17 Ağustos 2013 Cumartesi

'Ben bu fıkraları yaşadım' adlı öykümün gerçek resimleri

Evvelce yayınladığım 'Ben bu fıkraları yaşadım' adlı öykümün gerçek  resimlerini yayınladım.
Fotoğraflar, her zamanki gibi yalnızca kendi çektiğim fotoğraflar.

Öyküye ve fotoğraflara;
http://acemidemirci.blogspot.com/2012/02/ben-bu-fkralar-yasadm.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak ya da bakacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci, 17.08.2013
Paylaş :

Kökten en uç dala


Kökler, dip yolcularıdır. Derinlerdeki sulara uzanan sessiz kollardır. Ahtapotları kıskandırırcasına çoklu kollardır kökler. Eğrili büğrülü, inceli kalınlı. Var olmanın görünmez kanıtlarıdır. Kök varsa,  ağaç da vardır dimdik ayakta yükselen. Kök varsa, ağacın  her hücresine su taşınmaktadır bir sessiz çalışmayla. Ağacın damarıdır kökler, ona can suyunu taşıyan. Tuttu mu tutunan, tutundu mu hayata tutunduran can damarıdır kökler.

Kökler, gökler kadar derinlere giderler göklerin altında, toprağın görünmezinde. Yer altı sularını onlar içer kana kana. Yer altındaki ırmakların kenarında serinlerler yorgun kazınmaların ardından.

2006 yılında fotoğrafta ulu bir ağacın kökü. 
Kökleri çok severim. Ağaçların görünür dallarına kol kanat olan o görünmez kollarını. Kök demek doyurmak, beslemek demektir. Ulu ağaçları kökler besler. Alttan alta. Ağacın çiçeğinde, yaprağının renginde, meyvesinin tadında kökün emeği vardır. Kök, ağaca bakar bakmaz görülmez gövdedeki gök rengindekiler gibi; ama gök renge kara topraktan can katar can damar olarak. Dantel işler gibi derinlere kulaç atıp, göz görmeden toprağın altında yollar açarken bir yandan da toprağın üstündeki gözle görünür her dalı, her yaprağı, çiçeği, meyveyi besler ana şefkatiyle.




Havayı en iyi süzen, temzileyen ardıç ağacı. Sadece Çeşme civarında yaşıyor. Ama şimdi yok oluyor.
Kök, hiç öğünmez. Sadece didinir, besler. Öğünmek, ilk bakışta  görünürlere düşer. Yaprağa, dala, çiçeğe, meyveye.

Kimi kökler, çok uzun zamandır toprak altındadır; ama rüzgar çıplak bırakır bazen bu kökleri. Islıklı soluğuyla üfler, oraya buraya savurtur yaşlı köklerin üstündeki topraktan yorganı.  Görünmeden büyümüş ve neredeyse ulu bir ağaç gövdesi kadar kalın, ağacın toprağa bitişik yerlerinden fışkıran kökler, toprağa yaslanarak büyüyen ağaçlar gibidir. Yatarcasına. Dik büyüyen gövdesinin gölgesinde. Ağacın toprağa geçirdiği pençeler olarak kabartılarla uzanır gider toprağın üstünden üstünden. Yukarıdaki dalların kalın ve canlı gölgeleri gibi.
2006 yılında çektiğim bir ağaç kovuğu ve kökler.


Ulu ağaçların gövdelerinin toprakla bütünleştiği yerde yeşile çalan rengiyle ağaç kalınlığında kökler yürümüş olsa da toprak üstünden her bir yana,  toprak altında, derinlerde kalıp görünmeyen daha genç, daha ince kökleri de vardır ağaçların her zaman. 

Ta derinlere gider köklerin uçları,  su ararken.

Ne zaman kapkara kökler görünür olur; canlı ağaç yeşili görünmez olmuştur. Bir kasırgayla, bir hışımlı rüzgarla  kökü toprağından sökülen  ağaçlar, kurur; yok olur. Bir ağaç için yolun sonu, toprağın diplerinde yol alan köklerinin toprağın üstünde olmasıdır. Kök, toprağın altında, diplerde işleyecek ki koca ağaç beslensin. Kök suya erişecek ki  yer altında,  toprağın üstündeki gövdeden göğe uzanan dallar, her bahar tomurcuklarla şenlensin. Meyveye dursun. Kuşlar yuva yapsın çatal dallara. Yavrular cıvıldasın. Karıncalar ağaç reçinelerinde gezinsin. Arılar bal yapmak için o çamlarda, ağaç çiçeklerinde dolansın.

Çeşme'deki ardıçlar

En sağlam köklerdendir ayrık otunun kökü. Öyle sağlamdır ki tarlaları, bahçeleri kırar geçirir. Bir tarlaya ayrık otu düşmesin bir kere, ekilmiş bitkilerin köklerini boğar ayrıksı kökleriyle. Bir ayrıkotunun kökü metrelerce uzar gider toprak altında. Toprağın tüm besinini emer, besinsiz kalan ekilmiş tohumlar da kurur gider.

Ayrık otunun kökünü sökmek zordur. Tam anlamıyla kök salar ayrık otları. Sürer de sürer toprağın altında; süner de süner tarlayı temizlemek için başından tutup çektikçe. O kadar uzundur ki kökleri, tamamiyle kopup çıkmazlar bile topraktan. Koparlar bir yerlerinden onca çekiştirmeden sonra, kökün geri kalanı toprak altında kalarak. Böylece toprak altında kalan o köklerden  yeni ayrıkotları çıkar; sarar, bürür  tarlayı.

Bir ayrıkotu kökü yazın sıcağında sökülüp, bahçe duvarına koyulup kurutulduğunda, yağmuru görür görmez canlanır. Kırk canlıdır ayrıkotları.  Direşkendir.  Onun için yufka ekmek pişirilen sacların altındaki ateşte yakarlar ayrıkotlarını. Ekmek ateşi olur tarladan sökülmüş ayrıkotları. Her sac yakılışta odun kesilmez ya. Odun mu dayanır hiç yufka ekmek, bazlama, yağlı yapmak için ocak yakıldıkça. Ayrıklar işte burada faydalıdır. Ağaç dallarını kesilmekten kurtarır.

En akla gelen köktür ağaç kökü. Oysa nice ayrı ayrı kökler de var tabii. Kök deyince, dağların da kökleri vardır ağaçlardan başka, otların da. Evlerin de. Yani binalar da köklüdür ağaçlar gibi, dağlar gibi.


Dağların kökleri, dağlardan da heybetle derinlere iner, ulu dağları taşımak için. O heybetli dağların bir de tersine dağdan kökü olmasa, nasıl kalırlar ayakta? Nasıl omuzlarlar göğe kafa tutan zirveleri?

İnsanlar için kök, köklü bir bilgidir. “Aslı astarı” denilince akla ilk gelendir, insan için kökün anlamı. Yedi göbek öncesinin öyküsüdür kök.

Kök nedir, ne anlama gelir en güzel köklerinden kanırtılarak kopartılmış göçmenler bilir. Ağaç olunan  topraklardan sökülüp, birer küçük fide olarak yeni topraklara dikilmektir göçmenlik. Havası, suyu, nemi, yağmuru belki de bırakılan ellere hiç benzemeyen ellerde sıfırdan hayata tutanlar bilir kök sözcüğünün anlamını, güzelliğini, derinliğini. Gittikleri yerde adları muhacir olanlar yani.

Ağıtlarla düşülen göç yollarında kökler uzaklarda kalırken yeni topraklarda yaban ellerin havasına, suyuna, iklimine alışılıp alışılamayacağı; birer tohum olarak düşmek üzere geldikleri topraklarda yeşerilip yeşerilemeyeceği, bir zamanlar ağaç oldukları yerlerden, köklerinden kopmuşken fidan oldukları yepyeni yerlerde boylanıp boylanılamayacağı, kök salınıp salınamayacağı derdi çöker göçmenlerin yüreğine, ayrılık derdinden ayrı olarak.
Kök, tohumun kazmasıdır, küreğidir. Koludur en zorlu kayalarda yollar açan, yol yapan. Rüzgarın değdi mi oradan oraya savurtacağı, insan ayağı bastı mı ezilecek küçücük bir tohumu ağaca çevirecek yol ustasıdır kök.  Yeter ki bir yerlere düşmüş olsun bir tohum. Yeter ki üstüne yağmur yağsın; güneş doğsun o düşen tohumun. Taşın üstüne de düşse zerre kadar tohum, kayanın tepesine de taşları çatlatır incecik kolu bir dışarı çıktı mı tohum kınından dışarı. Yem arayan bir kuşun kursağına indirmek için fırsat kolladığı o küçücük tohum yapar tüm bunları. 

Tohumdan baş salmış cılız kökler, koskoca kayaları yarar; taşlı dağların tepesinde ulu ağaçlara dönüşür. Tohum kınını yaran kökler, kazmaların işlemediği kayalara ince ince damarlar açıp, yol alır. Kayaları ikiye bölen köklü birer kök bile olur hatta sonunda. Yeter ki bir baltanın insafına kalmasın kök salmışlığı.


Kök denince akla toprak gelir. Herkesin çiğnediği  yer yani. Körpe fidanların  köklerinin kımıl kımıl ilerleyip ulu çınarlara, sedirlere, kayınlara dönüşmesi gelir. Bir ağaç hariç tabii. Tuba ağacının kökü havadadır. Tuba ağacı da cennettedir.

Bir dünyanın kökü yoktur bir de başka başka dünyaların. Dünya, her türden köklerin içine işlediği bir kök haznesidir sanki. Kendi kök salmaz; ama döner gider bir alev topunun etrafında. Köksüz dünya sanki içindeki düşünen herkese dünyaya kök salınamayacağını anlatmak istercesine boşlukta gezer; ama boş boş gezmez elbet. Bir ölçü gereğince dolanır.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 16.04.2013 10: 49


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci