18 Nisan 2013 Perşembe


'Gökkuşağına boyanmış tezgahlar' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=34589
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

17 Nisan 2013 Çarşamba

Ansızın nal sesi



Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde yedi yıl çarpışmış, köyün ağalarından biri belki de birincisi, varlık içinde yüzen Kadir Ağa, hiç kimseye benzemezdi.  Huyu suyu kendinceydi. Ağaydı ağa olmasına; ama pintinin önde gideniydi. Borç harç vermezdi kimselere; ama kapısını her çalanı yedirir içirir, karnını doyururdu. Hem de her gün.
 
Kadir Ağa’nın sofrasından misafir eksik olmazdı. Her gün, her öğün bir kuş sütünün eksik olduğu sofrası kurulup, geleni gideni üç öğün ağırlamazsa ağalığına halel geldiğini düşünürdü. Ağalığın şanındandı sofralar kurup, geleni gideni ağırlayıp doyurmak. Kadir Ağa da ağalığının hakkını fazlasıyla veriyordu bu konuda.

Karısı Nazende,  çocuklara bakmaktan, geleni gideni doyurup ağırlamaktan usanmıştı eni konu. Evinde şöyle gerine gerine dolanamıyor, ayaklarını uzatıp oturamıyordu. Çevresinde fır dönen onca çalışanları vardı; ama hiçbir iş evin hanımı olmadan kotarılamıyordu yine de. Başını dinleyemiyordu Nazende bir gün olsun. Gelenin gidenin dedikodusundan, derdini dinlemekten de yılmıştı. Evi her gün dolup taşıyordu, o da pişirip taşırıyordu.

Kadıncağız gece gündüz Kadir Ağa’nın şanı için koştururken hastalanıp öldü. Geride altı çocuğuyla bir de artık kendi işlerini yapamayacak kadar hasta ve yaşlı olduklarından Kadir Ağa’nın kendi  yanlarında yaşamalarını istediği anasıyla babası kalmıştı.

Kadir Ağa, birkaç yıl içinde ikinci kez evlendi.

İkinci karısı Selime, misafir sevmiyordu. Her gün her gün evin sabahtan akşama kadar gelip gidenle dolup taşmasına, her gelene yemek çıkarılıp, kahveler yapılmasına dayanamadı. Yüzünü asıp bir köşeye çekildi. Kadir Ağa ikinci karısı Selime’yi daha evleneli beş yıl olmamışken boşadı.

Üç çocuk da Selime’den kaldı.

Kadir Ağa’nın üçüncü karısı sessiz, içine kapanık, güzel, gençten bir kadındı. Nişanlısı öldüğü için epeyce evlenmemiş, sonra da yaşı geçmek üzere olduğundan onu isteyen çıkmamıştı. Kadir Ağa’nın Gülbeyaz’ı istediğini gören babası, hiç ikiletmeden kızını Ağa’ya vermişti.

Narin yapılı, incecik Gülbeyaz, dokuz çocuklu, ordu gibi çalışanlı,  bir de Kadir Ağa’nın ilk karısının ana babasının da yaşadığı, her an misafirle dolup taşan bir eve gelin olunca iyice içine kapandı.  Daha bir zayıflayıp solmaya başladı günden güne. Gülbeyaz’ın annesi, ablaları, yengeleri, komşuları hemen fark ettiler durumu.
-Ağa evi orası. Tek kuş sütünün eksik olduğu sofralar kuruluyor günde kaç kez. Pilavına yakılan tereyağının kokusu bizim eve kadar geliyor. Kaymak, pekmez, bal hiç eslik olmaz o sofralardan. Öyle bir evin hanımıyken, o evde böyle sofralar kurulurken sen nasıl oluyor da gün geçtikçe daha da sıskalaşıyorsun? Bir derdin mi var yoksa içine atıp bize söylemediğin, diye Gülbeyaz’ı sıkıştırdılar.

Gülbeyaz, mırın kırın etti. Kem küm etti. Eveledi geveledi. Sonunda annesinin ısrarıyla,
-Öyle çok gelen giden var ki eve. Dokuz çocuk, ilk karısının anasıyla babası yetmezmiş gibi bir de onca misafirle dolup taşıyor her Allah’ın günü ev. Her öğün sini sini ağa sofrası kuruluyor gelene gidene baklavalı  börekli. Sofrada hizmet istiyor her bir konuk. Biten kapları toplamak, koşturup biten ekmeğin yerine kayıtdamından yufka ekmek getirmek, boşalan testileri doldurmak, boşalan turşu sahanına yeniden turşu koymak için bir içeri bir dışarı girip çıkarken oturup bir sokum çalamıyorum ki sahana, diyebildi.


Annesi, kızının neden zayıfladığını hemen anladı. Gülbeyaz’ı dinleyen dayılarının karıları hemen dudaklarını büzdü.

Üzeri çoklukla siyah renkle resmedilmiş geyik, üzüm salkımı, asma yaprağı, çiçek desenleri ile bezeli, yere serilmiş beyaz sofra bezlerinin üstüne kurulan büyük tahta sinilerde yenirdi yemekler o zamanlar. Yemekler, ayrı ayrı kaplara konmaz, diyelim ki bulgur pilavı tek bir koca sahan içinde gelirdi ortaya. Sofranın çevresindekiler, bir parça yufka ekmeğe kaşık şekli vererek onu pilava daldırır, pilavla doldurdukları yufkadan  kaşıklarını ağızlarına atıp, lokma yaparlardı. Pilav sahanı ve yanındaki turşu tası boşalınca boşlar ortadan kaldırılır, sıradaki yemekler gelirdi. Ev horantası ve misafirler hayli kalabalık olduğundan her öğün siniler kurulurdu ortaya. Sinilerden biri çocukların olurdu. En az üç bazen dört, beş sinili sofralara hizmet de çalışanlarla yeni gelin Gülbeyaz’a kalıyordu. Gülbeyaz, boşalan pilav sahanını mutfağa götürüp, dolusuyla  geri döndüğünde bu kez de sinilerden birindeki yoğurt tasını boş buluyordu. Yoğurt tasını mutfağa götürüp  döndüğünde  hoşaf  tası boşalmış oluyordu. Ya da su testisine yeniden su doldurmak gerekiyordu. Üç beş sinilik sofranın etlisini, tatlısını, böreğini, hoşafını, baklavasını, yeniden doldurulmuş testileri getireyim götüreyim derken ortadaki yemekler bitiyor, Gülbeyaz’a yenecek yemek kalmıyordu. Gülbeyaz onca zenginliğin içinde, bir tek kuş sütünün eksik olduğu sofralardan aç kalkmakla kalmıyor, üstelik bir de ayakta duramayacak kadar yorgun düşüyordu. Esip gürledi mi öyle bir kükreyen, hiddetinden herkesin korktuğu Kadir Ağa’dan çekindiğinden de halini söyleyemiyordu kocasına.


Gülbeyaz’ın annesi, “Bu böyle olmaz, ağa evi diye verdik biz kızımızı Kadir Ağa’ya, dokuz çocuklu bir adam olmasına filan bakmadan”, diye dört dönüyordu odanın içinde. Kadir Ağa’nın kulağını bükmekten başka bir çare de gelmiyordu aklına. Zengin evine gelin verdikleri kızı, iyiden iyiye erimiş, iğne ipliğe dönmüştü. Böyle giderse kızı zafiyet geçirip elden gidecekti. İyisi mi bir yolunu bulup Kadir Ağa’yı bundan haberdar etmekti.

Yengeler, ne deseler çok geçmeden Kadir Ağa’nın kulağına gidecek yerlere tezce koşturup, taşı gediğine koyacak şekilde lafı Kadir Ağa’nın evinde kurulan sofralara getirip, sayıp döktüler bir bir. Gülbeyaz’ın sofralardan aç kalktığını, iyice eriyip bittiğini de  punduna getirip söylemeden kalkmadılar gittikleri yerlerden.

Çok geçmeden bunlar kulağına çalınınca Kadir Ağa’nın kaşları çatıldı. Canı sıkıldı. Konuşmadan öylece kaldı halı yastıklara yaslanıp oturduğu köşede. Aklından bir şeyler geçer  gibiydi.

*****

Kadir Ağa’nın yeğeni Acemoğlu Mehmet, Aksaray’ın ortasında, Buğday Pazarı’nın girişindeki babasından kalma hanında, sabahtan beri lapa lapa yağan karı seyrediyordu pencerenin kenarına oturmuş. Etraf  bembeyaz olmuş, yollar diz boyu kar tutmuştu. “Şehrin içi böyleyse eğer, köyler nasıldır” diye geçirdi içinden. Köy yolları nasıl zorlu olmalıydı bu karda kışta. Köyü Yeşilova’ya gitmeyeli de epey oluyordu. Atla dört saatlik yoldu köyü. Yolların atın göğsüne kadar kar tuttuğu bu havada hiç gidilecek gibi değildi Yeşilova’ya. Mehmet, akşam inerken pencereden dışarı bakıp bunları düşünürken ahırdaki atının kişnemesi geldi kulağına. Köstekli saatine baktı. Vakit hayli olmuştu. Hava karardı kararacaktı. Hanı kapatıp, çıkmak üzere yerinden kalktı. Atı hala kişniyordu.



*****

Kadir Ağa, yüzünden düşen bin parça girdi ocaklı, geniş baş odaya. O zamanlar, kışın koca odun parçalarının, kütüklerin yakılarak ısınıldığı evin baş odalarındaki ocaklara şömine denmezdi. Ocak denirdi. Üzeri desenlerle bezenmiş Kayseri işi, taştan ocağa yüzünü dönmüş,  ayakta duruyordu Kadir Ağa, sabahtan annesinin yanına göndertip az önce yanına çağırdığı Gülbeyaz’ı beklerken. Biraz sonra kapının zembereği tıkırdadı. Kalın meşe ahşapların yan yana dizilip bir de üst, orta ve alt kısmı da yine meşe tahtalarla berkiltilmiş kapı usulca açıldı. Odun ateşinin alevlerinin beyaz kireç boyalı duvarlara yansıdığı baş odada Gülbeyaz’ın ayak sesleri duyuldu.

Kadir Ağa, koca bir tencere pilav yaptırmış, yanına koruk ile ekşimiş  koca bir sahan dolusu turşu koydurmuş,  yeni kestirdiği kuzuyu bakır kazanda pişirtmiş ve büyük bir testiyi de ağzına kadar su ile doldurtmuştu. Sofra kurulu halde ortada hazırdı. Kadir Ağa, işleri biter bitmez evdeki herkesi bir yana savuşturmuştu o gün. Evde karısı ve kendisinden başka kimse yoktu o an.

Gülbeyaz çıtını çıkarmadan kapının ağzında dineldi.  
“Geç şöyle ocağın kenarına, otur”, diyen Kadir Ağa’nın buz gibi sesini duydu. Hemen ocağın yanına ilişti.

İki büyük demir şiş kızarmış halde ocakta parlıyordu. Bir anlam veremedi buna Gülbeyaz.
-Sofraya geç, dedi Kadir Ağa bu kez Gülbeyaz’a, emredercesine.
Gülbeyaz şaşakaldı. Onlarca kişiye yetecek bunca yemek yalnızca ikisi için miydi? Gülbeyaz, ocağın yanından sofraya geçti. İlk kez bu kadar tenha bir sofraya oturmuştu.
-Şimdi, diye lafa girdi Ağa.
-Şimdi, şu gördüğün koca sahandaki pilavı, tastaki tepeleme turşuyu, kazandaki kuzuyu yiyeceksin. Üstüne de o büyük testideki suyu içeceksin. Tek bir pirinç tanesi, tek bir damla su kalmayacak geriye. Benim soframa oturup da aç kalkmak neymiş görelim. Benim soframdan insanlar aç kalkmaz. İnsanlar benim evimde kurulan sofralarda doyarlar olsa olsa. Madem aç kalıyormuşun benim evimde, sofrada ne var ne yok ye de görelim. Nasıl oluyormuş aç kalkmak anlayacağız şimdi.

Gülbeyaz’ın gözleri büyüdü. Bir tabak pilavın üzerine biraz kuzu eti, yanına birkaç gök domates, kelek turşusu ile bir maşrapa su neyine yetmezdi.

Kadir Ağa, Gülbeyaz’ın gözlerinin büyüdüğünü görünce keyiflendi.
-Demek benim evimde aç kalıyorsun. Patlayana kadar yiyeceksin o zaman. Ya  sofradakileri yiyip bitireceksin ya da ocaktakileri yersin, derken gözleriyle gürül gürül yanan odunların üzerinde iyice korlaşmış iki şişi işaret etti.

Gülbeyaz o zaman anladı ocaktaki odun ateşinde kor gibi kıpkırmızı olmuş şişlerin neden oraya konulduğunu. Gözleri korkudan daha da büyüdü Gülbeyaz’ın. Yalvarmaya başladı. Kadir Ağa, hemen susturdu onu. Eliyle, bir sofrayı bir de şişleri göstererek,
-Ya sinidekileri yer bitirirsin ya da ocaktakileri yersin, diyordu.


Gülbeyaz, kapıya doğru hamletti, kapıyı açmak istedi. Kadir Ağa kapıyı kaşla göz arasında çoktan sürgülemişti. Pencereden de atamazdı kendini, pencereler demirliydi. Hüngür hüngür ağlamaya koyuldu. Kadir Ağa, onu hemen susturdu. “Ağlarsa, yemekleri yiyemeyeceği için şiş yemek istediğini, şişleri tercih ettiğini düşüneceğini” söyledi. Gülbeyaz hemen sustu.

Gülbeyaz, beti benzi atmış halde sofranın bir ucuna ilişti. En az üç kilo pirinçten yapılmış pilava sokumunu çaldı. Bir parça turşu attı ağzına. Bir lokma da et. Ama ne eksilen vardı sofrada ne de biteceğe benzeyen.

Gülbeyaz yutamaz oldu lokmaları. Midesi patlayacak gibiydi. Ağzına aldığı lokmaları çiğneyemiyor, yutamıyordu. Gözleri yerinden çıkacak gibi oluyordu. Hiç kurtuluşu yoktu bu akşam. Ya aşırı yemekten çatlayacaktı ya da yemekleri yemeyip, ocaktaki kızgın şişlerle dağlanacaktı.

Tam o sırada bir at kişnemesi duyuldu. Dışarıda bir atlı vardı. Bu karlı havada gelen kimdi, kim gelebilirdi ki böylesi bir havada, bu karanlıkta?

Kadir Ağa, pencereden dışarıya baktı. Ay ışığının vurduğu sokakta, yarı beline kadar kara gömülü atın üzerinde yeğeni Acemoğlu Mehmet vardı. Pencereyi açıp,
-Sen misin Memmedim, diye sordu.
-Benim emmi.
-Yaktın beni Memmet. Yaktın,  diye söylenerek açtı kapıyı Kadir Ağa.
Acemoğlu Mehmet, kapıdan içeri girer girmez amcasının karısı Gülbeyaz, sofradan fırlayıp ayaklarına kapandı. Mehmet’in elini ayaklarını öpmeye başladı. Kadın, katıla katıla ağlıyordu bir yandan da. Mehmet, yengesinin bu haline  bir anlam veremedi. Ancak gözü onlarca kişiyi doyuracak sofraya takılınca,
-Beklediğiniz bir misafir mi var emmi, diye sordu.


Kadir Ağa, canı sıkkın bir şekilde sofrayı neden kurdurduğunu, Gülbayaz’ın aç kaldığını duyunca çok öfkelendiğini, Gülbeyaz’ın ya sofradakileri ya da ocaktaki şişleri yemekten, bu saatte hem de böyle havada çıkagelen kendisi sayesinde kurtulduğunu anlattı.

Acemoğlu Mehmet, bunları dinlerken gözlerini kapadı. Karsız, yağışsız havalarda, yaz günlerinde bile atıyla dört saatte anca gelebildiği köyü Yeşilova’ya, göz gözü görmeyen tipide üstelik, akşama doğru içinden bir ses illa gitmesini söylemiş; o sese kulak vermeyince de huzursuz olmuştu. İçi alıp verirken yerinde duramayınca kurtların saldırısına uğramayı, yarı yolda donup kalmayı dahi göze alıp yola çıkmıştı. İki saatte köyüne gelmiş olmasından duyduğu hayreti unutup içinden sessizce  “Kul daralmayınca Hızır yetişmezmiş derler” diye düşündü.

*****

Çok sonraları Acemoğlu Mehmet, kızı Leman’a, “Eğer cenneti hak edeceksem o gece Gülbeyaz yengeden aldığım dualar ile hak edeceğimdir herhalde” diye anlattı bu olayı. Ya onlarca kişiye yetecek yemeğin sofra başında çatlayana dek tek başına yenileceği ya da alev alev yanan ocaktaki  korlaşmış demir şişlerin yenileceği bir kış gecesi, dışarıda lapa lapa kar yağarken ve duvara gömülü ocakta yanan odunların çıtırtısı,  ince bir müzik gibi odayı doldururken alınan dualar sayesinde.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)14.11.2012, 14:57

Paylaş :

14 Nisan 2013 Pazar


'Ansızın  nal sesi' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=34483

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci