1 Haziran 2013 Cumartesi

DALLARINDAN MÜZİK, YAPRAĞINDAN SERİNLİK SAÇAN YEŞİLLİK: AĞAÇLAR


İlk kez bir yazımı ikinci defa yayınlıyorum. Blogumdaki en ilk birkaç yazımdan biri olduğundan  ilk sayfada yani hayli gerilerde kalmış  olması nedeniyle  değil  ikinci kez yayınlamam elbette; "Yaş kesen baş keser" atasözümüz dolayısıyla aynı zamanda. Yine her zaman olduğu gibi  yalnızca kendi çektiğim fotoğraflar eşiliğinde.





Kabuk kabuk gövdeleri heybetle göğe doğru yükselirken her bir dalından körpe kollar atarlar tomurcuk başlı.  Her ağacın dalı o ağaca özgü renkte, biçimde yaprakla süslüdür. İrisi, el gibi açmışı, kenarları dilim dilimlisindendir yapraklar. Yeşil, boz, kızıl, açık koyu renkte yapraklar rüzgarda kıpır kıpır oynaşır. Yaprakları oynaşan ağaçlar hep yerlerindedir senelerdir, mevsimlerdir, asırlardır. Hiç kıpırdamadan. Hep ayakta. Hep gölge saçarak yazın sıcağında. Kuşlara yuva olarak.  Göçmeninden yerlisine; leyleğinden kartalına.

Sıcak yaz günlerinde kayalar gibi sadece güneş ışığının açısı denk geldiğinde değil her an gönüllü olarak gölge veren, serinlik saçan başka  ne var;  güneşe, yağmur yüklü bulutlara sevdalı ağaçların yelin esişiyle  şarkı söyleyen dalları dışında?

Uludağ’dan inerken rastlayacağımız kaç asırlık olduğunu kendisinin de unuttuğu, her bir dalı bir ağaç gövdesi kalınlığındaki çınarın heybeti Uludağ’a yakışır ululuktadır.  Belki de bir  dönüm alanı kaplayan dalları ve yaprakları altında serin bir huzurla  çay içenler, çayın demi kadar o ulu çınarın altında demlenmenin de tadını çıkarıyor gibidirler.  Kır kahvesinin çatısı görevini görür kim bilir kaç asırlık çınarın ağaç gövdesi kalınlığındaki dalları.  
 
Meyveli ağaçlar çoklukla bahçe ağacıdır. Onları dikenler; “Gelen geçen yesin. Hayratım olsun. Kurtlar kuşlar aç kalmasın” temennisi içindedir dikerlerken. Evin hanımları meyve ağaçlarının bir an önce yetişip meyve vermesini diler. Reçel yapacaktır o ağaçlardan topladığı kayısı ile, şeftali ile, portakalın kabuğu ile.  Elmaları, dutları kurutacaktır. Nardan sirke yapacaktır. Zeytini çizecektir, kavanozlara basacaktır, ters yüz edecektir bir de o kavanozları gidip gelip. Suyunu da  alt üst edecektir durmaksızın.

Meyve ağaçları evin hanımları için kavanozlarda reçel, sirke, kışlık kuru olarak görülür. Çocuklar için de oyundur ağaç dalları.

Çocukken tırmanıp bir tane koparabilmek uğruna belki de düştüğümüz, dizlerimizi, dirseklerimizi parçaladığımız bahçedeki ceviz ağacı, dağlardaki alıç, ahlat ağaçları ilk tırmanış heyecanlarını  dalları arsında yaşadığımız ağaçlardı. Çocukluğum boyunca Aksaray, Bursa ve Ünye’de tırmanmadığım dut, ceviz, incir, kayısı, kiraz ağacı kalmadı. Sekiz yaşımdayken Bursa’da  dut ağacının en yüksek dallarından birinden düştükten sonra bile vazgeçmedim ağaca tırmanmaktan. Şimdi bu heyecanı yaşayan çocuk neredeyse yok gibi. Ne kadar da şanssız şimdiki çocuklar. Ağaç dallarının en güzel meyveleriydi oysa o dallara çıkmış çocuklar.

Hatmi, mürver, manolya gibi ağaçların bürümcük bürümcük nakışlı çiçekleri, tüm mahallenin ferahlaması için buram buram koku da  salar, renkler de sunar, yeşil yapraklar giymiş dallarını kol gibi açarak serinliğiyle de kucaklar.

Kimi ağaçlar bekçidir.  Orman kenarlarında, koru boyunca dizilirler oraları beklercesine. Patikadan yürürken, dağ gezilerinde, orman kıyısından geçerken   üç adım ötedeki koyu yeşilliğe dalıvermenizi dikenli keskin diliyle azarlarcasına söyler iğde, böğürtlen, ahududu çalıları, yaban güllerinin dikenli dalları. Issız ormanların dikenli telleri, diken diken kabarmış  iğde ve böğürtlen çalısından, yabani gül dalındandır. Doğanın orman kenarına ördüğü çitlerdir  iğde, böğürtlen çalıları. Oraların kenarında kendiliğinden bitiverir çalılar. Eli kolu, bacağı, yüzü çizmeye hazır halde, gizlisinde orman gülleri saklı zümrüt alanları gözetirler, kollarlar. Kırmızı kırmızı ya da mor meyvelerini cömertlikle sunarlar üstelik gelen geçene.  Çalı da olsa, çiçeklisinden de olsa, sırf ibreli çamlar da olsa; kolu da çizse, yüzü de ağaçların sevilmeyi ne kadar beklediğini düşünürüm hep.
 
Ağaç sevmek başka bir sevgidir. Yeşilinden bir sevgidir. Sevda gibi kan kırmızı olmaz ağaç sevgisi.
 
Ağaç sevmek, çocuk sevmek gibidir. Ancak bunu herhangi bir ortamda  söylerseniz değil ağaç sevmek insanları bile sevmekte zorlanan biri “Onlara ad da veriyor musun?” diye sorabilir alaycı bir tavırla. Gerek yok bir ağaca bir çocuk adı vermeye. Onların zaten herkesçe bilinen adları var. Ama gel gör ki ağaç sevgisini hiç anlamaz ağaç sevgisi bilmeyenler.

Bir ağaç, onca senenin fırtınasıyla, dolusuyla, yağmuruyla, kuraklığıyla yazdığı bir öyküdür.  Bir ağaç, bir başlı başına bir dünyadır. O dünyanın kabukları altında, yaprakları üzerinde, köklerinde, çatal dalları arasında, kovuklarında başka başka dünyalardan canlılar barındıran bir dünyadır bir ağaç. Havanın oksijenidir ağaçlar. Ağaç olmazsa nefes alınmaz. Kalp atmaz. Sincap olmaz, kuş yuvası olmaz, böcek olmaz, kelebek olmaz, arı olmaz. Arılar olmazsa neler olmaz neler…

Ağaçları sadece parkların süsü sanan insanlar için, betonlar içinde tıkılıp kalmış kişilerce ağaçları en az bir çocuk sever kadar sevmek belki de anlaşılamadığından  böyle yadsınacak sorular sordurtabilir. Sanki aklınızı yitirmişiniz de ağaçlara bir de çocuk adları takıyormuşunuz diye aslında sizi güldürten vehimlere kapılabilirler. Öte yandan bir ad, ille de bir ad taktıkları evcil hayvanları; mesela köpekleri olabilir bu soruyu soranların. Doğayı sevmek, bloklar içinde bir köpek beslemekle kanıtlanmış olunuyor sanılabilir o kişilerce.
 
Ağaç sevmek, apayrıdır. O sizin evdeki evcil hayvanınız değildir. Her yerdeki ağacı sevmektir ağaç sevmek. Her ağacı sevmektir  o sevginin özü, özeti. Toroslar’daki bir servi de olabilir o ağaç, dağ başlarında kuşların konakladığı  bir ahlat, kuytu bir köyün ıssızdaki tarlasının ortasındaki alıç ağacı da olabilir. Ya da Alp Dağları’ndaki bir ladin. Meyvelisinden, çiçeklisinden, yapraklısından yaprak dökeninden manolyasına, göğe merdiven kurmuşundan boduruna dek hepsini seversiniz ağaçların.

Bir ağacın matlaşmış,  tozlu yapraklarından  boy verdiği tepelere o sıralarda yağış düşmediğini, her bir yandan oraya buraya uzanmış dalların hangisinde kuş yuvası olduğunu bir çırpıda görüvermektir ağaca sevgi. Dallar arasında gizlenmiş kuş yuvasının kırlangıç mı, ağaçkakan mı, örücü kuş yuvası mı olduğunu hemen anlamakla başlar ağaç sevgisi. Ya da doğa sevgisi.

Bahçeniz varsa her sabah ilk iş akşamın dinginliğinin hala sürdüğü, çiçeklere çiğ düşmüş bahçede henüz hiç yorulmamış, ise, kire bulanmamış taze havayı solumak olur.  İlk soluktan sonraki ilk iş de ağaçlardaki, gül dallarındaki  yeni yapraklara bakmak, kuruyanları, sararanları temizlemek, su vermek, çiçeği var mı, tomurcuğa durmuş mu diye pür dikkat dallarını, kabuklarını gözle taramaktır.

Baharda su tutması için ağaçların diplerini derince açmak,  sonra sabırla çiçeğe  durmasını beklemek; son baharda kışın soğuk almaması için açılmış ağaç diplerini gerisin geri kapamaktır ağaca duyulan sevgi. Gübre kokusunu bile ağaçlara, çiçeklere, bitkilere hayat veren bir aroma olarak görüp,  yadsımamayı öğrenmektir. Ceviz yaprağı tetiri elleri karartınca ona kına muamelesi yapmaktır. Ceviz yaprağının olağanüstü ıtırına da parfüm. Kenarı su taşı işlemesini andıran, dalgalana dalgalana kıvrılan ince ve uzun meşe yapraklarını yerde görünce biraz burkulmaktır. Meşe ağacından düşüp saçılan  pelitleri yani palamutları toplamak, pelitleri ya tohum olarak bir kenarda muhafaza etmek veya bir kül ateşinde közleyip yemektir.

Ağaç sevmek, her ağacın yaprağının biçimini, rengini bilmek; dilinden anlamaktır. Sahil çamlarının rüzgarda sanki ıslık çalar gibi söylediği şarkıyı  bir konçerto dinler gibi dinlemektir. Eğer kuş  konarsa, tek başına  bir kıyıda kalakalmış ağacın tekrar yalnız kalmaması için sessizliğe gömülmeyi bilip, kuşları kaçırtmamaktır. Fıstık çamı kozalaklarından fıstıkları çıkarıp, kabuklarını kırıp dolmalara koymak; ama birkaç kozalağı ille tohum olarak saklamaktır.
 
Ağaç sevmek, anıt ağaçlara hürmet göstermektir. Aynen bir büyüğe gösterilen hürmet gibi. Kimlerin  gölgesinde konakladığı, hangi aşıkların altında buluştuğu, kimlerin ne muratlar için dalına çaputlar bağlayıp dilekler dilediği ağaçlardır onlar.

Kimileri mahkeme ağacıdır, idamlar bile yapılmıştır dallarında; kimileri dilek ağacıdır.

Kimileri Temmuz sıcağında harmanın ortasında, çiftçilerin çörek otlu çömlek peynirini yufka ekmeğinin içine koyarak yaptığı dürümünü testisindeki ayranla ıslatarak gölgesinde afiyetle yediği ağaçlardır.

Kimi ağaçlar,  başakların arasındaki yalnız ağaçlardır. Alıçlar, o yalnız ağaçlardır. Uzanıp giden dönümlerce bomboz ekinlerin içindeki tek yeşillik yapayalnız alıç ağaçlarıdır.

Sedir ağaçları, dağ başlarının titrek çizgileridir. Tozlanmaları bir törendir. Artık Toroslar anavatanı sayılmaktadır Lübnan’dan buralara gelmiş  bu ağaçların. Gemiler onlardan yapılır. Sandığın hası sedir ağacındandır. Ama öylesine azalmışlardır ki, onları görünce ayak sesinizden bile rahatsız olmamaları için uzaktan seyredesiniz gelir bu yeşil ihtişamı. Heybetin tanımı bu ağaçtır. Yeşilin koyusu dallarıdır.

Eskilerde kralların tahtlarının, asalarının yapıldığı tek ağaç vardır. Abanoz.  Zehrin etkisini giderdiği için içeceklerin abanoz odunundan  yapılmış kaplara konulduğu ağaçtır bir zamanlar. O eski mahir marangozların ustalıklarını yansıtan ağaçtır abanoz. Müzik aletlerinin türlü türlü sesi abanozdan gelir. Abanoz ağaçları suda çürümeyen odunlarıyla ünlüdür. Cilayı öyle tutar ki pırıl pırıl yanar cilalandığında. Kimi camilerdeki sütunlar abanozdur.

Bazı ağaçlar efsanelerle anılırlar, dalları kesilirse altlarında akan ırmağa kan akıttığı söylenir Aksaray’da,  Ervah’ın arka kapısındaki Kanlı Pelit denilen, yaşını kimselerin bilmediği ulu meşe ağacı  gibi.

Bazen de iki bin yaşına gelmiş zeytinler vardır kaç devri görmüş geçirmiş, kutsi ve bereketli. En uzun ömürlü ağaçtır zeytin ağacı. Dünyanın en yaşlı ağaçlarıdır zeytin ağaçları. Bin yaşını görmek işten bile değildir bir zeytin ağacına eğer bir balta onu kesmezse;  eğer bir yıldırım üzerine düşmezse.

Ağaçlar hep verir. Oksijen verir, meyve verir, gölge verir hatta gövdelerini bile verirler gün gelir. Ama o ünlü atasözünü hepimiz biliriz; “Yaş kesen, baş keser”

Ağaçsız bir manzara olmaz. Manzaramız hep yeşil olsun.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27 Ağustos 2009, Perşembe
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 


Paylaş :

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Kırmızı yediveren gül kokulu, beyaz boyalı evler




Kalemiz, sığınağımız, dört duvarımız hatta duvarlarını bizim ördüğümüz kah zindanlarımız kah saklanacak deliklerimizdir evlerimiz.


En çok çocuk resimlerindeki evleri severim.

Sıcaktır onların resimlerindeki evler. Sadece evdir çocukların kağıtlara çizdikleri, blok değil. Bir kapıdan bir ailenin girdiği, bahçesinde kümesin olduğu evlerdir. Bacalı, güneşli, olan biten iki katlı yuvalardır. Alt kattaki mutfağın penceresinden anneler, bahçede oynayan, salıncağa binen çocuklarına gülümserler.

Çocuk resimlerindeki evlerin pencerelerindeki perdeler,  yandan büzdürülerek pencere kenarlarına tutturulur. Çatı, kırmızı kiremitlidir.  Bacası yaz kış tüter. Anne sıcaklığı o bacadan tüten duman ile duyurulur resme bakanlara. Ocak yanıyorsa gün boyu, pencereler de ışıyordur akşamları. Yani çırası yanan evlerdir bacası tüten evler.

Arka bahçeden çizilen evler olmaz hiç çocuk resimlerinde.Ön bahçe görülür o resimlerde Bir çırpıda göz önüne seriliverir evin içindekiler dışına çizilerek, o kuru boya kalemle boyanmış naif karalamalarda.


Evin iki yanında da meyve ağaçları vardır. Kırmızı elmalar kocaman kocaman çizilir toparlak bir yeşil halindeki elma ağaçlarına. Arka bahçedeki ağaçlar, çatının berisinden çizilir kırmızı tuğlaların üzerine düşen dallarıyla. Bahçede bir ördek ille de olur o resimlerde. Ördek olunca dere de olur evin önünden akan. Şırıltısı duyulur sanki o resimde mavi kuru boya kalemle çizilmiş derenin. Kıvırcık tüylü kuzular otların arasındadır.

Çoğu bloklarda ya da apartmanlarda yaşayan şehirli çocukların çizdiği ev resimlerinde kazlarla ördekleri, kuzuları  bir de beyaz kedileri görünce çocukların beyaz tüylü hayvanları çok sevdiklerini düşünürüm hep. Bahçede paytak paytak yürüyen ördekleri, derede serinleyen kazları, bahçenin bir köşesinde güneşin altında uyuyan kediyi, evin koruyucusu bekçi köpeğini, ağaçlardaki kuşları çizerken  yaşadığı evleri çizmez şehirli  çocuklar. Ama elbet yaşamak istedikleri evler,  geceleri uyumadan önce annelerinin okuduğu masal kitaplarında gördükleri gibi bahçeli, ağaçlı, koyunlu kuzulu, kazlı ördekli evlerdir; önlerindeki derelerde kurbağaların bağırdığı..


Beyaz bir kağıda apartman çocuklarınca çizilmiş resimlerdeki evlerin yakınından dere akmadığını neredeyse hiç görmedim. Bazen derede balıkların yüzdüğü de olur. Çok merak ederim o resimleri yapan altı yedi yaşındaki çocuklardan kaçı derede yüzen bir alabalık gördü, çayda balık avladı.

O çocuklar, resimlerindeki evleri çiçeklerle bezerler. Ormanlarda, kırlarda dolaşamasalar, baharda kır çiçekleri hangi sırayla açar bilemeseler de çizdikleri evin etrafı rengarenk çiçeklerle bürünmüştür. Kağıdın tepesine kocaman bir güneş çizmeden  bitirmezler resimlerini. Güneş  gülümser çoklukla. Hatta göz kırpan güneşin çizildiği kağıdı da gördüm ben, yeğenimin resminde.  Çocukların çizdiği resimlerdeki evler hep günlük gülistanlıktır, hep gün ışığındadır. Gece karanlığının içinde çizileni hiç olmaz. Ne gece ne ay onların resimlerine uğramaz. O çocuklar, çizdikleri gökyüzünü ancak iki apartman arasındaki birkaç metrelik mesafeden baş uzatılınca ne kadar görülebiliyorlarsa o kadar görebilen çocuklardır. Sabahın erkeninde akşamın gün batımında servislerdeyken servis penceresinden hayatı, gökyüzünü seyredebilen çocuklardır.

En güzel ev fotoğrafları yaylalardan gelir. Yayla evleridir onlar. Kışın beyaz sessizliğe gömülürler, baharda bilindik bilinmedik her türden çiçekle şenlenirler. Daima yeşilliklerin ortasındadırlar. Arkalarında orman olur. Karadeniz'in yüksek yeşilliklerinin içinde, çimlerde aykırı biten çiçekler gibi açarlar renksiz renklilikleriyle. Onlar sadece yaylacılarındır.


Yayla evlerinin civarında çıngırak sesleri duyulur.. Nağmesi doğaçlama, notası düşünülmemiş bir müziktir çıngırak ezgisi. Sarılı beyazlı ineklerin boyunlarından bir şarkı olarak akar, yeşillikleri yüzer geçer çıngırak sesleri. O inekler bir anda görülmez olur inen sisin altında; ama çıngırak sesi sis filan dinlemez.

Yayla evlerinin yakınlarında göl olduğu da olur. Karadeniz'in sisli, puslu günleri izin verirse göl görünür, yeni gelinler gibi. Gri renkli göl suyu, buharlaşmış sudan ibaret sisin suyuyla buluşur yaylalarda sık sık. Göl suyu göl yatağında kalır, sis gezentidir; kısa bir özlem gidermenin ardından kayar gider başka yaylalara doğru.
 
Etrafı taşlardan ziynetlerle çevrilidir bu bir görünür bir görünmez olan Karadeniz yayla göllerinin. İrili ufaklı taş parçaları, bu göllerin çakıl çakıl vahşiliğine ve güzelliğine tarifsiz katkılarda bulunur. Kırmızı benekli alabalıkların yüzdüğü dereler her yönden akar, adım başı karşınıza çıkar. İncecik, kıvrıla kıvrıla akan dereler ya da gürül gürül fırtına gibi çağlayan ırmaklar, eğrelti otlarıyla kuşanmış yaylayı suya boğarlar; irili ufaklı şelaleler, şarlaklar oluştururlar.


Onlar için dergilerin çıktığı ve tarz olarak “country” tabir edilen kır evleri ile çiftlik evleri, başlı başına bir üsluptur. Bir evin kır evi olması, daha yapımında kullanılan malzemeler ve döşemesinden başlar. Kır evlerinde mermer, pirinç, beton, alüminyum, plastik doğramalar olmaz. İlle ahşap, ille taş, ille pişmiş toprak olacaktır kır evlerinin
içi dışı, mayası. Doğal malzemeler kullanılır kır evlerinde. İskeleti orman ağaçlarından, kırların taşından toprağındandır bu evlerin. Kır evlerinde döşeme, marangozun elinden çıkar. Masalar, iskemleler, yataklar, rustikler, ormanın yaşlı ağaçlarıdır bir zamanlar. .

Tavanlarda ahşap kirişler bulunuyor kır evlerinde. Yer döşemeleri doğal taş karolardan ya da kerestedendir. Kapı, pencere doğramaları tahtadandır. Yenilenmiş doğramalarda ya da yeni evlerde bu tahtalar mis gibi ağaç kokusu yayar. Koyu kahverengiye boyalı oluyor çoğunun merdivenleri, kapıları ve pencere doğramaları. En güzel kır evleri, çiftlik evleri İngiltere ve Fransa'dadır. İtalya’daki bağ evlerinin de kalırı yoktur onlardan.


Bu evler büyükçe bir bahçenin içinde de olabilir; kocaman bahçeler, bağlar, tarlalar içinde de. Mutlaka ürünleri toplandığında reçel yapılan meyve ağaçları ile kaplıdır çevreleri. Mutlaka yediveren ya da sarmaşık gülün tırmandığı duvarlardan, çitlerden, kapı tacından yayılan buğulu kokularla efsunlanmışlardır. Arsız kırmızıdan, masum beyazdan, içli hem de duygulu pembeden güller sarmalar pencere kenarlarını.

Kır evlerinin eskileri masalsı bir güzellik yansıtır. Çocuk masallarındaki pasta evlerden birini gördüğünüzü sanırsınız duvarları beyaza, pencereleri kahverengiye boyalı bu evlerle ilk karşılaştığınızda. Beyaz kremanın üzerine kakaolu sos sürülmüş gibi dururlar kocaman yemyeşil bir tabak içinde.

Doğramaları koyu kahverengiye boyalı, dışı beyaz badanalı evler sürmeli sürmeli görüntüleriyle sade; ama ulaşılmaz bir mutluluğun kapısı gibi dururlar. Uzaklarda bir mutluluktur onlar, bulutlar altında. Yeşiller içinde, doğanın koynunda, her şeyi doğadan.

İstanbul yakınlarındaki Polonezköy’deki Zosya Teyze’nin şirin, yalın, bırakıp da gidilesi gelmeyen, sarmaşık ve çalıların duvar görevi görerek bahçenin etrafını sarmaladığı, tavanları tahta kirişli, kapıları ormandan kesilen odunlardan yapılmış, tüm doğramaların koyu kahveye boyandığı, meyve ağaçlarının, kokulu çiçeklerin, kuşların, böceklerin, rengarenk güllerin, erguvanların üç dört dönümlük bahçede alabildiğine hüküm sürdüğü tek katlı eski evi, ev hissini uyandıran evdir. Tıpkı çocuk resimlerindeki gibi. Masal kitaplarındaki resimler gibi.


Eski İrlanda evleri,  sadeliğin güzelliğini yansıtır. Özellikle hayli eski filmleri gösteren kanalları ara sıra yoklayıp, uygun bulduğu bir filmi seyredenlerin kesinlikle hatırlayacağı John Wayne'nin bir filminde o sapsade, yalın mı yalın evlerin büyüsü, izleyeni sürükler götürür.  Filmin adını hatırlayamasam da konusu taptaze aklımda.John Wayne,  hep oynadığı gibi bir kovboyu değil de İrlanda’daki hayatını bırakıp Amerika'ya göçmüş bir boksörü oynuyordu.  Boksörün sonunda  ülkesi İrlanda’ya  geri dönüşünü, husumetli olduğu yan komşusunun dik kafalı kızı ile aşkını anlatan bir filmdi. O film, aileden kalan evlerin ve hatta aile yadigarı eski eşyaların, koltukların ne kadar önemsenmesi gerektiğinin en unutulamayacak derslerinden biridir hala benim için.

Filmde John Wayne; dedelerinden kalma, yığılmacı mantıkla değil yayılmacı mantıkla inşa edilmiş tek kat üzerinde uzunlamasına beyaz bir ev olan eski İrlanda köy evini onarıyordu memleketine döndükten sonra. Pencerelerini zümrüt yeşiline boyuyor ve “bu fikrin sadece buralardan uzaklara göçüp giden sonra da geri dönen biri tarafından geliştirilebileceği” eleştirisini alıyordu komşu İrlandalı yaşlı kadınlardan.


Evin tüm güzelliği, şirinliğiydi. Sıcacıktı. İnsanın “benim” diyebileceği, içinin ısındığı, daha dışarıdan bakarken kışın  şöminede çıtır çıtır yanan odunların müziğini duyduğu, alevlerin yaladığı şömine taşlarının isini soluduğu, ateşin kızıllığının hemen göz önünde belirdiği beyaz  bir evdi.

İstanbul'un köşkleri kadar zarif, dantelin sadece çarşaf kenarlarında değil koca bir evin tüm yüzeyinde olabileceğini anlatan güzellikte evler bulmak imkansız gibidir.

İnşaat ustalarının, ahşap ustalarının dantelidir İstanbul köşkleri. Çamlı bahçeleri, korulukları, altında aşıkların gizlice buluştukları ulu ağaçları, içlice ve gizlice gözyaşı dökülen kuytu köşeleri ile kumaşın ipeği, ahşabın hasıdır İstanbul köşkleri. Beyaza boyalıdır dantel gibi. Danteller zaten beyaz olmaz mı?


İstanbul köşkleri, İstanbul'un her köşesindedir. Arnavutköy ve ora köşkleri bir başka tılsımlıdır. Bayıra kurulmuş olan Arnavutköy, tablo yapmak isteyenler için en iyi konuları içinde barındırır.

Yalılar, Boğaz'ın iki yakasında sıralanırken sanki en has şifondan, mavi ipekten fuların kenarına iğne oyası işlenmiş gibi dururlar. Tepelerden Boğaz'ın maviliğine inen fıstık çamlarının, sarı çamların oluşturduğu ebruli renk huzmesi, kiremit kızılı, beyaz ya da başka renklere boyanmış ahşabın dantele dönüştüğü yalılarda soluklanır. Tepelerin açıklı koyulu yeşil akıntısı, Boğaz'ın mavi akıntısı ile buluşmadan önce bu oyalarda mola verir. Yeşil ve mavi, bir ince beyaz nakış ile tutturulur birbirine Boğaz kıyılarında dikilir
yeşil maviye, en usta terzinin eliyle. Doğadır o terzinin adı.

Kapadokya evleri, en aşina olduğum evlerdendir. Kesme taşın taşlıktan çıkıp, yumuşacık bir işleme ile bezendiği evlerdir. Taşın yuvaya dönüşmüş halidir. Taşın, kışın sıcaklığı, yazın serinliği yaşattığı evlerdir. Buğdayı, güvercinleri, kışlık erzakları korur taştan evler, oyuklar orada. Taş, başka iklimler sürer Kapadokya’da. Buğdayı, güvercinleri, kışlık erzakları ağırlar taştan göz göz odalar. Taş orada ev olur, kayıt damı olur, güvercin yuvası olur.

Özgün Kapadokya evlerinin bahçelerindeki çiçekler sadece gül, horoz ibiği, kadife, süsen, lale, leylak gibi orada oldum olası dikilen bitkilerdir. Kapadokya evlerinin içinde olmazsa olmazlar vardır. Halılar, sandıklar, bakırlar, yün döşekler, halı yastıklar, kanaviçe işlemeli perdeler, etamin örtüler mesela. Halılar kök boyasından olur. İlle de Taşpınar halısı olmalıdır tabandan tabana. Ortasında kocaman göbeği olan.

Sandıklar ahşaptan, aynalar cevizdendir ya da süslemelidir o eski, eşrafın yaşadığı Kapadokya evlerinde. Yün döşekler, yün yastıklar, kuştüyü minderler ile dolu yüklük, ucunda kalınca bir ağır örnekli dantel dikili, kanaviçe işlemeli beyaz patiska ile kapatılmış olmalıdır.

Halı yastıkların üzeri, ucuna yine en zor işlenen dantellerin örülerek dikildiği, renkli çiçeklerden, dallardan, kuşlardan oluşan kanaviçesi parmakları kanata kanata
işlenmiş beyaz patiskadan bir örtü ile kaplanmalıdır. 

Kapılar ahşaptır ve zemberekle açılır o hakiki Kapadokya evlerinde. Pencerelerde yuvarlak demir çubukların kareler oluşturarak birbirinden geçtiği demir parmaklıklar olmalıdır, olur.

Bahçelerde ille de hünnap ya da orada denildiği gibi inap ağacı olacaktır. Kadıngöbeği kayısı, zerdali, ceviz, dut, kavak, kiraz, çam, elma, armut, iğde, asmalar arasında kaplumbağa ya da kirpiler gezinmelidir.

Ankara evleri, Ankara Kalesi civarında bulunur. Bugün bazıları restore edilerek restorana dönüştürülmüş, iş yeri olmuş durumdadır. Beyazdırlar ve küçük pencereleri kahverengi boya ile sürmelenmiştir. Alışılmış eski Türk mimarisinin tüm güzelliklerini taşır eski Ankara evleri. Tek başlarına onca katlı bloklara meydan okuyan bir güzellikleri, sıcaklıkları ve içtenlikleri vardır daracık sokaklara yan yana dizilmiş halde. Bir Ankara türküsü de  “Daracık daracık sokaklar, kızlar misket yuvarlar” diye anlatır Angara sokaklarını,  evlerini;


Eski Ankara evleri birbirine çok yakındır. Ancak bir insanın geçebileceği sokaklar vardır eski Ankara'da. Komşular birbirlerine pencereden uzanarak bir şeyler verebilir ya da alabilirler.

Ankara evlerinin bir özelliği de manevi bir hava içinde olmalarıdır. Etraf
ları Hacı Bayram-ı Veli Camisi ve daha pek çok evliya türbesiyle çevrilmiştir.

Safranbolu evleri ne kadar ünlüyse, Beypazarı evleri o kadar az bilinir. Mimari özellik olarak neredeyse aynıdırlar. Eski Türk mimari dokunuşlarının gizemi, yalınlığı, görkemi, albenisi vardır onlarda da. Bir Osmanlı gravürünün içine girdim sanırsınız kendinizi Safranbolu ve Beypazarı’nda gezerken. Dilsiz tarih gibi taş döşeli  sokaklarda.



Safranbolu'da da Beypazarı’nda da evler kadar evlerin arasındaki taş sokaklar da çok güzeldir. Küçük, kare, koyu gri taşların döşendiği geniş olmayan sokaklardaki evlerin pencerelerinde, taştan örülmüş bahçe duvarları üstlerinde yağ tenekelerinde, peynir tenekelerinde kocaman, kırmızı, beyaz, pembe pembe sardunyalar açar.

Hepimizin en yakından bildiği evler, şehrin göbeğindeki bir apartmandadır. Buralara bir kapıdan girilir; ama içerde pek çok farklı yaşama ait onlarca kapı bulunur katlara dağılmış halde. Apartman hayatı sürer her açılan kapının ardındaki evde. Yan yana, alt alta oturulurken pek çok kişinin birbirinden habersiz olduğu, evde bir tek soğan olmadığı zaman onca kapıdan bir teki çalınıp da bir soğan istenilemediğinden akşam yemeğinin pişirilemediği ve ertesi gün eve kilolarca soğan doldurularak yemek yapıldığı hayatlardır kimi kez bunlar.


Her ev çırası yanan bir ocaktır ve her ev kendi gizini barındırır. Kimse kimsenin halini bilmez, bilecek hal de yoktur zaten apartman hayatında. Bilmek de istemezler bazen.


Evler, tatilde bile özlenir bazılarınca. Yatağını yorganını özler kimileri. Evlere koşularak gidilir genellikle. Koşulur zira oranın efendisi bizizdir.İstediğimiz şekle sokarız evlerimizi, istediğimiz köşesinde oturur, istediğimiz balkonunda kitap okur, ister mutfakta ister balkonda kahvaltı ederiz mevsimine göre.

Dışları, bahçeleri apayrı dünyalar olan evlerin içlerinde de apayrı dünyalar barınır. Evlerimiz bizim dört duvarımızdır. En rahat ettiğimiz sığınaktır. Bazen dışarıya karşı kalkanımız olur bazen  setler ördüğümüz yalıtıcı duvarımız.


Doğan bebek ağlamalarından hüzün gözyaşlarına, dostlarla dolan taşan yemekli, sohbetli masalardan tek başına içilen çorbalara kadar dışarıdan kimselerin bilemediği, içerden de dışarıya halin anlatılamadığı neler yaşanmaz ki evlerin kapıları ardında. “Evcazım evcazım sen bilirsin halzacızm” dememişler mi bunun için.

Eskilerin dedikleri hep doğrudur ya; “Dünyada mekan ahrette iman” derken de evin bir kişi için ne menem önemi olduğunu kısaca, kestirmeden anlatıvermişler bir çırpıda. 


Dönüp dolaşıp gidilecek bir evin olması, bir insanın çok şeyinin olması anlamına gelir.
 (Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01 Eylül 2010 Çarşamba
 
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci