3 Nisan 2013 Çarşamba


‘İnsani bir sarılış:Dostluk’ adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci.
Paylaş :

31 Mart 2013 Pazar


Burada buluştuğum tüm çok değerli öykü, deneme ve anı severlere bir küçük istekte bulunsam;
İki ödül birden aldığım bir yarışın ödül töreni için sadece on iki saatliğine gittiğimiz İstanbul'da, Galata Kulesi'nde, Hazerfan Çelebi'nin resmi önünde.

Nihayet öykü, deneme ve anı üzerine yazılarım ile öykülerimin gerçek yerlerine ait sadece kendi çektiğim fotoğrafları yayınladığım

 www.acemidemirci.blogspot.com 

adlı sitemi beğendim.Böylece sitemin ilk beğeneni de ben oldum.

Beni bu konuda yalnız bırakmaz, facebook'ta arama penceresinde sitemi  aratıp beğeni için acemidemirci.blogspot.com'a tıklarsanız, keyifle okurum beğenileri. 

Destekleriniz en büyük gıdam. Cesaretlendirici tek maya benim için. 



Çok sevgilerimle tüm burada olanlara. 

AYY ya da Acemi Demirci
Paylaş :

Yolun bu yanındaki üç kadın; öte yanındaki üç genç kız




Kocaları  mobilya fabrikası sahibi olan üç kadın, sıkça yaptıkları gibi yine birlikte yemek yiyeceklerdi. Arada bir öğle yemeklerinde bir araya gelir, görüşmeyeli neler yaptıklarını konuşurlar, oğullarının yurtdışında okuduğu paralı üniversitelerden, son Avrupa gezilerinde neler aldıklarından, yeni moda pahalı çantalarından bahsederlerdi. Bugün de öyle olacaktı. Feride saçını boyatacak, Remziye kılık kıyafet bakacak,  Perizat da izlediği bir dizide gördüğü zümrüt yüzükten arayacaktı Tunalı Hilmi Caddesi’nde. İşlerini tamamlayınca da hep gittikleri İnegöl Köftecisi’nde buluşup yemek yiyeceklerdi.

Feride, kuaförden sapsarı saçlarıyla çıktı. Ne yeşil ne mavi renkli, cam gibi parlak ve saydam gözleri daha keskin bakışlı olmuştu kızıldan sarıya çevirdiği saçlarıyla. Pahalı saatine bakıp köfteciye doğru yollandı Feride.

Remziye, içi yeni cicileriyle dolu, üzerlerinde en ünlü markaların isimleri yazılı kocaman kâğıt çantalarını taşımakta zorlanıyordu Tunalı’nın kalabalığında. Aylak aylak caddede dolanan gençlerin, onca para verip aldığı yeni giysileriyle dolu alışveriş çantalarına çarparak yanından geçmelerine kızgınca söylendi. Madem işleri güçleri yoktu ne diye ayakaltında dolaşıp duruyordu bu çocuklar.

Perizat, aradığı yüzüğü bulmuş ve parmağından çıkarmamıştı taktıktan sonra. Sadece yüzükle yetinmemiş gözünün kaldığı pırlantalarla süslü yakut bir takım da almıştı. Yakut takımını, Paris’ten, La Fayet’ten alınma üzeri çok ünlü bir markanın logosu ile desenlenmiş çantasına tıkıştırıp, çantasını çapraz takarak köfteciye doğru ilerlemeye başladı.

Tunalı’nın en işlek köftecisinin hemen kaldırıma bakan masalarından birine oturmuş, caddeden gelip geçeni seyrederek köftelerini yerken bir yandan da sohbet ediyordu üç kadın. Feride, cam gibi gözleriyle tabaktaki köfteleri sayarken içinden de altı köfte ile doyup doyamayacağını hesaplıyordu. En iyisi buralara kadar gelmişken yağlanmış basenlerini düşünmeyip bir porsiyon daha yemekti. Remziye, ne güzel yumulmuş köftelerini yiyordu iştahla. O, bol bol köfte söylemişti kendine, Perizat gibi.

Tam kocaman lokmasını yutacağı sırada Feride’nin saydam gözleri yolun karşısındaki ekmek arası ucuz döner ve soğuk sandviç satan ayaküstü büfeye takıldı. Diğerleri de Feride’nin lokmasını bile yutmayı unutup ısrarla baktığı noktaya bakmaya başladı merak içinde. Boğuk sesli Remziye, kızlardan birini gözüyle işaret ederek,
-Bana, aldığım bunca giysiyi satan kız, şu sağdaki, dedi.
-Ortadaki de benim pedikürlerimi yapan kız, diye geveledi Feride.
-Sondaki kız, deyip sustu Perizat. “Zümrüt yüzüğümle yakut takımlarımı aldığım kuyumcuda gördüm onu” diye devam etti.  Nedense sesi neredeyse duyulmayacak kadar yavaş çıkmıştı Perizat’ın.

Büfeden soğuk sandviç, yanına da ayran alan kızlar da fark etmişlerdi kendilerine çok pahalı geldiği için hiç gidemedikleri köftecideki üç kadını. Onlar da birbirlerinin koluna dürttüler fark ettirmeden. Yolun bu yanında köftecide, üç orta yaş üzeri zengin ve bakımlı kadın, üç genç kız hakkında konuşmaya başlarken caddenin öte yanındaki üç genç kız da, köftecide oturan zengin ve geçkince kadınlar hakkında konuşmaya başladılar.

*****

Feride, her zamanki gibi randevuyla gitmişti kuaföre.  Hep içtiği bitki çayı için sıcak su ve okuduğu dergiler daha o gelmeden çoktan hazır edilmişti bile. Zaten çiçekli şampuan kokusu yayılmış kuaför salonuna bir de lavanta kokusu boca edilmişti Feride seviyor diye. Beyaz teller her gün daha bir arttığından, kızıldan sarıya döndürecekti saçlarını Feride. Dipten çıkan beyazlar fark edilmesin diye. Feride saçlarının rengini almasını beklerken, ayaklarına pedikür yapacaktı manikürcü kız da.

Üç yıl önce Feride’nin sol ayak başparmağına düşen gümüş mücevher kutusu nedeniyle tırnağına kan oturmuş, bir müddet sonra da tırnağı yarısından düşmüştü. Ne yaptıysa tırnağının altında oluşan siyahlığı geçirememiş, bir daha eski haline dönmemişti sol ayak başparmağı. Zaten kaba saba ayakları olduğunu düşünür, yazın gelmesiyle telaşa kapılırdı ayaklarını açıkta bırakacak ayakkabılar, sandaletler nedeniyle. Taraklı ve büyük ayaklarını göstermek istemezken bir de başparmağının tırnağı ne hale gelmişti. Allah’tan sürekli pedikür yaptırıp, oje sürdüğü için kimse farkına varmamıştı ayak tırnağının halinin.

Manikürcü kız, saygılı ve ürkek bir tavırla yaklaştı yanına. Feride’nin saydam bakışlarından ürkmüştü nedense. Onun neredeyse renksiz denecek, adeta cam gibi gözlerine bakınca ürperdi kız. İçinde manikür takımları, pamuklar olan sepetini usulca bir kenara bıraktı.  Yere çömeldi. Elindeki ılık su dolu küçük plastik leğene kadının ayaklarını yerleştirdi. Feride, bir müddet ayakları ılık suda böyle bekleyecekti.

Feride dergilere bakarken manikürcü kız, onun topuk ve tırnak kenarı etlerinin ılık suda yumuşamasını bekliyordu. Ayakta. Dikilip duruyordu kadının az ötesinde. Bu arada sık sık istediği bir şey olup olmadığını soruyordu Feride’ye. Başını dergiden kaldırdığı sıra  Feride’nin camı andıran gözleri, kızın ucuz ve sıradan sandaletinden gözüken ayaklarına takıldı. İncecik ayakları vardı kızın. Parmaklarına oje sürmemişti bile. Tırnakları gayet sağlıklı ve güzel görünüyordu. Sanki Roma’da gördüğü kadın heykellerinin ayaklarına benziyordu pedikürcü kızın ayağı. Farkında olmadan suyun içindeki ayaklarını saklamaya çalıştı Feride. Ne kadar isterdi pedikürcü kızın ayakları gibi ayaklara sahip olmayı. Zengindi, her şeyi alabiliyordu; ama ayaklarını güzelleştiremiyordu bir türlü. Burnunu, göz kenarlarını estetik ameliyatla düzeltmişti; ama ayakları için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Feride, kızı gizliden gizliye kıskandığını hissetti. Neredeyse şeffaf gözlerini yeniden dergisine çevirse de aklı kızın ayaklarında kalmıştı.

Sessizce bir köşede duran pedikürcü kız, Feride’ye bakmasa da aklı ondaydı. Henüz işe başladığından sık sık buraya uğrayan Feride’yi yeni görüyordu.  En pahalısından giysiler giymişti kadın. Kuaför salonuna girince çıkarıp, kutusuna yerleştirdikten sonra çantasına koyduğu güneş gözlüğü, kızın birkaç aylığına bedeldi. Çantası,  saati en pahalı, en bilinen markalardandı.

Her gün birilerinin ayakları dibine çöker ve onların topukları, tırnakları ile uğraşır dururdu kız. Kiminin tırnakları kirli olur, midesini kaldırırdı. Kimininki de nasırlı ya da mantarlı olurdu. Tek tek uğraşırdı manikürcü kız bunlarla. Çoğunlukla çok da az bahşiş aldığı pedikürü yaparken hayaller de kurardı. En büyük hayali bir gün kendisinin Feride’nin yerine oturması ve ayakları dibine çökmüş manikürcü kızın, ılık suda yumuşamış topuklarıyla tırnak kenarındaki fazla derilerle uğraşmasıydı. Başka bir mutluluk düşünemiyordu o anı yaşamanın dışında. O anı yaşaması da bu kadın kadar olmasa da zengin olmasıyla gerçekleşebilirdi tek. Yani zengin bir koca bulması gerekti. Babası zengin olmadığına göre tek umut zengin kocaydı. Manikürcü kız, “Bir gün Feride’nin yerinde oturup moda, dekorasyon, gezi, kadın dergilerine bakarken kendi ayaklarının pedikürü yapılsın” diye dua ediyordu yatmadan önce. Bir de bahşişi bol tutacaktı pedikür yapan kızlara. Bir gün Feride’nin yerine oturduğunda.

Dün gittiği doktorunun “Yine çok kilo almışın” dediği, diyetisyeninin verdiği listeye uymadığını anında anladığı Remziye,  pahalı mağazadan içeri dalarken vitrindeki iki giysiyi almayı çoktan kafasına koymuştu. Daha kapıdan girerken kapının hemen yanında bekleyen incecik, narin,  dal gibi uzun bir kız, güler yüzle yanına geldi. Mağazanın diğer çalışanları gibi o da siyah pantolon, beyaz bluz giymişti. Remziye, kızın yanında bodur ve şişman kaldığını düşündü. Canı çok sıkıldı.

Kıza vitrinde görüp beğendiği giysileri gösterdi. Kız, onlardan Remziye için de çıkardı. Giysilerden birinin Remziye’ye göre bedeni yapılmamıştı. Kız, utana sıkıla söyledi bunu Remziye’ye, bin bir dereden su getirerek. Remziye, en beğendiği giysinin kendine göre bedeni bulunmadığını işitince, gıptayla baktı kıza. Ne kadar inceydi satıcı kız. Nasıl da selvi boyluydu. Kıza imrendi Remziye. Yutkundu, bir kez daha kıza baktı. Hayatında hiç bu kız gibi incecik, uzun boylu olmamıştı. Çocukluğundan beri kısa ve şişmandı. Nasıl isterdi bu satıcı kız gibi zayıf olmayı. Boylu ve narin olmayı. Ama olamıyordu. En pahalı giysileri alıyordu ancak bu zayıf, alımlı, ince uzun kızın üzerinde duran şu basit siyah pantolon ve beyaz bluz kadar bile durmuyordu o pahalı ve en iyi marka giysiler kendi üzerinde. Üstelik sesi de boğuktu, kulakları tırmalardı. Zengin babası ne yaptıysa Remziye’yi zayıflatamamıştı; ama onu hukuk fakültesinden yeni mezun, zayıf, uzun boylu, yakışıklı bir gençle evlendirmişti. Satıcı kıza bir kez daha özenerek baktı Remziye. Gizli gizli bu kızı kıskandığını fark edince utandı.

Remziye’ye bol kesimli bluzlar göstermeye başlayan kız, güler yüzünün ardında düşüncelere daldı. Her gün bu siyah düz pantolon ve dümdüz beyaz bluzu giyerdi sabahtan akşama kadar. Akşamları da eve dönmeden önce kot pantolonuyla birkaç bluzundan birini giyer çıkardı işten. Uzaktaki mahallesine gidecek otobüse binmek üzere Kızılay’a doğru hızlı hızlı yürümeye başlamadan önce.

Çok zengin olduğu her halinden belli bu kısa boylu, tombul kadın gibi böyle bir mağazaya alışveriş için gelebilmeyi hatta bu mağazaya gelip her giysiyi denemeyi ne çok isterdi kız. Denenen giysileri buruşturup cam tezgâhlardan birinin üzerine fırlatırken, satıcı kızın bunları teker teker toplayıp, katlayacağını ya da tek tek her defasında askılarına asacağını hiç düşünmeden denemek isterdi giysileri. Sonra da bu kadının da az sonra yapacağı, diğer zengin kadınların da hep yaptığı gibi belki de bazılarını hiç giymeyeceği yarım düzine giysi alıp, el ayak öpülerek uğurlanmayı nasıl isterdi. Hem aldıklarının kendine çok yakışacağından da emindi. 

Bir gün bu mağazaya müşteri olarak gelebilmesi için zengin olması gerekti. Babası zengin değildi. Bir küçük esnafın kızıydı o. Olsa olsa zengin bir koca sayesinde buralardan karton çantalar dolusu alışveriş yapabilirdi. Bir zengin koca bulmak hiç kolay bir iş değildi. Bir keresinde kendisini beğenen oldukça varlıklı bir gençle neredeyse sözlenecekti ancak gencin bu mağazadan giyinen annesi karşı çıkmış ve oğlunu zengin bir arkadaşının kızıyla tanıştırmıştı. Üç aya kalmadan da evlendirmişti oğlunu o kızla. Ah neredeydi o günler; satıcı olarak çalıştığı bu lüks giyim mağazasına müşteri olarak geleceği o günler. Yine de umudu vardı içinde bir gün o günleri göreceğine dair.

Bir kez daha zengin olduğu her halinden belli olan Remziye’ye baktı özenerek. Remziye de çıkmadan önce kıza baktı, içini çekerek. Gençliğine, zarifliğine, boyuna posuna, inceliğine imrenerek.

Perizat, kuyumcuya girdiğinde terlemiş ve susamıştı. Kuyumcu, eski müşterisi Perizat içeri girer girmez hemen soğuk bir şey içip içmek istemediğini sordu. “Meyveli bir soda” dedi Perizat. Bir de su istedi ayrıca. Kuyumcunun çırağı, hemen yandaki kafeye telefon açtı. Bir meyveli soda ile su siparişi verdi acelesinden. Daha iki dakika geçmeden siyah keten pantolonlu, siyah penyeli, boynunda askıyla tutturulmuş, dizlerinin altına kadar inen uzun bordo önlüklü bir kız çıkageldi. Elindeki tepside taşıdığı meyveli soda ve su ile.

Kız, tepsidekileri Perizat’ın oturduğu koltuğun yanındaki sehpaya bırakırken Perizat içeceklerin ne kadar tuttuğunu sordu. Kuyumcu hemen atılıp “Aman efendim, o ne demek, bunlar ikramımızdır” dese de, onca ısrar etse de Perizat, hesabı kendi ödemekte diretince adamcağız “Nasıl isterseniz Perizat Hanım, bizi mahcup ettiniz” diyerek geriye çekildi.

Perizat, bir soda ve bir su için timsah derisi cüzdanından yüz lira çıkarıp, kıza verdi. Kız, “Kafeye gidip, parayı bozdurup geleceğini” söyleyerek kuyumcudan ayrıldı.

Az sonra kız,  elinde paralarla geri geldi.  Yüz liranın üstünü sayarak Perizat’ın avucuna bırakıp işine döndü.

Perizat,  kızın ardından avucundaki yüz liranın üstünü birkaç kez saydı. Sonra da “Bu para az. Kız bana paranın üstünü noksan getirmiş” diyerek kafede çalışan kızı çağırttı. Kız, çekine çekine kuyumcuya girdi. Perizat, kıza ters ters baktıktan sonra “Paranın üstü eksik” diye çıkışarak avucunu kızın yüzüne doğru hışımla uzattı. Kız, sadece göz ucuyla Perizat’ın avucundaki paralara şöyle bir bakıp “Yüz liranın üstünün eksik olmadığını” söyledi, gayet kendinden emin şekilde.

Perizat, soda ve suyun fiyatını parmaklarını kullanarak topluyor, elde ettiği toplamı da aklından yüz liradan çıkarınca bulduğu rakam, avucundaki paraya denk düşmüyordu. Kız, müsaade isteyerek soda ve suyun fiyatlarını anında kafasından topladı. Sonra onları yüz liradan çıkardı kafasından yaptığı hesapla. Perizat’ın avucundaki para üstünü müsaade isteyerek saydı. Hesabı doğruydu. Kızın hesapladığı para üstü ile Perizat’ın avucundaki para denkti.

Kuyumcu adam,  bir köşede kızarmış bozarmış halde ellerini ovuşturup dudaklarını ısırarak seyrediyordu eski ve hatırlı müşterisiyle yan kafede çalışan kızın hesaplarını. Sanki bir şey söylemek istermiş de söyleyemediğinden yutkunurmuş gibi bir hali vardı.

Perizat, kızın hesabına itiraz etti. İlle de kendi hesabı doğruydu. Kız, ışıl ışıl gözleriyle Perizat’a bir bakış atıp ok gibi fırladı. Hemen ardından şimşek gibi elinde hesap makinesiyle yeniden kuyumcuya geldi. Hesap makinesini açıp, soda ve suyun parasını topladı. Sonra da o toplamı yüzden çıkardı. Hesap makinesinde yazan sayı, Perizat’ın avucundaki paranın miktarı kadardı. Perizat, boş gözlerle hesap makinesine bakarken kıza bir “Kusura bakmayın” bile demeyi akıl edemedi. Kız, hiç aldırış etmiyor gibiydi uğradığı muameleye. Sadece muzip bir gülümse iyice yayılmıştı yüzüne. Gözü, Perizat’ın parmağında evirip çevirdiği zümrüt yüzüğe takılı halde.

Kız “Hesap tamamsa işime döneyim” derken, kuyumcu adam kıza,
-İş bulma çalışmaların nasıl gidiyor, diye sordu.
-Hiç kimse yeni mezun bir fizik mühendisine iş vermek istemiyor. Kafeden emekli olacağım bu gidişle, diye cevap verirken Perizat’ın yüzünün kıpkırmızı olduğunu herkes gördü.

*****
Bir an önce işlerine dönmek için soğuk sandviçlerini ayranlarıyla ayaküstü atıştıran üç kız, köftecideki üç kadını birbirine göstererek kıkırdaşıyordu.
-Şu camgözlü kadının ayakları beni çok uğraştırdı. Ayaklarının olduğundan apayrı bir hale gelmesini bekliyor. Bu da benim elimden gelmez. Ayak başparmağının tırnağı ile uğraşırken iki müşterimin randevusu aksadı. Onlardan da çok söz işittim. Elimden geleni yaptım; ama kadın yine de memnun kalmadı, dedi manikürcü kız.

-Şişman ve kısa olmasına aldırmadan en dar kesimlerdeki giysileri denemek istiyor şu kadın, diyerek Remziye’yi işaret etti göz ucuyla, mağazadaki satıcı kız. Beğendiği bluzların iki yanı kavuşmuyor, etekler dar geliyor. Ona göre beden olmadığını nasıl anlatacağımı şaşırdım. Ikınıp sıkıldım; ama sonunda yarım düzine kıyafet sattım. 

Bordo önlüklü kız, arkadaşlarını dinledikten sonra usul usul konuşmaya başladı muzip gülümsemesi yitmiş halde.
-Ah, ben nasıl akla karayı seçtim şu üçüncüsüne bir soda ile bir suyun toplamının yüzden çıkınca ne kalacağını anlatana kadar. Çok paralı; ama çok kafasız bir kadın.  Çok pahalı kocaman zümrüt taşlı bir yüzükle yakutlu, pırlantalı bir takım aldı. Kredi kartıyla tabii. Hesap kitap yapmadan. Ama bir soda ve suyu cüzdanındaki parayla alırken hesapta şaştı kaldı.

Kızlar bunları konuşurken kadınlar da son köftelerini bitirmiş, kalkmaya hazırlanıyorlardı. Her birinin aklından neredeyse aynı şeyler geçiyordu birbirinden habersiz;
Para ile çantalar dolusu şeyler alınabiliyordu; ama alınamayacak şeyler de vardı. Allah vergisi şeylerdi bunlar. Boy postan tut da tıkır tıkır hesap makinesi gibi çalışan kafalara kadar.

(Her hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 13.09.2012



Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci