11 Mayıs 2013 Cumartesi

Üniversite yerleşkesinde bir öğle tatili



Hemen arka cadde boyunca bir üniversite uzanır iş yerimde. En eski üniversitelerinden biridir Ankara’nın. Köklüdür. Hele de hava yürüyüş için elverişli bahardan bir günse, öğle tatillerinde yemek sonrası soluk alınır üniversitenin yemyeşil çimlerle kaplı bahçesinde. Hatta yerleşkedeki kafelerde karınlarını doyuranlar da olur. Öğrenci tarifesinden.

Ankara’da güneş gülümserken, ışıl ışılken gözlerimin güneşe gelemediğini bile göz ardı edip, çantama tıkıştırdığım şapkaya güvenip, tempolar uymadığından çoklu değil tekli bir yürüyüş istedim bugün. Oturmaktan yorulmuştum epeydir. Bugün tam fırsatıydı bu yılgınlıktan silkinmenin.


İşyerime komşu işyerinin parmaklıklı demir çitlerinin hizasından yürüyerek üniversite yerleşkesinin bahçesine gidecektim. Komşu kurumun çalışanları, öğle tatilinde geniş bahçelerine çıkmış, parmaklıklı demir çite paralel, ağaç gölgelerindeki banklara oturup koyu bir de sohbete dalmışlardı. Tek tük sözcükler çalındı kulağıma konuşmalarından. Çocuklardan bahsediyorlardı. Akşam yorgun argın eve dönünce önce yemek pişirilip sonra masa kurulacak, yemek sonrası bir de toplanacak, ardından da çocukların ödevleri yapılacaktı. Yüzü buruşmuş bir halde anlatıyordu  bunları komşu iş yerinde çalışan anne, arkadaşına.

Arka paralel caddeye inip, hızla geçen motosikletlilerin vınlayarak uzaklaşmalarının ardından pek geniş sayılmayacak caddeyi geçtim. Üniversitenin,  kaldırım boyunca yükselen duvarı boyunca ilerlemeye başladım. Karşıdan üstü başı pek de yerinde olmayan, emekliyi andıran yaşlıca bir adam geliyordu. Üniversitenin duvarı ile üzerindeki demir çitin arasına birisince sıkıştırılmış bir gazeteyi görür görmez aceleyle aldı. Hemen açıp sayfalarına bakmaya başladı bir yandan yürürken. Belli ki gazete, dergi okumayı seviyordu; ama böyle bir yerlere sıkıştırılmış gazete bulamadıkça da okuyamıyordu.

Bahçe duvarından  başlayarak, demir çitin berisinde  meyilli halde yükselen toprağın üzeri yayılıcı ardıç, kadıntuzlukları ve sarıcı bitkilerle bezenmişti. Otlar da sarmıştı toprağın üstünü bahar yağmuru sonrası coşkuyla fışkırmış halde. Gelincikler al renkleriyle ille de göze ilk görünenlerdi. Eğimli yerlerin bitkisi, boz yeşil yapraklı farekulaklarının bembeyaz küçük çiçekleri pıtır pıtır açmıştı, koca bir demet görünümünde. Çitin berisi pek keyifliydi bu Nisan günü.


Pembe Ankara taşlarıyla kaplı kaldırımda yürürken duvarın şapkasına takıldı gözüm zaman zaman. Üzerinde demir çit yükselen,  pembe taş kırıkları ile şapkalanmış duvarın bir yeri çatlamış ve kırılan parça kopmuştu. O çatlağa sıkı sıkı yapışmış büyük bir salyangoz, duvar boyunca ardında parlak, ibrişimvari bir iz bırakmıştı. Kocamandı salyangoz. 

Rüzgar, tatlı bir mırıltıyla koyu gölgeli kavaklar arasında  dolaşır,  yaprakları kıpır kıpır oynayan kavak dalları kendi şarkısını söylerken oynaşan yaprakların uğultusu eşliğinde iki büklüm  eğilen  ulu kavaklarla dolu, çocukken  çok kereler bulunduğum  Aksaray’daki kavaklıklarda sıkça gördüğümüz salyangoza  ‘fişgene’ derdik.


Duvarda güneşlenen fişgenenin kabuğu koyu kahverengiydi. Bej ve kemik rengi kıvrımlarıyla bahar güneşi altında bir mola veriyordu anlaşılan. Fişgenenin kabuğundaki renk sarmalının ahengi sanki Nisan çiçeklerine nispet yapıyordu.

Fişgeneye bakarken  aldırmamıştım; ama birkaç dakikadır arkamdan biteviye duyulan  yüksek sesle bağrışmalar, gülüşmeler hala kesilmemişti. Arkadan gelenler ayaklarını pat pat yere vurarak yürümeye başlayınca  elimde olmadan dönüp baktım.

Hemen gerimden yürüyen,  peşim sıra gelen bir genç kız da başını çevirmiş arkasına bakıyordu. Arkada, üniversiteye komşu meslek lisesinden çıkan henüz on dört ya da on beş, en çok an altı yaşında hırpani görünümlü, yaka paça dağılmış halde yürüyen beş genç vardı.

Dönüp kendilerine baktığımızı görünce çok eğlendiler. Hep birlikte yerlere düşecekmiş gibi gülmeye başladılar. Öyle yüksek sesle konuşuyorlardı ki gören kavga ediyorlar sanırdı. Bir an evlerinde onlarla nasıl konuşulduğunu ve evlerinde onların nasıl konuşmasına izin verildiğini düşünmeden edemedim. Öyle ya, çocuklar beyaz bir kağıttı. “Ne yazarsan o kağıda, onu okursun” derlerdi.

Eğile kaykıla, sallana sallana, haykırarak, çok yüksek sesle gülerek, el şakaları yaparak,  kendilerince eğlenerek yürüyorlardı. Bahar havası içlerini kıpırdatmış olabilirdi, başlarında kavak yellerli esiyor da olabilirdi; ama bu çocukların hali,  başında kavak yelleri esenlerden çok, içinde fırtınalar kopanların halindendi.

Apar topar başımı çevirip yoluma devam ediyordum ki yine pat pat ayak sesleri duydum.  Benim gerimde kalan genç kız korkmuş olmalıydı ki koşturtarak yanıma, tam  hizama geldi.  Hemen karşıya geçtim.  O da karşıya geçti.

Karşı taraf, demin önünden yürüdüğüm işyerime komşu işyerinin arka tarafıydı ve garaj girişi arkadandı. Öğle tatilindeki birkaç çalışan, girişte ayaküstü sohbet ediyordu. Ayrıca bu işyerinin güvenliği de olduğu için rahattım.

Benim ardımdan genç kız da karşıya geçince pat pat ayak vurarak yürümeler kesilse de haykırmayı, itişip kakışmayı, böğürürcesine ses çıkarmaları sürdüren liseli gençlerin yolun ortasına fırlattıkları bir cam şişe, kırılıp paramparça oldu. “Şimdilerde genç olmak mı daha zor yoksa o gençlerin ana babası olmak mı” diye düşündüm, serseriyane hareketlerle ortalığı gürültüye boğan o gençleri gördükten sonra.

Liseli gençlerin uzaklaşmasının ardından tekrar yolu geçtikten birkaç adım sonra köşeyi dönüp, üniversitenin giriş kapısına ilerledim.

Yerleşkenin kapısındaki işportacının koca tezgahındaki tokalara göz ucuyla da olsa şöyle bir baktım yanından geçerken. Satıcı hemen fark etti bakışımı. “Buyrun” diyerek ısrarlı bir tavırla eliyle tokaları işaret etti. Ben üniversitenin kapısından girerken yanından geçen kız öğrencilere sesleniyordu.

Her türden öğrenciyle doluydu yerleşke. Hemen hepsi de daha bakar bakmaz anlaşıldığı üzere çocuksu  denecek halde, tavırdalar; ama aslında genç onlar.

Önde yürüyen bir genç kız, güneşe aldanıp içi kadifemsi  pamuklu hırkasını çıkarmış, gömleğiyle kalmış. Üşüdüğü belli. Hemen kolundaki hırkasını yeniden üzerine geçirdi. Bugün ısı yirmi derece  olsa da daha dün en az beş altı derece düşüktü hava. Güneş yetmiyor bazen üşümemek için. Bahar güneşinin gençlerin içini hem de nasıl ısıttığı belli; ama yaz güneşi gibi elleri, burunları ısıtmıyor öyle aman aman.

Üniversitenin içindeki ince yollar,  Arnavut kaldırımı döşeli. Ağaçların altları da  boş alanlar da çimle kaplı. Yerleşke eski; ağaçları ulu o yüzden. Nasıl da büyümüş çamlar. Gökyüzünü göstermiyorlar kimi yerlerde. Ulu çamların yanında henüz dikilmiş, çit görevi görecek taflanlar, mazılar da var. Bolca gül dikilmiş etrafa. Kızıla çalan kahverengi yapraklar patlamış tepelerinde. Körpecik. Güneşin altında tunç gibi yanıyorlar sanki körpe yaprak pırıltısıyla. Akasyalar tomurcuk tomurcuk sarkmış dallardan, sallantılı küpeler gibi. Kokuları tazelik saçıyor, canlandırıyor. Yerleşke,  akasya, leylak kokuyor. Hava mis gibi.

Baharın ilk gününde içleri yeşil ümitlerle mi dolu yoksa solgun umutsuzluklarla mı merak ettiğim üniversite gençliği, yemyeşil çimlerin üzerinde oturuyor, uzanıyor.  Kimi öğrenciler öbek olup oturmuş çamların altındaki çimlere kimi tek başına sırtını yaslamış çam gövdesine. Bağdaş kuran da var uzanan da. Daire şeklinde dizilip, önlerindeki ders notlarına çalışanlar hayli çok. Pembe Ankara taşı  ile döşeli kaldırımlarda yürüyenler de var. Üniversiteli gençlerin hepsi de pek canlı görünüyor bahar kokulu bugün. Ne de olsa bahar iliklerinde. Kavak yelleri başlarında.

Ulu çamların altında kalan gölgeli alanların zemini kırma taşla döşenmiş. Kenarlar yine pembe Ankara taşı kaplı. Kırma taşlı geniş alanlar, bir ağacı içine alacak şekilde o ağacın çevresinde kocaman daire oluşturan tahta kanepelerle kaplı. Kanepelerin çoğu dolu. Daha ilerideki kanepelerde tek tük oturanlar var.

Kanepelerde oturanlardan kimisi biraz sonraki sınavına ya da dersine hazırlanıyor. Bazıları ellerinde cep telefonları, dünya ile ilgilerini kesmiş gibi görünüyorlar. Baş parmakları hızlı hızlı dolaşıyor tuşların üzerinde. Gözleri telefonun ekranına sabitlenmiş. Gören, soluk soluğa okunan bir roman ya da binlerce yıl öncesinin bir bilinmezinin yakınlarda ortaya çıkmış gerçeklerini anlatan bir kitap okuduğunu sanacak. Oysa sadece bir telefonun ekranına bakıyorlar pürdikkat.

Kanepelerin tek tük dolu olduğu alana geliyorum. Hepsinin de ellerinde ders notu olan kızlı erkekli gençlerin konuşmaları geliyor kulağıma. “Dördüncü de…” deyip kalıyor  belli ki az  sonra sınava girecek kızlardan biri. Bir erkek öğrenci yetişiyor imdadına, arkadaşının sözün devamını getiremeyeceğini anlayıp, “Yerel ekonomiye katlıda bulunur“.  Kız öğrenci, bir türlü aklına gelmeyen cümleyi duymuş olmanın coşkusuyla cümleyi tekrar ediyor.

Öğrenciliğim geliyor aklıma. “sanırım biz de böyleydik” diye düşünüyorum. Öğrencilik bile tam hatırlanamıyor bazen. Uzakta kalanlar, en güzel dönemler bile olsa biraz silikleşiyor.

Az ilerde yuvarlak dönüşlü tahta kanepede tek başına oturan bir kız, elindeki sandviçi yemeye çalışıyor. Dikkatimi gözleri çekiyor. Gözleri etrafı tarıyor. Tam karşısındaki  koca kanepede de yalnız bir delikanlı, elindeki kağıdı inceler gibi. O da kaçamak  bakışlar atıyor karşı kanepeye. Hafifçe gülümsüyorum.  Kavak yelleri arasında kaldım sanki. 


Karşılıklı kanepelerde oturmuş biri sandviç yemekte öteki güya kağıtlara bakan bu iki genç belli ki henüz tanışma fırsatı bulamamış; ama tanışmaya can atar gibiler. Tanışırlar mı, tanışırlarsa bu tanışıklık nereye kadar gider bilmem. Gönlüm tanışmalarından ve ilerde çoluk çocuğa karışmalarından yana. Eğer bunu bana birisi ben üniversite öğrencisiyken söyleseydi sığ bulabilirdim bu fikri hatta daha başka şeyler de düşünebilirdim. Yaş almak bu olmalı.

Ara ara leylaklar görülüyor yerleşke bahçesinde. Hepsi de açmış eflatunun koyusundan uçuğuna renklerde. Eflatunun en asiliyle süslü dalları. Öyle güzel kokuyorlar ki. Leylak renginin romantizmini yayıyorlar koca çiçekler halinde yerleşkede.

Başka kokular da bürümüş havayı. Akasya kokusu, ıhlamur ağacı kokusu. Hava ıtırlı. Nisan ıtırının büyüsü solunuyor her nefeste. Ağaçlardan, çiçeklerden, leylaklardan, menekşelerden yükselen huzur veren bir  koku içindeyken az sonra girecekleri sınavın huzursuzluğu içindeki üniversitelileri görünce “Bu havada sınav olunur mu hiç” diye düşünmeden edemiyor insan. “Genç olmak, Nisan’ın tadını sınav salonlarında çıkarmak olmalı” diye geçiyor aklımdan.

Dosdoğru ilerliyorum. Havuza çıkıyor pembe Ankara taşından kaldırımlı, Arnavut kaldırımı döşeli  yol.

Kare şeklindeki havuzun  içi henüz su ile dolu değil. Geçen yıl içinde yüzen Japon balıkları da yok haliyle. Etrafı gül fidanları ile bezenmiş. Güller açmadığı için renkleri belli değil. Ama açtıktan sonra hafif bir esinti ile yapraklarının ve dibinde çim olmayan toprağının havuza gideceği ve havuzu kirleteceği, suyunu balçığa çevireceği de kesin. “Neden gül diktiler acaba  havuzun çevresine” diye düşünüyorum buna rağmen. “Acaba havuzun kenarına çok yaklaşıp düşen oldu da gülün dikenleri caydırıcı olsun diye mi diktiler” diye  de geçiyor içimden.

Havuz kenarındaki kanepelerden birinde bir kız sınav sonuçlarına göz atıyor. Doğru cevapladıklarının yanına bir ‘Tamam’ işareti koyuyor. Eksi işareti  görmedim cevapların yanında. Kağıt, tümden Tamam işaretiyle doluydu. Ben de o kız kadar sevindim, bir o kadar.

Çimlerin üzerinde oturan gençlere kaydı yine gözüm. Bazıları arkasını ağaca yaslamadan oturuyor. Onların sırtları dayanaksız. Biraz zor oturdukları belli. Ama ağaçlar çoktan kapılmış onlar gelene kadar. Sırtlarını yaslayacak bir ağaç gövdesi bulamadıklarından biraz öne kaykılıp oturuyorlar mecburen. İlerde daha iyi anlayacaklar sırtın bir dayanağa yaslanmasıyla yaslanamamasının farkını. Üniversite yerleşkesindeki ağaçlara sırtlarını yaslayamadıkları günleri hatırlayacaklar mı sırtlarını yaslayacakları en azından bir ana baba bulamadıkları o günlerde bilmem. Ama sonraları, sırtı yaslamanın ne anlama geldiğini çok iyi belleyeceklerine eminim.

Sigara içenler de var öğrencilerden. O gencecik ciğerlerden sigara kokan nefesler üfleniyor çamların altındaki yeşil çimlerin üzerinde, kara dumanlar halinde. Sigara dumanı nasıl tütüyor, o çamların altındaki havayı nasıl kokutuyor. Çok erken filan dinlememişler yaşlarına bakmaksızın, sigara tüttürmeyi büyümek sanıyor olmalılar. Dumandan kaçıyorum. Sigaralı ortamlarda hiç bulunmam. Hele de açık havada. Hava almak isterken hava kirliliğine yakalanmak ne tezat. Umarım çok ilerde ciğerleri sapasağlam kalır. Sigara, başlarına iş açmaz.

Saatime bakıyorum. Artık dönmeye başlamalıyım. “Henüz öğle tatilinin bitmesine epeyce var, erken sayılabilir; ama geç kalmaktansa erkenden gitmek yeğdir” diye düşünürken kapısının üzerinde ‘Öğrenci Yemekhanesi’ yazan uzunca bir binanın önüne çıkıyorum. Beyaz giysileri, yüksek beyaz aşçı şapkası ile bir yamak dışarı çıkmış. Mola veriyor. Kapıya yaslanmış bakınıyor sağa sola. Sigara içerek. Karşı çimlerde iki kız öğrencinin yemekhaneden  topladıkları kalan ekmekleri parça parça koparıp güvercinlere atışlarını seyrediyor. Güvercinler, ekmek kırıntılarına üşüşüyor. Kanat sesleri duyuluyor çamların altında.

Bu arada telefonum çalıyor. O an fark ediyorum. Benim telefonum çok mütevazı kalıyor öğrencilerin bazılarının telefonları yanında. Herkeste var bendeki telefondan. Ama onlardaki telefonu almaya herkesin maddi gücü yetmez.

Pembe taşlı kaldırımdan öbür kaldırıma geçiyorum. Tam karşımdan bir kız geliyor. Merakla bakıyorum kızai sağdan gitme kuralına uyacak mı diye. Zira bir üniversitedeyim ve üniversite gençliği hangi şeritten yol alınacağını bilmelidir. Kız, hemen öbür tarafa geçiyor. Şeritlere uyuyor. Memnunca gülüyorum. Öğrenci kız güldüğümü gördüyse de neye güldüğümü anlamamıştır  eminim.

Her öğrenci, bu kız gibi değil. Karşıdan yan yana dört, beş genç geliyor. Hepsi de siyah takımlı. Kaldırımı perdelemiş gibiler. Geçit vermeyen blok görünümündeler. Ne yana çekileni var ne şeritlere uymayı akıl edeni. Ben, kaldırımdan yola iniyorum. Onları geçince yeniden kaldırıma çıkıyorum.

Yerleşkenin çıkış kapısına varınca sağa dönüyorum. Az ilerde kenarları sarı yaldızlarla süslü, camekanı dışında kalan ahşap kısmı kırmızıya boyalı cicili bicili bir simit  arabası görüyorum. İri kıyım simitçi, hemen yanında dikiliyor simit arabasının.

Simit arabasının az ötesindeki banka üç genç oturmuş. Dördüncü de banktakilerin önünde diz çökmüş. Sarı yaldızlı, kırmızıya boyalı simit arabasından birer açma almışlar. Bankın ortasına serdikleri bir gazete kağıdının üstüne koymuşlar açmalarını. Hepsinin de ellerinde sadece bir tane üçgen eritme peynir var. Peynirlerin alüminyumları soyulmuş. Gençler, açmadan bir parça kopartıyor, ellerindeki o tek bir tane üçgen eritme peynirlerine şöyle bir yalancıktan değdiriyorlar açma parçasını. Peynirden az bir şey bulaşıyor açmaya. Onu lokma yapıyorlar. Ne çay, ne gazoz, ne ayran, ne su var katık olarak. Yavan yavan yiyorlar.

Renk renk çiçeklerin açtığı, o renk renk çiçeklerden farklı farklı kokuların yayıldığı bu bahar gününün öğle saatlerinde, çiçekler gibi renk renk, çiçekler gibi farklı farklı kokuda birer tomurcuk olan bu üniversite öğrencilerinden bir açma, tek bir eritme üçgen peynirle öğle vakti karınlarını doyuran banktaki gençleri görünce gerçekten bir üniversite yerleşkesinde olduğumu anlıyorum. Az önce bazı öğrencilerin elinde en pahalısından, bir memur aylığından fazla cep telefonları gördüğümü unutuveriyorum. Gerçek öğrencilerle burada, yerleşkenin giriş kapısının yanında, duvar dibindeki bankta karşılaştığımı anlıyorum. Bu öğrencilerin, birer açma ve birer eritme üçgen peyniri buldukları için belki de bugün kendilerini şanslı saydıklarını düşünüyorum. Bu dört gencin bazen tek bir açmayı dörde bölüp yediği günler geçirdikleri, o bir lokma açmanın o tek peynire nasıl gıdım gıdım katık edildiğinden belli.

Leylak kokulu, akasya ıtırlı hava hala burnumda; ama gerçek hayatın görüntüsü gözümün önünde işyerime doğru ilerliyorum bir üniversite yerleşkesinde bir öğle tatili boyunca süren gezintimin ardından.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 22.04.2013



Paylaş :

8 Mayıs 2013 Çarşamba

'Üniversite yerleşkesinde bir öğle tatili' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=35133&ctgr_id=30753

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

AYY ya da Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci