27 Temmuz 2013 Cumartesi

Serçe çığlığı


Alev dillidir yangın. Yakıcıdır. Karasından, grisinden dumanla Kızıl alevlerin dansıdır. Söner, biter sonunda bitmesine de, yakarak biter. Bitirerek biter. Alev alev değdiği yerleri, kor kor yakar. Kızıl dilli alevler susunca geride siyah, kömürleşmiş, daha evvelki gün birileri için çok değerli nesnelerken şimdi kül olmuş neler neler kalır geriye.

Yangının tek sevindirici yanı vardır, o da kimsenin zarar görmemesi. Bağırlar zaten yanar yangında; hele ki  insana zarar değdiğinde yürekler de yanar. Çatılarda, evlerde çıkan yangınlar söner de yürek yangınları sönmez. Ne itfaiyenin gücü yeter yürek yangınını söndürmeye ne de suyun gücü.

Ne günler görmüş kâşanelerin,  yağmurla ıslanıp, karla sıvanıp, yaz güneşi altında tahtaları kurumuş eskinin ahşap köşklerinin, metruk konakların, bir köşede sessizce kalakalmış kâgir yapıların içleri unutulmuşlukla yanarken bir bakarsınız bir gün o içini yakan ateş, essah olmuş duman duman  her yanından yükselir. Küle dönünceye kadar yanar için için eski evler. Televizyondaki haberlerden, çok görmüşlüğüm vardı bu tür güngörmüş konakların, köşklerin bir yangınla yok olduğunu.

Yanan her ev, içleri de yakar kuşkusuz. Televizyon başında yangın haberi dinleyenin içi o an cız etse de o kül olan köşkte, konakta, eski bir mahallenin cumbalı evinde doğmuş, büyümüş, gelin olmuş, çocukları orada dünyaya gelmiş, aile büyüklerinin ayak sesleri merdivenlerin melodisi olagelmiş insanların içi başka bir inlemeyle yanar. Yakıp geçen yangınlar bazen anı olarak bir tek resim bile bırakmaz yaşlı bir kadına, ölen kocasına ait.

Düne dek yangın dumanını uzaktan görmüşlüğüm olmuştu.

Duman görüldükten sonra hemen itfaiye sesleri duyulur.  İtfaiye sesi acıdır. Acılara yetişen sestir. Acılara su serpmeye giden sestir. O su sesi, nazlı salınışlı söğüt dallarının aksi yansımış bir ırmak kenarında dinlenen su sesine hiç benzemez. İtfaiyeden sıkılan suyun sesi de su sesidir, söğüt dalının üzerine eğildiği şırıltılı ırmakların, derelerin sesi de su sesidir. Ama su sesleri  birbirine benzemez. Dere kenarındaki su sesi büyüleyici bir şarkıdır oysa ateşe sıkılan su sesi inlemelidir. Bazen su sesi acıtıcıdır.  Oysa hep su sesiyle, su şırıltısıyla ferahlamaz mıyız?

Yangınların en masumu olsa olsa yürek yangınları olmalı. O ne tüten, ne boğduğu yürekten sızıp da kendini gösteren dumansız yangınlar. Şiirlerin en yangınını yazdıran yangınlar hani. Onlara bir diyeceğim yok.
Dün, yangının ortasındaydım. Her sabah kapısından girdiğim, hatta çoğu kez ikinci evim bellediğim yerde yangın vardı.

Çatıdan başladı yangın. Çatıda da kaldı. Ama yangın bu. Yaktığı yerleri yangın yeri yapar. İmzasını kara kara kömür kalemle kapkara atar. İzini, yolunu belini  isle bırakır. İse boyar ortalığı. Odun ateşi kokusu bırakır. İmzası odun ateşi kokuludur.

Daha önce hiç bilmediğim bir iş yeri olan orada sınava girdiğim günü hatırladım is kokan koridorlardan geçerken. Bir koridorun sonundaki dinlenme odalarını andıran bir yerde oturup beklemiştim yazılı sınavın ardından sözlü sınavı. Pencerenin camlarından dışarısı gözükmüyordu. Koyu yeşil sedir dalları örtmüştü camın dışını. Camlar yere kadar uzandığından ulu sedir ağaçlarının gövdelerini de görebiliyordum.


Hem de bir köşesi sedir ağaçlarıyla çevrili, yaptığı işi başka hiç bir yer yapmaz; ama bu işleri kimseler de bilmez çok önemli kurumun bir mensubu olmayı istemiştim o sedirlere bakarken. Sınav sonuçlarını öğrendiğimde sedirleri artık her gün göreceğim diye de sevinmiştim.

Her sabah servisten inince sedir ağaçlarının önünden geçerek giriş kapısına gitmek, göğün mavisiyle,  ulu dağların ulu ağaçları sedirlerin yeşilinin kucaklaşmasına selam vermek demektir. Her sabah, hava mavisine, sedir yeşiline doymak demektir. Öğle tatillerinde, az ötelerindeki  kavaklar ve tespih ağaçlarıyla yan yana gölge yapar sedirler elbirliğiyle. Ankara güneşinden korur, serinlik saçar gölgesinde oturanlara,  kocaman kozalaklı kollarıyla. Serçeler konar dallarına.


Dört beş katlı bir binadaysanız yangının farkına varmak kolay değilmiş. Ben de çoğu kişi gibi yangın çıktığını anlayamadım yangın alarmını duyduğumda. Hatta şaka sandım. Çünkü yangın alarmı çalınca en ilk, yangın tatbikatı olduğu düşünülüyor. Ya da bir yabancının bilmeden içerde sigara içtiği ve duman sonucu alarmın öttüğü düşünülüyor. Yani yangın hiç üste kondurulmuyor. Bir de yangını haber veren oradaki en şakacı kişilerden biriyse, alarmın çalmasının fırsat bilinip de yapılmış bir şaka olduğunu sanıyorsunuz iyiden iyiye. Bazen şaka sandıklarınızın gerçekten şaka olması ne mutluluk. Şaka olmaması ise kötü bir şaka gibi.

Dışarı çıktığımızda çatımızdaki koyu dumanı, alevi gördük. Duman mı yaktı genzimi yoksa çatısı altında sınava girip, kazanıp sonra da aynı çatı altında yıllardır çalıştığım binamızın duman içindeki hali mi bilemiyorum hala. Boğazıma bir düğüm oturdu. Ağlamaklı oldum. O bina, o işyeri benim için ne demekmiş alevler çatıda oynaşırken her zamankinden daha sıcak, daha acı, daha yanık bir şekilde anladım.

Çatımız yanıyordu. Altında olduğumuz o çatının sayesinde yaptığımız çok şeyi yapma imkânı bulduğumuz o çatı yanıyordu.

Hepimizin hayat kalitesini doğrudan etkileyen ve yükselten, neredeyse hiç bilinmedik bir alanda ehil yapan, kimlerin kimlerin işe başladığına, kimlerin emekli olduğuna kimlerin artık başka şehirlerde çalışmak üzere ağlayarak vedalaşmalarına altında tanık olduğumuz çatı alevler içindeydi. O çatı altında tanışıp arkadaş olduklarımızın kimisinin düğününe gitmiş, çocukları gözlerimizin önünde büyümüştü. Akşam herkes kendi evinde olsa da gündüzleri koca bir aile gibi bir mesai süresi boyunca bir arada olan o mavi renkli ailenin çatısındaki duman, Ankara göğünü de kasvete buladı.

İtfaiye arabaları, televizyon kameraları ve kendi kurumumuza ait itfaiye araçlarının biri gidiyor biri geliyordu yangını söndürmek için.


İtfaiyeciler, evlerde otururken caddeden gelen acı siren sesini tüm mahalleye yayan itfaiye araçlarında yaşarlar biliriz neredeyse. Neredeyse hiç karşılaşmayız onlarla. Bunun nedeni onların yangının içinde olmalarıymış. Yangının dışındakiler,  itfaiyecilerle nasıl karşılaşabilir ki?

Dün, kıvrım kıvrım, kabara kabara büyüyen kapkara dumanlar çatımızdan göğe doğru giderek yayılırken o dumanların karşısında küçücük gözüken; ama koskoca yürekli insanlar gördük çatıda. Hortumlarla sular sıkıyorlardı değdi mi küle çeviren alevlere. Tam karşılarında durarak. Ateşin sıcağını yüzünde hissederek. 

Bugün düşünceler içinde gittim işyerime. Serviste alabildiğine sessizdik, öyle pek konuşmadık bile. Keyifler yerinde değildi. Bir yangın yerine gidiyorduk. Yine de yangının çatıdan ibaret olduğunu bildiğimiz için içimize serpilen su taneleri de yok değildi.

Yanan çatının kalaslarından düşen kömürleşmiş parçalar yerlerde oluyor yangın sonrası. Yerde hala su birikintileri duruyor. Oysa çok da temizlemişler. Her yerde paspaslar, içleri simsiyah suyla dolu kovalar görülüyor.

Odama girince derin bir “oh” çektim. Her şey yangında odadan çıkarken bıraktığım gibiydi. Su da girmemişti içeri. Sadece pencere pervazlarında çatıdan düşen kömürleşmiş kırıntılar vardı.  O kadar da olacaktı zaten.
Yangın, duman demek, is demek, koku demek. Duman, is, koku alabildiğine duyumsanıyor yangın sonrası  yangın yerine girildiğinde. Her yeri yanık tahta kokusu kaplamış. Sanki az önce odun ateşinde mangal yakılmış hissi veriyor o koku.  Havayı solumak giderek ağır geliyor.

Hemen pencereyi açtım. Pencereyi açınca dış duvara sabitlenmiş klimanın motoru görülür. Klimanın motorunun üzeri çatıdan düşen simsiyah yanık parçalarla dolu.

Karşı odadan arkadaşlar geliyor bu arada. Herkes birbirine “geçmiş olsun” diyor.

Bir serçe ciklemesi duyuyorum hemen pencerenin önünden. Dönüyorum. Klimanın motorunun üstüne konmuş serçeyi görüyorum. Uzansan tutarım serçeyi. O kadar yakınım.






Başka zamanlarda eğer pencere önüne konmuşsa pencereler kapalıyken bile odada bir hareket görse hemen pır diye uçan, kolay kolay insanlar ayaktayken pencere kenarına konmayan serçe, hiç oralı olmuyor. Benim ona ne kadar yakın olduğuma hiç aldırmıyor. Sadece gagasını yukarıya, çatıya doğru kaldırıp yanık yanık ötüyor.

Serçenin ötüşüne karşılık gelmiyor. Telaşlı telaşlı yerinden sıçrayıp tekrar tekrar konuyor. Her defasında başı yukarı çevrili, gözleri çatıda, ötüyor  ötüyor. Yukardan hiç cevap alamasa da ötüyor çaresizce. Çığlık çığlığa serçe. Dün yanan çatı onun da küçücük yüreğini yakmış gibi. Yuvası çatıdaydı belli ki. Düne kadar da çatıdaki yavrularını besliyor, yavrular da yavaştan tüyleniyordu mutlaka.

Serçe, saatlerce klimanın motorunun üzerinde bir o köşeye bir bu köşeye konup, başı çatıya dönük ötüyor. Serçenin kızıl kahverengi kınalı boynuna bakıyorum. O içli nağmelerin döküldüğü boynuna. Serçenin içinde yangın var. Kim dinlese o serçenin ötüşünü, çığlığını bunu hemencecik anlar.

Serçe, hemen yanı başındaki bana aldırmadan öterken çatının öte yanında o saatlerde hiç varyete yapmayan kırlangıçlar uçuşuyor inişli çıkışlı. Kırlangıçları daha önce burada hiç görmemiştim. Pencere kenarına her gün güvercin ya da serçe konardı; çatıya da saksağanın konduğuna çok rastlamıştım; ama kırlangıçları hiç görmemiştim. Çünkü kırlangıçlar günün her saati uçmaz. Kırlangıç varyetesine denk gelmemiştim besbelli. Kırlangıçlar gün inmek üzereyken varyete yapar. Çığlık çığlığa bir o yana bir bu yana dalarcasına uçarlar. Kâh yukarıdan aşağıya sert bir pikeleme yaparlar kâh aşağıdan yukarıya deli gibi fırlarlar. Hem alevlerden hem de suyun tazyikinden kenarlarındaki su olukları düşmüş çatının yangın sonrası her yanında deliler gibi uçan kırlangıçlar yuvalarını, yavrularını arıyorlardı besbelli. Belli ki tıpkı serçeler gibi son ana kadar henüz uçamayan yavrularını bırakamamışlar; ama alevler çatıyı sarıp, dumanlar ortalığı kaplayınca uçmak zorunda kalmışlardı. Döndüklerinde yuvaları küle dönmüştü. Oradan buradan her yandan öterek yavrularına sesleniyorlar; ama yavruları ötüşlerine cevap vermiyordu. Yine de çırpına çırpına, çığlık atarak ötüyordu serçeler yavrularından bir ses duymak için; en sert süzülüşlerle uçuyordu kırlangıçlar, yuvalarının altından üstünden.


Minicik bir yüreğin, bir serçe yüreğinin acısını, içindeki yangını, yanık ötüşünü dinlerken acının sadece insanlara has bir duygu olmadığından öyle emin olunuyor ki…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.07.2013, 17:47


Paylaş :

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Serçe çığlığı

'Serçe çığlığı' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=30753&yazar_view=36687

linkinden ulaşılabilir. 

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci