31 Ocak 2013 Perşembe

Şuhreta halanın dikiş makinesi



Üst kattan gelen tak tuk, güm güm, pat pat sesleri sabahın köründe başlamıştı yine  Cumartesi günü bile demeden. Alttakiler ne hale gelecek, başları mı ağrıyacak, tansiyonları fırlar mı, mide rahatsızlıkları artacak mı hiç oralı olmadan gece yarısına kadar da gürültüye devam edeceklerdi.

İki yıldır üst kattan aralıksız gelen gürültü dayanılmaz olmuştu artık Meriç ve karısı Itır için. Buldukları her fırsatta komşularına durumu anlamışlardı anlatmasına; ama anlamışlardı ki ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şey kar etmeyecek. Alt kattakilere hayatı zindan etmek ya da akıllı uslu olup hep birlikte huzur içinde yaşamak üst kattakilerin insafına kalmıştı. Böyle durumlar için caydırıcı olabilecek ele avuca gelir pek bir yaptırım olmadığından gürültü yapan yaptığıyla kalıyordu. Meriç ve Itır, her akşam iş dönüşü herkes gibi evlerinde kafalarını dinlemek özlemindeyken üst katın bitmeyen zamanlı zamansız gürültüsünü dinlemekten değil dinlenmek, iki laf edemez olmuşlardı epeydir.

Daha geçenlerde üst kat komşuları evde adeta at koşturmuş, itmedik eşya, çekmedik sandalye, çarpmadık kapı bırakmamıştı birbiri ardına. “Prensesimiz bizim” dedikleri bet sesli kızları da bas bas bağırarak evin içinde hoplayıp zıplayıp, ip atlamıştı yaşıtı kuzeniyle.

Üst kat komşularını birkaç kez uyarmak istemişlerse de hiç oralı dahi olmamıştı komşular. Hatta daha bir arttırdılar gürültüyü, inadına yaparcasına.

Daha geçen gün yolda karşılaştıklarında bir kez daha konuşmayı denemişti Itır üst kattaki komşularıyla. Tam konuşmaya başlayacakken iki elinde iki köpeğinin tasmasıyla yürüyüşte olan mahalleli bir kadının kendilerine doğru gelmekte olduğunu gören komşu kadın, sahibinin tasmalarından tuttuğu köpekleri görür görmez korkup, çığlık çığlığa tabanları omuzlarına değercesine apartmana doğru kaçınca Itır da söyleyeceklerini söylememişti.



Haftanın tüm yorgunluğunun hissedildiği Cuma günü yine çok yoğun bir iş gününün ardından eve gelen Meriç, daha kapıdan girer girmez kulakları tırmalayan üst kattan gelen pat pat koşturma, zıp zıp zıplama, güm güm ayağı yere vura vura yürüme sesleri karşısında dayanamadı; birebir güm sesiyle karşılık verip, bunca zamandır dinledikleri, rahatsızlığını çektikleri o sesin aynısını komşuları da duysun da Allah’ın her gününün her dakikası neler çektiklerini anlasınlar istedi.

Yukarıdaki komşularının çıkardığı gibi bir güm sesi çıkarabilmek amacıyla Meriç duvara vurmak için yumruğunu kaldırmıştı ki aklına Şuhreta halasının kocası Kadri enişte gelince yumruğunu duvara vurmadan gülerek indirdi.

*****

Doğduğu Bosna’dan İstanbul’a geldiğinde üç yaşında olan Şuhreta halanın Erzincanlı kocası Kadri enişte, ilkokul öğretmeniydi. Çocukları çok severdi. Elinden pek çok işle birlikte ağaç yontusu da gelen Kadri enişte, daha önceden Meriç için yapıp hazırladığı  tahtadan arabaları, gemileri, trenleri Meriç yaz tatillerinde İstanbul’a geldiğinde ona  hediye eder, Meriç de ağaç yontusu yeni oyuncaklarıyla oynardı halasıyla eniştesinin dizi dibinde.

Bin dokuz yüz altmış yılı yazında Meriç, babaannesinin yanındaydı, İstanbul'da. Karagümrük'te. Şuhreta halası ve Kadri eniştesi de hemen babaannesinin yanındaki bitişik evde oturuyorlardı. O zamanlar beş yaşındaki Meriç,  babaannesinin iki katlı cumbalı evinin üst kattaki kafesinde oturup, Kadri eniştesi ve halası  ile oynamaktan çok hoşlanırdı.



Halasının çocukları Ada’ya gitmişti ki Meriç, yaz tatilini babaannesinde geçirmek üzere İstanbul’a geldiğinde okullar çoktan kapandığından Kadri enişte de evdeydi. Meriç, eniştesinin evde olduğunu duyunca çocukları çok seven, Meriç’in nazına oynayan Kadri eniştesi ile bütün gün oyunlar oynayacağını, parka gideceğini, Samatya’da deniz kenarında gezinti yapıp ara sıra balık tutacaklarını düşünerek çocukça bir mutluluğa kapılıyordu.

Meriç, geleli iki gün olmuştu; ama Kadri eniştesi de halası da nedense bitişikteki babaannesinin evine hiç uğramıyor, Meriç cumbada tek başına kalıyordu. Eniştesinin geçen yıl kendisi için yaptığı tahtadan yontulmuş arabasını tek başına sürerken canı sıkılıyordu. Oysa eskiden Meriç şoför olurdu, Kadri enişte yolcu. Halası da durakta beklerdi. Arabacılık oynarlardı birlikte. Yolcu olmadan da arabacılık oyununun hiç tadı çıkmıyordu. Eniştesi ve halası onu nasıl eğlendirir, masallar anlatır, oyunlar yapar, sürprizler hazırlarlardı eskiden.



İki gündür Kadri eniştesi de halası da hiç görünmemişti. Meriç içten içe gücenmişti eniştesine; ama daha çok da Kadri eniştenin neden elindeki yeni yontu oyuncaklar ile hemen bitişikteki babaannesine hiç uğrayıp, kendisi ile oyun oynamıyor olduğunu çok  merak etmişti.

Babaannesinin evinin az ötesindeki pembe evde oturan ailenin küçük oğlunun her gün Şuhreta halası ile Kadri eniştesinin evine gittiğini duyunca kıskanmadan edemedi. Kendisi ile oynamaya gelmeyen Kadri eniştesi ve halası, bir başka çocuğa resimler çizdiriyor;  renkli el işi kağıtlarının üzerine bastırdıkları kurşun kalemin ucuyla ufacık parçalar kopararak, zamklı beyaz kağıtların üzerine yapışan renkli kağıt parçacıklarından ibaret ağaç, kuş, araba resimleri yapıyordu anlaşılan.  Meriç’in küçük kalbi buruldu aklına bunlar gelince.

Meriç, babaannesine duyurmadan usulca evden çıktı. Hemen bitişikte oturan halası, kapı ağzında eski alıp karşılığında kap kaçak satan  seyyar satıcıyla öyle bir pazarlığa girişmişti ki Meriç’in içeri daldığını fark etmedi bile.



Meriç, salondaki ceviz kolçaklı goblen koltuklardan birinin ardına sindi. Eniştesinin, pembe evde oturan ailenin küçük oğlunu nasıl oynattığını seyredecekti çocuk merakıyla. Biraz da kıskançlıkla.

Şuhreta halasının dikiş odasından gelen tıkırtıya kulak kabarttı Meriç. Tıkır tıkır bir ses duyuluyordu halasının dikiş odasından. Neyin sesiydi acaba o ses? Tekerleri kendi tahta arabasınınkinden daha büyük, daha güzel bir araba mı yapmıştı acaba eniştesi komşu çocuğa? Kadri eniştenin her zamanki gibi sakin, tok sesi duyuldu ansızın.

-O kol ile oynamayalım evladım. Elini, kolunu makineye kaptırabilirsin. Dikiş makinesinin iğnesi seni yaralayabilir.

Meriç, komşu çocuğun kolu çevrilerek çalışan eski dikiş makinesinin koluyla oynadığını  anladı. Oysa o makineye Şuhreta halasından başkası dokunmazdı. O makine ile dikiliyordu çocukların okul önlüğünden bayramlık giysilerine,  perdelerden elbezlerine dek. Meriç hiç dokunmazdı Şuhreta halasının dikiş makinesine. Ona dokunulmayacağını bilirdi. O makine, teyzesinin oyuncağıydı, çocukların değil. Hem çocuklar için dikiş makinesine dokunmak çok tehlikeydi. Bir çocuk makineyle oynarken makine bozulabilirdi de üstelik, daha da kötüsü elini kaptırabilirdi.

Komşu çocuk, ısrarla makinenin kolunu çeviriyor olmalıydı ki tıkır tıkır ses gelmeye devam ediyordu dikiş odasından. İçini çekti Meriç, Kadri eniştesi nasıl da bu çocuğun nazına oynuyordu. Halbuki Meriç kaç gündür cumbada tek başına eniştesinin gelip kendisi için  yeni yaptığı ağaç yontusundan oyuncaklar vermesini, halasının  hikayeler anlatmasını bekliyordu. Oysa eniştesi de halası da Meriç'i unutmuş, komşu çocuğu oynatır olmuşlardı.

Birden Kadri eniştenin sesini duydu, sindiği koltuğun ardından. Eniştesi “dikiş makinesinin çocuklar için bir oyuncak olmadığını ve o kolun çevrilmemesi gerektiğini” bir kez daha söylese de çocuk, sanki bunlar ona söylenmemiş gibi kolu var gücüyle çeviriyor, tıkır tıkır sesler çıktıkça da kıkır kıkır gülüyordu. Meriç’in yüreği de pır pır.

-Kurt dişi gibidir dikiş makinesinin iğnesi çocuğum. Parmaklara batarsa koparır, dedi Kadri enişte çocuğa.
-Kurt mu? Çok korkunç, dedi çocuk.

Meriç, çocuğun cevabını duyunca eniştesinin nasıl da memnun memnun gülümsediğini göremedi. Çocuk, belli ki dikiş makinesinin  kolunu çevirmeyi sürdürüyordu ki içerden hala  ses gelmeye devam ediyordu. Çocuk da kıkır kıkır gülmeye.



Meriç, saklandığı koltuğun arkasından bir ayak sesi duyar gibi oldu. Salona doğru gelen ayak  seslerinin eniştesinin ayak sesi olduğunu hemen anladı. İyice sindi saklandığı koltuğun arkasına.

Kadri eniştenin yemek masasından bir sandalye çektiğini duydu Meriç. Koltuğun arkasından başını hafifçe çıkardı. Eniştesi arkasını dönmüş, masada oturuyordu. Elinde türlü renkte boya kalemi tutan Kadri enişte,  masaya kocaman bir karton yaymaktaydı. Bir de makas gördü sanki Meriç masada.

Kadri enişte, kartona bir şeyler çizdi. Sonra çizdiğini elindeki renkli kalemlerle boyadı. En sonunda da eline makası alıp, kartonu kesti. Kırpık karton parçalarını masada bırakıp, elindeki çizilip boyanmış karton parçası ile yerinden kalktı.



Şuhreta, seyyar satıcı ile kapıdaki pazarlığı bitirip eve girmişti. Dikiş odasında dikiş makinesinin kolunu giderek artan bir hızla çevirip duran komşu çocuğa seslenip, onu  mutfağa çağırdı. Koşturarak mutfağa giden çocuk bir yandan da avaz avaz bağırıyordu;
-Naneli limonatamla kurabiyem hazır mı?

Çocuk, Şuhreta halanın cevabını bile beklemeden mutfak masasından bardağı kaptığı gibi limonatayı höpürdeterek içmeye başladı. Komşu çocuk, lıkır lıkır içtiği birkaç yudumun ardından limonatanın serinliği ve iç açıcı lezzetiyle derin bir “Ohhh” çekti. Mis gibi, ferahlatıcı limon kokusu ta salona, Meriç’in burnuna kadar gelmişti. Meriç de derin bir iç çekti, komşu çocuk, halasının o leziz acıbademli kurabiyeleri ve naneli limonatasıyla mutfakta karnını doyuruyordu bir güzel, kendisi halasının evinde bir koltuğun arkasında sinmiş beklerken. Meriç’in dudakları büzüldü.

Salondaki masadan kalkan Kadri enişte, misafir çocuğun mutfağa gitmesiyle boş kalmış dikiş odasına  hızla girip çıktı. Doğruca salona dönüp, arkasına Meriç'in sindiği koltuğa oturdu.



Meriç, o kadar heyecanlanmıştı ki, iki büklüm saklandığı koltuğun ardında eniştesi duyacak diye nefes almaya bile çekiniyordu. Büzüşüp kaldığı koltuğun arkasında,  ayaklarının uyuştuğunu bile unuttu. Merakla ne olacağını bekliyordu sadece.

Komşu pembe evin çocuğu, kolu çevrilerek çalışan eski dikiş makinesinin başına bir an önce dönebilmek için tabakta kalan son kurabiyeleri aceleyle ağzına tıkıp, yuttu. Limonatanın kalanını bir dikişte içti. Kurabiyelerle limonatayı bitirir bitirmez fırlayıp, dikiş makinesinin olduğu odaya koşturdu. Az sonra da dikiş odasından yükselen bir çocuk sesi duyuldu.
-Annecim, kurt.
Çocuk, gerisin geri dönüp, kapıya doğru koştu. Kapıyı açtığı gibi sokağa fırladı. Şuhreta, komşu çocuğun birdenbire neden böyle evden fırladığını anlamak istercesine kapıya seğirtti. Çocuğun arkasından seslendi; ama çocuk arkasına bakmadan, ayakları sırtına değercesine koşuyordu. Şuhreta, deli gibi kapıdan fırlayıp olanca gücüyle evlerine doğru koşturan  çocuğun ardından bakakaldı.

Şuhreta, dış kapıyı kapatıp salona yöneldi. Kocası, oturduğu koltukta  kendisine bakıyordu.
-Merak etme, bir şey yok. Kaç gündür dikiş makinesine sardırdı bu çocuk. Çocuktur diye kırmadım. Ama ödüm kopuyor elini kaptıracak, yaralanacak, parmakları kopacak diye. Her an başında duramam çocuğun. Günlerdir nefes almadan başını bekliyorum zaten. Hem doğru da değil tüm gün bir çocuğun yabancı bir evdeki dikiş makinesinin başında oturup, biteviye kolunu çevirmesi. Makinenin iğnesinin ona zarar verebileceğini defalarca anlattım; ama olmadı. Yine oynamaya devam etti. Anne babasına söyledim, olmadı. Çocuğu her gün bize göndermeye devam ettiler. Kurttan korktuğunu anladığımda da aklıma bir çare geldi. Kartona, sivri dişleri açıkça görülen ağzı açık bir kurt başı çizdim. Boyadım da resmi. Ardından çizdiğim kurt başını kartondan kesip çıkardım. Dikiş makinesinin koluna, çizdiğim kurt başını iliştirdim. Sonra da çocuğun limonata içip, kurabiyelerini bitirdikten sonra mutfaktan dikiş odasına geçmesini bekledim. Sonuç tam istediğim gibi oldu. Evet çocuk resmi görünce korktu; ama bir defaya mahsus korktu. Ben, her an ona bir şey olacak diye korkuyordum. Anne babası da hiç arayıp sormuyordu çocuklarını bize geldikten sonra. Çocuk, makinenin kolu ile oynarken onu bekleyen tehlikeden habersizdi. Eğer o çocuğun eline, koluna, başka bir yerine makinenin iğnesi yüzünden bir şey olsaydı ben kahrımdan ölürdüm. Emanet çocuk; emanete hıyanet olur mu? Çocuğu korkuttuğum için çok üzüldüm; ama onu dikiş makinesiyle oynayarak kendisine ciddi zarar vermesinden de kurtarmış oldum bu sayede. Başka yol kalmamıştı bana, onu dikiş makinesinin çevresinden uzaklaştırmak için.


Dikiş makinesinin başından bir an olsun kalksa hemen kolu çevirip, makineyi kurcalamaya başlayan komşu çocuğu defalarca uyaran; ama sabahtan akşama kadar evlerinden çıkmayan çocuğu kırmamak için de sabreden ve bundan böyle bütün gününü kendilerinde geçiren komşu çocuğun elini dikiş makinesinin iğnesine kaptırma korkusunu taşımayacağını anlayan Şuhreta bir kahkaha attı kocasını dinledikten sonra.
-Te o kaa, dedi.
-Şuhreta, artık biraz da annene geçelim. Meriç beni bekliyordur oynamak için. Onun için yeni yaptığım oyuncak at ile teraziyi de veririm böylece.

İki büklüm halde koltuğun arkasına saklanmaktan  artık ayakları iyiden iyiye karıncalanmaya başlamış Meriç, ayağa fırlamak istediyse de uyuşmuş ayaklarının üzerinde kalkamadı. Dizlerinin üzerinde doğrulup, küçük kollarını koltuğun arkasından eniştesinin boynuna dolarken,
-Hadi hemen babaanneme gidelim, diye neşeyle bağırdı.

*****

Üst kattan gelen türlü türlü gürültü, kulaklarını delercesine evlerinde yankılanırken Meriç, çocukluğunun bu anısını hatırlar hatırlamaz Kadri eniştesinin oyununu oynamak istedi üst kat komşularına. Meriç, hava boşluğuna açılan havalandırma penceresinden sesinin üst kata gideceğini çok iyi bildiğinden gür sesiyle karısına seslendi.

-Hayvan barınağındaki köpeklerden ikisini çok beğendim. Hemen yarın alalım mı o biri cooker diğeri doberman olan köpekleri?

Oldum olası hayvanların doğal ortamlarında yaşamalarına inanan, evde hayvan beslemeye hiç taraftar olmayan  Itır hemen anladı göz kırpan kocasının ne düşündüğünü.
-Tabi tabi. Ben bir de pittbull beğendim. Almışken onu da alalım. Üç köpeğe yetecek kadar geniş nasıl olsa evimiz. Her birine bir oda veririz. İstedikleri gibi gezerler odalarda, balkonlarda. Apartmanın bahçesinde de oynarlar, koştururlar.

Sihirli değnek değmiş gibi kesildi üst kat komşudan gelen gürültü. İki üç dakika sonra üst katın açılıp kapanan dış kapısının sesi duyuldu. Yukarı çıkan asansörün sesi de. Bet sesli prensesin çıtı duyulmuyordu. Köpek lafını duyar duymaz köpekten korkan üst kat komşuların onca gürültüsü bir anda  kesilivermişti. 

Itır, balkona çıktı derin bir nefes almak için. Otoparktan deli gibi çıkan üst kat komşularının arabasını gördü. Tam o sırada balkona gelen Meriç muzip bir ifadeyle Itır’a bakarken üst kattakilerin mesajı aldıklarından ve bundan sonra başlarının ağrımayacağından gayet emin karıkoca, zehre panzehir bulunan anlardaki memnuniyetle otoparktan çıkan arabanın arkasından manidarca güldüler.

Acemi Demirci, 11.02.2012
 
Paylaş :

Cam buğulu köşeler




Bir köşesi olmalı insanın. Şöyle gazetelerdeki cafcaflı köşelerden bahsetmiyorum. Kendi halinde bir koltuğa gömülenebilecek, dingin bir köşeden bahsediyorum. Saklı da gizli de olsa olur; alenen apaçıkta da. Ama insanın sıfatı, benliği sinmeli her yerine o köşenin.

Hani kendi kendine kaldığında olunacak bir köşe. Sen bile bilmezsin onu ya, kendinle kaldığını; ama insan kalır bazen  kendi kendine. Bir kendi bir de aklındakilerle.

O dem belki sağanak yağmurların düştüğü anlara rastlar, belki tan vaktinde güneşin kızıl kozasını dev bir tırtıl gibi yırtarak doğma vaktinde çıkagelir; ya da kırlangıçların varyetesine denk düşer. 


Diyelim ki yağmur düşerken olsun o an. Damlaların çarptıkları camda dağılıp yok olmak üzere inleyen notalar gibi düştüğü bir ikindi vakti olsun. Camın buğusuyla buğulanmış olsun taze yaprak yeşilinin ıtırına karışmış toprak kokulu dışarılar. Cam kenarında koltuğunda oturan, “Yuvam”, “Fakirhanem”, Kümesim”, “Evim” diyenlerin her birinin o an başlarının üstünde çatı  olmasından memnun kaldığı an olsun.

Kendi kendine kalmak sık gelmiyor başa. Önce evde olunacak bu an için. Sonra vakitlerden sabahın erkeni ya da öğlenin geci olacak. Yahut gün batmış, karanlık tam inmemiş olacak. Bazen de en ufak bir tıkırtının duyulduğu alacakaranlıkta kalınır kendi kendine. Belki adım sesleri o el ayak çekilen anlarda daha iyi duyulduğundan çıkagelir kendi kendine kalmışlık, uyku yerine.

Ben en çok şehre yüzlercesini getirirken onlarcasını da götüren otobüs uğultuları uzaklardan kulağa çalarken çatılarda gezinen güvercinlerin kanat seslerinin duyulduğu anı beklerim. Öğleden sonra sularını.

Bir uğultuya dönüşmüş hayatın sesi, camların dışından içerilere yetişebildiğince yetişirken camların berisinde tülü açıp bir seyirci edasıyla şöyle bir bakınmak bana çok şeyler hissettirir. Koca dünyadaki sayısı bilinmedik onca  kapının berisinde, sayısı tutulamadık onca insandan biri olmak dışında, nidalar ata ata akıp giden  hayatın tutulamayacağını da anlatır. Vızır vızır geçen arabalar, ışık hızıyla geçen zaman; hepsi de varacağı durağa doğru akar. Yani, hayat döküleceği bir deniz olmasa da akan bir nehirdir her an.


Dışarıda durmamacasına akan hayata kısa bir göz atmaya izin veren yarı aralık tülü kapatırken köşedeki koltuk ilişir gözüme. Davet eder gibidir bomboş hali, yalnız kalmışlığı. Dışarıdaki hızlı akışın dinmeyen sesi kulağa ninni gibi gelirken, elde kalın bir kitapla tek başına evde olunan o an, içe işleyecek içli bir öyküde iç gezmelerine çıkmayı tetikler.  

Köşem de  köşedir hani, eni konu. Salonun girintili üç köşeli ucudur. Köşemin bir yanı koca metropolün kat sayısı birkaç düzineyi bulan bloklarına bakar. Bir yanı da ilk gören için sürpriz bir görüntü sunar perdeler açılınca. Ağaçlı bir tepe. Ormana bakar yani öte yanı. Hep havaya kalkmış yaramaz çocukların kollarına benzettiğim genç çam fidanlarının yukarıya doğru uzanan yemyeşil ibreli dallarıyla dolu tepelere dönüktür öbür yüzü. Keklik seslerinden senfoniler duyulur zamanlı zamansız. Üstüne atmacanın konup güneşlendiği direklerden epeycesini görür.


Herkes istemez bu manzarayı. Herkes bir tepeye komşu olmak istemez kolay kolay. Onca AVM’ye komşu olmak varken. O yüzden tam karşımızdaki  daireye bakan alıcıların bir kısmı çok sakin buldu etrafı, sıkıcı geldi onlara çevre, tepeler. Sakin ve sessiz buldular civarı. Arkalarını dönüp gittiler ağaçlara, kuş seslerine. Yolun karşısındaki iç içe blokların aralarında dolandılar. Onlar sakinlikten köşe bucak kaçarken biz de tam istediğimiz gibi sakin ve kuş sesli bir köşe bulduğumuza çok sevinmiştik. İnsanlar ayrı ayrı. Farklı kokan, farklı renkte çiçekler gibi.



Arka tepeler, güneşin perdesidir; saklarlar erkenden  güneşi. Güneş, tepelerin ardında kaybolur daha batmasına en az iki saat varken. Yazın bir hediyedir bu. Gölge, erkenden iner.

Bloklara bakarken alabildiğine kıyıcı ve gürültülü bir hayata pencere açan; ama tepelere bakarken bir avuç ağaç ve üzerindeki kuşlarla nasıl da gözleri şenlendiren köşem, sessizdir, sakindir.  Kendi halinde bir köşedir. Kolayca fark bile edilemez ilk bakışta. Perdeler kapalıyken ne tepeden haberdar olur insan ne tepenin koynundakilerden. Kekliklerden, kuyrukkakandan, atmacadan. Tarla farelerinin, köstebeklerin kabartıp, minik tepecikler oluşturduğu yamacına güvercinler konar. Sürü halinde. Bol otların arasında kalabalık şölenler kurarlar. Saksağanlar dirlik verirse elbette. Saksağanlar atmacaya bile dünyayı dar eder. Tepedeki her dala, her yosunlu  taşın üstüne konmuşlukları vardır.

İlişiveririm köşemdeki koltuğa böyle bir anı yakalamışsam. Bir ufacık deri koltuğa. Öyle pahalısından değil. Başka pek çok koltuk fiyatından hayli ucuz bile belki fiyatı. Her yanı deri de değil üstelik. Küçük, kolçakları ahşap, sadece arkası ve oturma yeri  deri kaplı.

Köşemde okurum kitaplarımı. Dualarımı. Telefonla orada konuşurum.

Köşeler her zaman evin bir köşesinde olmaz. Gizli köşeler vardır hep romanlarda, dizilerde. Kimi çatı katında, kimi metruk bir evde. Kimi bir nehrin asi kavislerle döne döne aktığı bir ovaya bakan esintili bir dağ başında, bir ağacın altında. Gizli köşeler, kimselerin bilmesinin istenmediği, kendinden bile gizlenmişlerin günyüzü gördüğü köşelerdir.

Tavan araları, gizli köşelerdir hep. Hep ürkütücü; ama bir o kadar da çekicidir. Yaşanmış hatıraların deposudur. Parmak kalınlığında tozların altında pırıldayan kim bilir hangi unutulmayacak anıların istiflendiği; hangi mutlu mutsuz, unutulmuş, unutulmayacak günlerin arşividir. Gün ışığından uzakta, sessizce dinlenmekte olan bu anıları bazen, usulca, çıt çıkarmadan merdivenleri tırmanan bir acılı kadın ziyaret eder. Bir ihtiyar orada çocukluk, gençlik, anılarıyla; çoktan kaybettiği eşi ve onca yakınının hatırasıyla baş başa kalır. Bir çocuk, saklambaç oynarken korksa da gizlenir o herkesin hayatının fotoğraflarla, eski eşyalar arasında depolandığı, bir gün kendisinin de anılarını saklayacağı o örümcek ağlı, tozlu, kapısı sık açılmadık karanlık, havasız tavan arasında.

Artık çatı katları kalmadı pek, romanlar da olmasa. Bir de yazlıklar. Hepten unutulacak o gizemli, ayak basmaz odalar. Yazlıkların çatı katları, gizli köşe olmaktan çok, sıcağın yakıp kavurduğu, misafirin çokluğunda ev sahibinin imdadına yetişen,  ağırlamaya yardımcı odalar oldu.

Bir köşem daha var. O bu kadar kuytuda da değil üstelik. Apaçıkta. Ankara’dan da hayli uzakta.

Yasemin kokuları altında kitap okumak, tam anlamıyla kitap okumaktır. Hanımeli kokusunda okumak da öyle. Burnunuzda bir burcu koku,  az ötede ürkek bakışlarıyla, gözünüz kitapta mı, onda mı tedirginliğiyle atılan bir ekmek parçasını gagalayan mavimsi kanatlı dağ bülbülün Arnavut biberi tarhları arasında sıçradığı on kulaçlık küçücük bir bahçenin içindeki o köşede  kitap okumanın tadını bana hiçbir lüks veremez.

Hafiften esen imbatın burcu kokusunu köşe bucak yaydığı yasemin dalları altında, fıstık çamındaki kumru yuvasından yükselen yavruların cıvıltısından bir serenadı dinleyerek kitap okumak, ruhen dinlenmektir. Kuş cıvıltıları arasında,  minicik, koyu grimsi mavi kanatlı  dağ bülbüllerinin küçücük yürekleri korkuyla çarpa çarpa bir parça ekmek için yanınıza yanınıza ürkek sekişleri; kara tavukların gürültüyle öterek taş duvarda aceleyle koşarcasına yürüyüp,  asmanın altına girip, tane bırakmamacasına üzüm yiyişleri sırasında size yönelen  kuş gözlerinden kaçamak bakışlar içinde kitap okunan bir kuytu köşe. Sapsade, bir yasemin altı, birkaç kuştan ibaret bir köşe. O köşede senede iki hafta ancak otursam da daha ilk dakikasında ruhum yasemin, hanımeli kokuyor.  

Köşelere çekilindiğinde, kendi kendine kalınır. Köşesine çekilmek  ise bambaşka bir çekiliştir. El etek çekmektir dünyadan, tat alınan her şeyden.  Belki biraz küsmektir ona buna. İçe dönmektir. Sessiz kalmak, sesi çıkmamaktır. Halinin hatırının sorulmasını gizliden gizliye isterken bunu söyleyecek mecali kalmamaktır köşeye çekilmek.

Köşelerle köşe kapmaca oynamak da gelebilir başa. Her köşede konaklaya konaklaya geçirilen yaşamlar vardır. Hayat yollarda geçer. Sadece denizcilerin hayatı uzaklarda geçmiyor artık. Meslekler farklılaşıp uğraşlar çoğaldığından beri haftada bir iki ülkeye gidilir bile olundu.  Bu gidiş gelişler külfet oldu geziden ziyade. Bolca havaalanı manzaralı seyahatler haline geldi. Otel penceresinden ne görülürse bir de havaalanına gidilip gelinirken ne görülmüşse o kadardır  görülenler bu dar zamanlı gidiş gelişlerde. O köşe senin bu köşe benim bir hayattır bu. Yorar. Usandırır. Ve bir köşesi olsun isterler o insanlar hep. Evinde bir yerlerde. Şöyle ayaklarını uzatıp, rahatça televizyon izleyeceği, kitap okuyacağı, kafa dinleyeceği bir köşe ister otel köşelerinde iğreti yaşarlarken. “Evim” deyince akla ilk gelen köşe isterler. Her akşam oturduğu bir koltukta, üzerinde soda şişesi, her türlü kumandasının olduğu sehpanın hemen  ayağı dibinde olduğu bir köşededir aklı dünyanın hangi köşesinde olursa olsun.

Köşeler bucaklanırsa, kaçmayı anlatır. Kaçan, köşe bucak kaçar; kovalayan da köşe bucak arar.

Beklenmeyen olaylar, epeydir yitirilmiş şeyler, bir köşeden çıkagelir. O köşeler sevinçle anılır.

Köşeler sıcaklıklarını, varlıklarıyla nasıl bir huzur kaynağı olduklarını camlara yağmur vururken buğulu bir anlatımla gösterir.  Cam buğusu, dışarıdaki kargaşayı sise boyayıp, örterken içerideki sıcak nefesin  buharı olduğunu haykırır. Köşelerin sıcak kucaklayışı, buğu buğu camlardadır.

Köşe olmak, köşeyi dönmek de var. Bazıları bunları becerir.

Köşemde okurken, yazarken keyiften dört köşe olmak, sırf bana ait, bende geçerli, benim köşe olmak tanımımdır.
(Her türlü hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 20.10.2012, 07:37

Paylaş :

"Şuhreta halanın dikiş makinesi" adlı öyküme,

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=32823
linkinden ulaşılabliir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci