16 Mart 2013 Cumartesi

Komşuluğun anahtarı bir soğandır bazen



Tir tir titriyor, bir yandan da boncuk boncuk terliyordu o sıcak Temmuz gününde. Böylesine bir yaz gününde ayakları buz kesmişken içi üşüyor, elleri donuyor, kemikleri kırılırcasına ağrıyor, gözleri yanıyordu. Her yanı ağrıyordu, kemikleri sızlıyordu.

İki gündür evdeydi. Evvelsi gün sürünerek,  zorla kalkıp işe gitmiş, doktora gözükmüş ve doktor da hafta sonuna kadar dinlenmesi için rapor vermişti. Kendini sıcak tutacak, sıkı sıkı giyinecek, yataktan çıkmayacaktı. Zaten grip de denilen bu paçavra hastalığında yataktan çıkılması zordu  bir iki gün içinde. 
Bembeyaz saçlı, beyaz bıyıklı yaşlı doktorun sözleri hala kulağındaydı. Kim soğuk algınlığına yakalansa her zaman dediklerini demişti Itır’a da;
-C vitamini. Süt, sütlaç muhallebi. Ayaklarını sıcak, başını serin tut.

Ne annesine ne kayınvalidesine haber verememişti Itır, ateşinin çıktığını, her tarafı kırılırcasına ağrıyarak evde yattığını. Ne Kavaklıdere’de oturan annesi kalkıp Ankara’nın bir ucundaki kızının evine  gelebilirdi ne de  kayınvalidesi  Beştepe’deki evinden çıkıp iki adım atabilirdi. İkisinin de dizleri tutmaz, gözleri görmezdi. Doktorundan saç kesimine her yere Itır kendi götürür getirirdi onları zaten.

İki gündür hasta yattığından  yemek yapamamıştı. Olanı da yiyip bitirmişlerdi. Evde bir kap olsun yemek kalmamıştı. Kocası neredeyse kibrit çakmayı bile bilmezdi. Yine de sadece çorba içmek isteyen Itır’a yoğurtlu çorba yapmak istemiş; ama çorba taşmış, ocak  yoğurt köpüğüne bulanmıştı.

Bir tek çorba istiyordu Itır’ın canı. Ekşice. Sıcak. İçini ısıtacak. Hani hastaları iyileştiren çorbalardan. Tavuk suyuna şehriye ya da tavuk butlu bamya. En basitinden yoğurtlu çorbaya da razıydı. Şöyle üzerine bol naneyle çevrilmiş tereyağı dökülmüşünden. Ya da mercimek çorbası. Eğer yarım saat ayakta durabilse  mercimek çorbası yapardı; ama başını taşıyamıyordu ki ayağa kalksın. “Amaaannn. Çorba olsun da tek ne olursa olsun” diye düşündü.

“Kalkıp ta Ankara’nın bir ucuna taşınacak ne vardı sanki” diye kızdı kendi kendine. Ankara hepten bu taraflara kayar olduğu, eski mahallelerinde park sorunu, trafik sorunu alıp başını gittiğinden beri zorlanarak Bahçelievler’den taşınma kararı vermişlerdi. Sonunda buradaydılar işte.  Daha yeni taşınmışlardı. Altı ay kadar önce. Alıştıkları her şey, herkes eski mahallerinde kalmış, yepyeni, hiç tanımadıkları bir çevreye gelmişlerdi. Çok sevdikleri eski komşuları da geride bıraktıkları arasındaydı.

Buradaki yeni komşularının çoğunu tanıma fırsatı bile bulamamıştı daha Itır. Kendi katlarındaki dairelerden ikisi boştu; dolu olandaki komşusu da memleketindeydi. Karadeniz’deki fındıklığına  gidiyordu yaz aylarında.  Şöyle adamakıllı komşuluk ilişkileri kurulmuş olsa, insanlar birbirlerinin sesini yarım gün duymayınca kapılarını çalıp “Komşu merak ettim, nasılsın” diye sorsalar ne güzel olurdu. Çocukluğunda anneannesinin Aksaray’daki komşularının daha sabahtan birbirlerini yokladıkları gibi birbirlerini yoklasalar ne kadar iyi olurdu. Böyle günlerde nasıl ihtiyaç duyuluyordu bir kapı çalana.

Kapı çalanı yoktu; ama karnı zil çalıyordu. Gurul gurul gurulduyordu midesi. 

Eşi, işe gitmişti. “Mutfak masasına onun için bir kahvaltı tabağı hazırladığını” söylemişti çıkmadan önce. Itır kalktığı zaman yesin diye.

Midesi ezilmeye başladı. Zaten gastriti vardı. Bir an önce bir şeyler yemesi gerekiyordu. Gerekiyordu da nasıl kalkacaktı ayağa. Başını bir taşıyabilse gerisi kolaydı; ama başını yastıktan kaldırır kaldırmaz gözü kararıyor, başı dönüyor, tansiyonu düşermiş gibi oluyordu.

Midesi bir kez daha uzun uzun gurladı. Asitlerin dansını duyabiliyordu. Kalkmalıydı.

Dirsekleri üzerinde şöyle bir doğruldu. Gözleri karardı. Allah'tan arkasındaki yastığı geriye doğru ittirmişti. Sırtını yastığa verdi. Uzun oturur duruma geldi.  Yavaş yavaş kendini toparlayıp kalktı. Son hamle, ayağa kalkmaktı.

 Yavaşça kalktı ayağa. Kalkar kalkmaz başı dönüp gözleri kararınca düşecek gibi hissetti.  Ayakta durmakta zorlanıyordu. Hemen yanındaki konsola abandı. Konsol, gıcırtıyla biraz öteye kaydı. Konsola tutunayım derken sendeledi. Ne var ne yoksa yakınlarında çarptı;  konsolun üzerindeki  kutulardan bazısı yere düştü  pat küt.

Konsolu iki yanından daha sıkı kavradı. Bir adım atıp kapının  kanadını tuttu. Kapının kanadı kendine doğru gelince kapı  kapanıp eli sıkışacak kaygısıyla pervazı tuttu bu kez; ama sendeledi. Kapanmaması için kapıyı geriye iteklerken kapı küt diye arkadaki duvara çarptı.

Sabah sabah büyük bir gürültüyle kalkıp iki adım artabilmişti. Kapının pervazından sonra  duvarlara tutuna tutuna mutfağa geçti. Bu geniş evlerde de yürüme mesafesi uzun oluyordu. Eski küçük, sevimli  evini hatırladı, candan komşularıyla birlikte.

Güç bela mutfaktaki masaya ulaştı. Sandalyeyi ağır ağır çekerken sandalyenin yere sürtünen ayakları  ses çıkardı. Gürültü etmekten de gürültü dinlemekten de hiç haz etmezdi; ama bugün elinde değildi. Ne yapsa, gürültüyle yapıyordu.

Eşinin kendisi için hazırladığı bir tabaktaki ince bir dilim kaşar peyniri, biraz beyaz peynir, üç beş siyah zeytin, haşlanmış yumurta, yanına dilimlenmiş domates ve salatalık dilimleri  ile bir ince yeşil bibere uzun uzun baktı. Yutkundu. Hiç çiğneyecek gücü yoktu bunları. En yumuşağından bir peynir aldı çatalın ucuyla.  Kocaman bir lokmaya dönüştü o ufacık peynir parçası. Zorla yuttu. Ama ikinci dilimi alamadı. Biraz salatalık yedi. Yine paldır küldür oraya buraya çarparak, önüne gelen sandalyeyi itekletip  kaktırarak yatağına döndü. Saat sabahın sekiz buçuğuydu  gözlerini kaparken. Çok geçmeden uykuya daldı.

Kapının ziline uyandı. Uzun uzun çalıyordu zil. Kim olabilirdi ki. Bu saatlerde kendisinin de eşinin de evde olmadıklarını bildiklerinden yakınlarından kimseler gelmezdi. Komşular da bugün evde olduğunu bilmiyordu zaten. Hem komşuların çoğu şu sıralarda işlerinin başında olmalıydılar. En iyisi kapıyı açmamaktı. Ama ya annesi ya da kayınvalidesine bir şey olmuşsa ya onlar taksiye binip gelmişlerse diye düşününce mecburen kalkması gerekti.

Yine ittire kaktıra, neredeyse düşecekmiş gibi kalkıp kapıya gitti. Kapının merceğinden baktı. Alta kat komşusu Gülhan kapıdaydı.


Kalın pamuklu sabahlığının yakasını iyice kavuşturup kapıyı açtı. Komşusunu buyur etti. Gülhan içeri girdi. Gülhan, mutfak kapısından masadaki kahvaltı tabağını görünce Itır’ın kahvaltı yapmakta olduğunu düşünüp doğruca mutfağa geçti ve karşı sandalyeye ilişti.

 -Bu saatte üstten ses gelince merak ettim. Evde olduğunu düşündüm. Ama seslerden korktum da. Düştü mü ne oldu  bir bakayım dedim, diyerek lafa girdi. Sonra da  hala masada duran kahvaltı tabağına bakarak “Kahvaltıdan mı kaldırdım yoksa seni” derken Itır’ın süzgün yüzüne, ayakta duramayan haline dikkat kesilmişti.

-Hasta olmuşun sen, diye devam etti Gülhan.
-Kötü üşütmüşüm. Zaten ortalıkta grip salgını var. Ben de yakalandım, dedi Itır.
-Durma devam et kahvaltına. Bak tabağındakiler hala duruyor.
-Meriç hazırlamış gitmeden; ama yiyemedim. Kaldı.
-Yemeye çalış. Zorla.
-Çiğneyemiyorum. Yutamıyorum da. Çorba içerdim olsaydı sadece.
-Çorba iç o zaman.
-Yapamadım ki. Ayağa kalkamıyorum. Güç bela kalktım şimdi. Her yere çarptım, tosladım. Onu bunu devirdim.
-Ben de sen düştün sandımdı. Demek    başın döndüğünden oraya buraya çarptın. Yoksa sizin en ufak bir sesiniz gelmez alta. Tıkırtınız olmaz. Ben de o gürültüler sayesinde evde olduğunu anladım.

Itır, belli belirsiz gülümsedi. Gülecek hali bile yoktu. Oturduğu yerde başı dönmeye, sandalyede sallanmaya başlayınca  Gülhan  üst komşusuna, ”Sen tekrar yat, ben de gideyim. Dinlen iyice” diyerek evine döndü.

Itır, karnı gurlayarak yatağına yöneldi. Bir çorba ne zenginlikti hastalıkta. Bir çorba ilaçtı. Ama yapacak gücü yoktu. Tek bir kase çorba ne değerliydi şimdi onun için.

Tekrar uykuya dalalı neredeyse iki saat olmuştu. Bir kez daha kapı çaldı. Bu sefer kim olabilirdi ki? Yine aklına annesi ve kayınvalidesine bir şey olmuş olabileceği gelince zar zor kalktı, bir kez daha kapıyı açtı. Karşısında Gülhan vardı yine. Elinde, kapalı kapağından bile taşan buharı mis gibi çorba kokan  bir tencere ile.

-Sana çorba yaptım. Soğumadan hemen iç. İçini ısıtır. Midene bir şeyler girer.
Itır’ın zaten gripten çakmak çakmak olan gözleri duyguyla buğulandı. Hiç beklemediği bu hareket karşısında çok duygulanmıştı.
-Neden zahmet ettin, dedi.
-Ne zahmeti. Sen, biz ilk taşındığımızda bizi açlıktan kurtarmıştın, unuttun mu, diye çıkıştı Gülhan Itır’a.


-Buralarda hala bir koşu gidilebilecek mesafede bakkal çakkal, manav dükkan yok. Sitelerin içinde dükkan ne gezer? İlk taşındığımızda çok masraf etmiştik. Eşyalarımızı taşıyanlara verdik cebimizdeki son parayı da. Cebimiz boş kaldık böylece. Aybaşına daha  dört gün var. Dört gün bekleyecektik para çekebilmek için. O dört gün boyunca da evde ne varsa onunla yetinmemiz gerekiyordu. Evdeki patatesten, havuçtan, mantardan, etli kırmızı biberden türlü yapayım da yemeğimizi çıkarayım demiştim. Ama soğan kalmamış meğer  evde. Bu yemek de soğan olmadan olmaz. Ya evde tek bir soğan dahi  yok diye yemek yapamayacaktım ya da komşudan isteyecektim. Komşumun bir soğanı sayesinde benim ocağım yanacak, tencerem kaynayacak. Daha taşındığımızın  ertesi günü komşuluğa ihtiyacım var soğan nedeniyle. Tek bir komşuyu tanımıyorum. Daha dün taşınmışım, ertesi gün sabahtan hiç tanımadığım, huyunu suyunu bilmediğim komşunun kapısını çalıp soğan ister duruma düşmekten korktum, çok çekindim. Oturup düşündüm karton kolilerin arasında. Sonunda “Sen ne diyorsun Gülhan” dedim kendi kendime. “İlişkiler böyle başlar. Hep bir ilk, bir başlangıç olacak her şeyde. Komşuluksa işte komşuluk. Komşu komşunun külüne muhtaç değil mi Ben de bir soğana muhtacım tam şimdi. Komşuluğu başlatmanın, komşuluk ilişkisini kurmanın daha iyi bir nedeni olabilir mi?  Olmaz” deyip bizim kattaki kapıları çaldım tek tek. Hiç biri açılmadı. Meğer karşı komşu çalışıyormuş, işteymiş o an, öbür iki daire  de boşmuş. Üst katıma bakayım o zaman dedim. Doğruca senin kapını çaldım. Sen, daha ben “soğan“ der demez mutfağa koştun. Hiç açılmamış bir soğan filesini kaptığın gibi yanıma geldin. “Buralarda ha deyince bakkal, market bulunmuyor; biz de yedekli alıyoruz o yüzden her şeyi. Soğanı da yedekli almıştım. İki file var. Birini henüz açtım. Bunu da ödünç veriyormuşum gibi düşünmeyin lütfen açılmamış olduğundan. İyice yerleşmeden belki alışverişe çıkamazsınız. Şu heyheyli günleri bir atlatın o zaman nasıl olsa alışverişe gidersiniz. Bu file o vakte kadar sizin işinizi görür” diyerek elime tutuşturmuştun ben ne kadar tek bir soğan istiyorum diye ısrar etsem de. Dinlemedin beni. Gerçekten de biz bir hafta alışverişe çıkamadık. Yerleştik. Yorulduk. Senin verdiğin o soğanlarla bulgur pilavı, annemin Tokat’tan gönderdiği salamura yaprak ve evdeki pirinçten zeytinyağlı yaprak sarması yaptım da yedik. O sağanlar olmasaydı eğer, o yemekler de olmazdı. Şimdi de sen ayakta duramayacak haldeyken ben sana mercimek çorbası pişirdim. Komşuluk bu. Kim zordaysa, ihtiyacı varsa karşılayabilen onun ihtiyacını karşılar, zorunu giderir.

Itır, şu ana dek  içtiği en lezzetli mercimek çorbası gibi hissettiği o sıcacık çorbayı içerken böyle bir gün yaşattığı için hasta olduğuna neredeyse sevindi.

(Her hakkı saklıdır)

A.Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.03.2013, 10: 32




Paylaş :

13 Mart 2013 Çarşamba


'Komşuluğun anahtarı bir soğandır bazen' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=33772&ctgr_id=30753

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

12 Mart 2013 Salı

Yabancı gelin,Türk babaanne ve oğlanlar



Sadece birkaç günlük kısa gezilere çıkılmış  olsa da ev bark, yer yurt, ana baba, eş dost özlenir o sürede. Bir de uzaklara gidilmişse eğer, sınırlar aşılıp, isimler, renkler, sesler değişmişse tümden,  o bir iki gün, bir iki günden daha uzun geçer. Bir özlem bürür ki yüreği ev kokusundan  tereyağında yakılan  pul biber kokusuna kadar.

Tatlı ile acıyı bir arada yemek gibidir uzaklara yolculuklar. Buralar ve oralardır. Görülecek yeni yerler merak edilir, oralara gidilecek günler dört gözle beklenir, gün bile sayılır. Gidildiğinde göz kulak kesilir insan her ayrıntıyı yakalamak;  ne mimari detayları ne bitki örtüsünü ne de doğanın güzelliklerini ıskalamamak için. Mimari detaylar, mimarları kıskandıracak ayrıntıyla fotoğraflanır. Seneler sonra ucundan kıyısından sanki alçakgönüllü bir belgesel birikimi bile oluşabilir farkında olmadan. Bir köşede yığılı duran onca fotoğraf  ile.


İstanbul’dan yarım saat sonrası başka ellerdir. Başka ellerin doğası da başkalaşır ıradıkça. Nehirler en genişinden, en uzunundan oluverir. Gemiler de gezer gondollar da o uzak nehirlerde. Köprüler seyredilesidir. Taştan, bazen de dantel gibi çelikten.

Yollar da bir farklılaşır. Dolmuşlar görünmez olur; ama tramvaylar, troleybüsler, metrolar, trenler ve bisikletler vızır vızır işler her yanda. Çizgi filmlerden kaçmış hissi uyandıran bembeyaz saçlı, kadit gibi sıska, yaşlı mı yaşlı bir kadın hemen belediye otobüsünün gittiği ana yolun yanında akan bisiklet yolunda gençliğindekinden hızla sürer belki bisikletini. Bakışlarınızı hiç yadırgamaz. Alışmış olmalı uzaklardan gelenlerin ona önce şaşkınlıkla sonra da hayranlıkla bakmasına. Onun gözü sadece yoldadır, başka gözler onda olsa da.

Yalancı bir yağışı vardır oraların. Islaktır sağ sol, her yan; ama öyle şakır şakır yağmur düşmez yere. O ıslaklık ne kadar toz varsa yutar, siler süpürür.

Kanallar ayrı bir görüntüdür. Kanallarda botlar gezer Amsterdam’da, Brugge’de. Seine Nehri’nde  Paris’te. Venedik’te Gondollar yüzer. “Ne çok ulaşım şekli varmış buralarda” diye düşünür insan.

Nehirler üzerindeki uzun köprüleri geçmek bazen sanatsal bir tören haline gelir. İki yanı heykellerle kaplı köprü, nasıl da yakışır o tarihi kente. Prag’a.

Bazı kentler tarihiyle bazısı doğası ve şirinliğiyle öne çıkar uzaklarda. İsviçre, dağları, doğası, inekleri ve Heidi ile Peter’in çığlıklarıyla ünlüdür.

Daha uçak havadayken yeşil bir denizin üstünde yüzüyormuş gibi hisseder camdan bakan yolcular kendilerini Zürih’e inmeden az önce. Bir iki katlı, sivri çatılı evleriyle küçük çiftliklerin göründüğü şirin kasaba seyredilerek inilir Zürih’e.  

Dönüş yolunda, Zürih havaalanından kalkış için altı saat beklemiştik. Bu süre içinde yapılacak tek şey dükkanları gezip vakit geçirmekti. Açıktaki masalara oturup bir şeyler içmek de mümkündü; ama altı saat boyunca bir havaalanının kafesinde oturulamazdı.

Dükkanları gezmeye başladık. Saat dükkanları, çikolata dükkanları, hediyelik eşya dükkanları, çanta dükkanları.

Hangi dükkanın vitrini önünde dursak orada satılan ürünlere işlenmiş beyaz bir çiçek çekti dikkatimi. Çiçekler benim dikkatimi çekmez mi hiç, bir doğa vurgunu olarak. İlk gördüğümde bu çiçeğin öylesine işlenmiş olduğunu düşünmüştüm; ama saatlerin içinde, hediyelik porselen tabakların üzerinde, buzdolabı mıknatıslarında ve en son hatıra olarak almayı düşündüğüm  pirinçten yapılmış  küçük inek çanının bağlı olduğu tamamen nakışlı kadifemsi kumaşın  tümüyle bu çiçekle işlenmiş olması, yetmezmiş gibi çanın ön ve arka yüzlerine de bu çiçeğin resmedildiğini görünce satıcı kıza “bu çiçeğin nerede yetiştiğini ve neden her üründe bu çiçeğin resminin olduğunu” sordum.

Bu beyaz ve güzel çiçek, İsviçre’nin tek endemik bitkisiymiş. Alp Dağları’nda yetişirmiş. Ve o endemik yani sadece İsviçre’de yetişen beyaz çiçek, İsviçre’nin sembolü olmuş. Her şeyin üstüne işlenmiş. Saatlerin kadranlarını süslemiş.

Kıza “benim yurdumda dokuz binden çok  bitki türüne rastlandığını bunlardan üç bininin endemik bitki olduğunu” söyledim. Şaşırarak bana baktı, “hangisini seçtiniz sembol olarak” dedi.

Bu soru biraz açıklama gerektiriyordu.  “İklimin her şehirde aynı olmadığını, aynı bitkinin her yerde yetişemediğini” anlattıktan sonra “bizim sembolümüz laledir” dedim. “Hollandalı mısınız” diye sordu. “Hollanda’ya laleyi hediye eden memlekettenim” dedim.

Bir iki dükkan ötede balık satılıyordu. Vakumlanmış füme balık paketlerinin üzerindeki mavi etiketlerde büyük harflerle yazılmış kocaman  “Balık” yazısını okuyunca etrafıma şöyle bir  baktım. Evet, Zürih havaalanındaydık, Ankara’da değildik.

Orta yaşı geçkince uzun boylu, kısa düz saçları kırçıllanmış satıcı kadına “balık yazısının marka olup olmadığını” sordum. Markaymış. Bu arada füme balık, peynir satan dükkana benim gibi Türk olan bir karıkoca gelmişti. Onlar da üzerinde ‘Balık’ yazan füme balık ile ilgileniyordu. Adam, satıcı kadına “balık sözcüğünün Türkçe’de balık demek olduğunu”  söyledi.

Saçları kırçıllaşmış satıcı kadın başını kaldırıp bakmadı bile bunu duyunca. Zor işitilen bir sesle “biliyorum” dedi sadece.

Çok daha sonraları Hollanda’nın kuzeyinde bazı Türkler’in balık işleriyle uğraştığını ve vakumlanmış balıklar sattıklarını öğrenince İsviçre’de gördüğüm ‘Balık’ marka füme balıkları hatırladım. Belli ki Hollanda’nın kuzeyinden gelmişlerdi o dükkana.

Zürih’ten kalkan uçağımız, İstanbul aktarmasından sonra Ankara’ya indiğinde o insanın içini kabartan eve gelme duygusu tüm coşkunluğu ile kapladı yüreğimi. Geziler güzeldi. Yeni şeyler görmek, balık sözcüğünün ırak yerlerde gurbetçilerce üretilip işlenen  balıklara marka yapıldığını görmek, Alp Dağları’nın yeşilliğini seyretmek güzeldi. Bu güzellikler, dönüşte eve gelmekle  başka bir güzellik kazanıyordu sağ salim gidilip gelinmiş olmakla.

Artık Esenboğa havalimanındaydık. Eve az kalmıştı. Havaalanından kalkan otobüse bir binelim,  Aşti’de inelim, on dakika sonra Bahçelievler’deki evimizin kapısındaydık.

Beklemeksizin otobüse bindik. Sigara içecekler ya da bizim kadar yorgun olmayanlar otobüsün hareketine kadar binmiyor, aşağıda oyalanıyorlardı. Ben de otobüsün bagajına bavulların verilişini izliyordum.

İki küçük oğlan gördüm. Büyük en fazla dört yaşında. Küçük de olsa olsa bir buçuk ya da iki.

İkisi de siyah takım elbiseli. İkisinin de beyaz gömleklerinin yakaları papyonlu. İkisi de sanki birer küçük adam. İkisinin de sarı saçları ıslatılarak yandan taranmış. Mavi gözleri yaramazlık yapamayacak kadar uykulu bakıyor.

“Yabancı çocuklara benziyorlar; ama o yaşta takım elbise giymiş olmaları ne kadar bizden” diye düşünürken çocukların anneleri yanlarına geldi. Çok genç, daha yirmisini yakınlarda geçmiş görünen ufak tefek yabancı bir kadın.  Birazdan babaları da geldi. Kumral, gencecik bir delikanlı. Babadan çok okul tatilinde memleketteki ailesinin yanına giden bir öğrenciyi andırıyor.

Az sonra babaanne de geldi. Türk.  Yeleğinin cebine sokmuş bir elini. El örgüsü bir yelek. Ajurlu. Çocuklara sesleniyor. Anne ve baba bagaja yükleri verirken çocuklara göz kulak oluyor. Türkçe söylese çocuklar tam anlamıyor, anladıkları dili de o kıvıramıyor. El kol hareketleriyle anlatıyor derdini daha çok. İnsan, babaanne ve torunların nasıl anlaştıklarını, nasıl iletişim kurabildiklerini düşünmeden edemiyordu onların halini görünce.

Çocuklar bir iki de zıpladı bavulların etrafında. Ama öyle uzun uzadıya hoplayıp zıplayacak keyifleri yoktu. Yol yormuştu oğlanları, belli.

Bagajlarını verdikten, otobüs muavini “otobüsün az sonra hareket edeceğini ve herkesin binmesini” yüksek sesle bağırdıktan sonra otobüse bindiler.

Ufak tefek sarışın anne, koridorun öbür ucunda benim oturduğum koltuğun komşu koltuğuna oturdu baba ile. Babaanne ve dede de daha arka taraftaki koltuklara yöneldiler. Babaanne yerine gitmeden önce  oğluna, “yorgun olduklarından oğlanların uyumalarının iyi olacağını” söylemeyi de ihmal etmedi.

Oğlanlardan biri annenin göğsüne biri de babanın omzuna başlarını dayar dayamaz gözleri kısılmaya başladı. Yorgunluktan gıkları çıkmıyordu.

Beş on dakikadır başlarını annelerinin ve babalarının göğsüne bastırıp uyuklayan oğlanlar yavaş yavaş gözlerini açmaya başladı şehir trafiğindeki her frende. Bu arada dinlenmiş de olmalıydılar.

Ufak kıpırdanmalar başladı oğlanlarda. Başlarını geriye çevirip, gözleriyle babaanneleri ve dedelerini arıyorlardı. Önce çekingen ve seyrek olan bu hareketler giderek hızlandı ve arttı.

Koridora bakan koltukta oturan genç yabancı anne, papyonlu, takım elbiseli küçük oğlu Samet’i uyutmayı denedi; ama Samet’in uykusu iyiden iyiye kaçmıştı. Anne, onu uyutmak için kucağında sallamaya, Samet de uyumamak için direnmeye başlamıştı. Anlaşılan kızcağız uyanık kalırsa Samet’in yaramazlık yapacağından korkuyor, oğlu uyusun istiyordu. Bu arada kocasıyla İngilizce konuştuğundan İngiliz olduğu anlaşılıyordu.

Babaanne ve dedenin kendi aralarındaki konuşmaları da duyuluyordu arada. Daha memlekete kadar yolları vardı. Ankara otobüs terminali Aşti’de inip Aksaray otobüsüne bineceklerdi. Yer bulabilmeyi umut ediyorlardı. Çocuklar çok yorgun olduğundan onların garajda perişan olmalarını istemiyorlardı.

Aksaray’ın Halvadere köyünün neredeyse tamamı İngiltere’de çalışırdı. Samet’in babaannesi ve dedesinin de Halvadereli olduklarını düşündüm bu yüzden.
Büyük oğlan, ani bir frende gözünü açıp uykusu dağıldıktan birkaç dakika sonra sağına soluna bakındı. Babaannesini göremeyince onu aramaya koyuldu bakışlarıyla. Koridorun öbür ucundaki benim koltuğuma baktı. O an ben de başımı ona çevirince gözgöze geldik. Yakındaki koltuklarda yoktu babaannesi. Yavaş yavaş ve dikkat çekmekten korkarcasına başını koridordan arkaya çevirdi. Gözleri yine aradığını göremedi. Biraz daha cesaretle başını tamamen çevirince nihayet babaannesini gördü. Ona el salladı.

Arkalardan bir kadın sesi duyuldu,
-Samet. Kiss lan kiss. (Samet. Öpücük lan. Öpücük)
Samet, küçük ellerini dudaklarına götürüp gülücükler saçarak babaannesine öpücük gönderdi.

Babaannenin Samet ile melez bir dille iletişim kuruşunu, torunlarıyla anlaşmanın bir yolunu bulmuş olduğunu kulaklarımla duymuştum. Biraz Türkçe biraz İngilizce; ama yine de anlatmıştı derdini babaanne. O an otobüstekilerin çoğunun bu sevimli iletişimi gülerek dinlemekte olduklarını düşündüm.

Annesi ne kadar çabalarsa çabalasın Samet uyumadığı gibi kardeşine de sataşmaya başlamıştı. Kardeşi biraz da şımarıklıktan olacak yalancı bir ağlama tutturdu.

Küçük oğlanın ağlamasına dayanamayan babaannenin sesi bir kez daha duyuldu,
-Samet… Sleep lan. Sleep. (Samet, uyu lan. Uyu.)

İngilizce konuşan annesinin onu kucağında sallamasına, “gözlerini yummasını” söylemesine rağmen gözünü kırpmadan uyanık durmaya çalışan Samet, babaannesinin isteği üzerine başını tekrar annesinin göğsüne dayayıp, gözlerini kapadı. Uyumaya çalışsa da henüz uyumadığı ha bire kırpıp durduğu kirpiklerinden belliydi.
Aksaray’ın Halvadere’sinden, İngiltere’de çalışan babaanne ve dede ile İngiliz gelinleri ve İngiltere’de doğmuş torunlarının anlaşmasına hayran kalmış bir halde kocaman bir tebessümle indim Aşti’de otobüsten. Uzaklarda gördüklerim kadar yakınlarımda gördüklerim de çok güzeldi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.01.2013, 15:52
Paylaş :

10 Mart 2013 Pazar


'Yabancı gelin, Türk babaanne ve oğlanlar' adlı çalışmama,

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=33719
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci