22 Mart 2013 Cuma

'Gelincik yalnızlığı'

adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=33938

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

Acemi Demirci, 22.03.2013
Paylaş :

21 Mart 2013 Perşembe

Kaz kümesindeki masal



Torunları İstanbul’dan gelmişti anneanneleri Leman’ı ziyarete. Elif Asya yedi, Hanzade Aslı dört yaşındaydı. 

İki küçük kız, anneanneleri İstanbul’da yaşayan arkadaşlarından uyumadan önce anneannelerinin onlara anlattığı masalları dinlerlerdi. Biraz da bu yüzden Ankara’ya varır varmaz ilk işleri, erkenden uyumak; ama uyumadan önce de anneannelerinden masal dinlemek olacaktı. Trene bindikleri Haydarpaşa Garı’ndan beri akılları fikirleri dinleyecekleri o güzel masallardaydı. Öyle ki trende yüzlerine güneş vurduğunda tatlı bir uyku bastırsa da gözlerini bile kırpmadılar masal dinlemeden uyumamak için. Çocuk bu ya eğer uyurlarsa,  inince de uykulu olacaklarından ve masallarını dinleyemeden uykuya dalacaklarından korktular.

Anneanneleri onları sevinçle karşıladı, hasretle kucakladı. İpek gibi saçlarını uzun uzun kokladı.

Eve gelip akşam yemeğini yer yemez Elif Asya ve Hanzade Aslı göstere göstere esnemeye başladı. Uykuları gelmesine çok gelmişti hem de; ama bu esneme “Masal isteriz” demenin çocukçasıydı.

Anneanneleri anlamadı önce o esnemelerle anlatılanı. Torunları yol yorgunu ve uykulu diye hemen yataklarını hazır edip onları odalarına götürdü. Anneannesi masal anlatmadan lambayı kapatıp odadan çıkmıştı. Masal dinlemeden uyuyacağını anlayan Hanzade Aslı‘nın dudağı büzüldü. Tam iç çekiyordu ki Elif Asya’nın sesini duydu:
-Anneannecim, bize masal anlatmayacak mısın?

Aceleyle geri döndü Leman; ışığı yaktı. Masal mı istemişti torunları kendisinden?  Ama o masal bilmezdi ki. Ne anlatacaktı onlara şimdi? Aslında bilirdi bilmesine bir tane. Sadece o kadardı bildiği. 1515 yılında Aksaray’ın Yeşilova köyünün kurucusu, Horasan çıkışlı bir Türk Beyi olan atadedesi Mehmet Bey’in torunlarından, Parabaşlılar’dan, masmavi gözlü anneannesi Esme’den küçük bir kızken dinlediği masal geldi aklına. Masal güzeldi güzel olmasına da; çocukluğunun her uykudan öncesinde anneannesinden dinlediği masalı şimdinin çocukları sever miydi acaba? Yüzünde bir tebessümle odaya girdi yeniden. Hanzade Aslı’nın yatağının ayakucuna ilişti. Leman, torunlarını kırmamak için çok seneler önce küçük bir kızken anneannesinden dinlediği o tek masalı anlatmaya koyuldu torunları Elif Asya ve Hanzade Aslı’ya,

*****

Aksaray’ın Yeşilova köyünde yaşardı Ercün ile Cürcün.  İkizdiler. Çok zor bir doğumla doğmuşlardı. Karla kaplı günlerden birinde annelerinin doğum sancısı tuttuğunda babaları ebe kadını getirmek için yola çıkmıştı.  Köyün öbür ucundaki ebe kadının evine zar zor varabilmişti adamcağız, giderek hızlanan tipi yüzünden. Kaşı gözü kar içinde kalmış, saçları buz tutmuştu.

Ebe kadının kapısını ne kadar çaldıysa da açan olmadı. Sonunda komşu kadın seslendi pencereye çıkıp. Öte köyden birileri gelip ebe kadını apar topar doğuma götürmüşlerdi birkaç gün içinde doğum yapması beklenen gebe bir kadın için. Akıllı öte köylüler, ebe kadını misafir edeceklerdi gebe kadın doğurana kadar.

Adamcağız o kış gününde soğuktan çok bu haberden dondu. Ellerini ovuşturup, ceketinin yakasını iyice kavuşturarak evine yöneldi karda güçlükle ilerleyerek. Uzaklardan köyün köpeklerin havlamaları geliyordu. Belli ki kurtlar aç kalmış ve köye inmeye çalışıyordu. Köpekler de peşine düştükleri kurtlara havlıyordu.

Adam, önüne gelen kapıyı çaldı  çoluk çocuklu kim varsa. Karısına yardım etsinler istiyordu. Bir iki komşu ellerinde taslarla, peşkirlerle koşturdular.  Ebe kadına söylenenler de vardı aralarında. Kendi köylerinde akşam sabah doğum yapacak bir gebe varken hiç komşu köye gidilir miydi? Ebe kadın severdi gezmeyi, ağırlanmayı. “Hele bir kutu da enfiye hediye etmişlerse, şöyle burnuna bir çekip hemen razı olmuştur komşu köye birkaç günlüğüne gitmeye” dedi elinde bir deste temiz peşkir tutan kadınlardan biri. “Koşa koşa gitmiştir hem de daha misafirliği duyunca” diye düşündü aceleyle koşturan kadınlar. Kümesteki horozlardan biri kesilirdi böyle ağırlamalarda. Misafirlerini memnun etmek için ne var ne yok çıkarılırdı kayıt damından” Ebe kadın şimdi doya doya misafirliğin tadını çıkarıyordur” dedi elinde tas olan kadın.

Köyün kadınları ellerinden geleni yaptılar hamile kadın için; ama bebek bir türlü doğmuyordu. Telaşlandı kadınlar. Korktular. Epeyce terlediler. Kan ter içinde kaldılar. Sonunda güç bela doğdu bebek. Hemen ardından bir bebek daha doğunca ikiz olduğunu anladılar. İkiz oğlanlar doğmuştu doğmasına sonunda da değil ağlamak sesleri bile çıkmamıştı neredeyse doğduklarında. Ağlamayı andıran cılız bir ses duyuldu ancak. Köyün kadınlarının o kadar bile sesleri çıkamadı korkudan. Belli ki bir şeyler ters gitmekteydi.

İkiz oğlanlara Ercün ve Cürcün adı verildi.  Ercün ve Cürcün hiç yaşıtları gibi olamadılar. Çok iyilerdi; ama bir o kadar da saftılar. Herkes onları kandırabilirdi. Ellerindekini kolayca alırdı. Ercün ve Cürcün yaşıtlarının yanında çok saf kaldıklarından kendilerinden küçüklerle de arkadaş olamadıklarından hep birlikte gezer, nereye gitseler beraber giderlerdi.

Ercün ile Cürcün uzun zamandır görmedikleri dayılarını özlemişti. Dayıları karşı köyde otururdu. Anneleri kurban bayramında kestikleri düveden yaptığı kavurmadan bakır cingile yani bakraca koyup küçük bir testiye de yani bocuta da su doldurup oğullarının ellerine tutuşturdu. Dayılarının köyüne giderken yarı yolda karşılaşacakları Aksaray civarında pelit ağacı denilen koca meşe ağacının gölgesinde azıklarını yermelerini tembihledi sıkı sıkı. 

Ercün ile Cürcün, tek ulaşım aracının at ya da kağnı arabası olduğu dönemlerde ne at arabasıyla ne de atları olmadan, yayan halde yola çıktılar. Bir an önce dayılarının köylerine ulaşabilmek için yaza az kalmış ılık günün güzel esintisinde sevinçle, kelebeklerin peşinden koşarak, dallara konmuş kuşlara dalıp oyalanarak pelit ağacına kadar geldiler.  Pelit ağacının altındaki ak yerine kısaca aa taş dedikleri kocaman beyaz taşın dibine oturup heybelerindeki yufka ekmekleri, soğanı çıkarıp cingildeki kavurmaya katık ettiler. İyice doyduklarında da bocuttaki suyu kana kana içtiler.

Karınları tıka basa doyan Ercün ie Cürcün’e bir ağırlık çöktü. Yatıp uyuyasıları vardı. Ama akşam olmadan dayılarının köyüne varmazlarsa tehlikede olurlardı.  Yola koyulmalıydılar bir an önce.

Ercün de Cürcün de yarısını yediklerinden kalan kavurmanın yarısıyla dolu cingili ve diğer azıklarını taşımak istemiyordu karınları bunca dokuyken. İyisi mi kalanları ağacın altındaki aa taşın dibine gömüp dönüşte yemekti.

Yarısına kadar kavurma dolu bakır cingili aa taşın altına gömüp yeniden yola koyulan Ercün ve Cürcün, hafiften bir türkü tutturmuş giderken yolda iki kişiyle karşılaşınca adamların aç olmalarından korkup, adamlara seslendiler;
-Aa taşın atında kavurma var; sakın yiyip içip kirletmeyin.

Adamlar gülerek birbirlerine bakıp yollarına devam ettiler.
Ercün ile Cürcün, dere kenarındaki kurbağaları ürküterek, çaydaki balıkları seyrederek, tavşanların peşinden koşarak, keklik sürülerini uçurtarak eğleşe  eğleşe dayılarının köyüne geldiklerinde çoktan gün inmiş; idare lambaları, gaz lambaları, kandiller yanmış; dayısının çocukları, annelerinin allı güllü pazen  yüzle sırıdığı yorganlarının altına büzülmüş uykuya dalmışlardı çoktan.


Dayılarının karısı, Ercün ile Cürcün’ü görünce yüzü ekşidi. Bu saf oğlanlardan pek haz etmezdi. En çok da oğlanların başlarındaki bitlerden yılmıştı. Ne zaman ikizler gelse, kendi çocukları da bitlenirdi. Çocuklarının çoktan uyumuş olmasını fırsat bilip “Kendi çocuklarının çoktan uyuduğunu, ikizlere yer kalmadığını; ama kaz kümesinde yatabileceklerini” söyledi yengeleri. Oğlanların ellerine iki yastık birer şilte tutuşturup gecelemek üzere onları kaz kümesine yolladı.

Ahırın en dipteki kısmından genişçe bir yerin bölünmesiyle yapılmış kaz kümesine giren Ercün ile Cürcün, kazları seyre koyuldu. Kazlar, boyunlarını kıvırıp kanatlarını birbirine sürtmekte, gagalarıyla bir diğerinin boynundaki tüyleri havalandırmaktaydı. Ercün, Cürcün’ü dürterek,
-Bu kazlar kaşınıp duruyor, bitlenmişler, dedi.
 -Doğru, diye cevap verdi Cürcün.

Ercün ile Cürcün, elleri olmadığı için kendilerini kaşıyamayıp, bitlerini ayıklayamayan kazların haline çok üzüldü.  Kazlara yardımcı olmaya karar verdiler. Cürcün, avludaki ocakta hala köz halindeki odun ateşi üzerinde cızırdamakta olan  koca bir kazan suyu Ercün’e göstererek,
-Kazları yıkarsak bitleri suda boğulur, dedi sevinçle.

Ercün, Cürcün’ün fikrini çok beğendi.  Kazları yıkarlarsa bitler ölecek ve kazlar da rahata erecekti sonunda.
Ercün ile Cürcün, geçmekte olan ateşin üzerinde hala kaynamakta olan sıcak suya kazları teker teker  batırıp  çıkarmaya koyuldu. Suya giren kazın boynu hemen yana düşüyordu.
-Yıkanmak kazlara çok yaradı. Bak hemen rahatlayıp uyuyakaldılar, dedi Cürcün Ercün’e, boyunları yana düşmüş kazları göstererek. Ercün, keyifle güldü, kazanın etrafındaki   boyunları yanlarına düşmüş kazlara mutlulukla bakarak.  

Sabah, yengeleri oğlanları uyandırmaya geldiğinde kaz kümesinde ne kadar kaz varsa tüyleri ıslak ve ölmüş  halde kazanın çevresinde yatmakta olduklarını görünce kadının aklı başından gitti. Kızgınlıktan çıldırdı adeta. Kaz kümesinin kapısını açtığı gibi oğlanları kollarından tutup dışarı fırlattı. Eline ne geçerse üzerlerine savurdu. Sap saman, odun,  tırpan. Hatta ahırdan kırbacı kaptığı gibi kaçışmakta olan oğlanların ardından koşmaya başladı. Ama can havliyle deliler gibi koşan oğlanlar çoktan yola ulaşmıştı.

Ercün ile Cürcün, yorgun, susuzluktan dilleri kurumuş, karınları zil çalarak  pelit ağacının altındaki aa taşa geldiklerinde  hemen taşın dibini  kazıp,  cingillerini çıkardılar gömdükleri yerden.


Ercün ile Cürcün’ün yolda karşılaşıp “aa taşın altındaki kavurmaya dokunmayın, kirletmeyin” dediği yolcular, pelit ağacının altındaki aa taşa varır varmaz kavurmayı yemek için etrafa göz atmışlar; ama kavurmayı görmeyince taşın üstüne oturup düşünmeye başlamışlar. Adamlardan biri, taşın dibindeki kazılmış taze toprağı fark edince  hemen elleriyle toprağı eşelemiş.  Yarısına kadar kavurma dolu cingili bulur bulmaz esaslı bir ziyafet çekmişler. Ercün ile Cürcün’ün “kirletmeyin” sözü akıllarına gelince de iki adam bir kez daha birbirlerine pis pis bakıp yılışarak çevreden topladıkları ne kadar kuş pisliği, havyan tersi varsa cingilin içine doldurmuşlar. Cingili yeniden gömüp ıslık çala çala keyifle yollarına koyulmuşlar karınları kavurmayla doymuş halde.
Ercün ile Cürcün, pelit ağacının altına gelir gelmez aa taşın altını eşeleyip cingili çıkardı. Karnını doyurmak için  daha ilk lokmasını aldığında Ercün’ün yüzü buruşuverdi.
-Biraz bozulmuş galiba; ama olsun karnımızı doyurur, dedi.
-Biraz bozulmuş; ama yine de yeniliyor, dedi Cürcün.

İkizler bir güzel yiyip bitirdi  iki adamın cingile doldurduğu ne var ne yoksa. Kalkıp yine yola koyuldular karınları doyduktan sonra.

Eve geldiklerinde anneleri, dayılarına yaptıkları ziyaretin bu kadar kısa sürmesinden işkillendi nedense. “Misafirliklerinin  nasıl gittiğini” sordu oğullarına.

-Kazlar bitlenmişti. Ama bizden geçmedi bitler kazlara. Kaşınıp duruyorlardı. Boyunlarını ha bire kanatlarına sürtüyorlardı. Bir kaz, gagasıyla başka bir kazın tüylerini karıştırıyordu. Çok acıdık kazlara bitlendikleri için. Onları yıkadık. Bitlerinden temizlensinler diye. O kadar rahatladılar ki suya girince boyunları yanlarına düşü düşüverdi” der demez anneleri dövünmeye başladı.
-Desenize ne kadar kaz varsa öldürdünüz.

*****

Çocuklar uykuya daldıktan sonra  Leman iliştiği Hanzade Aslı’nın ayakucundan usulca kalkıp odadan çıktı.
Çocuklar dün gece anneanneleri Leman’ın anlattığı Ercün ve Cürcün’ün hikâyesinden o kadar hoşlanmışlar, kıkır kıkır gülüşerek dinlemişlerdi ki masalı, uykuya dalarken bile yüzlerinde gülümseme vardı. Ertesi gün, günün sonunda yine erkenden uyumak istediler. Ercün ve Cürcün kadar güzel bir hikaye bekliyorlardı bu akşam da anneannelerinden.

Bu kez Hanzade Aslı anneannesinin boynuna sarıldı, anneanneleri onları uykudan önce öperken.
-Anneanneciğim bize hangi masalı anlatacaksın bu gece?

Leman, sıkıntıyla düşündü bildiği başka bir masal var mı diye. Anneannesinin bildiği tek masaldı Ercün ile Cürcün.  Geceleri uykudan önce tek bir masal dinleyerek büyümüş bir çocuk olarak Leman, başka masal bilmiyordu. Çocukluğunda her gece aynı masalı dinlese de ertesi gece anneannesi Esme’den masal dinlemek istediğinde Esme yer döşeğinin ayakucuna ilişir, ya cılız mum ışığında ya gaz lambasının soluk alevinde Ercün ile Cürcün’ü bir kez daha anlatmaya koyulurdu en baştan. Her gece dinlenilen bu masalı kendisi de yanında yatan kardeşleri ya da Esme anneanneden masal dinlemek için misafirliğe gelmiş teyze dayı, hala amca çocukları da sanki ilk kez dinliyormuş gibi merakla dinler ve yetmezmiş gibi bir de sorular sorarlardı. Çocukluk işte. Her seferinde eğlenirlerdi o masalı dinlerken. Şimdiki çocuklar hiç o zamanki çocuklara benzemiyordu ama. Hadi şimdi anneannesi Esme’nin tekrar tekrar yaptığı gibi bir kez daha anlatacağı masalı çocuklar dinlemek istemez de yeni bir masal anlatmasını isterlerse ne yapacaktı?

Tedirgince başladı masalı anlatmaya. “Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pire berber iken deve tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Aksaray’ın Yeşilova köyünde Ercün ile Cürcün adında ikiz oğlanlar yaşarmış” der demez Elif Asya ve Hanzade Aslı sevinçle yataklarından fırlayıp ellerini çırparak çığlık çığlığa haykırdılar,
-Yaşasın… Ercün ile Cürcün’ün masalını dinleyeceğiz.

(Her hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 09.03.2013, 22:08
Paylaş :

17 Mart 2013 Pazar


'Kaz kümesindeki masal" adlı çalışmama;
http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=33838

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci