26 Nisan 2013 Cuma



Aksaray'ı ve Aksaray'ın çok kıymetli bitkisi hünnabı  ya da Aksaray'daki adlanmasıyla inabı anlattığım:

'İlkin yeşim gibi zeytinimsi sonra mercan gibi iğdemsi meyve: Hünnap' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=34815&ctgr_id=30753

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

AYY ya da Acemi Demirci
Paylaş :

23 Nisan 2013 Salı

Hecesiz, sessiz, derinden, en etkin lisan: Tebessüm



Doğarken ağlamaklıdır dünyaya merhabamız. Gün ışığına, çiçek kokusuna, rüzgarın sesine. En duyulası ağlamadır ama.


Bu ağlama, ağlama olarak algılanmaz, nicedir beklenmektedir hatta. Duyulur duyulmaz dilekler sıralanır. Dilekler; "Allah bahtından güldürsün, şansı açık olsun, ömür boyu gülsün" şeklindedir.




Ağlamak, ilk merhabadır belki hayata; ama hayatın tadı gülmekle anlatılır özlüce. İçten bir tebessümle. Gülmek, mutluluğun, memnuniyetin, hoşnutluğun hecesiz ve sessiz ışıltısıdır. Mutluluğun tek lisanıdır. 


Herkesin bir nebze de olsa güler yüz görmek ihtiyacından, özleminden olacak, internet ortamında sıkça karşımıza çıkan tebessüm ile ilgili bir izlence dolanıp durmakta hayli vakittir.  Küçük bir kızın gülümsemesiyle başlar her şey o izlencede. Silsilesiyle sürüp giden bu tebessümün doğurduğu iyi, olumlu etkileşimler anlatılır orada. Güzel de anlatılır. Tebessüm ile ilgili bir yazı yazarken anılmaya değecek kadar güzel.


En güzel tebessümler ya da gülüşler, en beklenmedik anlarda gelenlerdir. Açılan pencereden içeriye dolan taze hava gibidir bir tebessüm. Esintinin taşıdığı yasemin kokusu gibidir.


Sinirler gerilmişken, hastane köşelerinde tahlil sonuçları beklerken, yorgunluktan iki büklüm olmuşken, hayatın yükü giderek ağırlaşmışken, dökülecek onca dilin yerini alıverir bir ufak gülümseme. Dinlendirir, sakinleştirir, yumuşatır. İnsan olduğumuzu hatırlatır. İnsancadır tebessümün dili.

Hiddeti bakışlarına yansımış, kaşları çatılmış, yüzü gerilmiş bir insanı bir anda bu durumdan çıkartmak, beklemediği bir üslupla oluverir. Zamansız ve umulmadık sıcak bir gülümsemeyle.


Gülmeye herkesin ihtiyacı vardır. Yeter ki bir güldüren olsun.Yeter ki bir adım atılsın.


İnsanlar vardır onları tanımlarken “Ölüyü güldürür” denir. Güldürürler de gerçekten.

Yaradılışları öyledir böyle insanların. Bakış açıları farklı, anlayışları esprilidir. Hayatı kolaylaştırırlar. Gülmeceyle anlatırlar üzüntülerini dahi. Gülmeceyle yererler. “İyi ki böyle kişiler tanıdık” diye sevinir onların etraflarında olanlar. Her ortamda aranırlar; her yerde kolayca yer edinirler. Bazıları o kadar anlatılagelmişlerdir ki bugün de onları bilir, birer fıkraya dönüşmüş olan yaşadıklarını dinler, anlatır hatta okuruz,

Nasreddin Hoca, sadece bizim tarafımızdan bilinmekle kalmamış tüm dünyaca bilinir bir kişi olmuş. Çünkü güldürmüş. Güldürürken de düşündürmüş. Kimselerin yapamadığını yapmış yani. Yaşadığı çağda ne tek kişilik gösteriler ne de ayaküstü sahne söyleşisi yapan biriydi Nasreddin Hoca. Espri zekası, olabilecek en üst düzeyde, gönül gözü açık bir insandı apaçık ki. Onun cesur, dolaysız, bir de olaya bu taraftan bakalım tavırlı anlatımları, dolambaçlı, kem kümlü anlatımların yanında söyleyecek başka söz bırakmayışı ile önce ilk dinleyenin diline pelesenk olunca, fıkranın adı Nasreddin Hoca olmuş elbette.

Sanırım Nasreddin Hoca, mizahi yaklaşımlarına hala devam ediyor. Bugün bile.

Üç beş sene evveldi. Yazılı Kanyon, Eğirdir, Kovada Gölü ve Akşehir'deki Nasreddin Hoca Türbesi'ni içeren bir hafta sonu turuna katılmıştık eşimle.

İlk gün bir doğa harikası ve tarihi zenginliğin ihtişamına sahip Yazılı Kanyon’u gezdik. Göl kenarında dolandık. Oraya özgü bitki örtüsünün çeşitliliği içinde kaybolduk. Her renkten, her türden çiçeklerden hangisine bakacağımızı şaşırdık. Göle baksak çiçeklerde, çiçeklere baksak ağaçlarda kalıyordu aklımız.

Koyu yeşil kumaşı ince bir sutaşı gibi kaplamış rengarenk çiçekler ile yeşile oya gibi dolanmış göl kıyısının sarhoşu olarak ikinci gün Akşehir'i gezecektik.

Nasreddin Hoca'nın türbesini ziyaret edeceğimiz için heyecanlıydık. Türkçesi, yetmedi İngilizcesi ile eşe dosta anlattığımız fıkraların sahibini ziyaret edecektik. Güldüren, güldürürken düşündüren Nasreddin Hoca'yı.

Türbeye giriş, bilet ile oluyor. Bilet almak için sıraya girdik. Türbenin dışını çeviren demirden çitlerle çevrili kapıdaki gişelerden birinin önünde. Kırk kişilik turduk. Kırk kişilik uzunca bir kuyruk oluşturduk.

Kuyruk hiç ilerlemiyordu, ilk sırada bekleyen, hala ilk sıradaydı, bilet alan filan yoktu. Bekliyorduk. Hem de epeyce bir zamandır.

Yorgun ayakların bilet kuyruğunda beklemesi, içimizden bazılarını sinirlendirmişti. Söylenmeler başlamış, organizasyon bozukluğu, düzensizlik gibi eleştiriler yüksek sesle yapılır olmuştu.

Neden sonra hemen yedi sekiz adım ötemizde ve hepimizin gözü önünde, burnumuzun dibinde duran, o ana kadar nedense göremediğimiz, yolun bu yanı değil hemen öbür yanındaki ikinci gişenin açık olduğunu ve bilet satan memurun hayretle bizi seyrettiğini fark ettik. Dakikalardır, hemen yanı başımızdaki açık gişenin önünde değil, kapalı gişe önünde bilet almak için kuyruk oluşturmuş ve bekleşmiştik. Kırk kişilik kuyruğumuzdan bir kişi bile birkaç adım ötemizdeki bomboş açık gişeyi görmemiş; ama gişe memuru bizi biraz şaşkınlıkla; ama daha çok tebessümle izlemişti.


Düştüğümüz durumu fark eder etmez herkesten kahkahalar koptu. En çok da sinirlenip, söylenenler gülüyordu halimize. Fıkra gibiydi durumumuz. Nasrettin Hoca'nın kapısında canlı bir fıkra yaşıyorduk. Kapısında gülmekten kırılıyorduk.

“Orada gülmeden olmazdı zaten” diye düşündüm sonraları. Ne de olsa Nasreddin Hoca'nın kapısıydı o kapı. Eskilerden beri dünyayı güldürmüştü o. Hala da güldürüyordu işte.

Annem, mizah yeteneğini babası Ziya Hoca'dan almış. Ziya Dedem için “çağın Nasreddin Hocası” denilirdi Aksaray’da. Her lafı espri, her sözü güldüren cinstendi dedemin. Annem de babasının kızı işte.

Çeşme'ye taşındığımız ilk yıllardı. Eşyalarımızın pek çoğu  henüz kolilerdeydi, yerlerine yerleşmemişti. Sık sık ihtiyaç duyduğumuz hatta komşunun bile bulmamızı  sabırsızlıkla beklediği makas da.


Sitedeki sakinlerin çoğunluğu Ankara'dandı. İç Anadolu'dan yani. İmbattan uzakta yaşamış, Çeşme'nin Bodrum'a kadar uzanan hırçın, tokatlayan, tüm sesleri bastıran rüzgarından ırakta olmuş kişilerdi.

Aramızda taştan örme bahçe duvarı bulunan komşumuz, anneme bir şeyler soruyor, konuşmak için laf atıyor; ama annem komşunun söylediklerini rüzgardan bir türlü duyamıyordu. Rüzgar biraz hafifleyince yeniden konuşmaya başladı yan komşu. “Ne çok esiyor şu rüzgar, hiç kesilmeyecek mi?” diyordu. Annem hiç istifini bozmadı her zamanki gibi. Sakin sakin oturduğu beyaz koltuktan cevap verdi” Makası bulayım, hemen keseceğim.”



Annemde guatr tespit edildi ve ameliyat olması gerektiği söylendi. Ameliyat fikrinden hoşlanmasa da annem durumu kabul etti. Bu arada kendisini ameliyat edecek cerrah ile de ahbap olmuştu. Annemin esprili, nüktedan alışılmış boyuta sığmayan candan konuşmalarından cerrah da hemencecik etkilenmişti her zaman herkese olduğu gibi.

Ameliyat günü annem gülerek,  şakalar yaparak ameliyata indi. Uzunca bir bekleyişten sonra annemin odasının bulunduğu koridorun başındaki asansör kapısı açıldı. Annemi getiren. tekerlekli sedyenin çıkardığı sesler duyuldu.

Annem, tekerlekli sedyede yatıyordu. Sağ eli narkozun verdiği sarhoşluğa ve ameliyattan henüz çıkmış olmanın güçsüzlüğüne rağmen hafifçe yukarı kalkmış, zafer işareti yapıyordu. Annem guatr ameliyatı olmuştu, başını kaldıramıyordu; ama elini zafer işareti yaparak kaldırmış geliyordu. Ameliyatını atlattığını anlatıyordu eli havada. O an çok güldük. Aslında bir yandan da ağlıyorduk.

Akşam, annemin doktoru hastalarını ziyarete çıkmıştı. Anneme yaklaştı ve nasıl olduğunu sordu. Annem “Size çok gücendim “dedi doktora. Doktor afalladı ve bir anda yüzü değişti. Buruldu. Annem hiç beklemeden “Hiç insan ahbabının boğazını keser mi?” deyince doktor annemle konuştuğunu hemen hatırlayıp belki de çok nadir yaptığı bir şeyi yaptı, ameliyatlı bir hastanın odasında katıla katıla gülmeye başladı. Odadan çıkarken gözleri pırıldıyordu doktorun. Belliydi ki bu kadar ameliyat, hastalık, hastane kokusu arasında ihtiyaç duyduğu bir doz tazelenmeyi almış halde ayrılıyordu ameliyatlı bir hastasının yanından.


Nasreddin Hoca da, Ziya Dedem de, annem de doğuştan gelen, zaten başka türlüsünü yapamayacakları, konuşamayacakları tarzı borçlu oldukları yetenekleri ile belleklerde yer ederken, akılda kalırken, onlarla konuşanlar, onlarla konuştukları her şeyi her fırsatta çevrelerine anlatıp, bu olayların fıkraya dönüşmesini sağlıyorlar.

Onlar ne fıkra olsun diye konuşmuşlardı ne de bir beklentileri vardı duyan herkesi gülmekten kırıp geçiren sözlerinden. Onlar konuşurken sadece kendileriydiler; nükte onların içiydi, dışıydı, özüydü. Nükte  işleri değildi, para kazanmadılar sözlerinden, güldürürken. Kazançları para olmadı hiç; ama sözlerinin yüzlerde tebessüme dönüşmesi onlar için en büyük kazançtı.

Gerilimin, çekişmenin zehirli havasında, ağır sorumluluklar ve yükün omuzları ezdiği yaşam tarzı içinde mizah yeteneği, tüm bunları bir anlığına da olsa sildiği için yeniden keşfedildi. Hiç unutulmamış olsa da bir kez daha keşfedildi. Nasıl bir ilaç olduğu, hem de nasıl ihtiyaç duyulan başka bir su, başka bir hava olduğu yeniden görüldü şimdilerde.

İnsanlığımızı unuturcasına yaşadığımız ve insanlık dışı çok şeye tanık olduğumuz kalabalık, kirli, tükenen dünyada bir insan olarak kendimize gülmeye başladık. Kendimize gülmek de çoğunlukla kendi başımıza becerdiğimiz bir şey değil. Alışılagelmiş olan halimiz, gözümüzün içine sokularak mizahi şekilde anlatıldığı, sergilendiği, yazıldığı, dizi film yapıldığı için gülmeye başladık. Gülmek zorlaştı. Aracıya gereksinim duyar olduk. Gülmek için para verir bile olduk. Onu da satın alır olduk. Bir dirhem neşeyi.

Nükte, sadece güzel ve çok anlamlı bir bayan ismi değildir. Nükte, yüzümüze sıcaklık yayan, bakışlarımızı yumuşatan, içimize serin sular serpen gülümsemenin mayasıdır.

Nüktedan insan kolay bulunmuyor. Öyle nükteli sözlerle konuşanlara adım başı rastlanmıyor. Biraz gülebilmek için onlarla daha sık karşılaşmayı dilemekte haklıyız; ancak onlar çevremizde her an olamayacaklarına göre, yaşamın nüktedanca resmettiği, içindeki sayısız tebessümün dışarı çıkmayı beklediği canlılığın nüveleri olan pırıltıları görmemezlikten gelmek de olmaz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17 Eylül 2010 Cuma




Paylaş :

22 Nisan 2013 Pazartesi


'Hecesiz, sessiz, derinden, en etkin lisan: Tebessüm' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=34695&ctgr_id=30753

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci, 22.04.2013, 21:26
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci