, annesinin kızlık soyadı gibi soruları cevaplayan; ama konuşması müşteri temsilcisi tarafından anlaşılamayan babamın yanına geldi yine. Yine babamın başında dikilip, sorulara tekrar tekrar verdiği cevapları dinledi. Epeydir duvara sabit ankesörlü telefondan sorulara cevap vermeye çalışan babamın arkasında, babamdan sonra telefonu kullanacak başka kişiler de beklemeye başlamıştı. Kimi çok anlayışlı olsa da kimisi zamanının darlığından yakınmaya, huzursuzca hareketler edip uluorta söylenmeye koyulmuştu bile.

Güvenlik görevlisi babamın elinden telefonu aldı. Müşteri temsilcisinin sorularını kendisi babama sorup cevaplamaya çalıştı. Babamın dediklerinin pek çoğunu  güvenlik görevlisi de anlayamıyordu. Babamın sesi iyice kısılmış, dili iyice peltekleşmişti. Herkesin gözü üzerindeydi, arkadaki kuyruk giderek uzuyor söylenmeler artıyordu. Acıkmıştı. İlacının vakti çoktan gelmişti, yorulmuştu. Banka kuralları nedeniyle işler uzadıkça babam iyice heyecanlanmış, konuşması hepten anlaşılmaz olmuştu.

Bir kez daha araya girdim. “Babamı oyalamamalarını, ilaç vaktinin geldiğini; ama önce yemek yiyip, yarım saat sonra da ilacını alması gerektiğini” söyledim. Zaten ilacının etkisinin tümden geçmek üzere olduğundan birazdan kasılabileceğini tane tane vurgulayarak söyledim.

Telefonu bana vermeye razı oldular. Bu arada tüm bankada bekleşen onca kalabalığın kızgın gözleri üzerimizde, telefonda konuştum. Sonunda babamın kayıp kartını iptal ettiler.

Babamın oturmayı çok sevdiği pidecimizdeki masası arık boş.
Bir parkinson hastasına ne kadar kolayca kart verebiliyorlar, limitini yüksek tutuyorlar; ama o hastanın o kartı nasıl kullanacağını, hareketleri parkinson olmadan önceki hareketlerine hiç benzeyen, parmaklarıyla tutamadığı için sık sık bardak, tabak kıran, telefon tuşlarına basıp numara çeviremeyen babam ve babam gibi daha nicelerinin  emekli ya da hasta olup olmadığına bakılmaksızın bankanın verdiği limiti yüksek kredi kartını kim bilir kaç kez kaybedeceğini umursamıyorlar mıydı acaba hiç? Bir hastaya verdikleri yüksek limitli kartı o hasta  kaybederse başına neler geleceğini hatta kartını kapatmak için samanlıkta iğne ararcasına çabalayacağını hiç hesaplamıştı anlaşılan halkla ilişkiler bölümleri olan bankalar. Bir yetkim olsa da her isteyene kart vermeyi engelleyebilsem diye düşündüm.

On yedi yılı geçkin bir süredir o tipi gibi günlerindeki hareketliliği, yaşam biçimi tamamen değişmiş babamın parkinson hastalığı ile tanışmasıyla başlayan süreç içinde  hayatının tek bir saniyesi bile eskisine hiç benzemedi. Bunca yıl içinde her gün yaşanan pek çok olayın her birini tek tek anlatamayacağımdan birkaç çarpıcı  durumu anlatmaya çalıştım. Her gün akla gelmeyecek yeni yeni zorluklar, sıkıntılar ile karşılaştık hep birlikte. Çok üzüldü babam; ama hep mücadele etti. Hala ediyor. İlacın etkisini ve süresini biliyor; kendini ona göre ayarlıyor. Baklanın iyi geldiğini fark ettiğinden beri hiç bakla yemezken eskiden, şimdi bakla yiyor. Proteinin parkinsonlu hastalara iyi gelmediğini bildiğinden et, yoğurt, peynir, yumurta gibi protein deposu besinleri ne kadar tükettiğine çok dikkat ediyor.

Parkinson hastalığı sırasında babam,  başka başka epeyce hastalıkla da boğuştu. En ağırı mide rahatsızlığıydı.
Neredeyse en kötü teşhis konmuştu bir kanama sonrası midesine. Her türlü tahlil ve tetkik yapıldı. Her türlü cihaza girdi. Midesinde çok derin ve büyük yaralar vardı. Sarı renkli olarak gözüküyordu bu yaralar kağıtta. Bunun tek anlamı da en kötü şey olabilirdi olsa olsa. Doktorun “Ne yazık ki…..” diye başlayan ilk teşhisini duyunca sandalyeye yığılıp kalmıştım doktor odasında. Üç ay hastanede yattı. Tedavi sonrası tetkik sonucunu doktorun bana ilk teşhisi haber verirkenki zorlanışındaki yüz ifadesini  hiç aratmayan son durumu haber verirkenki büyük şaşkınlığını asla unutamıyorum. En kötü hastalık yoktu çok şükür. “Değilmiş” diye bize müjde veren doktor, kendisini ve meslektaşlarını da bu denli şaşırtacak bir vaka ile belki de ilk kez karşı karşıyaydı. 

Babamın parkinson hastalığına yakalanmasının ardından zaman içinde yakın çevreden genç ya da daha yaşlı bazı komşuların, tanıdıkların da bu hastalığa yakalandıklarını duyduk. Hemen hepsi de titremeli tür parkinsondu. Hiç birinin hastalığının seyri babamdaki gibi sürmedi. Bir yıl içinde de birkaç yıl içinde de hayatını kaybedenler hatta balkondan düşerek - kimileri atlayıp intihar ettiğini söylemekte ısrarlı hala-, ölenler de oldu.

Babamı tanıyanlar, babam sayesinde bu hastalığı da tanımış oldu bunca yıl içinde. Öyle ki yolda, iskelet yapısı bozulmuş, öne eğik duruşlu, bir kolu hafif bükülerek sabit duran, cildi parlak, yüz ifadesi maske olarak tanımlanan halde, ayaklarını sürüyerek yürüyen, ilacı fazla aldığında elini kolunu kontrol edemeden sağa sola savurtan birilerini gördüklerinde oldukları yerde kalakalmasınlar diye onların önünden geçmiyor, onun bir parkinson hastası olduğunu hatta hastalığın kaçıncı senesinde olduğunu bile anlayabiliyorlar artık. Tıp öğrencileri için gönüllü denek olan babam, parkinson hastalığını tıp öğrencileri dışındaki kişilere de peltek bir dille konuşma olmaksızın açık açık, en anlaşılır şekilde anlattı kendince.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.12.2012
acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci