6 Mart 2013 Çarşamba

Erguvan rengi bir Nisan sabahında,Bahçelievler'de



Dün, Bahçelievler'deydim. Hastane dönüşü. Eski semtimizde. İki sene öncesine kadar oturduğumuz sokaklarda. Nisan'ın son günlerinden birinde.

Nisan, dünyanın en geniş otoparkını andıran Bahçelievler’in yorgun sokaklarını şenlendirmişti. Uzun ve çetin kışın ardından en taze en cılız renkleriyle yapraklar, ağaçların dallarını bezemişti. Yaprakların taptaze yeşili, coşkuyla açmış çiçeklerle gülümsüyordu.

Bu semtin  tüm sokakları gibi araba ile tıklım tıklım dolmuş ve koca bir otoparkı andıran bir sokaktan Bahçelievler'in üst kısımlarına doğru ilerledim. Güngörmüş bu semt, Nisan sabahında çoktan uykudan kalkmıştı.

İstanbul'dan mı getirildiklerini merak ettiğim erguvanlar açmıştı Bahçelievler sokaklarında. Apartmanların bahçe demirlerinden coşkuyla taşan erguvan çiçeklerini, sokaktan geçenler durup seyretmeden geçip gitmiyordu. Kocaman ağaçlara dönüşmüş olanları da vardı erguvanlardan, komşu bahçelerde yeni dikilmiş körpe fidanlar da. Belli ki baharda budanan ana erguvanın dallarından dikilmişti daha genç fidanlar. Erguvanlar bana hep İstanbul'u hatırlatırlar. Bahçelievler bu Nisan sabahı İstanbul’a erguvan rengi selam gönderiyor uzaklardan sanki.

Daha geçen hafta İstanbul'daydık. Fıstık çamı, sarıçam, erguvan ve çınar cenneti bu kentte birkaç tane at kestanesine rastlamıştık. At kestaneleri de Ankara'nın bulvarlarının, caddelerinin vazgeçilmezidir, İstanbul'un erguvanları gibi. Kavurucu Temmuz sıcağına az kala Haziran ayında yolların şemsiyesi gibi çiçek açarlar beyaz ya da koyu pembe. Onların gölgelerinden yürür Ankaralılar yazın. Sokak boyunca dizili yetişkin at kestanesi ağaçlarının çiçeğe durduğunu görünce istanbul’da, Ankara ile İstanbul'un birbirlerine erguvan ve atkestanesi ağacı hediye etmiş iki yakın arkadaş olduğunu düşündüm.

Leylakların da alımda, kokuda hiç kalırı yoktu erguvanlardan Bahçelievler’in sabah mahmuru sokağında. Her bahçede vardı neredeyse dalları çiçek dolu bir leylak ağacı. Bir ana kız, önce doya doya kokladı koyu eflatun leylak çiçeklerini. Sonra da kız, bir dal koparmak için ısrar etti. Annesi çekinir gibi yaptı beni görünce. Yanlarından uzaklaşmıştım ki bir dal çıtırtısı duydum. Kırılır gibi. Leylak kokulu bir çıtırtıydı.

Bahçelievler semti, başkent Ankara'nın şehircilik planlamasına uygun olarak kurulan ilk semtlerindendi daha yeni başkent Ankara’da. Evler ya tek katlı ya da iki katlı olarak yapılmıştı; bahçe içinde ve müstakildi. O yüzden adı Bahçelievler'di.

Kuş sesleriyle uyanırdı Bahçelievler sakinleri o zamanlar. Bahçelerindeki ağaçların altında otururlardı yaz akşamları. Sabah kahvaltıları orada yapılırdı. Oğlanın sünnet düğünü, kızın nişanı, kınası hep evin bahçesinde olurdu. Bahçelerdeki yetişkin ağaçlara konan, yuva yapan kuşların cıvıltısı duyulurdu tek, şimdilerde gün boyu dinlenen araba freni, klaksiyon sesleri yerine.

Biçilen çimlerin, rengarenk güllerin, evin arkasındaki ıhlamur ağaçlarının, kapı önündeki lavantaların ıtırıyla dolar taşardı hava. Bahçe kokardı sokaklar, biçilmiş çim buruculuğuyla.Burcu burcu çiçek kokardı. Ne egzoz kokardı ortalık şimdiki gibi ne de benzin.

Bahçelievler'in üstlerine doğru ilerlerken bir apartmanın köşesine iliştirilmiş soluk, hayli eski bir tabela gördüm. Belli ki kırmızı olan rengi yıllardır üzerine doğan güneşin altında solmuş. Mika görünümlü tabela, keten kumaş gibi renk atmış zamanla. Karın, yağmurun rüzgarın hışmına uğramış. Apartmanın etrafını çevreleyen beton çatlağında bitiveren ağacın yeşillenen dallarının altından sessizce gözükmeye çalışan soluk tabela, yalnız kalmışlık duygusunun tabelası gibi asılı duruyordu.

Tabelayı okumaya çalıştım. “Evim Tuhafiye”

“Ne kadar uzun bir zaman oldu bir tuhafiyeciye rastlamayalı; nicedir tuhafiye tabelası görmedim” diye düşündüm. Yavaşlayıp, özlediğim çok eski bir arkadaşımı görmüşcesine baktım eski tabelaya.
Uzun seneler sonra bir arkadaşınızı gördüğünüzde saçları ağarmış, benzi solmuş olur ya onun, tabela da öyleydi. Yorgundu yıllardır rüzgarda sallanmaktan; dolu tanelerince dövülmekten; yağmurda ıslanıp ıslanıp kurumaktan. Karın, kış boyunca üzerinde buz tutmasından.

Tabelanın hemen altında, küçük bir sektede oturuyordu tuhafiyeci. Elindeki gazeteyi okuyor, ara sıra da gelip geçene göz atıyordu. Tuhafiyeler gibi gazete de kalmamıştı görünürde, elinde gazete okuyan da yoktu işin aslında şimdilerde. Gazeteler yine okunuyordu da, kağıt kokusu duyularak değil. İnternet kullanılarak okunuyordu artık gazeteler.

Gazete okusa da bir gözü yoldaydı tuhafiyecinin. Bir müşteri gelsin de belki de henüz yapamadığı siftahı yapsın diye. Bana şöyle bir baktı o ilk müşteri olup olmadığımı anlamak istercesine.

Tuhafiyeler, biz liseliyken her yerde görmeye alışkın olduğumuz küçük esnafın ekmek kapılarındandı. Hazır elbise, pijama, çorap, gömlek, yelek, hırka gibi şeyler satarlardı. Genellikle bir karıkoca tarafından işletilirlerdi. Altında açıldıkları apartmanın, komşu apartmanların ve o sokakta oturan kadınların, genç kızların uğrak yerleriydi. Alışveriş merkezleri yoktu o zamanlar, tuhafiyeler vardı. Hastaneye yatacaklar oradan pijama alır, öyle yatarlardı. Kısalan pijamalar da oradan yenilenirdi.

Tuhafiye dükkanlarının hemen yanlarındaki dükkan çoklukla bir manifatura dükkanı olurdu. Manifaturacılardan fermuar, iğne iplik, nakış ipliği, düğme, tığ, şiş, çıt çıt, sutaşı, tela gibi şeyler alınırdı. Onları da karıkocalar işletirdi. Manifaturacı karıkocanın okula giden çocukları varsa eğer onlar, okul çıkışı ya da hafta sonlarında anne babalarına yardım ederlerdi küçücük dükkanda.

Mahallenin esnafıydı onlar. Kendi aralarında hep dayanışma gösterirlerdi. Boş kaldıklarında dükkanlarının önündeki sektelere oturup sohbet eder; bazen pulları şaklata şaklata, zara övgüler ya da sitemler yağdıra yağdıra tavla oynar; canları sıkıldıkça birbirleriyle şakalaşırlardı. Koskoca tüm hayatlarını kaplayan küçücük yaşam alanlarıydı o tuhafiye, manifatura, terzi ya da kundura dükkanları. Ömürleri orada geçer giderdi mahalle esnafının. Askerden döndükten sonra borç harç açtıkları dükkanlarında saçlarını ağartır, sakalları o dükkana gelip giden mahallenin gözü önünde aklaşırdı. Oradan kazandıklarıyla dükkan kirasını, ev kirasını, evin de dükkanın da faturalarını öder; çocuklarını büyütür, okuturlardı. Birkaç metrekare dükkanda bir ömür geçer giderdi böyle. O ömrü mahalle bilirdi; mahallenin gelmişini geçmişini, iyisini kötüsünü  de o dükkanlar.

Öğle saatlerinde bir tuhafiye ya da manifaturacıya girerseniz, öğle yemeği için arka tarafta hazırlanan melemen kokusu gelirdi burnunuza. Nadiren komşu esnaf pideciden pide getirtildiği de olurdu, o gün satışlar iyi gitmişse. O zamanda kıymalı pidenin keskin soğan kokusu kaplamış olurdu küçücük dükkanı.

Tüm bunlar gözümün önünde canlandı birden, tuhafiyecinin rengi atmış tabelasına dalıp gitmişken. Kaç zamandır bir tuhafiyeci dükkanı görmediğimden, duraksayıp doya doya bakmak istedim. Dükkan o kadar küçüktü ki kapının hemen dışında, sokakta duran çiçekli, çizgili, puanlı, leopar desenli hazır penye elbiseler asılı askı, dükkanın girişini de küçük cam vitrini de örtmüştü.

Bir sokak ötede yine bir eski arkadaşımı görmüş gibi oldum. “Bahçeli Kundura Tamir Evi” yazan eski tabela, tuhafiye dükkanına arkadaş olmak istercesine yıllara direnmiş, kapanmamıştı. Kundura tamir evine baktım özlemle. Artık “kundura” demek bile kalmamışken kunduracı dükkanı çıkmıştı karşıma. Oysa kundura tamiri yapan ufacık dükkanlar teker teker kapanmış yerlerine geniş, şık, modern, gösterişli lostralar açılmıştı her yerde. Mahalle arasındaki bu küçük, solgun yeşil harflerin uçlarının uzatılıp kıvrılarak yazılmasıyla süslenmiş tabela gibi de değildi tabelaları lostraların. Afiliydi. Cafcaflıydı. Işıklı tabelalardı lostralarınkiler. Kocaman harflerle, ışıl ışıl görünürlerdi bol elektrik harcayarak.

Kundura evlerinin içi meşin kokardı, ayakkabı boyası, cilası kokardı. Kunduracıların üzerinde genellikle meşin bir önlük olurdu, eskice. Siyah renkli. Kalın, geniş tahtadan bir masa başında çalışırdı elleri boya içindeki kundura tamircileri. Kesikler içinde olurdu masaları hep. Kimisi hayli derindi kesiklerin. Bazen üzerine saplı bıçağımsı bir alet de görülürdü, masada. El kadar dükkanlarında pençe yaparlar, ökçe onarırlar, yırtık, sökük tamir ederlerdi gün ışığı solana dek. Kunduracıların alın terlerinin tuzu kururdu kesik, boya lekeli  masada.

Kutularla dolu olurdu masanın üstü, duvardaki raflar. İçleri boy boy çivi dolu. Kahverengi, siyah, bordo, bej, beyaz renkli ayakkabı boyalarının teneke kutularının üzerinde yepyeni bir ayakkabı resmi olurdu illa. Çekiçler duvarda asılıydı.

Cila kutularının yanında ciladan sonra ayakkabıyı parlatacak bezler dururdu. Kundura tamircisi, yenileyip tamir ettiği ayakkabıları parlatmak için cila bezini ayakkabının üzerine gerdirerek yayıp, ayakkabının burnunun iki yanından bezi bir güzel çekiştirerek parlatırdı tamir ettiği ayakkabıları. Kunduracının elinin değdiği ayakkabılar yanardı pırıltıdan. Kunduracının eli de boyadan.

Mahallelinin ayakkabıları sıralanırdı yan yana, vitrin görevi gören camın önünde. Tamire verilen ayakkabılar, hep tek olurdu çalınmasın diye. Tek ayakkabı kimsenin işine yaramazdı çünkü.

Altı köseleydi o zamanlar ayakkabıların. Köseleler delinip, ayakkabının altı açılınca perçine verilirdi kunduracıya. Perçin, biraz pahalıya gelirdi sahibine.

Elleri boya içinde kalırdı kunduracıların. Meşine dönerdi derileri. Duydukları tek parfüm de ayakkabı boyası, cilası kokusu olurdu.

İnsan sarrafı denecek kadar iyi tanırdı mahalle esnafı insanları. Daha dükkanlarından içeri girmeden gözlerine bakınca anlarlardı karşıdan gelenin nasıl biri olduğunu.

Bir de terzi tabelası gördüm, sıvaları dökülmüş, küçük, üç katlı, bazı dairelerinde oturan olmadığı için camları kırık, pencereleri açık bir apartmanın altında. Terzi, dükkanını çoktan kapatmıştı; ama tabelası hala yerindeydi. O çok eski tabelada “Bizim Terzi” yazıyordu. Tanırdım bu terziyi. Pantolonlarımızın paçalarını kısaltırdı okul yıllarımızda. Gündüz dükkanda, gece evinde iğneyle kuyu kazarlardı karısıyla. İğnenin gözüyle kazandıklarıyla üç çocuk okutmuşlardı. Zorluklar içinde okumuş o üç çocuğun her biri de çok başarılı olmuşlardı hayatta.

Ufacık dükkandaki tek eğlenceleri, eski radyoydu terziyle karısının. En çok Yurttan Sesler programını severlerdi. Bir de kanarya vardı, terziye canyoldaşı olarak. Kanarya kafeste hapisti; terzi de bir avuç dükkanında.

Senelerce Bahçelievler'den Kızılay'a inmeden, pantolon dikerek çocuk okutan o terzi, mahallenin yüz akıydı. Çocukların her biri okuyup, mevki sahibi olunca, hepsi de alanlarında isim yapınca; eskiden terziye pantolon diktiren şimdilerde çoktan emekli bir zamanların mahalleli yöneticileri, memurları, terzinin kapısını çalar olmuştu epeydir, kendi çocuklarına bir iş bulması için.

Birkaç sokak sonra pısmış, sinmiş gibi duran artık tek tük kalmış daha ne kadar dayanabileceklerini merak ettiğim bahçe içindeki iki katlı müstakil evlerden gördüm, karşılıklı iki tane. Uzun uzun baktım onlara; çok sevilen ağır hasta bir yakına bakar gibi. Yakında göçeceğini bildiğim bir ulu çınara bakar gibi. “Sokağın tüm eski oturanları, böyle sade, şirin, bahçe içinde, salataya doğranacak maydanozun hemen salata yapmadan önce bahçeden toplandığı evlerini vaktiyle yıkmayıp, apartmana kurban etmemiş olsaydı, belki Londra'da Victoria zamanından kalma evler ile dolu sokağın hevesle, merakla gezildiği gibi Ankara'ya gelen turistlerin de gezecekleri ilk yerlerden biri Bahçelievler'in bahçe içindeki iki katlı eski evlerle dolu sokakları olacaktı” diye düşündüm. Egzoz kokusunun yerine çiçek kokusu solunacaktı; lastik gıcırtısı, fren sesi yerine kuş cıvıltısı duyulacaktı bugün o sokaklarda. Elli belki daha uzun bir zaman önce teker teker yıkılmaya başlanmıştı o bahçeleri kuş cıvıltılı, komşuluğun capcanlı olduğu sokaklardaki evler.

Siyah ve beyaz; gün ve gece rengindeydi zaman. İki renkli zaman, kıyıcıydı. Oysa kendi içinde nasıl da adildi zaman. Biri diğerini yok etmez, kalıcı olarak yerine geçmezdi.

Zaman, mekana kıyıcıydı. Geceden sonra gün doğsa da, gün batımının ardından ay daima çıksa da zamanın kendi akışında; mekanda yiten esnaf, batan dükkanlar yeniden doğmayacaktı. Görülmeyeceklerdi bir daha, bu tek tük tabelaların da inmesinin ardından birkaç yıl sonra. Onlar, zaman gibi iki renge sahip değildi. Aklarını kaybettiklerinde karaya gömüleceklerdi. Günleri bitip, gecenin siyahında temelli yok olup gideceklerdi.

Yerle bir olmuş bahçe içindeki müstakil evlerin yok oluşuyla yitip gitmekte olan mahalle kültürünün son kırıntıları arasından geçerken nasıl olduysa eskiden nasılsa öyle kalmış, hala ayakta; ama aksayan, daha fazla direnmeye nefesleri kalmamış, solgun tabelalarını yenilecek kadar bile güçleri olmayan o küçük; ama değeri büyük dükkanlara, mahallenin en değerli takıları gözüyle baktım. Bu sokaktan bir dahaki geçişimde mahallenin ruhu, gözü kulağı, adres sorulan ilk uğrakları olan o dükkanları yeniden görebileceğimden emin olmadan.

(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 28. 04. 2012






Paylaş :

4 Mart 2013 Pazartesi

‎"Erguvan rengi bir Nisan sabahında, Bahçelievler'de" adlı çalışmama;

http://kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=33617
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci