6 Temmuz 2013 Cumartesi

Sıdıka'nın sofrası


Sıdıka'nın gölgesini takip ediyordu sanki o sabah güvercinler. Bir salona bir mutfağa bacaklarını sürüyerek girip çıkan Sıdıka nereye gitse güvercin kanadı sesi o odanın penceresinden duyuluyordu.
Yem bekliyordu güvercinler. Bir avuç buğday için o pencereden bu pencere uçuşup duruyorlardı.   çalacağı tek bir kapı kalmadığında, Sıdıka evdeki buğdayları o bitince de iri taneli bulgurları pencerenin önüne avuç avuç koyardı. Karla kaplı Ankara'da kapısını bir çalan olmadığı zamanlarda yem bulamayan güvercinler orada olduklarını duyurmak için penceresini tıklatırdı gagalarıyla. Boyunlarını içeri gömmüş, tüylerini kabartmış güvercinleri beslerken, yakın arkadaşlarını ağırlar gibi hissederdi kendini Sıdıka.
Sıdıka'nın en yalnız anlarının arkadaşlarıydı onlar. Konuşacak kimse bulamadığında, telefonlara cevap veren olmadığında güvercinlerin kanat sesleriyle dindirirdi yalnızlığını. Kışın koyusunda kimseler evden dışarı çıkamadığında, artık yarıdan çoğu iş yerine dönüşmüş apartmanda.

Güvercinler iyiden iyiye arsızlaşmıştı; yaz aylarında da beslenmek istiyorlardı. Öyle alışmışlardı ki Sıdıka'nın elinden yemlenmeye. Bir emekli olan Sıdıka'nın onlara yem almak için emekli aylığını kuruşu kuruşuna hesapladığını bilmiyordu güvercinler. Sıdıka o yüzden artık hiç pirinç almaz olmuştu. Bulgur pilavı yapıyordu çokça. Çocukları da seviyordu hem bulgur pilavını. Üstelik bulguru insanlar da yiyordu, güvercinler de.

Güvercinler bugün de üşüşmüştü pencere pervazına. Kanatlarını sabırsızca çırpışları işitilirken pencerenin hemen önünde yer kapmak isteyen bazı güvercinler gudular çıkararak birbirlerini gagalıyordu.

*****
Ağrıyan dizlerini sürükleye sürükleye mutfakla salon arasında gidip gidip geliyordu Sıdıka. Gençliğindeki ateş gibi kadının gittiğini biliyordu; ama yaşıtları arasında hala bu kadar koşturabilen bir kendisi vardı. Üstelik sızım sızım sızlayan dizlerine hiç aldırmadan.

Bir yandan ocakta pişen yaprak sarmalarının altını unutur da yakar korkusuyla biraz daha kısarken öte yandan bu gün masaya hangi renk tabaklarını koymalı diye düşünüyordu. Sıdıka masasını öyle kurardı ki manav tezgahlarından sonra yaşanan en görkemli renk cümbüşü onun kurduğu masalardan yansırdı. Her renkten salata, taze sebzelerden zeytinyağlılar, atıştırmalık gün kurusu kayısı, muhamara koymadan edemezdi masasına. Bir önceki masada kullandığı tabakları bir sonrakinde kullanmaz vaktiyle ucuza aldığı renkli seramik takımlarından birini getirirdi ortaya. Salataları süsler, masasını adeta tabloya çevirirdi.

Her Pazartesi günü yaşardı bu telaşı Sıdıka. Pazar günleri evlatlarını ağırlardı. Tek torunu Çınar artık delikanlı olduğundan her zaman anneannesine uğramaz olmuştu. Arkadaşları vardı gezip tozduğu.  Bir de kız arkadaşı. Çok severdi yaprak sarmasını Çınar. “Yaprak sarmasını sevdiğine göre Çınar bu hafta uğrar” diye düşünürdü Sıdıka yaprakları tek tek sararken. Yaprak sarmaları çoğunlukla iyi sonuç vermiş, Çınar daha sık uğrar olmuştu anneannesine. Kalan sarmaların bir kısmını Çınar yesin diye boş yoğurt kutularına koyup torununun eline tutuştururdu. Geri kalanı da arkadaşlarına ikram ediyordu Pazartesi günleri.

Karşı apartmanda oturan, yetmiş beş yaşındaki Sıdıka'dan birkaç yaş daha büyük Neriman da Sıdıka gibi emekli öğretmendi. Karıkoca çalışıp, kazanıp, yeyip içip, en iyi yerlerden giyinip gül gibi geçinip gittikleri yılları çoktan geride bırakmıştı o da. Hiç bitmez, hep böyle gider sandıkları günler nasıl da geçip gitmişti. Bir gün geçim derdi kapıyı çalar diye hiç düşünmemişti Neriman da Sıdıka gibi o zamanlar. Eşini kaybedip yalnız kaldıktan sonra üç çocuklu bankacı büyük oğlu aniden işsiz kalıncaya kadar.

Yaşlılıkta yakalamıştı onları yalnızlık da geçim sıkıntısı da. Üst başları vaktinde aldıkları, hatta o zamanlar “artık bunu giymekten sıkıldım birisine versem mi” diye düşündükleri en yenisi yirmi yıllık mantolardı, boyaları dökülmüş olsa da has deriden olduklarından hala idare eden çantalardı.


Sıdıka'ya en çok üst komşusu kızıyordu kendini bunca yorduğu için. Söylenirdi her gelişinde yaprak dolmalarını birbiri ardı sıra yutarken. “Canı isteyen yapsınmış yiyeceği sarmaları, bu yaşta üşenmiyor muymuş hiç bunca ayakta kalıp tek tek sarma yapmaya” diye. Behiye, kendisi ne derse desin Sıdıka 'nın ertesi hafta yine sarma yapacağını bildiğinden içi rahattı  söylenirken. O da sarma hevesini her Pazartesi Sıdıka'nın sofrasında dünden kalanlarla gideriyordu.

Eski günlerdeki gibi neşeli, konuşmaların içiçe geçtiği, kahkahaların çınladığı kalabalık sofraları çok özlüyordu Sıdıka, tek başına peynir ekmekle geçiştirdiği öğünleri sırasında. Yalnız başına içinden sofra kurmak gelmiyordu. Mutfaktaki küçük yuvarlak masasına ilişir, buzdolabından bir parça peynirle ekmek çıkarır onunla doyardı. Tüm haftanın sofra parasını Pazar günü için harcar, Pazar günleri evlatları masayı doldurunca keyifle dinlerdi onlardan masanın ne kadar güzel göründüğünü, sarmaların, zeytinyağlı fasulyenin, Boşnak böreğinin ne kadar lezzetli olduğunu. Bir iki saatliğine de olsa evlatlarının sesleriyle şenlenirdi dört duvar arasında yalnızlığını yaşadığı yuvası. Pazartesi günleri de arkadaşları gelirdi. Pazar gününden kalanları Pazartesi günleri kahvaltıdan akşam yemeğine kadar gün boyu yavaştan yerlerken Sıdıka ertesi gün de yalnız kalmamış olurdu. Arkadaşları da bir günlük öğünlerini kurtarmış olurlardı böylece. Emekli maaşıyla istediklerini alıp yiyemeyen, alsalar da yapacak güçleri kalmamış  Neriman ve Behiye’nin Pazartesi günleri Sıdıka’nın sofrasında olmaktan duydukları memnuniyet, gelecek Pazartesiyi sabırsızlıkla beklemelerinden anlaşılırdı. O gün yemek masrafları olmadığı, bulaşık çıkmadığı ve artık yapmaya yanaşamadıkları sarmaları, börekleri atıştırırken keyiflerine diyecek olmazdı Sıdıka’nın konuklarının. Yalnızlıktan kurtulduğu için de Sıdıka’nın.

Sıdıka, ocaktaki yaprak sarmalarının altını kapattı. Plastik süzgeçte sularını salan yıkanmış marul yapraklarını, maydanozları, kıpkırmızı domatesleri, ufak turpları, dereotlarını, salatalıkları, biberleri havuç salatasına ilaveten söğüş yapmak üzere bir tabağa aldı.

Yan odaya geçip o gün masasına koyacağı koyu mavi üzerine açık maviden çiçek desenleri olan seramik tabakları çıkarttı. Dizleri o kadar ağrıyordu ki tabakları güç bela masaya taşıdı. Bu arada yeniden astım krizi tuttu. Öksürürken odadan çıktı. Uzun uzun öksürdü koridorda. Öksürmesi bitince masaya döndü eksik var mı diye bakmak için. Peçeteleri koymadığını gördü.

Ta Cumartesi günü akşamından hazırladığı, Pazar günü de evlatlarına ikram ettiği muhamarayı, yumurta salatasını, yoğurtlu semizotu salatasını da yavaşça getirdi bacaklarının zonklamasına aldırmadan. Masası yine çok renklenmiş, neşe saçan, mutlu aile tablolarının vazgeçilmez görüntüsüne bürünmüştü. Behiye ve Neriman’ın saati gözlediklerini düşündü masasına konuk olmak için. Pencere kenarında içeriyi gözleyen güvercinlere baktı. Uçuşup konan güvercinlerin kanat seslerine doğru dönünce. Sıdıka’nın onlara yem atması için sabırsızlıkla bekleşiyordu  güvercinler, yoldaki Behiye ve Neriman gibi.

Masasına gururla baktı Sıdıka. Bu masa onun yalnızlığının sonlandığı duraktı. Bu durakta buluşuyordu evlatları, arkadaşları. Gerçi evlatları masa kurmasını istemiyorlardı, “yemek yemek için gelmediklerini” söylüyorlardı sık sık. Eğer güzel bir masa kurarsa Pazar günleri çocuklarının gelmesini sağlama bağladığına emindi oysa Sıdıka. Pazartesi günleri de arkadaşlarını  kalan yemeklerle ağırlarken çene çalacağı, iki laf edeceği birileri oluyordu etrafında. Neriman ve Behiye ile gelmişten geçmişten konuşuyorlar, eski albümleri açıp,  topuz saçlarıyla şık giysiler içindeki incecik görüntülerine bakıp “ah” çekiyorlardı. Yapacak bir şey kalmadığında da televizyonu açıp, evlilik programlarını izliyorlardı.

Önceleri kendi yaşlarındaki yaşlıların oralara evlenmek için çıkmasını çok yadırgamış, kızgınca söylenmişlerdi; ama giderek yalnızlığın derin koyuluğunda boğuldukça onları anlar olmuşlardı. Artık kızmıyorlardı eş aramak için televizyon programlarına çıkan yalnız yaşlılara. Hatta onları anlıyorlardı bile. Yine de kendileri için böyle bir şeyi asla düşünemiyorlardı.

Saat onu geçmişti. Birazdan beklediği ilk sesi duyacağını düşündü Sıdıka. Kapının zili çalacaktı. Kapı zilinin çalması, yalnızlığın geçici de olsa bitmesi demekti. Eve biri girecek, halini hatırını soracaktı Sıdıka'nın. “Nasılsın?” diyecekti biri ona en azından. Nasıl olduğunun sorulması o denli büyük bir mutluluktu ki yalnız olmayanlar bunu bilemezdi.

Az kalmıştı kuş ötüşlü kapının zilinin çalmasına. Artık yalnızlığını bir nebze olsun gideren muhabbet kuşlarına iyi bakamadığından olacak onların tez tez ölümünün ardından  kuş beslemez olduktan sonra  kapı zilini kuş ötüşlü bir zille değiştirmişti Sıdıka. Bir canlının sesindendi kapısının sesi de.

Masaya bir kez daha göz attı. Peçeteleri de koymuştu yerlerine. Kızarmış ekmek olmaksızın masasına tam oldu demezdi Sıdıka.  Ekmek dilimlerini kızartma makinesine koydu. Artık her şey hazır sayılırdı.

Çok geçmeden kuş ötüşlü zil çaldı. Bu, kapı açıldıktan sonra  artık yalnız değilsin demekti. Yalnızlığın sesiyle çın çın ötmeyecekti evin içi. Kahkahalar eskisi gibi apartmanı çınlatmasa da arkadaş sohbetleriyle dolup taşacaktı evi gün boyu. Uyandığından beri yüzünde ilk kez tebessüm belirdi. Hala Sıdıka'nın gençliğinde ne denli güzel olduğunu anlatan kırışmış yanakları tatlı bir gülümseyişle aydınlandı.

*****
Güvercinler pencere önüne üşüştükçe üşüşmüş, kanat sesleriyle birlikte kızgın gudu gudu sesleri açık pencereden içeri dolmuştu. Sıdıka bir masaya üşüşen arkadaşlarına bir güvercinlere baktı. Masa başındaki arkadaşlarını da pencere kenarındaki güvercinleri de doyurmaktan sevinçliydi. Doymak için bile gelseler arkadaşları kapısını çalıyor, güvercinler penceresine üşüşüyordu. Yalnızlığını unutuyordu böylece Sıdıka. Evinde bir ses, penceresinde bir hareket oluyordu hiç olmazsa. Sonra yaprak sarmalarına çevirdi gözlerini minnetle. Yalnızlığını gidermenin anahtarıydı bu masa ve yaprak sarmaları. Bir de avuç avuç buğdaylar.

Yavaşça kalktı yerinden dizlerini sürüyerek. Mutfağa yöneldi. Dolapta kalan buğdaydan koca bir avuç aldı. Pencere önüne serpti buğdayları. Güvercinlerin gri tüylü kanatları, derisi kırışmış ellerine değdi.

Masada yaprak sarmasını övgüler yağdırarak yiyen arkadaşları birbiri ardınca sarmaları atıştırırken güvercinler dışarıda pencere kenarında didişe didişe buğdayları yiyordu. Konuşmalara kanat sesleri karıştı. Sıdıka, geçici de olsa unuttu yalnızlığını evini dolduran sesler arasında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13 Eylül 2012, Perşembe

acemi.demirci@yahoo.com.tr
 


Paylaş :

4 Temmuz 2013 Perşembe

Sıdıka'nın sofrası

Benim  yaşlı bir kahramanım var. Sıdıka. Yaşlı yalnızlığının timsalidir o. Onun için yazdığım epeyce öyküm var. Bu öykülerden biri bugün yayınlandı. Sıdıka öykülerim, tüm yaşlılara hediyem olsun. Yaşlılığa ithaf olsun.

'Sıdıka'nın sofrası' adlı çalışmama;

http://kadinhaberleri.net/index.php?content_view=36462&ctgr_id=30753
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar geçirmelerini dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

2 Temmuz 2013 Salı

İnsanlık demişken... Bazı insanlar; bazı hayvanlar

Daha önce 'İnsanlık sadece insanlara mı özgüdür? Hayvanlar da insanlık gösteremezler mi' adıyla  yazıp, yine www.acemidemirci.blogspot.com adresli sitemde
http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=5042762827227672971#editor/target=post;postID=2911444893540314603;onPublishedMenu=allposts;onClosedMenu=allposts;postNum=137;src=postname

link adresiyle gözden bile geçirmeden ham haliyle yayınladığım bu çalışmamı, gözden geçirilmiş haliyle yeniden yayınlıyorum. Amacım, farkın açık ve seçik olarak görülmesi. 



Şu günlerde internette bir iki video geziniyor. Bir aslan ve onu bulan iki adam ile yine bir aslan ve onu yavruyken besleyen, büyüten, ona bakan tabiri caizse yavru aslana anne olmuş bir kadına ait bu videolar.

Sevgi dolu, minnet ve vefa ile dopdolu görüntüleri duygulanarak izliyorsunuz bu videolarda. Aslanlar artık aslan yavrusu değil; kocaman, yeleli, kükredi mi ortalığı inletecek cinsten.

Ama gerçek birer aslan yavrusuymuşlar ki bunu bir pençe darbesiyle bir insanı parçalayabilecek kadar büyüdüklerinde de gösteriyorlar. Aslanlar gibi hatırlıyorlar insanlar tarafından yapılan iyilikleri, korunmaya muhtaçken kendilerine gösterilen ilgiyi, sevgiyi.


Hayvanlar ne duygusal zeka, ne kişisel gelişim ne de empati eğitimi almazlar; birine yaranmak gibi bir tasaları yoktur; karşılıksız severler, karşılık beklemezler, içten pazarlık onlarca bilinmez.

Sevgiye sevgiyle karşılık gösterileceğini kimse onlara öğretmese de, kimse onlara kişisel gelişim seminerleri, duygusal zeka kursları vermese,  empati, insanlık, dostluk nutukları atmasa da doğuştan biliyor onlar bunların hepsini aslan gibi.

Ya insanlar gibi olsalardı o aslanlar?

İnsanlık söylemlerini bile bencilce yapabilecek, insanlık, hak gibi kavramların sadece kendisi söz konusu olunca çiğnenmemesi, göz ardı edilmemesi, uygulanması gerektiğini en yırtıcı tavırlarla savunacak; ama tüm bunlar başkaları için söz konusu olunca “Benim sorunum değil, bana ne” diyeceklerden olsalardı?



İşte burada düşünmeden edemiyorum. Birçok insan, insanlık konusunda yarışırken açlar, açıktakiler, yetimler, yaşlılar, yoksullar, parasız pulsuz hastalar ve doğa için elinden geleni yaparken bazıları da farklı mı farklı tutumlar içinde olabiliyor.

Ne kadar şehirli olsa da, belli markalar satın alıp giyinip kuşansa; arabası, evi en pahalısından lüksünden de olsa hatta bir de son günlerin yaygın eğitimlerinden olan kişisel gelişim kurslarına katılmışlığı bulunsa da insanlıktan nasibini almak ne kursla ne seminerle ne de üç beş kitap okuma ile tam olarak gerçekleşiyor. Bu tür etkinliklerin kuşkusuz bu konuda konuşurken birkaç cümle kurabilme, bir kaç laf edebilmeye faydası büyük. Bu bilgiler uygulamada kullanılmadıkça, seminerde kulaklara girenler halden anlama yani empati olarak tavırlara yansımadıkça, gözlerin, vücudun diline, dilimize özümsenerek yerleşmedikçe kimseye faydası yoktur. Üstelik bunlar için bir de zaman harcamış olan onca yetişkinin o kursların ardından küçük meselelerle uğraşması da acıtıcıdır.



İnsanlar vardır, insanları incitir. Haksızlık kendilerine uğramamalıdır. Uğrarsa işte o zaman kıyametler kopar; ama haksızlık başkalarına uğradığında göz yumarlar. “Aman etliye sütlüye karışmayayım da düşman edinmeyeyim, kimseyle kötü olmayayım” diye akıllarınca akıllılık ederler. Oysa haklının hakkına göz göre göre haksızlık edip, haksızlık ettiklerini bir de yutkunarak göz ardı ederlerse asıl o zaman kendi kendine düşmanlık  ettiklerini nedense göremezler.  Saygınlık uyandırmak bir yana saygı duyulamayacak tavırların, kaypak hallerin güvenilmez kişileri olarak belleneceklerini bir türlü kavrayamazlar.

Pek çoğumuz aç insanların, aç biilaç çocuklarını gazetelerden okur, yalnızca üzülürüz o kadar. Onlar için yaptığımız sadece o haberi okuduğumuz süre içinde üzülmektir. Ancak muhtaç, kayıp bir çocuğu bulan bazı hayvanların onlara bakıp büyüttüğünü duyarız kimileyin. Bugünlerde yine internette gezinen, bir bebeği bulan ve onu büyüten maymunların, o bebeğin yerini keşfeden insanlara bebeği vermemek için mücadelesini anlatan bir video, hem güldüren hem düşündüren cinsten. İnsanlara insanlık dersi vermede de üstlerine yok o şebeklerin.



Hayvanlar vardır, efsanelere konu olmuşlardır. Bazı hayvanlar efsaneleşmiş; efsanelerde, destanlarda yer almıştır. Hatta kutsal sayılmışlar, heykelleri dikilmiştir. İnsanları kurtuluşa götüren, aydınlığa çıkaran efsanevi hayvanlar vardır; çoğunu hemen hepimiz biliriz.

Tarzan, bir roman kahramanı olsa da sonuçta, ormanda tek başına kalmış bir çocukken hayvanlarca büyütülmüş bir kahramandır.
Sahibi ölen köpeklerin, sahiplerinin başlarından ayrılmadığını ya da mezarının üstünde uyuduğunu  görenimiz, duyanımız çoktur. Atların da. Atların, üstlerinden düşen süvarilerini çiğnememek için bazen sakatlanmayı göze aldıklarını bilmeyen yoktur. Ama atlar sakatlanınca sahiplerince vurulur. Çünkü bacağı kırılan at koşamaz. Atlar, ayakta ölmelidir.


Pek çok kedi ve köpek, evlerinden ve sahiplerinden binlerce kilometre uzaklaştıktan sonra yıldızların yardımıyla yol alarak evlerine ulaştılar diye haberler okuruz sık sık. Her ne kadar kediler aslında evlerine ulaşmış olmak için o yolu yürüseler de köpekler mutlaka sahipleri için onca yolu kat ederler. Çocukluğumuzun vazgeçilmez romanlarından ve sıkça yeni film uyarlamaları yapılan Lassie'nin hikayesinde hayvanların yansıttığı insanlık ne kadar açık şekilde görülmektedir.

İnsanlardan daha insancıl olabilen hayvanlara bizim bakışımız da farklı farklıdır. Bazen hayvan sevmek, bir hayvanı evde beslemek yani doyurmak, belli saatlerde onları sokakta tasma ile gezdirmek, kırlar yerine odalardaki kanepeler üzerinde uyuklamalarını seyretmek, odadan odaya gezinti yapacak kadar dar alanlarda koşturmasına izin vermek olarak yansır. Bu hayvanlar her zaman iyi muamele de görmez. Dövüldükleri ve sık sık azarlandıkları da olur. Bir de borç harç içindeki yan komşu çocuğunu doktora götüremezken bu hayvanlara dünya kadar veteriner parası döküldüğü tezatına şahit olmak, sevindirici olduğu kadar üzücüdür de.



Kangal köpekleri tıpkı Aksaray Malaklısı gibi çok özel ve kıymetli bir köpek cinsidir. Kangal cinsi köpekler günde topu topu bir kez yemek yer. Sırtlarının arka bacaklarına kavuştuğu nokta, aslanlarınki gibi eğimli iner. Bu, onlara hızlı koşma, dayanıklı olma özelliği kazandırıyormuş. Bu hayvanlar bekçi ruhlu oldukları için geceleri devriye gezer, belli bir alanı koşarak kolaçan ederlermiş. Yanılmıyorsam bir gecede kırk kilometre koşarlarmış. Oysa bir insan, bir gecede kırk kilometre koşarsa Kangal olabilen bir Kangalı evini beklesin diye zincirle kapısına bağlar. Kangal olmak bağlanmakla değil koşmakla oluyor ilkesi unutulur.

Bir iki hafta öncesine kadar yan bloğun kocaman arka bahçesinin bir apartman için çok geniş; ama bir gecede kırk kilometre koşan bir kangal için çok küçük bahçesinde iki kangal çaresiz biçimde yaşıyor, arka korulukta sabahları gezinen yedi nüfuslu köpek sürüsüne çılgınlar gibi havlıyor, onları uzaklaştırmak için tel örgülere tırmanmaya çalışıyor, engelleri aşamadıkça daha da sinirleniyorlar ve sürü uzaklaştıktan sonra havlamaktan, zincirleriyle boğuşmaktan yorgun düşmüş,  bitap halde çimlerin üzerine uzanıp uyuyakalıyorlardı. Bir köpeği kuşu, balığı doğal ortamından alıkoyup, insanın uygun gördüğü ortamda esir tutarcasına sahiplenmek,  nasıl hayvan sevmektir? İnsanca mıdır bu sevgi? Acaba o köpek bu şekilde sevilmek ister mi? Kangalı sevmek, Kangalı, apartmanların Kangal için bir hücre gibi algılanacak arka bahçelerine bağlamak mıdır?



Bir varlığı tabiatının çok dışında, sanki başka yaratıkmış gibi yaşamaya zorlamak, onun en doğal getirileri olan genlerinin kodlarına işlenmiş hayatı yaşamasını değil de kendi kurallarımıza göre bencilce, tasmayla sanki hayvanlar doğada apartmanlar inşa ediyorlar da apartman dairesinde yaşıyorlarmış gibi dairelere tutsak ederek yaşatmaya itelemek insanca mıdır? Empati kursları alanlar bu köpeklerle hiç empati kurmaya çalışıyorlar mı? Ya da kendilerinin doğal ortamlarından çok farklı yerlerde yaşamaya zorlandıklarında ne hissedeceklerini akıllarına getirebiliyorlar mı kafesteki kuşun uçan kuşa mahzun bakışları karşısında?
Köpek besleyen pek çok insan var. Bazıları dar mı dar bekar evlerinde yaşamaktalar. Amaçları yalnızlıklarını paylaşmak. Hele de deprem bölgesinde yaşayan kimileri depremi önceden sezdikleri ve duyarlı oldukları herkesçe bilinen bu hayvanları beslemeye düşkün oluyor. Haksız da değiller. Yerden göğe haklı hatta onlar.

Köpek besleyenlerin bir kısmı köpeklerini gezdirdikleri parklarda, köpeklerle kurdukları kadar kolay iletişim kuramadıkları insanlarla köpek sahipleri olarak tanışıyor, anlaşıyor, kaynaşıyorlar. Köpekler onlar için bir iletişim aracı oluyor bir yerde. Aracısız iletişimin çok zorlaştığı hatta iletişimin sanallaştığı bu çağda, gerçek iletişim bazen köpekler vasıtasıyla kuruluyor.
Kimileyin yeni yetmeler görürüz, babaları onlara lüks bir spor araba almıştır, cep telefonları en pahalısındandır ve henüz satın aldıkları yavru köpekleri birkaç bin dolardır. Bu gençler, köpeklerin de en pahalısını tercih ederler. Bir gözü hasta ve akıntılı bir sokak köpeğinin sekiz yavrusundan birine hiç ilgi göstermezler. Öyle bir köpek onların köpeği olamaz. Çünkü fiyatları birkaç bin dolar değildir. Bedavadır. Cinsleri yabancı dilde bir ada sahip değildir; sadece sokak köpeğidir onlar.


Bir insan için mahkumiyet belki de en büyük korkulardan biriyken, tüm doğası ormanlar, dışarılar, uçsuz bucaksız  gökler, gökyüzünün  altında uzanan  çimler, kanat çırpmak, uçmak uçmak, bir gecede kırk kilometre koşmak, beslenmesi fabrika ürünü mama yemek değil de avlanmak üzerine olan bir varlığı, bir apartman dairesinin bireyi yapmak ne denli insalıktır, nasıl bir insanlıktır?

Gelincik sadece bir bahar çiçeği değildir, Mayıs ayında kırmızının en huysuz tonlarıyla gülümseyen. Gelincik, çatılarda, terk edilmiş taş ya da ahşap evlerde yaşayan, toprak evlerin damlarında rastlanan sincabımsı, çok da sevimli, küçük, tüylü bir hayvandır. Gelinciği görmek kolay değildir; ama orada olduğunu anlatan izlere rastlamak, tıkırtısını duymak olasıdır. Çok çeviktir. Bazen insanların üzerine sıçrayıp ısırdığı da olur korkunca.



Gelincik görünce hiç bir şey yapmamak gerekirmiş, “Benim güzel kızım, gelinciğim, sen çok güzelsin” gibi laflar bile denmeliymiş hatta. Bu iltifatları duymak istermiş nazlı gelincikler. Onlara bir kötülük yapılırsa, zehirli tükürükleri ile mesela yemeklere tükürür ve üzücü olaylara sebep olabilirlermiş.

Eğer gelinciğin orada yaşadığı fark edilir, karşılaşınca da iltifat edilirse gelincik dostluğunu gösterir ve sessiz bir anlaşma içinde o kendi dünyasında insanlar da kendi dünyalarında yaşar giderlermiş. Gelincikli evler gördüm, orada yaşayanlar, onları incitmemeye olanca güçleriyle uğraşıyorlardı. Karşılığında gelincikten de tek bir kez olsun zarar görmemişlerdi.

Alp Dağları'nın tüm yeşilliğiyle, göknarlarıyla, ladinleriyle, çiçekleriyle, çamlarında öten binlerce ve rengarenk bülbülleriyle bir masal ülkesine çevirdiği Slovenya’da, Bled Gölü kenarında dinlenen kuğuların, ördeklerin yanlarından geçerken bizden hiç korkmamalarına, umurlarını bozmamalarına çok şaşırmıştım. Kısa sürede ben de onların umursamazlığını umursamamaya başladım. Kuğular ve ördekler ile insanlar, Bled'de gölün iki yanındakilerdi. Suyun içindekiler kuğular ve ördekler, kenarındakiler de insanlardı. Birlikte yaşayıp gidiyorlardı birbirlerine saygı ve sevgi içinde suyun içindekiler ve dışındakiler.



Ne kuğular ne ördekler, ne onca bülbül ne de kurbağalar çevrelerindeki insanlardan en ufak bir kötülük görmüyorlar, taşlanmıyorlar, sapanla avlanmıyorlar, tekmelenmiyorlardı. Onlar için insanlar, göl kenarında yürüyen, ortalığı hiç kirletmeyen hatta temizleyen ve kendilerine yem veren zararsız varlıklardı. Orada hayvanlarca böyle algılanıyor olduğumu fark etmekten büyük mutluluk duymuştum. Bir insandan, benden korkmayan kuğuların, ördeklerin, kurbağaların yanından geçerken insan olduğumu, insanlığımı hissede hissede solumuştum buğulu Alp havasını.

Hayvan sevmek ne kadar güzel bir nitelik ise hayvanlarla ilgili bazı konularda insanlara saldıracak kadar duyarlı olan kimi hayvansever sıfatlı insanların, insanlara ait konularda duyarsız olmaları hatta insanlara karşı tavırlı olmaları, insanların haklarına hayvanların hakları kadar önem vermemeleri ve çiğnemeleri de o kadar zıt, çelişkili bir niteliktir.


Heykeller de insan biçimlidir;  ama ruhları yoktur;  canları yoktur;  soğukturlar. Bir heykel gibi şeklimize ithafen insan olarak algılanmak yerine  eylemlerimizle, gösterdiğimiz sevgiyle, sevgi dolu sözcüklerimizle ve bakışlarımızla, iyilik için çarpan kalbimizle, o dilimizden düşürmediğimiz erdemleri gerçekleştiren ellerimizle, hallerimizle insan olduğumuzu duyumsarsak, insan olduğumuzu duyumsatırız da.

Annemin babası Aksaraylı Yusuf  Ziya Güvenç dedemin bize belli başlı öğütlerinden birisiyle koymak isterim noktayı;
 “Sureta insan olmayın”.


(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20 Mayıs 2010, Perşembe
 
acemi.demirci@yahoo.com.tr

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci