17 Mayıs 2013 Cuma

'Latife'nin keseri' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=35344&ctgr_id=30753
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

16 Mayıs 2013 Perşembe

Yollar sadece tatile götürmez


Doğanın yeşilden sıyrılıp kuru sarıya büründüğü güzün son günleriydi. Ayşe için o sabah, sararan mevsimin yeşil günüydü. Ayşe, aralıklarla gördüğü güzel rüyalardan birini daha görmüş olarak uyandı, gizliden yüzüne yayılmış belli belirsiz bir tebessümle. Rüya yormaktan anlardı az çok. Kendi rüyasını da kendi yordu. Sonbahar gibi derin uykudaki kaderinin, baharla birlikte uyanarak, taptaze bir filiz vereceğini düşündü kendisi için.

Otuz yaşını geçmişti. Bekârdı ve karşısına çıkanları ya hiç görmeden reddediyor ya da daha ilk görüşte kestirip atıyordu. Yaşıtları çoktan evlenip barklanmış, çoluğa çocuğa karışmıştı. Ayşe, hafta sonlarını gezilere katılarak, tabiatın koynundaki yürüyüşlerde fotoğraf çekerek, erkenden kalkıp koşuya giderek geçirirken arkadaşları, çocuklarını çizgi film oynatan sinemalara, Anadolu Liseleri'ne hazırlık kurslarına götürüyordu. Doksanlı yılların sonuna  doğru Ayşe hala evin kızıyken en eski arkadaşlarından birinin yakınlarda bir kızı doğmuştu.

Güzeldi, kalın kara kaşlarının altındaki mavi gözlerinin güzelliğini söylemeden edemezdi ona tanıştığı herkes. Genci yaşlısı, kadını kızı.

Evlenmemiş olmaktan yana bir sıkıntısı yoktu Ayşe'nin. Çalışıyordu, bir düzen kurmuştu, arabasına binip gideceği yere kendi gidebiliyordu kimseye minnet etmeden. Ama bir boşluk da yok değildi bazen sızısını duyduğu. Anne babadan sonrasının ne olacağını düşündükçe daha bir depreşen incecik, kızgın demirle dağlanmış gibi bir sızı girerdi içine.

Önce şükretti gördüğü rüyaya. Rüyasını yormaya koyuldu. Bir evlilik mi vardı yoksa yakında. Hem de altı ay içinde. Rüyasının altı ay içinde gerçekleşeceği çıkıyordu yaptığı yorumda. Altı ay içinde evleneceği kişiyle karşılaşabileceğini, onu tanıyabileceğini düşündü yanılma payı da  bırakarak. “Gaibi yalnız Allah bilir” demeyi ihmal etmeden. Zaten birkaç aydır çok güzel rüyalar görüyordu; ama bu sonuncusu neredeyse apaçıktı. Artık bekleyecekti kaderin getireceklerini.
*****
Rüyayı gördüğü sonbaharın ardından koca bir kış geçmişti. Bahar kapıdaydı. Rüyasını çoktan unutmuştu Ayşe. Rüyayı gördüğünden beri neredeyse altı ay doluyordu; ama henüz hiçbir gelişme olmamıştı.O yıl kurban bayramı tatili uzun olacaktı. Öyle denk gelmişti.

Fırsat buldukça Ankara dışına çıkıp göl kenarına, ormanlık bölgelere kaçar, dağ yürüyüşlerine, kırlardaki gezilere katılır, şelaleleri, kanyonları görmek için hafta sonu turlarına katılırdı Ayşe. Ayda bir kere de Ankara Garı'ndan bindiği Mavi Tren ile İstanbul'da yaşayan kız kardeşine giderdi, bebek sevmeye.

Tren yolculuğunu çok sevdi Ankara İstanbul arası gidiş gelişlerde. Bolu Dağları'ndan geçmek en keyifli yanıydı İstanbul'a trenle gitmenin. Eskişehir'deki uzun molalarda bir Eskişehir simidi alıp, trendeki koltukların arasında dolaştırılan hareketli büfelerde satılan çayla birlikte yemekten oldukça hoşlanır olmuştu Ayşe.

Tren yolculuğu yapmak, bambaşka bir tada sahipti onun için. Ne kalabalık yollardaki araba yolculuğunun her türlü kirliliği, ne uçak yolcuğunun güvensizliğe iten havada kalmışlık duygusu yoktu trenlerde. Geniş ve araları oldukça açık tren koltuğuna rahatça oturarak, gezinerek, yemekli restorana geçerek, sigarasız vagonlarda yolculuk ederdi. Bulutlu dağ başlarını, sisli Bolu Dağları’nın buğusunu, hemen İzmit’e gelmeden karşıya çıkan kayalıklarla denizin doyumsuz buluşmasını her defasında ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanarak seyrederdi. Dağların içine oyulmuş tünellerden geçmek de zevkliydi, ışığı görmek için sabırsızlanarak.
Brugge, 2012
Ha bire kitap alır, gezilerde evlere sığmayacak kadar fotoğraf çekerdi. Fidan dikmeyi sever, çiçeklere, bitkilere, ağaçlara sevdayla bakardı. Tabiatın kucağında olmaya, gökyüzünün altında, yeşil çimlerin üzerinde, su şırıltısı dinleyerek yosunlu kayalar arasında gezmeye doyamazdı. Doğayı sevdikçe doğallığı da daha bir sever oldu.

Aynı liseden mezun olduğu arkadaşlarından biri, yurt içi ve dışı turlar düzenleyen bir turizm şirketi kurmuştu. Hukuk fakültesinde öğretim görevlisi olan kocası sayesinde fakülte çevresinden epeyce dost edinmişti. Hep gülen yüzü, ışıl ışıl bakışları ve uzun otobüs yolculukları sırasında anlattığı fıkralarla tur katılımcılarına neşeli bir yolculuk geçirten Feray'ın düzenlediği geziler  hayli beğeniliyordu.

Brugge
Aynı lisenin mezunları olarak belli günlerde toplanır, yapılan gecelere katılırlardı Ayşe ve Feray. O gün Feray'dan  bayram için hazırladığı tur programını dinlemişler; Ayşe, bayram programının basılı olduğu broşürlerden bir tane almıştı.

Brüksel'den başlayan ve üç ülkeyi kaplayan bir yurt dışı programı oldukça uygun gözüküyordu. Ucuzdu ve ödeme kolaylığı vardı. Ayşe, Brugge kentini de içeren programla ilgilendi. Çok korunmuş bir Orta Çağ Avrupa kenti olduğunu duymuştu Brugge'ün. Daha önce Belçika'ya gitmişti; ama Brugge'ü görmemişti.

Bu tura katılmakla epeyce borca gireceğini biliyordu. Yine de turun fiyatı oldukça uygun geldi ona. Hatta diğer şirketlerin aynı programından çok daha ucuzdu. Kredi kartı ile bütün yıl boyunca ödeyecekti borcunu eğer giderse; ama kültür ve tarih gezilerine de düşkündü öte yandan. Süse, giysiye harcamaz, öderdi gezi borcunu.

Bayrama az kalmıştı. Bütçesinin bu geziyi kaldıramayacağını bildiğinden hala Feray'ı  aramamış ve cevabını vermemişti. Ama Feray onu aradı. Geziye katılıp katılamayacağını sordu. Ayşe," Brüksel'den başlayan geziye katılmayı düşündüğünü" söyledi  Feray'a. Ancak o gezinin kontenjanı dolmuştu ve eğer bayram turuna gitmekten cayan birisi olursa, o zaman katılma şansı bulabilirdi Ayşe. Zaten sekiz dokuz günlük bir gezi için koca bir yıl borca girmeyi düşündükçe canı sıkılan Ayşe, turun dolduğunu duyduğuna çok üzülmedi o yüzden. “Kısmet” deyip geçiştirdi gülerek.
Birkaç gün geçmemişti ki telefonu çaldı, işlere dalmış çalışırken. Başını zorla kaldırarak açtı telefonu uzun uzun çalmasının ardından. Biraz daha açmasa, telefon kapanacaktı muhtemelen bakan olmadığından.

Arayan Feray'dıi. Tek kişilik bir yer kalmış bir yurtiçi gezisine katılması için arıyordu Ayşe’yi. Çok eskiden beri Feray'ın  düzenlediği gezilere katılan Yaşar Hanım, tek başına iki kişilik odanın masrafını karşılayamayacağını, eğer yanına bir oda arkadaşı bulunursa Sarıgerme turuna gitmek istediğini bildirmişti Feray'a. Feray da hemen Ayşe’yi aramıştı hiç vakit kaybetmeden.

Sarıgerme'yi çok duymuş; ama hiç görmemişti Ayşe. Akdeniz'in bu köşesini çok merak ediyordu. Feray, "konaklayacakları otelin denize dik bakan bir tepeyi kaplayan  zeytin ve çam ağaçları arasına yapıldığını; bahçede çeşit çeşit kuşlar, ördekler, kazlar, tavşanlar olduğunu; sabahları kahvaltıda verilen yumurtaların, otelde beslenen tavukların yumurtaları olduğunu" ballandıra ballandıra anlattıkça Ayşe’nin içi titrese de, Brugge kentini içeren turu düşündüğünü, başka bir tura katılamayacağını söyledi. Feray ısrarla üsteledi. Tam Ayşe’ye göreydi bu tur; dağa oturtulmuş bir oteldi gidecekleri tesis, temiz hava içinde. Etrafı ormandı, çeşitli kuşların ötüşlerini dinleyerek denize tepeden bakacaklardı. İstediği kadar fotoğraf çekebileceği görüntü yakalayacaktı Ayşe, doğanın koynundaki bu dağ otelinde. Hem deniz kaplumbağalarının yaşama alanlarına da yakın olacaklardı. Feray, Ayşe’nin kaplumbağaları ve kuşları ne kadar sevdiğini iyi bilirdi.

Feray'ın tüm ısrarları sonuçsuz kaldı. Ayşe, tura katılmayı düşünmüyordu. Feray, üzgün bir sesle kapattı telefonu.

Bayrama iki gün kalmıştı. Feray bir kez daha aradı Ayşe’yi telefonla. Ayşe’nin anne ve babası daha o akşam bayramda memlekete gitmeye karar vermişlerdi. Ayşe, tek başına geçirmek zorunda kalacaktı bayramı Ankara'da. Kışın bitmek, baharın gelmek üzere olduğu bugünlerde. Buna canı fena sıkılmıştı. Telefonun öbür ucundan tura katılması için kendisine dil döken, neredeyse kolundan çekiştiren Feray'ın ısrarı karşısında ve bayramda yalnız kalmak istememesinden ötürü tura katılacağını söyledi. Feray,  sevinçle kapadı bu kez telefonu. Hemen Yaşar Hanım'a haber verecekti Ayşe’nin tura katılacağını. Hazırlıklara başlasın diye.

Arife gecesi Sarıgerme'ye doğru yola çıktı Ayşe, Feray'ın çekiştirmesiyle. Yolun kendisine ne yollar açacağından habersiz.

Sarıgerme.
Arka sıralardaydı yerleri. Geç karar verdikleri için gerilere kalmışlardı. Yapılı bembeyaz saçları, hafif makyajı ve kırmızı rujuyla Yaşar Hanım çok bakımlı gözüküyordu. İleri yaşlardaydı; ama hayat doluydu. Neşeliydi. Hiç makyaj yapmayan, saçları atkuyruğu şeklinde bağlanmış Ayşe ile aralarında sanki onca yaş farkı yokmuş, aksine yaşıtlarmış gibi anlaştı kolaylıkla, konuşkan, hoşsohbet Yaşar Hanım.

Sabah, otobüsün içini kaplayan taze kahve kokusuyla uyandı gezginler. Sarıgerme'ye çok yaklaşmışlardı. Yolcular kahvelerini yudumlarken, elinde bir mikrofon tutan Feray, otobüsün ön tarafına gelerek katılımcıların kendilerini tanıtmak üzere teker teker öne gelmelerini rica etti. Bir de şarkı söyleyecekti oraya gelenler, kendilerini tanıttıktan sonra.

Ön sıradakiler, sadece koltuklarında şöyle bir doğrulup, arka sıradakilere dönerek kendilerini tanıttılar, otobüsün koridoruna çıkmadan. Çok güzel şarkı söyleyenler vardı içlerinde, nefis sesleriyle. Ayşe korktu. Şarkı söylemede iyi değildi. Bir kez bile şarkı söylemişliği yoktu. Şarkıları dinlerdi o, iyi okuyanlardan. Başka bir şey yapmalıydı, şarkı söylemek yerine.

Ne yapacağını düşünürken davudi bir ses duydu ön taraflardan. Türk Sanat Müziği'nden bir şarkı okuyordu bir erkek sesi. Başını uzatıp bakındı; ama kimin söylediğini anlayamadı. Şarkıyı söyleyen davudi sesli kişi, şarkısını koridora çıkmadan, oturduğu yerden okuduğu için gözükmüyordu. Ayşe ve Yaşar Hanım,  oldukça gerideydiler ve ön tarafta ne olup bittiğini kolaylıkla seçemiyorlardı. Kendini tanıtma sırası gelen ayaktaki kişiden Ayşe’nin anladığı kadarıyla şarkıyı okuyan, ön taraftaki sağlı sollu ilk üç sırayı kaplamış geniş ve sevimli aileden genç bir erkekti.

Arka sıradakiler öne giderek kendilerini tanıtmaya başlamışlardı. Sıra Ayşe’ye geldi. İçinde boğazlı yünlü bir kazak olan uzun, flanel, koyu mavi gömleği üzerine giydiği kahverengi süet deri yeleği ve rahat pantolonu bütün gece yolculuk boyunca üzerinde durmaktan kırışmış, saçları koltuğun arkalığına yapışmaktan dağılmıştı. Yarı kapalı gözleri, hala uykulu bakıyordu.

Kendini tanıtmak üzere ön tarafa giderken elinde küçük bir su şişesi olduğunun farkında bile değildi uyku sersemliğiyle. Tam şoför koltuğuna sırtını verip otobüsü dolduran gezginlere “Günaydın” demek üzereyken ani bir frenle yekindi. Su şişesinden su saçılıp, yolcuların üzerine serpilecek diye korktu. Neyse ki su dökülmedi.

Kendini tanıttı kısaca. Yerine dönmek üzere mikrofonu otobüsün göğüs kısmına bırakmak üzereyken onun da şarkı söylemesini istediler. Mikrofonu bırakmadan gezginlere döndü Ayşe. “Şarkı söyleyemeyeceğini; ama en sevdiği şairlerden olan Cahit Sıtkı Tarancı'dan bir şiir okuyacağını” söyledi. En sevdiği dizesi;
“Sivrisinek de halinden memnun değil, vızıltısı şikâyet makamındadır” olan “Hepimize Dair” isimli şiiri okuyup, Cahit Sıtkı'nın neden Tarancı soyadını aldığını anlattı.

O ana kadar hep şarkı ya da türkü dinlemiş yolcular, farklı bir sunumla karşılaşınca çok hoşlarına gitti bu edebi mola. En çok Ayşe’yi alkışladılar. Daha çok ön sıradakilerin alkışladığını düşündü Ayşe, yerine dönerken.

Kalacakları otel daha uzaktan gözüktüğünde, “Akdeniz'in Sümelası mı burası” diye geçirdi içinden Ayşe. Dağın içine yerleşmiş yan yana bitişik iki katlı villalardan oluşuyordu tesis. Aslında bir devre mülk olduğunu öğrendiler sonradan. Yüksekte olduğu için etrafında hiç sinek olmayan otel, tamamen fıstık çamı, sarıçam ve zeytin ağaçları ile çevriliydi. Hiç duymadığı kuş sesleri geliyordu kulağına. Yerler, merdivenler, tüm dış alanlar ve duvarların pencereye kadarki yükseklikleri,  üzeri kocaman eğrelti otu fosilleriyle dolu kayrak taşlarıyla döşeliydi. Yürürken basmaya kıyamıyordu Ayşe bu taşlara.

İki kişilik yatağın bulunduğu geniş odayı Yaşar Hanım'a bırakıp, tezgahın karşısında yatak olarak kullanacağı kanepenin yer aldığı, mutfakla bir olan küçük salona bavulunu taşıdıktan sonra, belki şen şakrak ötüşen kuşları görebilirim diye balkona çıktı.

Nefis bir hava vardı dışarıda. Yumuşak, ılık, hafiften okşayan, saçları nazlı nazlı savurtan bir esinti ile tazelendi balkonda. Zeytin yapraklarının, çam ibrelerinin arasından süzülerek gelen rüzgar, kulaklara ulaşana kadar zayıflıyor, uğultusundan kaybediyor, fısıltıyla söylenen bir ezgiyi andırıyordu. Aşağıda, biraz uzaklarda uzanıp giden gri denizin üzerine Mart ayının hafif sisi çökmekteydi.

Neşeyle çığlıklar atan bir çocuk sesi geldi kulağına. Rahat bir pantolonun üzerinde yarım kollu, koyu yeşil, önden üç dört düğmeyle iliklenen giysisi olan genç bir adam ile beş yaşlarında bir çocuk firizbi oynuyordu. Uzun dalgalı saçlı adam, belli ki çocuk frizbiyi kolayca yakalasın diye yumuşak atışlar yapıyordu.

Bir müddet onları izledi Ayşe. Sonra  bu adamın, otobüsün ön sıralarında oturan kalabalık ailenin davudi sesiyle çok güzel bir şarkı okuyan bireyi olduğunu anladı.

Temiz havayı soluyarak balkondan enfes manzarayı seyretti. Rüyası geldi aklına. Mart ayının sonuna birkaç gün vardı ve rüyasının üzerinden tam altı ay geçmek üzereydi. Neredeyse doluyordu altı ay. Rüyasını gördüğünden bu yana geçen süre içinde henüz yeni birini tanımamıştı. Burada da bu cömert tabiatın içinde, o çiçekten bu böceğe koşturmaktan, dallardaki kuşları gözlemekten, birazdan gezmeye başlayacakları tarihi yerlere bakmaktan, tüm bunları fotoğraflamaktan başka hiçbir şeyi umursamayacağını iyi biliyordu. Doğanın kucağındayken gözü başka hiçbir şey görmezdi Ayşe’nin. Rüzgârın sesinden, kuşların cıvıltısından, arıların vızıltısından başka da hiçbir şey duymaz, başka hiçbir sese kulak kesilmezdi. Annelik duygusunu, çoluk çocuğa karışmadan tatmıştı o. Tüm çiçekler, ağaçlar, kuşlar onun çocuğu gibiydi. Ancak bir annenin evladına duyduğu sevgi ile kıyaslanabilirdi Ayşe’nin tabiata duyduğu sevgi.

Minibüslere binerek gezeceklerdi çevreyi. En çok Kayaköy'ü merak ediyordu Ayşe. Son zamanlarda gazetelerde, dergilerde resimlerini gördüğü bu ıssız köyün, Kapadokyalı anne babasının büyüdüğü evler gibi taştan yapılmış; ama daha küçük evlerini görmeye can atıyordu.
Hatay Müzesi'nde, Çingene Kız mozaiği önünde.

Oteldeki yemeklere önce Ayşe gidiyordu. Yaşar Hanım ve kendisi için yer tutuyor, Yaşar Hanım'ın saçlarını yapmasını, makyajını tamamlamasını ve masaya gelmesini bekliyordu. Yaşar Hanım masaya gelince kahvaltıya ya da yemeğe başlıyorlardı.

Ayşe’nin ilgi duyduğu şeyler, katılımcılardan bazılarınca ilginç bulundu. Detaylara inerek fotoğraf çekmesi, bitki türlerini tanıması, ağaçları adlarıyla bilmesi, dallardaki kuşların cinsini söyleyerek  resmini çekmesi merak uyandırdı. Onunla sohbet etmek isteyenler çoğaldı. Masaları dolmaya başlamıştı yemeklerde. Katıldığı tüm gezilerde herkes görüp de tanıyamadığı bitkileri, otları Ayşe’ye sorardı zaten. Bilmediği çiçek, ağaç yoktu Ayşe’nin. Bazılarının Latince adlarını da söylüyordu hem. O yüzden ziraat mühendisi sandı Ayşe’yi önceleri hemen herkes.

İlk minibüs yolculuğuna başlamışlardı. Yüksekteki otellerinden kıvrıla kıvrıla aşağı inen yolda, yavaşça ilerliyordu şoför. Ayşe’nin gözü ağaçlardaydı, dallarda geziyordu. Tepelikli bir kuş gördü aniden. Başı ve göğsü boz renkli olan kuşun başındaki hotozu andıran birbiri ardı sıra dizilmiş turuncuya çalan uzun tüylere koyu renk benekler düşmüş gibiydi. İnce gagası, hafif bir kavisle öne doğru uzuyordu bu irice kuşun.  Siyah tüylerle kaplı kanatlarına iri beyaz sürmeler çekilmişti sıra sıra. Alt dallarından birine konduğu bir çam ağacının koyu yeşilliği içinde bir kovuğa tünemiş, duruyordu. Çok sevindi Ayşe onu gördüğüne. Bu, o ana kadar hep isteyip de  hiç görmediği hüthüt kuşuydu. İbibik ya da çavuşkuşuydu hüthütün diğer adı. Sevgi habercisi olarak bilinirdi bu kuş, oldum olası.

 Minibüs yolculuklarından birinde Yaşar Hanım, üç çocuğu olduğundan bahsetti ona. Üç oğlu vardı Yaşar Hanım'ın. Eşini kaybetmişti, yalnız yaşıyordu. Oğullarından biri evlenip ayrılmıştı. Biri mühendisti ancak dans hocalığı yapıyordu Rus eşiyle birlikte. Diğer oğlu da uzaktaydı. Uzun uzun bahsetti oğullarından Ayşe’ye. Ayşe sessizce dinledi Yaşar Hanım'ı. Ayşe, Yaşar Hanım'ı sessizce dinlerken, özellikle onların minibüsüne binerek tam arkalarında oturan, otobüsün ön koltuk yolcularından çok sevimli yaşlı hanımlar ve yanlarındaki güzel sesli genç adam da çıtlarını çıkarmadan dinlediler. Hatta kalabalık ailenin arkasındaki sırada oturan atılgan, davetsizce masalara giderek konuşmaya başlayan, samimi davranışlı başka bir genç adam daha kulak kesilmişti konuşmaya.

Günlük'te sahil yürüyüşü yapıyorlardı. Atılgan ve davetsizce konuşmaya başlayan genç adam geldi Yaşar Hanımla Ayşe’nin yanına. Kendinden bahsetmeye başladı. Hiç merak etmeyecekleri şeyleri anlatıyordu kendi hakkında, Ayşe ve Yaşar Hanım'a. Ayşe, o adamı dinlemektense günlük ağaçlarının kozalaklarını toplamaya başlamıştı çoktan.

Tatilde, hiç tanımadıkları birinin kendi iç çekişmeleri ile karşılaşmak, bekledikleri bir şey değildi ikisinin de. Yardım etmek amacıyla birkaç cümle etmeye kalktıklarında da birden bire asabileşmişti ince, uzun boylu atak adam. Üstelemeyerek geçiştirdiler ve yanından uzaklaştılar o genç adamın. Bir daha da ona yakın olmamaya özen gösterdiler.

Dalyan’a gelmişti gezme sırası. Koyu yeşil gözlü bir kız gibiydi Dalyan. Öylesine alımlı, öylesine canlı. Sakin, durgun, sazlarla kaplı nehrin karşı kıyısındaki alçak kayalık tepelere oyulmuş kaya mezarlarının sabırla işlenmiş yontularındaki güzellik karşısında Ayşe, uzunca durup seyretti bu nakışları, taşın dantelâsını. Sonra resimlerini çekmeye başladı. Nehir kıyısından ayrılamıyordu; bir ara kendisine seslenen Feray'ın  sesini duyar gibi oldu. Ama onun duyduğu tek şey nehrin dingin akışının fısıltısı; sazlıkta öten yavru kuşların kendilerini doyurması için annelerini çağırışları; yeşilce akan nehrin üzerinde kendi şarkısıyla serince süzülen rüzgarın sesiydi.
Yanına gelen Yaşar Hanım’ın seslenişi ile gözlerini ayırdı tarihle tabiatın kol kola girmiş güzelliğinden.
Turun geri kalan katılımcıları, nehre yakın bir balık restoranına oturmuş ve sipariş verdikleri balıkların pişerek masalarına gelmesini bekliyordu. Yaşar Hanım, Ayşe’ye restorana oturup oturmak istemediğini sordu. Ayşe başını çevirip balık restoranına baktı.

Ön cephesi, gemici verniği ile cilalanmış çam kütükleriyle kaplı küçük restoranın dışındaki masalar dolmuştu. İçerideki masalarda da yer yok gibi gözüküyordu. Dışarıdaki masaların en kalabalık olanında oturan geniş ve sevimli ailenin kendisine baktığını gördü. “Bu manzarayı bırakıp bir restoranda oturamayacağını” söyledi Yaşar Hanım’a. Dalyan’ı gezecek, fotoğraf çekecekti.  Yaşar Hanım da ona katıldı.

Bir müddet gidebildikleri kadar nehir boyunca yürüdüler usuldan. Evlerin bahçe kapılarını süsleyen sarmaşık cinsi bitkiler renk renk çiçeklerle bezenmişti. Sadece begonvillerle değil, iri bir boynuz şeklinde açmış beyaz çiçekli sarmaşıklarla gölgelenen  çardaklarda oturanlara selam verdiler. Kimi evlerin girişleri, koruk vermeye hazırlanan asma çubukları ile sarmalanmıştı.

Kulaklarına gelen davul sesiyle yakınlarda bir düğün olduğunu düşünüp, ora düğününü görmek üzere sese doğru yürüdüler.

Davul, yeni yapılmış bir otelin açılışı için toplanan kalabalığa çalıyordu. Bir apartmanı andıran otelin sahipleri, bayram günü olması ve otellerinin açılışı sebebiyle koca bir bakır tepsi içindeki ev yapımı baklavayı ikram ediyorlardı gelene geçene. Ayşe ve Yaşar Hanım’a da ikram ettiler.  Bayram tatili için buralara gelmiş Ankaralılar olduklarını anlayınca da otellerini gezdirmek istediler, “Yaza beklediklerini” söyleyerek.
Bursa, Tunca'nın çocukluğundan beri yazları  geldikleri yazlık.

Yepyeni eşyalarla döşenmiş pırıl pırıl bir aile oteliydi yeni otel. Geniş girişinde bir de çay ikram ettiler otel sahipleri Ayşe ile Yaşar Hanım’a. Sohbetlerini o kadar sevmişti ki otelin sahibinin konuksever eşi, kızları, gelinleri ve küçük torunları, eğer Ayşe ve Yaşar Hanım tur otobüsünü kaçıracaklarını söylemeselerdi, onları bir yere bırakacak gibi görünmüyorlardı.

Balık lokantasına yaklaştıklarında, restoranın boşaldığını ve balıklarını yiyenlerin yavaş yavaş otobüse doğru ilerlediklerini gördüler. Ayşe ve Yaşar Hanım’a “Nereye gittiklerini” sordu diğer tur katılımcıları. Dinledikleri karşısında balık restoranına oturduğuna pişman olan da çıktı gezginlerin arasından epeyce.


Sabah kahvaltılarının birinin ardından otobüsün ön sıralarında oturan geniş ve sevimli aileye dâhil genç kız ile konuştu Ayşe. Genç kızın adı Oya idi. Konuşma sonucunda bu sevimli ailenin pek çoğunun ya kendilerinin ya eşlerinin ya da her ikisinin birden üniversitede öğretim görevlisi olduğunu öğrendi, kendisi de bir üniversite öğretim görevlisi olan genç kızdan. Kalabalık bir grup olarak geziye katılmış bu güler yüzlü aile, onu masalarına davet etti; masalarına oturmasını ve birlikte çay içmelerini istediler. Ayşe, "Yaşar Hanım'ı bekletmek istemediğini" söyleyerek oturmadı. Doğruca müstakil birer villa olan odalarına gitti.

Nihayet Kayaköy'ü ziyaret ediyorlardı. Ayşe için bulunmaz bir hazineydi burası. En sevdiği mimari örnekler yani taş evler arasındaydı burada. Kelebek kanatlarının ince desenlerinden ışıyan renk cümbüşü içinde oradan oraya koşturuyordu, resim çekmek için. Yaşar Hanım'dan çok uzaklaşmıştı; bazen resim çekeyim derken grubun hayli gerisinde kalıyor, o zaman gruba yetişmek üzere hızlanıyordu.

Yüksekçe bir yerde bulunan eski bir yapının kapısı kapalıydı. Parmaklıklardan ibaret demir kapının aralıklarından içeri sarkabildiği kadar sarkarak süslemelerin, bezemelerin, tavan resimlerinin olabildiğince resmini çekti Ayşe. Bu arada geniş aile grubundaki genç adamın dikkatle; ama umarsızca kendisine baktığını fark etti. “Ne kadar gereksiz yere film harcıyor bu kız böyle diye düşünüyor olmalı hakkımda” diye geçirdi içinden Ayşe. Heykel başlarının üzerindeki kıvrımlı saçları andıran saçlarına bakıldığında, bu genç adamın uzunca bir zamandır berbere uğramadığı anlaşılıyordu. Güzel sesli, çok iyi şarkı okuyan bu genç adamın hep beraber gezdiği küçük çocuğun, genç adamın yeğeni olduğunu öğrendi sonradan Ayşe. Ne zaman karşılaşsalar çocuk ısrarla “Dayı” diye sesleniyordu genç adama.

Kayaköy'ün sokaklarında gezinirken, taş bir evin dışına eklenmiş alüminyumdan eğreti bir boru dikkatini çekti Ayşe’nin. Arkasından gelenlerin, resim çekmek uğruna yine kendisinin  gerilerde kalacağını tahmin ederek “Bir boru da çekilir mi” diye hayıflanarak söylenmelerini duymazlıktan gelip, eskinin karakterinin yitirilmesine neden olan çirkinliği gülerek fotoğrafladı. Tam arkasından bir ses duydu.
-Bu boru eski mi, yeni mi?

Hiç böyle soru olur muydu. Besbelli ki yeni boruydu bu. O zamanki yapılarda bu borular olur muydu hiç. Olsa olsa sırf konu açmak, konuşmak için sorulmuş öylesine bir soru olmalıydı bu tuhaf soru.

Dönüp baktı. Davudi sesli genç adamdı soruyu soran. Bir deniz kabuğunun helezonik kıvrımları gibi kıvrılan saçları, eski yontucuların büstlere oydukları dalgalı saçlara ilham veren cinsten genç adam, hemen arkasında durmuş, sorusuna cevap bekliyordu.  
-Yeni. O zaman bu borudan yoktu, dedi Ayşe. Bir yandan da ara vermeden fotoğraf çekmeye devam ederek.
-Bu evleri nasıl yapmışlar acaba?
-Çattık, diye geçirdi Ayşe içinden. Ne anlamsız sorulardı bunlar. Evet, sadece konuşmak için, ortak konusu olmayan insanların konuşabileceği bir ortam oluşturmak için sorulabilirdi ancak böyle bir soru. Kısacık bir şeyler söyledi Ayşe. Sonra başka bir fotoğraf çekmek için uzaklaştı.

Öğle yemeğini Kayaköy'de yiyeceklerdi. Gezilerini tamamlamış dönerlerken, beyaz örtüler serilerek yan yana dizilmiş yemek masalarını görebilecek kadar yakına gelmişlerdi. Masalara serilen beyaz örtülerin etekleri, hafif rüzgârda kıpır kıpır oynuyor, burna nefis kokular geliyordu.

Yaşar Hanım, uzun boylu gezmemişti, kısa tutmuştu Kayaköy gezintisini. Bir masaya oturmuştu çoktan. Çok az sarımsak ile çeşnilendirilmiş kaymak gibi görünen bembeyaz süzme köy yoğurdunun içine etraftan toplanmış taptaze semizotu eklenerek yapılmış salatayı yemeye koyulduklarında artık herkes öğle yemeği için çoktan masalara oturmuştu.

Öğleden sonraki yürüyüşte başının üzerinde kıvrımlar oluşturan saçları olan genç adam, yeğeni olmaksızın geldi Ayşe’nin yanına. Doğrudan "öğrenci olup olmadığın"ı sordu ona. Ayşe alışıktı bu soruya. Yaşından çok küçük gösterdiği için onu her yeni tanıyan bu soruyu sorardı. Eğer sormazlarsa konuşmada yolunda gitmeyen bir şey olduğunu, eksik kalan bir yan olduğunu düşünürdü Ayşe. Sonra" nerede çalıştığı" sorusu geldi. Bu arada adlarını öğrendiler birbirlerinin. Kalabalık ve güler yüzlü aile grubundaki en sevimli, başı hep topuzlu, bakımlı, güler yüzlü, görmüş geçirmiş olduğu her halinden belli olan hanımın oğluydu Tunca. Bir üniversite bünyesinde çalışıyordu o da. Babasını yakınlarda kaybetmişlerdi. Altı ay kadar önce. Tüm aileyi çok sarsmıştı bu kayıp. Babası, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden emekli bir eski Türkçe doçentiydi. Hatırı sayılır divanlar tercüme etmişti sağlığını kaybetmek uğruna.Fuzuli Divanı bunlardan biriydi. Hastalığı nedeniyle çalışmalarının çoğunu tamamlayamamıştı.

 Eski eserler üzerinde çalışmak çok sıkıntılıymış o dönemlerde.  Böbrekleri tükenmiş sonunda. Annesi de edebiyat öğretmeniymiş. Çoktan emekli olmuş. Annesi Makedon; babası Boşnak göçmeniymiş. Annesi de babası da kendilerini Türk diline adamışlar. O zaman anladı Ayşe, bu ailenin Cahit Sıtkı’dan okuduğu 'Hepimize Dair' adlı şiiri neden bu denli çok alkışladığını.

Bu konuşmanın ardından Ayşe, rüyasını hatırladı. Acaba Tunca o muydu? Altı ay, yarın dolacaktı, Rüyasını yanlış yorumladığına hiç ihtimal vermese de yine de kaderin ne getireceğini yalnızca Allah bilirdi. Henüz kayda değer bir gelişme de olmamıştı. Tüm ilerleme; birbirlerinin adlarını öğrenmeleri, çalıştıkları kurumlar ve aileleri hakkında bilgi sahibi olmalarıydı, o kadar. Yarın sabah Ankara'ya dönecek kişiler olarak bu yeterli bir gelişme değildi.

Akşam yemeğinin ardından zaten tüm gün boyunca gezmekten yorgun düşmüş Ayşe, odasına giderek toparlandı. Kaldığı otel odalarını temiz bırakırdı hep. Odada gözüne çarpan temizlikleri yapıp bavulunu yerleştirmeye koyuldu. Bavulunu yerleştirir yerleştirmez de yattı. Yarın sabah erken saatte Ankara'ya doğru yola çıkacaklardı zira.

Sabah, yola koyuldular. Arka sıradaki yerlerinde, Yaşar Hanım ile yan yana, kah uyuyarak kah güzel manzaraları seyrederek yolculuk yapıyorlardı. Rüyasını göreli bugün tam altı ay olmuştu. Ama hiçbir şey olmamıştı bugün dolacak olan altı ay boyunca. Altı ayın dolduğu bugün, son gün, işte Ankara'ya dönüyordu ve rüya yorumunu yanlış yapmıştı besbelli ki.

Toroslar'ın içinde, ormanla kaplı dağ eteklerinde gidiyorlardı. Yol boyunca özellikle çocuklu aileler sık sık tuvalet molası verilmesini istiyorlardı. Şoför, bir benzincide duracakken, orta sıralardan birileri “Burada durmamasını, az ilerideki bir benzincinin yoğurdunun ve pidesinin çok ünlü olduğunu, eğer orada durursa aynı zamanda öğle yemeğinin de aradan çıkacağını” söyledi. Yolcuların rızasıyla pidesi ve yoğurdu ile ünlü benzincide durmak üzere yola devam edildi.


Aslında bir inşaat mühendisiydi şoförleri. Devlet memurluğunun ona göre olmadığını anlayınca istifa etmiş ve elindeki avucundakiyle bir otobüs alarak tur işine girmişti. Tura katılanlar arasındaki karısı da kendisi gibi inşaat mühendisiydi ve o hala çalışıyordu resmi bir dairede. Çok sevimli, hareketli, akıllı bir de oğulları vardı, daha üç yaşında bile olmayan. Şoförün  ilginç hayat hikâyesini duyan katılımcılar ona sorular sormaya başladılar.  Aslen inşaat mühendisi olan şoför de ara sıra arkaya dönerek onlara cevap yetiştiriyordu.

Birkaç kilometre ileride olduğu söylenen mola yeri bir türlü karşılarına çıkmıyordu. Yolda mola verilebilecek tek bir yer yoktu görünürde. Hiçbir tesisin olmadığı ormanlık bir alanda ilerliyorlardı. Görünüşe bakılırsa anayoldan ayrılmışlar ve bozuk orman yoluna sapmışlardı pide uğruna. Konuşmaya dalan şoför, yol ayrımını kaçırmış olmalıydı. Bir mola için sabırsızlananlar giderek artıyordu. Şoför, “Yolu şaşırdığını ve yanlış yola saptıklarını” söylediğinde memnuniyetsizlik anlatan uğultu halinde bir söylenme yükseldi otobüste. Şoför, çaresiz kalmıştı," karşılaşacağı ilk tesiste duracağını" söyleyip duruyordu hoşnutsuz mırıltılara karşılık.

Hayli sonra, ağaçlar içine saklanmış bir tesis gördüler. Orada durdular. Öğlen yemeğini orada yiyeceklerdi.
Bu küçük tesis, bu kadar misafiri ağırlamaya hazırlıklı değildi. Onlara pide yapacak yeterli unları olup olmadığından bile şüphe etti Ayşe.

Az sayıdaki çalışan, pideleri yetiştirme çabasındaydı canla başla. Dönüş yolundaki gezginler, sadece birkaç tane olan masalara oturarak pidelerinin pişmesini bekliyor, onların pidesi fırından çıkınca sıradaki diğerlerinin pidesi fırına veriliyordu.

Dışarıda yağmur çiseliyordu ve Ayşe, kapalı havada olmaktan çok açık havayı tercih ederdi. Dışarıya çıktı, birkaç beyaz plastik sandalye gördü. Oturmak istedi; ama sandalyeler yağmurdan ıslanmıştı. O anda Tunca'nın da orada olduğunu fark etti. O da dışarıda dolanıyordu. Ayaküstü sohbet ettiler. Pişen pidelerin kokusu dışarıya kadar geliyor, zaten aç olan karınlarının daha acıkmasını ve öfkeyle guruldamasını hızlandırıyordu. Ancak sıralarını beklemek zorundaydılar, uzunca bir süre.

Nihayet sıra onlara gelince içeri geçtiler, Tunca duvara bitişik bir masa gösterdi oturmaları için. Ayşe’ye yol vererek duvar kenarına oturmasını sağladı. Kendisi de başa oturdu.

Ayşe birkaç kez kalkmayı denese de Tunca, başını çevirerek görmezden geldi. Ayşe mecburen oturup kaldı oturduğu duvar dibinde. Ayşe’nin her kalkış teşebbüsünde Tunca, bir garsona sesleniyordu. Az sayıdaki garsonlar pide, ayran, çay, su servisine zaten zorlukla yetiştikleri için oralı olmuyorlardı bile. Bu da Tunca'nın çok işine geliyordu.

Bazen de kendilerinden epeyce uzağa oturmuş olan annesine, kız kardeşine, teyzesine sesleniyor, muzipçe kendisine bakan yeğenine gülümsüyordu.

Konuşmaları havadan sudandı. Ayşe’nin on yıllık ucuz bir arabası vardı, Tunca'nın da altı yıllık bir arabası. Bir müddet arabalardan, yeni çıkan kitaplardan konuştular.

Pideleri yedikten sonra Ayşe, kendi hesabını ödemek isteyince Tunca telaşla cüzdanına sarıldı, aceleyle para çıkarıp iki pidenin ve ayranın bedelini ödedi. Cüzdanını da, cebine koymak yerine masaya bıraktı.

Otobüsün kalkma saati gelmişti; ama Tunca masadan kalkmıyordu. Herkes otobüse bindikten sonra kalktılar. Masadan ayrılırken Ayşe, Tunca'nın masada unuttuğu cüzdanını alarak ona verdi. Tunca çok mu heyecanlanmıştı ne? İçinde kimlikleri, banka kartları, parası olan cüzdanını dahi ortalıkta bırakıp gidiyordu.

Gece yarısı Afyon'da mola verdiler. Ayşe’nin uykusu çok ağır olduğu için molada yürürken bile sallanıyordu. Mola verilen tesisin alt katından yukarıya çıkarken, karanlığın ortasında kendisine uzatılan, açık renk kağıda sarılmış bir şey gördü. Tunca, ona ekmek arası sucuk yaptırmıştı, Afyon'da durmuşken.

Hiçbir şey yiyecek hali olmayan, bir an önce koltuğuna dönüp uyumak isteyen Ayşe, gülerek yemeye başladı gecenin ortasında, karanlığın içinde ekmek arası sucuğu. Yemekten doğru dürüst konuşamadılar. Mola da hemen bitti zaten. Ayşe yerine döndü ve hemen uyudu.

Tunca ve ailesi, otobüs geceleyin Ankara'ya girdikten sonra, Milli Kütüphane'nin önünde indi otobüsten. Bahçelievler'de oturuyordu tüm aile. Erkenden indiler o yüzden. Ayşe, Kavaklıdere'deki tur şirketinin önünde indi. Onun evi de oralardaydı.

Mart ayının son günü, Ankara'ya dönüş gününde dolmuştu altı ay. Gözle görünür hiçbir şey olmadan.
*****

Tunca, Ankara'ya dönüşte Ayşe’nin iş yerine uğrayacağını söylemişti. Ankara'ya geleli neredeyse bir hafta oluyordu; ama ne arayan ne soran vardı. Artık rüyasını doğru yorumlayamadığından iyice emindi Ayşe.

İşler yoğundu ve fotokopi çekmesi gerekiyordu. Fotokopi makinesinin olduğu odaya kadar gitti. Desteyle kağıt vardı elinde, tek tek çekecekti onları, sonra da tasnif edecekti. Uzunca bir süre uğraştı o kağıtlarla. Eli kolu dolu odasına döndü.

Tunca, masasının yanına boş koltuklardan birini çekmiş, oturuyordu. Ayşe’yi görünce gözleri ışıldadı. Ayşe de şaşırdı. Sevinsin mi bilemedi. Bunca gün sonra gelmesi ne içindi acaba. Bir tur arkadaşının diğer tur arkadaşını ziyareti olmalıydı bu geliş.

Tunca, geç kaldığı için özür diledi. Ankara'ya döndükten sonra acilen İstanbul'a gitmeleri gerekmiş meğer. İstanbul'daki akrabaları onları bulmuşken kolay kolay bırakmamışlar; ama Tunca, daha fazla kalamamış, dönmüştü. Annesi ve teyzesi hala İstanbul'daydı.

Ayşe, ısıtıcıda su ısıtarak çay ikram etti ona. Hafifçe grip olduğundan az önce kullandığı bardağı çalkalayarak ikram etti çayı, grip virüsü bulaşmasın Tunca'ya diye. Biraz oturup kalktı Tunca. Ayşe’nin işinin başından aşkın olduğunu anlamış ve onu oyalamak istememişti. İş yerinde rahat konuşamadığı da belliydi. “İyi günler” dileyerek ayrıldı.

 Neredeyse on gün geçmişti Tunca’nın ziyaretinin üstünden. Tunca yine gözükmüyordu.

İşlerini kolaylamış, oda arkadaşı ile sohbet ediyordu Ayşe, telefon çaldığında. Tunca'ydı telefonun öte ucundaki. Ayşe’nin yanından ayrıldıktan sonra çok hastalanmış, ağır bir gribe yakalanmış.  Annesi Ankara'da olmadığından olacak, kendisine bakamamış ve ancak ayağa kalkabilmiş. Hafta sonu da annesi ve teyzesini almak üzere İstanbul'a gitmiş. Sesi çıkar çıkmaz da Ayşe’yi aramış. Görüşmek istiyormuş.

Nisan sonunda Ayşe’nin anne ve babası Çeşme'ye gittiler yazı geçirmek üzere. Tunca, Mayıs gibi nişanlanmak istiyordu Ayşe ile. Ayşe, babasına telefon açıp, üstü kapalı bahsetti konudan. Babası hiç oralı olmuyor, başka başka konulardan bahsediyor, “Ağaçları budadığını, geçen yıl diktiği fidelerin boylandığını, havaların güzel olduğunu” söylüyordu. Eğer Ayşe üstelerse, bu sefer de “Rüzgârın çok sert estiğini ve Ayşe’nin dediklerini duyamadığını” söylüyordu.

Ayşe, defalarca telefon açtı babasına; ama hep aynı şeyler oldu. Rüzgâr hep sert esti nedense. Ayşe, babasından rüzgârın uğultusundan etkilenmemesi için içerde konuşmasını istese de babası onu dinlemedi. Kızının kararlılığı karşısında sadece konuşmak için iki günlüğüne Ankara'ya geldi. “Bu kadar kısa sürede bir insanı tanıyıp evlenmeye karar verilemeyeceğini, böylesine kalabalık bir şehirde kimin kim olduğunun kolayca bilinemeyeceğini, selin önünden kütük mü kapılıyor da nişan için bu kadar acele ediliyor olduğunu” söylüyordu. Ayşe üsteledi; ama gülmemek için zor tutuyordu kendini, babasının bahaneleri karşısında.  Sanki bir filmdeydiler ve o filmde hala küçük bir çocuk olarak gördüğü yetişkin kızını evlendirmeye yanaşmayan sert babalar gibi davranıyordu babası. Dışarıdan bakınca gülmeden edilemeyecek bir durumdu; ama Ayşe ve Tunca için er geç aşılması gereken bir durumdu da.

Ayşe, Tunca'nın iyi birisi olduğunu ve kültürel olarak kendisine hitap edebilecek yeterlilikte olduğunu anlatabilmek için çok dil döktü babasına. Babası onu daha fazla dinlemedi, yine Çeşme'ye gitti.

Mayıs ayında gelip isteyeceklerdi Ayşe’yi. Babası, Çeşme'den gelmemek için bir kez daha ayak diriyordu. Tunca'nın ailesi, “Çeşme'ye gidip isteyelim” dediklerinde de” Bizim Çeşme'de olup olmayacağımız belli olmaz” diyordu. Oysa Çeşme'deki evi bırakıp gidebilecekleri bir yer de yoktu. Babası, Ayşe’nin telefonlarına da bakmamaya başlamıştı artık üstelik. 

Ayşe’nin annesi bir rüya gördü o günlerde. Onun rüyasından da kızlarına söz kesmeleri apaçık anlaşılıyordu.
Ve anne baba Çeşme'den geldiler. İsteme tarihinden iki üç gün kadar önce.

19 Mayıs günü  Ayşe’yi Allah'ın emriyle istedikten sonra “Bugün aynı zamanda söz de kesilsin, madem siz Ankara’ya kolayca gelip gidemiyorsunuz” dedi Tunca’nın ailesi baskın çıkarak. Yetmedi,  nişan tarihini de belirlemeye çalıştılar. Dünür başı olan enişte, “Üç gün sonrasının nişan için iyi bir tarih olduğunu, yaz girer girmez de düğün yapılmasının en iyisi olacağını” söyledi.

Nişan, üç gün sonra yapıldı. Temmuz başında, akraba, eş dost tatile gitmeden de nikâhları kıyılacaktı Ayşe ile Tunca'nın. Gündüz, Kurtuluş Parkı Evlendirme Dairesi'nde kıyılan nikâhın ardından gece Ankara Atlı Spor'da açık havada, çimlerin üzerine kurulan masalarda oturularak bir yemek yenecekti çok yakın eş dost ve aile arasında.

Temmuz'un ikinci yarısının ilk günüydü. Güneş pırıl pırıl parlıyordu. O gün için bulabildikleri tek saat olan  sabah on birde nikah kıyıldıktan sonra akşamleyin gerçekleşecek olan Atlı Spor'daki kırk kişilik yemeği beklemeye başladılar.

Atlı Spor’un bahçesine kurulan masalara oturmuşlar, arkalarında yer alan orkestranın çaldığı hafif yemek müziğini dinleyerek oturuyorlardı, ilerdeki yemyeşil çimlerin üzerinde, sırtlarında binicileriyle  yavaşça gezinen atları seyrederek. Gündüzün yakıcı sıcağı yitmiş, daha rahatlatıcı bir hava gelmişti akşamla birlikte.

Yemek servisi başladığında ilk yağmur damlaları düştü Temmuz ayının on altısında. “Yaz yağmurudur, diner” dediler. Yağmur dinmediği gibi, gök gürültüleri, şimşekler içinde artarak yağmaya başladı sıcak Temmuz akşamında. Apar topar kapalı bölüme geçtiler.

Kapalı bölüm daha önceden tutulmuştu ve orada bir düğün vardı. Görevliler biraz beklemelerini, onlar için bir yer bulup, hazırlayacaklarını söylediler. Arka tarafta bir yer hazırlandı, açık havada. Binanın çıkmasının altında. Yaz düğünü olduğu için tüm davetliler ince ve kısa kollu giyinmişti. Yağmurlu hava, ıslanan çimlerin saldığı serinlik, konukların üşümesine neden oldu. Üşüyenler, masalardan örtüleri toplamaya başladılar. Şık kıyafetlerinin üzerine şal gibi aldılar gül kurusu renkli parlak kumaştan masa örtülerini. Masa örtüleri yetmeyince garsonlar, içerden bir tomar örtü daha getirerek konuklara dağıttı. Pembe, beyaz örtülere sarınan konuklar, kıkır kıkır gülerken çok eğlendikleri belli oluyordu. “Yağmurun nimet olduğunu, bereket olduğunu” söylüyordu herkes. Tabiatı çok seven Ayşe için de çiçeklerin, ağaçların sulanması, hayatın akması demekti yağmur.
*****
Gördüğü rüyadan sonra altı ay içinde gerçekleşmesini beklediği gelişme, altıncı ayın en son günü olmuş ve tatil için çıktığı yol, Ayşe’ye bambaşka bir yol açmıştı. Her yol ille de haritadaki noktada bitmezdi. Haritadaki nokta, kim bilir hangi kapıları açacak, hangi yolları serecekti gidenin önüne.

Ayşe’ye, kaderin yolu olmuştu tur yolu. Rüyasının çıkmasının en son günü olan dönüşte, şoför yolu şaşırmış ve yanlışlıkla girilen yol, Ayşe’ye başka bir yol açmıştı. Şoförün yolu şaşırması sonucu tesadüfen gidilen benzincideki küçük restoranda onu duvarın dibine oturtarak, masadan kalkmasına mani olan Tunca, yanına bir oturmuş bir daha kalkmamıştı. Sonra da nikâh masasına oturmuşlardı.

Yol içinde yol almıştı yolculukta. Akdeniz’e inen yol, rüyada görülen; ama henüz görünür olmayan yola giden yoldu. Tek olmaktan çift olmaya ulaşan yol oldu tur yolu. Yalnızlıktan evliliğe, baba evinden kendi evine götüren yoldu bu yoldaki yolculuk. Yollar, sadece tatile götürmüyordu. Yollar, kaderin yolu da olabiliyordu.

Şöyle bir düşününce, düşlerle düşülen yollarda paya neler düşmüştü.
 (Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, ‎07 ‎Mayıs ‎2011 ‎Cumartesi, ‏‎20:00:20

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci