19 Ocak 2013 Cumartesi

Aksaray'ın kılıcı



Öykümde geçen kılıç, tarihçesi ve satılması tamamen doğrudur. Ancak kime satıldığı da dahil olmak üzere öykü tamamen kurgudur. O kılıcın nerede ve kimde olduğu hala bilinmiyor. Umarım okurlar arasından bir bilen çıkar ve bana da haber verir.

                                                           Aksaray'ın kılıcı

Hacı Alimler'den Abdullah, ne Cuma namazlarını kaçırırdı ne de bayram namazını. Abdullah için Ulu Camii’de kılınan bayram namazlarının bambaşka bir anlamı vardı.

Aksaraylı Abdullah, kılıçla alınan Aksaray'ı alan kılıcı elinde bulunduran ailenin büyük oğluydu. Tüm aile o kılıca sahip olmanın gururunu taşırdı. Abdullah’ın ataları, ta Orta Asya'dan savaşa savaşa gelmişlerdi Aksaray'a. Aksaray'ı aldıktan sonra da orada kalmışlardı. Zamanla da oranın  en sevilen, sayılan ailelerinden oldular. Aksaray’ı alan kılıcın sahipleri olarak varlarıyla yoklarıyla Aksaray için çalıştılar. Hatta Hacı Alim’in uluatası, Alaybey köyündeki onca sulak tarlasını Eğri Minare'nin bakımı için hibe etti. Kırmızı tuğladan yapılı, mavi çinili, Kızıl Minare de denilen Eğri Minare için o yüzden Abdullah hep,

-Eğri Minare çok zengindir, derdi çocuklarına.

Aksaray’ı alan kılıç,   özenle saklanırdı Hacı Alim sülalesince. Kılıç,  bayramdan bayrama kınından çekilirdi. Ulu Cami’de kılınan bayram namazları, Hacı Alimler'in  kılıcı çekilmeden kılınmazdı.

Bayram namazını kıldıracak zat, kılıcı kınından çeker, keskin tarafı üste gelmek üzere minberin önüne uzunlamasına koyardı. Sonra çıplak ayakları ile kılıca basarak  çıkardı minbere. Keskin yüzüne bastığı kılıç eğer çıplak ayağını keserse, o zat bayram namazını kıldırmaya ehil bulunmazdı. Yetkin olmadığı anlaşılırdı. Aksaray’da Ulu Camii’de bayram namazını kıldıranlar, çıplak ayaklarıyla minberin önündeki kılıca basıp, ayakları en ufak bir zarar görmeden minbere çıkanlar olurdu anca.  Kılıca basmanın yanında bu zatların yanan fırınlara atılarak sınava tabi tutuldukları da olurdu. Yetkinlik, kılıcın keskin yanına basan ayakların kesilmemesi ve alev alev fırından yanmadan çıkmakla sınanırdı.


Bin dokuz yüz ellilerde, Ulu Camii’de kılıç çekildikten sonra bayram namazı kılma âdeti kalkınca bin dokuz yüz ellilerden sonraki bayramlarda kılıç kınında kaldı. Bayram namazları Aksaray’ı alan kılıç çekilmeden kılınırken kılıç da unutulup gitti çoğu kişi tarafından.

Aksaray’ı alan kılıç,  Hacı Alim sülalesinin belirlediği aileden birince saklanmak saklanır, korunurdu. Kılıcı saklayanın vefatından sonra da sülaleden başka biri kılıcı devralır; onu korur, bayramlarda da Ulu Camii’ye götürürdü, bayram namazı o kılıç çekilerek kılınsın diye. 

Kılıcın emanet edildiği Hacı Alimler’den son kişi öldüğünde artık bayram namazlarında kılıç çekme âdeti çoktan kalkmış, kılıç öylece kalmıştı bırakıldığı köşede.


Hacı Alimler bir araya gelip kılıca bundan sonra kimin bakar olacağını konuşurken Abdullah, kılıcın ailenin kıyıda köşede kalmış, fakir bir ferdine emanet edilmesini istedi. Böylece  o kişinin gururunun okşanacağı ve kendisinin aile için ne kadar değerli olduğunu, önemsendiğini hissedeceğini düşünmüştü.

Böylece kılıç, varlıklı ailenin nasıl olduysa fakir kalmış ferdine emanet edildi. Kılıcı alıp evine giden fakir adam, onu evindeki en yüksek yere koydu.
 
Kılıcın yeni emanetçisi sabah, bağ bahçe olan yerlere gitti belki bir iş bulur, eli para görür diye. Ne çapalanacak bahçe ne budanacak bağ vardı oysa. Eli boş döndü eve. Daha kapıdan girerken adamın elinin boş olduğunu gören karısı yüzünü ekşitip içeri kaçtı. Akşam yemeği olarak bez kesenin dibinde kalan tarhanadan çorba yaptı kadın. Bol sulu, ekşi tarhana çorbasını kaşıkladılar çoluk çocuk.

Ertesi gün adam yine eli boş döndü. Kadın yine yüzünü ekşitip içeri girdi. Akşama yemek olarak duvar diplerindeki ebegümecileri toplayıp pişirdi. Bir sonraki gün adamın eli yine boştu. Kadın, kapının girişindeki asmadan son üzüm salkımını koparıp, sofraya getirdi yemek niyetine.

Adam dördüncü gün de iş bulamayınca erkenden eve geldi. Karısının yüzüne bile bakmadan içeri  girdi. Doğruca kılıca uzandı eli.

Aksaray'ı alan, Ulu Camii’deki bayram namazları o çekilmeden kılınmayan kılıç, çok para etmeliydi. Çok değerli olmalıydı. İyisi mi onu satıp, elinin para görmesiydi. Bir çırpıda kılıcı yerinden alıp evden fırladı adam. Akşama eli kolu dolu dönecekti eve. Karısının pişirdiği mis gibi etli yemek kokularıyla dolacaktı ev. Ocakta kaynayan bir tencere olacaktı. Adam keyifle yürüdü çarşıya doğru, hızlı hızlı. Para sahibi olmanın hayali bile güzeldi.

Eskicilerin olduğu sokağa girer girmez ilk eskiciye daldı. Yüzü gülüyor, gözleri parlıyordu. Kılıcı eskicinin masasına bıraktı. Eskici, bir adama baktı bir de kılıca.
-Satacağım da, dedi adam.
Eskici, kılıcı kınından çıkardı. Baktı, baktı. Bir de adama baktı yeniden.

-Satacağım da, dedi adam bir kez daha. Bu Aksaray'ı alan kılıç. Bu kılıç çekilmeden bayram namazları kılınmazdı eskiden.
Eskici adam, kederle baktı fakir adama,
-Bu, o kılıç mı, diye sordu.
-O kılıç, dedi fakir adam, sevinçle ellerini ovuşturarak.

-Çocukken ben de bayramlarda bu kılıç çekildikten sonra bayram namazı kılmıştım Ulu Cami’de, dedi eskici alçak bir sesle.

-Eeee. Kaç para eder bu şimdi. Kaç çuval altın mı deseydim yoksa?

Eskici, gözleri kılıçta derin bir iç geçirdi.
-Bu kılıcın maddi değeri neredeyse yok. Tüm değeri manevi. Manevi değeri de maddi değerlerle alınamayacak cinsten.

Fakir adamın yüzündeki gülümseme kayboldu. Kandırıldığını düşündü. Bu adam bu kadar değerli bir kılıcı yok pahasına almak için dümen çeviriyordu besbelli. Kılıcı hızla kınına sokup yan dükkâna geçmek için eskiciden çıkarken dükkân sahibi ona seslendi.
-Satamazsan yine bana gel.

Yan dükkândaki eskici, ilk dükkândaki kadar sabırlı değildi. Daha kılıç kınından çıkar çıkmaz,

-Manevi değeri yüksek bir kılıç olabilir. Ama biz manevi değerlere para ödemiyoruz. Zaten onun parasal bir karşılığı da olamaz. Bu kılıç, sıradan bir kılıç. Altın, gümüş kabzalı değil. Kabzası taşlarla süslü değil. Altınlarla, yakutlarla, elmaslarla, zümrütlerle bezenmemiş. Böyle çok kılıç geliyor bize her gün.

Fakir adam yine kızdı. Buradaki eskicilerin hepsi ağız birliği etmişcesine kendini kandırmaya çalışıyordu besbelli. Ama onlara inanmayacaktı. Kılıca gerçek değerini veren çıkana dek dolanacaktı Eskiciler Sokağı’nda.

Eskiciler Sokağı bittiğinde kılıç hala adamın elindeydi. Hep “Kılıcın manevi değerinin yüksek olduğunu; ama sırf eski diye hiçbir eşyaya durduk yerde çok para verilemeyeceğini” duymuştu sokaktaki hep.

Çok kızgındı fakir adam. Cebi boştu, eli boştu. Akşam karısı pişirsin diye eve ne götüreceğini düşünürken aklına ilk dükkân sahibinin söyledikleri geldi. Bir umut tekrar ilk dükkâna yöneldi.

Dükkân sahibi sanki onu beklermiş gibi karşıladı adamı kapının ağzında. İçeri buyur etti. Çay ikram etti. Karnının aç olduğunu anlayınca fırından açma, simit getirtti çayının yanına.

Satmak istersen alırım. Ama az para eder. Hemen bitirirsin onu da.
-Eee?
-Eeesi şu. Gel, yanımda çalış. Kılıcı bana ver; ben de sana iş vereyim.

Adam düşünmedi bile. Kılıcı eskiciye bıraktı.

*****

Adam, elinde kılıç olmadan; ama iş bulmuş, eli para görmüş  olarak gitti evine. Karısı, adamın ilk gündeliği ile aldığı pirinçle pilav yaparken,

-Ben, bugün bambaşka bir gıdayla doydum. Manevi gıda ile, dedi adam keyifle.

*****

O bayram namazına gitmeden önce eskici adam, evinin Ulu Camii’ye bakan odasının duvarındaki ceviz ağacından rafta duran eski kılıca uzandı. Yavaşça aldı kılıcı yerinden. Kınından çıkarıp çekti kılıcı. Sol eliyle kavradığı kılıcı, keskin yüzü yukarı bakar şekilde uzunlamasına tutuyordu. Kılıcı sımsıkı avuçlamış sağ elini iyice  kılıcın  kabzasından ucuna kadar bastırarak yavaşça gezdirdi. Kılıcın ucuna gelince parmaklarını gevşetip avucunu açıp, baktı. Eline hiçbir şey olmamıştı. Mutlulukla kapadı gözlerini derin bir şükür çekerek. Sonra kapıya yöneldi. Bayram namazı için Ulu Camii’ye gidecekti.
(Her türlü hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 02.10.2011
02.10.2011

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci