1 Mart 2013 Cuma


'Dolu başaklar gibi durabilmek' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=33561&ctgr_id=62

linkinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

28 Şubat 2013 Perşembe

Dut yapraklarına piyano sesi değdiğinde



Yeni taşınmıştı Mehlika buralara. Alt katları tümden iş yerine dönüşmüş cadde üstündeki apartmanlardan birinin ikinci katındaki kiralık daireyi tutmuş; tabelasını da çoktan asmıştı.

Mali müşavirdi Mehlika. Hayli tutunmuştu esnaf arasında, işleri iyiydi. İki yardımcısı, çayını yemeğini yapan, ortalığı düzene sokan bir de orta yaşı geçkince bir kadın çalışanıyla geçerdi işyerinde her günü. Otuzların sonlarındaki Mehlika’nın sanki saklamaya, örtmeye çalıştığı bir güzelliği vardı. Boylu poslu kemikli; ama ince yapısıyla hemen fark ediliyordu. Saçları iri dalgalı ve koyucaydı. Düzgün ve irice burnu, kara gözleri yüzüne anlam katıyordu. Kirpiklerinin gölgesindeki gözlerinde ince bir sızı uyukluyordu. O yüzden kaçamak bakışlarla bakıyordu yeni komşularına. Hüzünlü bakışlarının nedenini bir soran çıksın istemiyordu.  

Mehlika, dışarı işlerini kendi hallederdi. Aslında ansızın beynine saplanırcasına giren düşüncelerden kaçmak isterdi apar topar her kendini dışarı atışında. Apartmana giriş çıkışlarda, merdivende karşılaştığı komşularını tanımaya başlamıştı yavaş yavaş. Gördükleriyle selamlaşıyor, bir iki laf bile ediyordu.


Biten kahvenin yerine yenisini almak için çıkmıştı bu kez Mehlika. Hava, yazın yakın olduğunu müjdeler gibiydi. Üç apartman ötedeki bakkaldan bir kutu şeker ve kahve almış, dönüyordu. Tam apartman bahçe kapısından giriyordu ki arkasında hışırtılar duydu. Dönüp baktı. Elindeki poşetlerle zorlukla yürüyen, hala çok güzel, yaşlı bir hanım nefes nefese kalmış gözüküyordu. Dizlerini çekemediği, güçlükle yürüdüğü belliydi.

Mehlika, daha önce hiç görmediği yaşlı komşusuna gülümseyerek selam verdi. “Müsaade edin size yardım edeyim. Poşetlerinizi ben taşıyayım” demişti ki komşu çocuklar oynadıkları topu bırakıp çok sevdikleri yaşlı teyzelerinin yanına koştular. Çocuklar poşetleri yaşlı teyzelerinin elinden alırken  Mehlika, hızlı hızlı önden yürüyüp ikinci kattaki işyerine çıktı. Çok geçmeden ofis mis gibi kahve kokusuna büründüğünde Mehlika derin düşüncelere dalmıştı.  Aklı seneler öncesine gitti yine. Henüz yirmi dört yaşında olduğu günlere.

*****

İp gibi uzayıp gidiyordu yol. Dümdüz. Çok ilerlerde yolun iki yanı birleşmiş gibi görünüyordu. Hayli erken çıkmışlardı tatil yoluna. Yolculuk için özene bezene azıklar hazırladığından Mehlika geç yatmıştı. Börek yapmıştı. Köfte de hazırlamıştı öğle vakti ekmek arasına koyup yerler diye. Salatalık, domates, biber yıkamıştı. Çay, kahve yapıp termosa koymuştu. Suları bir iki gün önceden soğutmuştu buzdolabında. Gün ağardıktan az sonra yoldaydılar. Bagajı daha geceden yüklemişlerdi.

Mehlika, kocası ve altı aylık bebekleri, ağzına kadar dolu yiyecek sepetleri, çay, kahve ve buz dolu termosları ile evden çıktılar. Mehlika arka koltuktaydı  bebeğiyle.

Birkaç saat sonra yol üstündeki ağaçlık bir yerde mola verdiler. Hala serindi hava. Üstlerine bir şeyler aldılar Temmuz ayının sonu demeden. Yaz da olsa sabahın bu saatlerinde hava üşütüyordu. Mehlika’nın patatesli ve ıspanaklı peynirli börekleriyle adamakıllı kahvaltılarını yaptılar. Bebeğini de doyurdu bu arada Mehlika. Tekrar yola koyulduklarında bebek huysuzlanmıştı. Ağlamaya başladı. Mehlika ne yaptıysa susturamadı küçük oğlanı.

Mehlika, kocasından bebeğinin sevdiği müziği çalmasını istedi. Altı aylık oğlu pek seviyordu bazı müzikleri. Onları duyar duymaz susar, yerinde hoplayıp kaykılmaya başlar, neşeyle gülerdi. Kocası eğilip torpido gözünü açıp, yolda dinlemek üzere oraya tıktığı kasetleri karıştırmaya başladı.  Bir türlü bulamıyordu küçük oğlunun sevdiği müziği. Biraz daha eğildi torpido gözünün arkasına kaçtığını düşündüğü kasede erişebilmek için



Mehlika bundan sonra sadece büyük bir gürültü hatırlıyordu. Acı bir ses. Bir çarpma sesi. Madeni gıcırtılı, çeliğin eğilip bükülme anlarındaki ses gibi  Sonrasını hiç hatırlamıyordu.

Mehlika hastanede gözünü açar açmaz önce bebeğini sonra da kocasını sordu. “İkisinin de iyi” olduklarını söylediler. Bebek  de kocası da gözlem altındaydı.

Mehlika kırıkları kaynayıp, yürüyene kadar kocası ve oğlunu göremedi üç ay boyunca. Üç ay sonra sessizce kalktı yatağından, hastanenin koridorunda gezinmeye başladı. Kocasını ve bebeğini arıyordu oda oda. Onlara özlemle sarılacaktı. Kendi katında yoktular. Hemşireler onu öyle dolaşır görünce yerine götürdüler zorla. Mehlika “Artık yürüyebildiğini, kocası ve çocuğunu görmek istediğini” söyledi. İzin vermediler. Ağladı, izin vermediler. Bağırıp çağırdı. Yine izin vermediler. Kendini kaybetti, ne yaptığını bilmez halde her yere, her şeye saldırdı kocası ve bebeğini görebilmek için. Onu  tanımadığı bir doktorun yanına götürdüler.

O doktor psikiyatr idi. Mehlika’ya kocasının kaza anında, bebeğinin de camdan fırlayarak öldüğünü söylediğinde Mehlika yaşadığına sevinemedi. Gözleri karardı. Dili tutuldu. Sadece sendeledi. Yanındaki hemşireler kollarından tutmasa düşecekti.

Mehlika taburcu olduktan sonra üç beş yıl kendine gelemedi. Kendini suçluyordu. İş yerine hiç uğramadı. Her gün kocası ve bebeğinin mezarındaydı. Deli divane olmuştu.

*****

Kopkoyu kahve telvesine bakarken telveden de koyu, kara düşüncelerle içi sıkılıp yüzü buruştuğu sırada  kulağına bir müzik geldi Mehlika’nın. Sakin, yumuşak, okşar gibi bir müzik duydu. Piyano ile çalınan bir ezgiydi bu. Piyano sesiyle gözlerini kahveden kaldırdı. Yerinden kalkıp, pencereye doğru ilerledi. Apartman bahçesindeki Ayaş’tan gelme dut ağacının koyu yeşil iri yaprakları arasındaki serçeler, Mehlika’yı görünce cikleyerek uçuştu. Kuş sesi ve apartmandan bir yerlerden gelen piyano sesi onu kasvetli düşüncelerinden uzaklaştırdı. Mehlika, parlak dut yapraklarına bakarak dinledi duvarların ötesinden gelen piyano sesini.

Piyanonun sesi, aklını dağıttı, ruhunda esmeye başladı. Öyle ki Mehlika, dinlediği piyanoyu düşünmeye koyuldu Belli ki eskiydi. Eski piyanoların hikayeleri de olurdu mutlak. Muhtemelen ahşabı nakışlı, işli,  siyah bir piyanoydu. Avusturya’dan gelmiş olabilirdi. Hatta Avusturya’dan gelen piyanoların prenslere ait olanları  olduğunu da duymuştu.  Kim bilir kimler çalmıştı bu eski piyanoyu bugüne dek. Hangi zarif parmaklar gezinmişti tuşlarında? Valsler edilmişti belki buralara gelmeden önce görkemli salonlarda bu piyanodan çalınan Vivaldi parçaları eşliğinde. Belki narin bir genç kız aşkından verem olup öldüğü gence duygularını bu tuşlara basarak anlatmaya çalışmıştı. Belki fakir bir piyano öğretmeni zengin ve soylu bir ailenin kızına ders verirken ona aşık olmuş; ama hiçbir zaman aşkını söyleyememişti.  Hatta sevdiği kızın düğününde bu piyanoda düğün bestesini çalmıştı belki. Belki senelerce bir köşede atılı kalmıştı bu piyano yaşlı sahibinin ölümünün ardından. Sonra bir eskiciye satılmış, tozlar altında kalmıştı yeni sahibini beklerken. Bir gün çıkagelen biri bu eski piyanoyu görüp, tozların altındaki siyah gövdesine işlenmiş nakışlara vurulmuştu. Hemen alıp evine getirmiş ve şöminenin karşısına koymuştu. Akşamları çalar söylerlerdi bu piyanoda. Ya da sonradan görmenin teki sırf ”Evimde piyano” var demek için piyanoyu almış ve kızına bir de hoca tutmuştu piyano çalmayı öğrenmesi için. Ama kız ne nota öğrenebilmiş ne de piyanoda en basit parçayı çalabilmişti. Öylece kalakalmıştı şöminenin karşısında. Sonradan görme kadının kocası ara sıra piyanonun ahşaplarının şöminede ne güzel yanacağını söyleyince sanki piyanodan kendiliğinden içli bir sızlanma sesi çıkar olmuştu.




Piyanonun öyküsünü düşünürken piyanodan taşan müzik bir coşkulu bir hüzünlü parçalarla devam ediyordu. Piyanoyu çalan doyamıyordu çalmaya. Mehlika da çalan hiç yorulmasın, o müzik hep gelsin istiyordu. Ruhunun gözyaşlarını dindirmişti piyano sesi bugün. Aklını çelmişti piyanodan gelen müzik. Hep aklında olan, hep kalbinde sızlayan, suçluluk duyduğu, kocası ve bebeğinin ölümüne kendinin sebep olduğunu düşündüren bir başka müziği unutturuvermişti duvarları aşarak gelen, derin derin içe işleyen  piyano sesi.

Mehlika, ertesi gün sabahtan beklemeye koyuldu piyano sesini; ama hala çalmıyordu piyanonun sahibi. Nasıl biriydi acaba? Bir kadın değildi herhalde. Muhtemelen bir müzik öğretmeni ya da bir orkestra sanatçısıydı bu kadar iyi çaldığına göre. Gerçi sanatçılar bu kadar az çalışmıyorlardı bir günde piyano ile. Bu ezgileri çalanın duygulu biri olduğu kesindi. O kadar çok parça biliyordu ki müzik bilgisinin enginliği hemen anlaşılıyordu.

Piyano sesi gelmeyince karşı pastaneden bir şeyler almak için  dışarı çıktı. Biraz kuru pasta alıp döndü. Apartman bahçesinin girişinde dün rastladığı yaşlı hanım ve onun arkadaşı ile karşılaştı. Selam verip hatırlarını sordu. Yaşlı ve sevimli hanım, emekli aylıklarını çekmeye gittiklerini ve dinlene dinlene de döndüklerini söyledi. Aceleyle ayrıldı Mehlika, koşarcasına. O yokken piyano çalıyorsa diye içi içini yiyordu.

Piyano çalmıyordu. Demek hala uyanmamıştı ya da başka işleri vardı piyanonun sahibinin. Çayının yanına biraz kuru pasta aldı, büyücek bir tabakla ortaya  da getirdi. Kocasının hayali, yerini bebeğinin hayaline bırakmıştı ki başını defterlerine gömdü. Hesap kitap işlerine daldı.

Piyanodan inlercesine gelen ilk notayı kalbinde hissetti. Suni teneffüsle hayata dönmüş gibi başını kaldırdı işlerinden. Piyanonun tuşlarına basıyordu o esrarengiz parmaklar. Bugün apayrı parçalar çalıyordu. Ne çok parça biliyordu bu henüz tanımadığı piyanist. Kalkıp pencereye yürüdü. Serçelerin uçuştuğu dut ağacının iri yapraklı dalları arasında gezindi gözleri. İpek böceği gibi hissetti kendini. Kozasında hapis bir ipek böceği. Etrafını koza gibi sımsıkı sarmış büyük bir acının içinde kıvranan bir ipek böceği gibi hissetti kendini.

Ertesi gün sabahtan piyano sesi gelmeyince kendini sokağa attı Mehlika. Birkaç soda, bir kutu kibrit alacaktı. Bakkalda yaşlı komşusu da vardı. O da kahvaltılık almaya gelmişti. Biraz peynir, biraz siyah ve yeşil zeytin aldı yaşlı hanım. Bir de ekmek.

Hala çok güzel, bakımlı ve güngörmüş olduğu belli olan yaşlı komşu gülümseyerek baktı ona. Çok tatlı, su gibi bir sesle;

-Sizi rahatsız etmiyorum ya, dedi.

Mehlika şaşkınlıkla baktı güngörmüş komşusuna.

-Aman efendim. Ne demek. Siz, beni nasıl rahatsız edebilirsiniz ki?

-Gürültü yapmıyorum umarım.

-Gürültü mü?

-Evet.

-Ben gürültü duymuyorum. Ama piyano dinliyorum.

-Eyvah, gördünüz mü rahatsız ediyormuşum işte sizi, deyince Mehlika o büyülü parmakların yaşlı komşusuna ait olduğunu anladı.

-Hayır, hayır. Aksine dört gözle sizin piyano çalmanızı bekliyorum her gün.


-Yakınlarda eşimi kaybettim. Çok bağlıydık birbirimize. Seksen dört yaşındayım. Yirmi dört yaşında evlenmiştik. Atmış sene bir hayat sürdük. Onun yokluğuna alışamıyorum. Ona sağlığında her gün piyano çalardım. Şimdi onun en sevdiği parçaları çalarken o yanımdaymış gibi oluyorum.

Mehlika’nın gözleri doldu. Yirmi dört yaşında biraz da kendi  yüzünden bellediği bir kazada eşi ve altı aylık çocuğunu kaybeden otuzların sonlarındaki Mehlika, yirmi dört yaşında evlenip altmış yıl birlikte yaşadıktan sonra yarısı bellediği eşini kaybeden yaşlı komşusuna sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Halinden çok iyi anladığı bu yaşlı omuzda akıttı kozada gizli gözyaşlarını.

(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 26.02.2013
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 





Paylaş :

27 Şubat 2013 Çarşamba


"Dut yapraklarına piyano sesi değdiğinde" adlı öyküme;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=33505&ctgr_id=30753

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sınav olan çocuğuyla sabır sınavından geçen anne



-Yeni bir test kitabı çıkmış anne.

-Hııı.

-Alara’nın annesi ona almış bir tane.

-Senin sekiz tane var. Ama istersen onu da alırız.

-Kırk liraymış.

-Olsun kızım. Senin geleceğin içinse veririz o kırk lirayı, dokuzuncu test kitabını da alırız.

-Aman annneee. Sen de her dediğime hemen  inanıyorsun. Kırk lira değil. On altı lira sadece.

-O zaman üç tane alırız kızım o kitaptan.

-Üüüüfff anne… Çok sıkıcısın. Gidip test çözeyim bari.

Salata için yeşillikleri yıkadığı mutfak lavabosunun başındaki Nur, son günlerde hiçbir şeyden memnun olmayan hatta her şeyden mutsuz olan kızının arkasından bakarken sessizce kendinin bile duymadığı bir “Üüüfffff” çekti.

Musluğun altında unuttuğu narin kıvırcık yapraklarını yıkayan elleri, bu kış günü soğuk mu soğuk akan suyun altında zonklayınca Nur, ellerini hemen çekti musluğun altından.

Suyu süzülsün diye kıvırcık yapraklarını çelik süzgece bırakırken derin bir düşünce kaplamıştı yine yüzünü. İki ay kalmıştı kızı Duru’nun üniversite sınavına girmesine. Nasıl geçecekti bu iki ay. Sınav heyecanı içindeki Duru, giderek çekilmez oluyordu. Kızının her kaprisine göğüs geren Nur’un dayanacak gücü kalmasa da dişini sıkıyordu elinden geldiğince. Duru, evden bile çıkmaz olmuştu sınava hazırlanmak için. Kızı, ne televizyon izliyor ne arkadaşlarıyla buluşup sinemaya, tiyatroya gidiyor ne de yaşına göre eğlencelere katılıyordu. Mesela o yaşlarda çok sevilen yazın bahçe duvarı üstünde oturup çekirdek çitlemeyi hiç denememişti daha Duru, yaşıtı diğer kızlarla birlikte güle oynaya, çocuksu kaçan şeylere gülerek.

“İki ay kaldı. Sabret, tersleme. Dişini sık” dedi içinden yine kendi kendine Nur.

Duru, testin başına oturamamıştı anlaşılan ki yine mutfağa geldi. Kulağının tekinde müzik çalarının kulaklığı vardı. Takmadığı kulaklık sağa sola sallanırken Nur, sürekli kulaklıkla müzik dinlemekten kızının kulak zarlarının patlayacağından korkuyordu. Duru, buzdolabına yöneldi doğruca. Buzdolabının kapağını açıp rafları tek tek inceledi. Sonra da çömelerek alt rafları eni konu gözden geçirdi. “Yiyecek bir şey mi arıyor” diye merak etse de sormaya cesaret edemedi Nur. Göz ucuyla takip etti kızının hareketlerini.  

Duru, çömeldiği yerden kalkıp bir kez daha raflara bakındı. Üfleyerek kapattı kapağı. Mutfak masasına ilişti bir sandalye çekip. İki kolunu dirsekten kırıp yanaklarına götürdü.

-Aman annneee.

-Söyle kızım.

-Aradığım hiçbir şey yok dolapta. Buzdolabı tamtakır.

Daha dün poşet poşet alışveriş yapmış, aldıklarını dolaba yerleştirmişti Nur. Kafası attı kızından bunu duyunca. Tam ağzını açıp gözünü yumacaktı ki aklına iki ay sonraki üniversite sınavı  geldi. Elinden geldiğince sakin bir sesle,

-Buzdolabında peynir var, zeytin var. Sebze var. Meyve var. Reçeller var yazdan yaptığım. Yumurta var. Yoğurt var. Gazoz var. Ayran var. Soğuk sandviç seversin diye dünden haşladığım tavuk var. Mutfak dolabında da bal var. Bisküvi çeşitleri var. Üç gün önce yaptığım kurabiyeler, kurabiye kutusunda. Daha ne olsun kızım? Başka bir şey istiyorsan söyle yapayım. Ya da babana telefon açalım, gelirken alsın.

-Ne bileyim ben ne istediğimi. Dolabı açınca görürsem o zaman bilirim.

-Neyi görürsen Durucum?

-Bilmiyorum. Görürsem bilirim işte.

-Kızım sen ne istediğini söylemezsen ben nereden bilebilirim senin ne istediğini.

-Sürpriz bir şeyler işte. Aman ne bileyim ben. Dergilerdeki yemek tariflerinde resimleri olan  şeyler gibi.

-Göster kızım o dergideki tarifi, yapayım.

Duru üfleyerek çıktı mutfaktan. Son günlerde avare avare dolanıyordu.  Nur, hiç tanımadığı birine dönmüş kızının bu halini sınav gerilimine veriyordu.

Lahana dolması ağır ağır ocakta pişerken yeşillikler de yıkanmış halde eşi gelince salata yapılmak üzere süzgeçte süzülmekteydi. Salataya eklenecek havuçlarla turp  da bir köşede hazırdı.

Nur, mutfaktaki işini bitirip televizyonun başına gitti. Duru,  televizyonu açmış karşısında oturuyor; ama sanki televizyonu seyretmiyor gibi gözüküyordu gözlerini dikmiş televizyona bakarken.

-Ne izliyorsun kızım?

-Bilmiyorum.

-Bursa değil mi burası? Bak Bursa’yı tanıtıyorlar.

-Anneee..

-Söyle kızım.

-Diyorum ki… Önce Eskişehir’de okusam.

-Eskişehir?

-Evet. Sonra da..

-Sonra da?

-Bursa’ya geçiş yapsam..

-Kızım sen hiç evden dışarı çıkmadın ki. Tek çocuğumuzsun. Bu evde rahatça okursun. Ne gereği var şimdi böyle garip garip şeyler düşünmenin.

-Değişiklik olurdu.

Nur, eğer dizini kırıp çalışmazsa kızının hayatında iki ay sonra gerçekten olacak değişiklileri söylemeye meyletti ki dudaklarını ısırdı, sustu.

-Kolay değildir kızım ev dışında olmak. Sen alışık değilsin öğrenci evlerine, öyle üç beş kişi bir arada kalmaya. Kardeşin olmadığı için tek büyüdün. Hep çok rahattın. Yediğin önünde yemediğin ardında. Bu rahatı bulabileceğini mi sanıyorsun ev dışında?

-Aman annneee. Zaten böyle diyerek beni hayattan yalıttınız. Hayatı tanırım ev dışına çıkarsam, fena mı olur?

-Hayat öyle tanınmaz kızım. Ne zaman geçim derdine düşersin, hayat mücadelesine atılırsın o zaman tanırsın gerçek dünyayı.

-Canım, başımın çaresine bakmayı öğrenirim sizden uzakta.

-Öğrendiklerin yetmiyor mu?

-Hangileri? Biyolojidekiler mi, coğrafyadakiler mi, tarihtekiler mi, fiziktekiler mi? Yetip yetmediğini iki ay sonra göreceğiz anne, derken anne sözcüğünü kızgın kızgın vurgulayarak söylemişti Duru.

-Sınavı kast etmedim kızım. Burada öğrendiklerin yetmiyor mu?

-Yetmez tabii, neden yetsin?

Nur sustu. Ellerini ovuşturdu, ocaktaki lahana sarmasına bakmak bahanesiyle mutfağa kaçtı. Bir iki dakika geçmemişti ki Duru mutfakta belirdi.

-Babama telefon açsak da bir şeyler istesek akşam için.

-Ne isteyeceksen aç kızım babana telefon, söyle.

-Ne istediğimi bilmiyorum.

Nur bundan emindi. Kızı ne istediğini hiç bilmiyordu şu sıralar.

Nur, altı çocuklu bir ailenin kızıydı. Hep ablalarının küçülenlerini giyerek büyümüştü.  Kitapları büyük kardeşlerinin daha önceki senelerde okuduğu, çoğu sayfası yırtılmış kitaplardı. Bu kitaplarla kendisinden sonra da iki küçük kardeşi okuyacaktı.

Pide fırınında usta olan babası, Nur’u çok zor okutmuştu. Yatılı okulu kazanıp hemşire olmuştu Nur. Daha çok uzun seneler çalışabilecekken Duru bu yıl üniversite sınavına gireceği için emekli olmuştu kızının her ihtiyacını hemen giderebilsin diye.

Kendisi altı çocuklu, kocası da beş çocuklu ailelerin evlatları olsalar da tek çocukla yetinmişlerdi. Kızları tek çocuk olsun, her istediği yerine gelsin düşüncesiyle. Kendilerinin büyürken yiyemediklerini, giyemediklerini kızlarına alırken, yedirirken, giydirirken çocukluklarında gözlerinde kalan, mahrum oldukları her şeyden de hınçlarını alır gibiydiler.

Nur, yeni yeni anlıyordu bir gerçeği. Kendi gözünde kalanlar, ağzında gümüş kaşıkla doğan kızı Duru  için çoktan ulaşılmış şeylerdi. Zaten elinin altında olduğundan bunlara özlemi yoktu Duru’nun. Onun hedefledikleri Nur ve kocasının akıl edemedikleri başka şeylerdi. Nur’a göre kendi gençliğindeki bir genci mutlu kılan değerler, kızının zamanında hükümsüzdü. Nur, hala kendi gençliğinin ölçütlerine göre düşünürken, kızının kuşağındaki gençler arasında ölçütler tümden değişmişti. Nur, bunun bocalaması içindeydi. Kendi gençliğinde bir öğrenciyi mutluluktan deli edecek bir kuru boya kalem kutusu, kızı için komikten de öteydi. Onun  istekleri çok farklıydı. Her altı ayda bir cep telefonunu yeni çıkan modelle değiştirmek, falanca marka spor ayakkabısının en pahalısından alıp bir kez giyip arkadaşlarına gösterdikten sonra bir köşeye atıp unutmak gibi.

Kızını isteyerek böyle yetiştirmişti. Onun yaşıtı her anne de aşağı yukarı aynı eğitimle yetiştirmişti çocuklarını. Çocuklar arasında moda olan hiçbir şeyden kızını mahrum bırakmayıp alarak bir de kurslara götürüp, sınav zamanlarında da sınavlara sokarak. Bazen kızı mı sınava girecek iki ay sonra; yoksa kızıyla her Allah’ın günü kendi mi sınav oluyor diye düşünüyor, bir sonuca varamıyordu.

-Anne.. Eskişehir’e gidersem dayımlarda kalırım.

Bunu duyunca yutkundu Nur. Eskişehir’de yaşayan erkek kardeşinin üç çocuğu vardı ve iki odalı bir evde tıkış tıkış yaşıyorlardı. Üç çocuk bir odada kalıyor, aynı odada ders çalışıyorlardı. Kardeşi ve karısı salon boş kalsın da ertesi gün sınavı olan çocuk salonda rahatça ders çalışsın diye her akşam bir komşuya gezmeye gidiyordu. Komşularını bezdirmişlerdi neredeyse bu sık sık tekrarlayan gece oturmalarından. Erkek kardeşinin çocukları sınavlarda başarılı oluyor, güzel güzel  de okuyorlardı o daracık hayatta. Kızının kendine ait bir odası vardı ve daha geçenlerde odasındaki eski eşyalardan usandığı için odasını yeniden döşemişlerdi. Odasında bilgisayarı, kitaplığı, istediği her şey elinin altındaydı Duru’nun. Nur’un Eskişehir’deki kardeşinin çocuklarından büyük oğlanda ikinci el bir cep telefonu bulunurdu sadece. Okulda üç kardeşten birinin başına bir şey gelirse anne ve babasına haber vermesi için.

-Dayınların evi çok küçük ve üç de çocuk var evde biliyorsun.

-Dörtten ne çıkar. Ben de salonda yatar kalkarım.

Nur sustu. Kızı ile konuşamayacaktı daha fazla. İyice zıvanadan çıkmıştı kızının talepleri bugün.

-Hele bir sınava gir de, diyebildi.

Kapının zili çaldı. Daha kocasının gelmesine çok vardı. Gelen yan komşuydu. Dövünüyordu. Ağlıyordu.

Kadıncağızın şeker hastası kayınvalidesi fenalaşmıştı. Ambülans çağırmak için telefon açmıştı; ama ambülans gelene kadar da hemşire olduğundan belki bir şeyler yapar, yardımı dokunur  diye Nur’a gelmişti.

Nur, komşusunun ardından koşturdu. Yaşlı kadın koltuğa yığılıp kalmıştı. Koltuğun yanındaki sehpada da insülün iğnesi duruyordu.

-İğnesini yapmamış herhalde, dedi Nur.

-Yapacaktı, unuttu herhalde kızından telefon gelip uzun uzun konuşurken.

Nur hemen yaşlı kadına iğnesini yaptı. Kadıncağız biraz sonra gözlerini araladı.

Nur, eve geldiğinde kızının yaşındayken artık bir hemşire olacağına haftalar kalmış halini hatırladı. O yaşta meslek sahibi olmuştu. Acil durumlarda ne yapılacağını biliyordu. Hatta çok geçmeden para da kazanıyordu. Para kazandığı için evlenmeye de niyet edebildi iki yıl sonra.  Dört yıl nişanlı kaldı önce okulunu sonra da iki yıl askerliğini bitirmesini beklediği  nişanlısıyla. Nişanlısı askerden dönünce de evlenmişlerdi. İki yıl sonra da anne olmuştu.

Kızı için bir gelecek hayali kuramıyordu Nur. Kızının hangi meslekten olacağı bile belli değildi. Duru, kararsızlığını bırakıp bir meslekte karar kılsa bile bunun gerçekleşip gerçekleşemeyeceği belli değildi.  Lise mezunu olacaktı Duru yakında; üniversiteyi kazanırsa dört yıl daha öğrenciydi. Sonrasını hiç hayal edemiyordu Nur.

Lise mezunu olacaktı yakında böceklerin sindirimini, tek hücreli hayvanların yapısını, dünyanın her yerindeki ovaların, nehirlerin adlarını, cep telefonlarının tüm modellerini, gençliğin giyinip kuşandığı tüm markaları sular seller gibi bilen Duru; ama, demin kapıya gelen komşu evde Nur’u değil de sadece Duru’yu bulsaydı, Duru iğne yapmasını bilmezdi. Deprem olsa ne yapılacağını bilmezdi. Hemen yanı başlarında trafik kazası olsa nasıl ilk yardım yapılacağını bilmezdi. Denizde boğulmakta olan birini görse ne yapacağını bilmezdi yeni çıkan test kitaplarını çok iyi bilen zamane çocuklarından biri olan Duru.
(Her hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 31.01.2013
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci