9 Şubat 2013 Cumartesi



Bugünden itibaren,

ww.kadinhaberleri.net  internet gazetesine ilaveten aynı gazetenin içeriğini daha zenginleştirerek yayına soktuğu;

 www.kadinhaberleri.com
adresinden yazılarıma ulaşmak mümkün.

Yazılarımı ziyaret ederek destek olacak her arkadaşıma ve akrabalarıma şimdiden çok teşekkür ediyorum.
Ayşei Yasemin YÜKSEL ya da Acemi Demirci
Paylaş :

8 Şubat 2013 Cuma

Karti'nin falı



Ankara, Hamamönü’nün bir avlu içindeki, birbirine bitişik iki katlı eski Ankara evlerinin üst kat kapılarından biri yine erkenden ardına kadar açıldı o Nisan sabahı. Uzun, kahverengi elbiseli yaşlı ev sahibesi kadın, mes giymiş ayağını tahta balkona basar basmaz bir gıcırtı yükseldi. Tahta gıcırtısı, o avlunun sabah şarkısı olmuştu nicedir.

Üst kattaki kahverengi elbiseli yaşlı kadının evinin karşısına düşen alt katlardaki kiracılardan birinin asma yapraklarıyla örtülmüş yarı aralık penceresinden genç bir kadın eli bir yaprak kopartmak üzere asmaya uzandı. 

Kocasının kiradan arta kalan maaşıyla anca geçindiklerinden hala çay kaşığı alamadıkları için Kadriye, asma yaprağı sapını kaşık niyetine bardağa daldırıp çayını karıştırdı. Kocasını az sonra işine yolcu edecekti. Pencereyi bürüyen asmadan bir yaprak koparırken üst kattaki balkonda yol gözleyen Karti’yi görünce, “Karti yine erkenden postacı yolu gözlemeye başlamış bugün de” diye düşündü.

Kırım göçmeni Karti’nin gerçek adı Şükriye idi. Tatarca’da kart anne, yani büyük anne demekmiş Karti. Zengin bir Kırımlı tüccarın kızıymış Şükriye. Çarlığın son günlerinde Kırım’daki iç karışıklıklarda göç etmek zorunda kalmış ailesi. Önce Bulgaristan’a, Filibe’ye gitmişler. Karti, orada doğmuş. Babasının ticaret yaptığı İstanbullu bir tüccarın oğluyla evlendikten birkaç yıl sonra Türkiye’ye gelip Ankara’da yaşamaya başlamış.

Karti, evliliğinin ilk yıllarını geçirdiği Bulgaristan’dan göçerken ilk göz ağrısı küçük kızını henüz çok küçük olduğundan yanına vermemiş kayınvalidesi. “Biz gelirken getiririz” demiş. Ama ne onlar gelmişler, ne de bir haber gelmiş oralardan.  Karti, yıllarca beklemiş kızını bir gün çıkar gelir umuduyla. Sanki kızı onun nerede olduğunu bilecekmiş gibi.

Kar gibi ak saçlı, nur yüzlü, evlat hasreti çeken, kocası öldükten, çocukları evlendikten sonra yalnız kalmış Karti ile evladı gibi gördüğü kiracısı Kadriye, birbirlerine ana kız olmuştu; Kadriye buraya gelin geldiğinden beri.

Taze gelin Kadriye, kocasını işe gönderdikten sonra kundaktaki bebeğinin karnını doyurup ev temizliğine girişti. İki odalı evi süpürge ile bir güzel süpürdü; silip temizledi. Asma yapraklarının gölgelediği açık pencereden içeriye, yan komşunun duvara iliştirilmiş ahşap kaplı  koca radyosunun sonuna kadar açtığı sesi geliyordu. Ajanslar vardı radyoda. Bin dokuz yüz altmış yılının o bahar günü, Hamamönü’nün tipik evlerinden birinin avlusunda sabah böyle başlamıştı.

Kadriye tam ortalığı silip süpürüp temizlemişti ki abisinin karısı Seher’i gördü avlunun kapısında. Seher, iki oğlunun ellerinden tutmuş; her zamanki gibi gülümseyerek geliyordu. Akşam yemeğe misafiri vardı Seher’in. Çoluk çocuk hayli kalabalık olacaklardı. Buraya Kadriye ile kocasını da çağırmaya gelmişti. “Gelmişken akşama yapacağı koca tencere dolusu yaprak sarması için asmadan yaprak da toplar, sonra Kadriye ile kendi evine gidip tez elden birlikte sararlar” diye düşünerek sabahın erkeninde Kadriye’nin evinin yolunu tutmuştu.

Önce Kadriye’nin penceresinden üst kat balkona uzanan asma yapraklarından toplayarak başladılar işe. Uçlardaki körpe yapraklardan epeyce topladılar güle eğleşe. Yaprak toplamayı bitirdikten sonra sabah kahvesi içmeye gelmişti sıra.

Kadriye, içi pırıl pırıl kalaylı bakır cezveyi ocağa sürüp, Seher’le kendisine sabah kahvesi hazırlarken üst katın balkonundan postacı yolu gözleyen Karti’ye  seslenerek “kahve içmek isteyip istemediğini” sordu. Karti, Kadriye’yi ikiletmeden kabul etti sabah kahvesini. Kahveyi avluda, asma dallarının altında, Kadriye’nin evinin avluya açılan penceresinin önünde içeceklerdi.

Karti, kahvesini bitirip, kahve fincanını kapatınca iki taze gelin, belki kırk belki kırk yıldan da fazladır Bulgaristan’da bıraktığı kızından haber alamayan yaşlı kadının umudunu fallara bağladığını düşündü.

Ne Kadriye ne de Seher fala inanmazdı. Hem hiç fala bakmışlıkları da yoktu bugüne dek. Ne diyeceklerdi şimdi neredeyse elli yıla yakındır görmediği kızından bir haber alabilmek umuduyla her gün gözü postacının yolunu bekleyen yaşlı kadına. Karti’nin kulağı iyi duymazdı da üstelik. Bağıra çağıra fal baksalar tüm mahalle dinler diye de korkuyordu bir yandan Kadriye. Sonra adları falcıya çıkar, mahallenin fala meraklı kadınları kapısında birikir diye ödü koptu Kadriye’nin, Karti fincanını kapatırken.

 Eski Ankara evleri koca bir avluda olur; avlunun bir köşesinde de çeşme bulunurdu. Falını kapatıp, tutmasını bekleyen Karti, çeşme başına varıp su dolduran kadınlarla laflamaya başladı. 

Seher, su doldurmak için  avludaki çeşmenin başındaki diğer komşu kadınlarla Karti’nin kendilerine sırtı dönük halde sohbete koyulduğunu görünce Kadriye’ye göz etti.

-Sen pencerenin yanına otur, ben içeri geçeyim. Fısıldadıklarımı Karti’ye söylersin. Nasılsa kulakları iyi duymuyor. Benim fısıltımı işitemez o yüzden. Oyunumuzu anlamaz, dedi kıkırdayarak.

Kadriye de kıkırdadı Seher’in söylediklerine. Eğlenceli de bulmadı değil bu oyunu. Yaşlı kadın sevinecek, kendileri de biraz güleceklerdi.

Karti, fala bakmak için kapalı kahve fincanını elinde tutan Kadriye’nin dizi dibine çöküverdi. Kadriye, avluya açılan pencereye yan dönmüş halde fincanı açtı. Gözlerini fincanın dibindeki kalın kahve tortusu ile tüm fincanın iç çeperini kaplamış kahve telvesinde şöyle bir gezdirdi.  

Seher,  içerde pencerenin dibine sinmiş halde bekliyordu kendini göstermeden. Kadriye’nin fincanı açtığını, “Falın da tam tutmuş Karti!” demesiyle anladı. Sessizce gülüyordu pencerenin altında. Bir ara kendini tutamayıp yüksek sesle gülecek gibi olunca, Karti duyacak diye ödü koptu.

Evin içindeki Seher,  dışarıda, avluda pencere kenarındaki Kadriye’ye “Uzun yoldan bir mektubun var. Çok yakında, belki yarına bile kalmaz. Sabah mı desem akşama mı? Sevinçli haber alacaksın. Büyük gözaydının var” diyor, Kadriye de bunları  sanki falda görmüş gibi Karti’ye söylüyordu.

Karti’ye verilecek başka nasıl bir mesaj olabilirdi ki. Yaşlı kadının duymak istediği şey neyse, taze gelinlerin güya falda gördükleri de o olacaktı. Falda mektup çıkmıştı.

Kahveler içilip, Karti falında çıkanların sevinciyle postacının yolunu evinde gözlemek üzere Kadriye’nin evinin penceresi önünde oturdukları tahta sandalyeden kalkıp, çeşme başındaki kadınlara falını anlattı heyecanla. Kadriye fincanları yıkadıktan sonra bebeğini kucaklayıp, Seher ile birlikte akşam yemeği için sarma yapmak üzere avlu kapısından sokağa çıkarken,  kulağına Karti’nin üst kattaki evinin  merdivenlerini tırmandığını anlatan gıcırtı geldi.

İki taze gelin yol boyunca oynadıkları oyunu konuşup, gülüşerek yürüdüler.

Ertesi sabah Kadriye, asma yaprağı koparmak niyetiyle pencereyi aralamıştı ki Karti’nin çığlıklarını duydu. Yaşlı kadın, bir yandan ağlıyor bir yandan gülüyordu sanki. Gözlerinden yaşlar boşanırken öte yandan da sevincinden çocuklar gibi zıplıyordu. Kollarıyla sarıp sarmaladığı sarı kâğıtlara sarılmış birkaç paketi Kadriye’nin penceresinin önüne bırakıverdi.

Karti’nin, “Falın çıktı güzel kızım! Temiz kalpli kızım benim!” dediğini anladı Kadriye tek, onca çığlığın içinden.

Kadriye uzanıp paketleri aldı. Kocası ile bir süre sarı kâğıtlara sarılmış paletlere baktılar. Önce düzgün bir kutu olduğu anlaşılan küçük pakete uzandı Kadriye’nin eli ilk. Sarı kâğıda sarılı paketi  açtı. İçinden çıkan beyaz kutunun üzerindeki kırmızı kurdeleyi çözdü. Kutunun kapağını kaldırınca ışıl ışıl yanıp sönen  gümüş çay kaşıklarını gördü.
*****
Kadriye ve Seher, yaprak sarması yapmak üzere Seher’in evine doğru giderken avludaki kadınlara az önce Kadriye’nin baktığı falı anlatmayı bitiren Karti de kendi evine çıkmış. Karti, Kadriye’nin baktığı falı dinlerken postacının geldiğini ve  bir avlu içindeki iki katlı eski Ankara evlerinden avlunun karşı tarafına düşen üst kattaki kendi evinin eşiğine bir mektup bıraktığını görmemiş. Karti, falda duyduklarıyla mutlu bir şekilde merdivenleri çıkıp kapısının eşiğinde mektubu bulunca sevinçten çılgına dönmüş. Mektubu kaptığı gibi, okuma yazma bilen birine okutmak için paldır küldür hemen avluya inmiş. Okuma yazması olan biri, mektubu yaşlı kadına okumuş bir çırpıda. Az önce falında uzun yoldan mektup çıkan Karti’nin eşiğindeki mektup, onca yıldır görmediği kızındanmış. Kızı, zorlu ve uzun uğraşlardan sonra annesinin izini bulmuş. Yakında kendisi de gelecekmiş Karti’yi görmeye.

Kadriye, her sabah çay kaşığı niyetine kopardığı asma yaprağı elinde, sevinçten kocaman açılmış gözleri gümüş çay kaşıklarında kalakalmışken, kulağına kendisine hayır duası ederek gıcırtılı tahta merdivenleri çıkmakta olan Karti’nin sesi geliyordu. 
(Her türlü hakkı saklıdır)    
        
Acemi Demirci)10.09.2012
Paylaş :

6 Şubat 2013 Çarşamba


'Karti'nin falı' adlı öyküme;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=33020
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

Anlamı ufuklarda saklı cümleler



Elimde İngilizce bir kitap vardı. Şöyle bir bakmak istedim sayfalara. Öylesine bir sayfa açtım. Birkaç kelimelik bir cümleye takıldı gözüm. Birkaç kelime…Ama anlamı birkaç ciltlik bir cümle. O cümlenin esintisi, güneyde zeytin kokulu bir sahile götürdü beni.

Bir keresinde sahildeki banka oturmuş kitap okuyan yaşlıca bir adam görmüştüm. Bir okaliptüs ağacının salkım saçak püsküller gibi lime lime dökülen ince uzun yapraklı dallarının altında, koyu gölgede kitap okuyordu. Oturduğu bankın önünden gelen geçenlerin terliklerinin, şipidiklerinin, anne babalarının önünde şoförcülük oynayan çocukların sürdükleri oyuncak arabaların  seslerini sanki hiç duymuyordu. O an, dünyanın en güzel dantelini andıran  kıyılarından birinde dalmış okurken o yaşlıca adamın elindeki kitaptan başka bir dünyası yoktu.

Ara ara başını kitaptan kaldırıp,  gözlerini denizin üzerinde bir müddet gezdirdikten sonra ufka doğru bakıp düşünceye daldığını görünce “Okuduğu cümle her ne ise onu sindiriyor, beynindeki çarklılar şimdi o cümleyi kelime kelime, anlam anlam, denilenin ötesinde denilmek istenenin ne olduğu bulmak için işliyor” diye geçirmiştim içimden.

Elimdeki kitaptan öylesine açtığım sayfadaki “Everyone wants to be someone” cümlesini okur okumaz o sayfa kaybolmasın diye elimi sayfadan ayırmaz,  aklımda o cümle cirit atarken okuduğu cümlenin anlamını ufuklara bakarak arayan sahilde kitap okuyan yaşlıca adam beliriverdi gözümün önünde. Sanırım, onu ufka bakarak derin derin düşündüren cümleler gibi bir cümleye rast gelmiştim. 

Başımı kaldırıp ufuk aradım uzaklara bakarak, cümleyi sindirmek için. İki blok arasında sıkışıp kalmış gökyüzündeki bulutlardan başka bir şey göremeyince bulutlara   baktım bir süre.

“Everone wants to be someone” cümlesi, sapsade; ama bir o kadar da derin bir cümleydi. “Herkes biri olmak ister” diyordu, yalın ve öz bir halde,  alabildiğine anlaşılır. Herkesin sırrını bir çırpıda ortaya döküveriyordu kolayca. Kem küm etmeden; “hık mık” demeden. Damdan düşer gibi. Olanca açık yürekliliğiyle ortaydaydı herkesin aslında sır gibi saklayıp bu kadar açık açık ortaya dökemediği en ilk isteği.
Uzun, upuzun laflarla bile tam olarak anlatılamayanları damdan düşer gibi söyleyiveren o kısacık cümle  ne kadar da doğruydu. Çok doğruydu hem de. Herkes  isterdi biri olmayı; bir şey olmayı. Kendini biri ya da bir şey hissetmeyi. Doğaldı bu. Herkesin de hakkıydı üstelik. İnsancaydı.

Herkes biri olarak, erkek ya da kız bebek, zengin ya da fakir ailenin yavrusu, esmer ya da sarışın, hem  akıllı hem yetenekli ya da havai ve ne köy olur ondan ne de kasaba dedirten biri olarak doğardı doğmasına da; yine de doğduğu gibi olmak yerine hayal ettiği gibi olmak isterdi insanların çoğu. Sade insanlar prenses olmak ister kimi prensesler de sade bir insan  olmak ister.

Herkes bir şey olmak ister hakikaten de. Zengin olmak ister, başarılı olmak ister, hayalindeki eve kavuşmak ister. Olur da herkes bir şey ya da biri. Gerçekçi olur, hayalperest olur, aklı havada olanlar olur. Olduğu gibi olanlar olur.

Gerçekçi olanları, gerçekler yıkamaz. Surları sağlamdır. Burçları kuvvetlidir. Pektirler, kavidirler. Bir tek gerçekçi olanları öğütemez, gerçeklerin değirmeni.

Gerçeklerden ne kadar uzak olunursa o kadar un ufak olunur. Değirmenin iki değirmi taşı arasında kıyım kıyım kıyılırlar tane tane. Toz olup uçuşurlar boşluğa.

Herkes altın olmak ister ya da elmas. Pırıl pırıl yanıp sönen en değerli taş olmayı ister insanlar. Ufalanıp kum haline gelecek bir kaya parçası olmak yerine. Oysa gümüş de parlar parlamaksa. Altın sarısı olmasa da parlayışı, gümüşi ışıltıyla parlar. Gümüş de değerlidir. Altından çok gümüş sevenler de çoktur. 

İlle atın olmak varsa hayalde, gümüş de olunamıyorsa öyle kolayca; eriyik olur insanlar. Kor kızılı. Yakarlar başta kendilerini erimiş maden gibi.

Altın olmak, gümüşe razı olmak iyi de, ya tenekeler. En büyük gerçek değil midir tenekeler? Teneke de var dünya gerçeğinde. Öylesine de sık rastlanır ki hem. Her yerde vardır. Hem de ucuza. Sorun bazen, tenekenin teneke olduğunu kabul edememesidir. Görmemek için direnmesidir. Boş konuşmalar, nedense hep tenekelere atfedilir.

Demir olmak ne güne duruyor oysa. Altın da, elmas da öyle yatakları zengin madenler değil. Oysa demir, kılıçtır. Oysa demir, ok ucudur. Oysa demir, uğurlusundan naldır. Demir döküm  tek bir nal düşse atın ayağından,  at şahlanamaz. Atları nal yürütür. Demirdendir kılıçlar, çeliktendir. Neyden olursa olsun kılıçlar, savaşlar şöyle dursun kalem olsa da cehaleti yok etse.

Herkes bir şey olmak ister. Biri olmak ister. Gül olmak ister, leylak olmak ister, zambak olmak ister. En gösterişli açan çiçek olmak ister eğer çiçek olunsaydı. En güzel kokanından, en renkli açanından  çiçek olmak ister üstelik.

Yol kenarlarında, kırlarda beyaz beyaz gülen papatya olmayı, yabani çiçek olmayı istemez kimse. Çiğdem olup baharda açmayı istemez. Çiğdem olmayı isteyip de çiğdem olanlar zaten mutlu olur. Kendisiyle bir güzel geçinir, kendiyle kavga etmez. Ele güne de güldürmez kendini.

En has kokulu gül olmak, en baygın kokulu orkide olup açmak isteyenler, deve dikenlerinin de olduğunu unutmuş görünür alabildiğine. Deve dikenlerinin rengi  gibisi var mıdır oysa. Ya şifaları? Devedikeni olmak sadece diken olmak değildir. Bolcasından şifa, kuşlara yuva olmak demektir. Boz çayırlara neşe katan mor bir renk demektir.

Hiç kimse istemez fakir biri olmayı. Zengin olmak istenir istense istense. Ağa olmak istenir, bey olmak istenir. Fakirlik, garipliktir.

Zengin olmak piyangodan da çıkabilir bazen. Bilmem kaç milyonda bir ihtimal de olsa. Bir bilet parasına hem de. Piyango talihlisi olmak istenir bu yüzden. Piyangodan büyük ikramiye çıkar çıkmasına da o zenginlik, zenginlik düşünün bedeli olarak alınan biletlere milyonlarca insan tarafından ödenmiş parayla gelir. Piyango kendisine çıkmayanlar, kendi hayallerini başkalarının yaşayacağı düşünü hiç kurmazlar biletleri alırken.

Denize yükseklerden dökülen ulu bir ırmak olmayı ister herkes. Sonunda yatağından şaşmış, suyu kurumuş bir ırmak olmaktansa, çaymış, dereymiş olmaya rıza akıldan geçmez. Ne zaman sular çekilir nehir kurur, dereye bile öykünme başlar o vakit.  Beyaz köpüklerle çağlayarak akan ulu bir ırmak olmak düşü çoktan unutulmuş halde.

En yüksek dağ olmak ister herkes. Oysa sadece tek bir Everest vardır dünyada. Tek bir Hasan Dağı vardır koca Anadolu’da.

Bir türkü olunsaydı eğer, herkes en yüksek tepelerde çığrılan olmak isterdi. Ama bazı türküler yaylalarda, düzlerde söylenir. Yazılarda yani ovalarda çınlar sadece, yakan tarafından söylenirken. Çobanlar yakar türküleri. Türkü olmak için çobanın da olması şarttır. Türkü olmak da zordur, çoban olmak da.

Herkes önce kendi çobanı olmak varken  baş çoban olmak ister. Kendini güdemeyen iki koyunu nasıl güdecek hiç düşünmez. İlk, okula başlamayla başka çocukların oyunda, ders yapmada, sınıfta parmak kaldırmadaki başkalıklarıyla anlaşılır insanların farklı farklı oldukları. Kendi halini sınıf aynasında görüp, anladığından memnun kalan varsa da kalmayan hayli çoktur daha çocuk yaşta. Sınıfta en çok parmak kaldıran kendisi olamadıysa, istediği tek şey en çok parmak kaldıran olmaktır. Olamayacağını bilse de ister bunu çoğu çocuk. 

Herkes bir şey olmak ister istemesine; ancak en doğrusu kendisi olmayı istemektir. Bunu isteyen o kadar az çıkar ki. Bir şey olanlar da aslında önce kendi olmayı isteyenlerden çıkar. Özgün olurlar, öykünmedikleri için öykünülen olurlar.

Kendisi olmak, olunacak en zor şey gibi görünüyor. Kendisi olabilmek, kendini tanımaktan geçer. Sınırlarını, zayıflıklarını, kırılganlıklarını bilmekten geçer. Ve tabii güçlü yanlarını, onu başkalarından bambaşka kılan yönlerini çoktandır bilmekten geçer.

Herkes ister bir şey olmayı. Olan vardır, olamayan daha çoktur. Olmayanların kimisi kabul eder olan biteni. Kimisi de özdeşleştirme yoluna gider, öyküne öyküne kendini ona benzetmeye çalıştığı  bir şey olmuşlara.

Bir şey, biri olmuşlara ne olur? Hak ettikleri biri ya da bir şey olmuşlarsa hakları verilir “Sezar’ın hakkı Sezar’a” denilerek. Tırnaklarıyla kazıya kazıya kendilerine yol açtıkları anlatılır övgüyle. Dinlemesi en masalsı hayat hikayelerine sahiptirler. Ama tepeden düşme bir şey olmuşlarınsa bir gün tepetaklak olacakları korkusunu gizlemeye çalışmakla geçer hayatları.

Bir şey olmuş; ama cahil kalmışlar en kötüsü de cahil olduklarının farkında bile olmayanlar,   en uzak kalınasılardır. Bir şey olmak,  pek çok konuda en başta da  halden anlamada  cahil olmaksa eğer, hiçbir şey olunamamış demektir.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 13.01.2013, 12:16
Paylaş :

4 Şubat 2013 Pazartesi


"Anlamı ufuklarda saklı cümleler" adlı çalışmam;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=32941
linkinde az önce yayınlandı.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci