21 Ağustos 2013 Çarşamba

Çatlançanak mevsimi


Köylü kadınların ağızlarında adı yuvarlanıp Miramana olmuş Meryemana, yine köylü kadınların ağzında yuvarlanıp çatlançanak olmuş çanakçatlatan mevsimi gelir gelmez toprak evinin düz damına çıktı. Alabildiğine uzanan boz topraklara baktı o yana döne bu yana döne. Kendi yaktığından tek kendinin bildiği türküsü dilinde üzerlikli höyük tepede gezindi gözleri.

Yeşilova köyüne çatlançanak mevsimi geldiğinde Miramana’nın gözü çatlançanaklarda olur, dilinde de türküsü olurdu. Aksaray’ın Yeşilova köyünde  gelinciğe çatlançanak denirdi.

Artık ağaran saçlarının beyazlarını en has  kınanın bile kapatamadığı Miramana’nın gözleri bir taşın dibinde, bir kayanın yamacında yan yana çıkıvermiş  iki çatlançanak arıyordu yine. Tıpkı daha genç kızken Ümmügülsüm ile Hasan Dağı’na dilek taşı dizmek için çıktıklarında gördükleri o iki çatlançanak gibi.
*****
Bin dokuz yüz yetmiş senesinde Yeşilova köyünün güzel mi güzel, gencecik kızlarından Miramana ve Ümmügülsüm, toprak yoldan yükselen tozları yuta yuta akrabadan bir kızın düğünü için kamyonun arkasında Yeşilova’dan Taşpınar köyüne gelmişlerdi. Düğün sahibi, uzakça köyden gelmiş  konuklarını bırakmamış, on güne yakın Hasan Dağı’na bakan  evinde ağırlamıştı.

Hasan Dağı’ndan toplanan taşlar, dağın tepesinde üst üste dizilip bir dilek tutulur, sonraki gelişte taşların yıkılmadan yerinde durduğu görülürse dileğin tuttuğuna inanılırdı. Fadimeana’nın kızı Miramana ve Fadimeana’nın erkek kardeşi Ramazan’ın kızı Ümmügülsüm, Hasan Dağı’nın tepesinde dilek tutulduğunu öğrendiklerinden beri akılları fikirleri dağa çıkmaktaydı.

Düğün sahibi kadın, yorgunluğunu atınca kızlara dikkat kesildi. İkisi de gelinlik çağda güzelce kızdı. Kardeş gibi beraber büyümüş bu iki kızın akıllarında başka birileri yoksa eğer, bekar yeğenleri ile nişanlayabilirdi bu elleri yüzleri akça pakça kızları.

Ümmügülsüm dayanamayıp, “Dileği olan birinin Hasan Dağı’nın tepesinde üst üste taş dizip dileğini tuttuktan birkaç gün sonra o taşlara bakmaya gittiğinde taşları dizildikleri haliyle aynen yerinde duruyor bulursa dileğin tuttuğu, taşları yıkılmış bulursa dileğin tutmadığını duyduğunu” söyleyince halden anlar düğün sahibi kadının yine halden anlar yengesi hemen lafa karıştı.

-Biz de zaten yarın oraya çıkıp kekik, koç göbeği, çıtlık  toplayalım diyorduk. İsterseniz siz de gelin. Dileğiniz varsa taş toplar, üst üste dizer sonra da dileğinizi tutarsınız.

Bunu duyan kızların yüzü öyle bir güldü ki düğün sahibi kadın da yenge de dilek taşı dizilmesi konusundan bahsederek taşı gediğine koyduklarından emin, memnunca gülümsediler.

Ertesi sabah erkenden Hasan Dağı’na gitmek üzere at arabası koşulurken evin çocukları şaşkındı. Nereden çıkmıştı şimdi dağa çıkıp da kekik toplamak bunca yorgunluğun üstüne. Daha düğün öncesi düğün yemeklerine, etlere koyulmak için çıkılıp toplanmamış mıydı sanki küçük bir çömlek dolusu onca kekik.


Fadimeana ve erkek kardeşi  Ramazan’ın kızları olarak aynı gün doğmuş, birlikte kardeş gibi büyümüş Miramana ve Ümmügülsüm o sıralar yirmi yaşındaydı. Yaşıtları köy kızları çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Oysa hala bekar olduklarından ikisi de evlilik için köyde yaşları geçkince kızlar olup çıkmışlardı neredeyse. Köyün oğlanlarının çoğu istemişti Miramana ve Ümmügülsüm’ü; ama nedense  kızlar hiç birine evet dememişti. Zenginin oğlunu da beğenmemişlerdi; fakirinkini de. Yakışıklısına da “ıııı ııhhh” demişlerdi, bacaksızına da. Oğlanların çoğu bir iki yıl kızların gönüllerinin olmasını beklemiş, bakmışlar kızların gönülleri olmuyor hatta kendilerinden sonra kim var kim yoksa dünürcü gelip, kızları isteyen hepsini de geri çeviriyorlar o zaman başka kızlarla evlenmişlerdi.

Bir oğlan kalmıştı ne Ümmügülsüm ne de Miramana’yı istemek için  anababasını iki kızın da anababasına dünürcü yollamayan. Ferzan.

Ümmügülsüm de Miramana da gizliden gizliye Ferzan’a tutkundu. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki kız, bir sevdikleri dahası bekledikleri olduğunu birbirlerinden dahi saklamışlardı bunca zaman. İkisi de kimseye söylemeden, sırf kendileri bilerek düşmüşlerdi sevdaya. Gerçi Miramana Ümmügülsüm’e “Hala kimi beklediğini” birkaç kez sormuştu, Ferzan adını duyacağından korkarak; ama Ümmügülsüm “Kimseleri beklemediğini,” söyleyince derin bir oh çekmişti her seferinde.

Kekik filan toplamayı sonraya öteleyip,  sönmüş bir volkan olan Hasan Dağı’nı kaplayan lav taşlarıyla kaplı dağın tepesinden topladıkları yedişer sekizer yuvarlağımsı düz taşı kule gibi üst üste dizdiler. Sonra da dileklerini tuttular.

Dileklerini tutarken iki kız da  mutluluktan uçuyordu. Köylerine dönmeden gelip bakarlardı artık taşlar dizdikleri gibi yıkılmadan üst üste yerlerinde duruyor mu diye.

Hasan Dağı’ndan çocuklar gibi seke seke, kuşların, tavşanların, kelebeklerin peşinden koşturdular. Topladıkları kekikleri bez keselere doldurdular. Dürümlerinin içine katık etmek için çakılarıyla çıtlık topladılar. Nazara karşı tüttürmek için üzerlik otlarından kopardılar.. Boş çömleklere dikip, demirli pencerelerinin önlerine koymak üzere birkaç kök de koç göbeği söküp aldılar. Dağ esintisiyle uçuştu etekleri, yenleri. 

Aylardan Haziran olunca Hasan Dağı’nın eteklerini çatlançanaklar kuşatmıştı al bir kemer gibi. Gelinlik çağında ve henüz gelin olmamış;  ama her ikisi de Ferzan’a gelin olup bir yastıkta kırk yıl kocamayı dileyen kızlar, gelincikleri görünce birbirlerine fark ettirmeden gülümsediler. Gelin mi olacaklardı da acaba?

-Çatlançanak toplayalım mı, dedi Ümmügülsüm, Miramana’ya.
-Onların narin yaprakları koparıldıklarında bu dağ rüzgarına dayanamaz. Hemen dökülürler.
Ümmügülsüm duramadı, bir tane çatlançanak kopardı. Çok geçmeden çatlançanağın yaprakları teker teker düştü. Elinde sapı ve göbeği kaldığının farkında bile değildi eğer Miramana katıla katıla gülerken bir yandan dizlerini dövüp bir yandan da işaret parmağıyla Ümmügülsüm’ün elindeki çatlançanak sapını gösteriyor olmasaydı.

Kekik dolu bez torbalar, yufka ekmekle yapılacak dürümün içine koyup yemek için topladıkları çıtlık, tekercin, evelek otuyla dolu sepetler ve boş çömleklere dikmek için topladıkları koç göbekleri ile konuk oldukları eve döndüklerinde öyle huzurluydular ki. Artık Ferzan’ı bekleyeceklerdi. İki kız da aynı düşü kurduklarından habersiz yan yana uyudu o gece,  akılları Ferzan’da.

Ertesi gün misafirlikleri bitmiş, köylerine doğru yola çıkacaklardı. Kızlar, “Hasan Dağı’nın tepesine dizdikleri taşların yerinde durup durmadığını merak ettiklerini” söyleyince ev sahibi ile yenge yeni bir bahane uydurup at arabasını Hasan Dağı’na doğru yola koşturdu. Kızlar koşa koşa çıktılar dağın tepesine.



Yüzlerine yüzlerine esen kuvvetlice  rüzgara karşı koşturarak vardılar dağın tepesine. Üst üste dizili taşlardan biri aynen duruyordu. Diğerinin yarısı yıkılmıştı. Ümmügülsüm, dizdiği taşların yarıdan yıkıldığını görünce sanki kendi de yıkıldı. Sendeledi. Miramana onu tutmasaydı gri renkli lav taşlarının üzerine düşecekti az kalsın. “Görmüyor musun yarısı duruyor taşların. Rüzgar kuvvetli esince yıkmış işte  üst yarısını. Yeniden dizersin, bir dahaki gelişimize bakarız”, dedi Miramana.
-Bir daha gelir miyiz ki?
-Geliriz geliriz. Düğün, nişan, sünnet biter mi hiç?
Ümmügülsüm, Miramana’nın sözleriyle biraz yatışınca yavaş yavaş indiler aşağılara.

Miramana iki çatlançanak gördü bir kayanın üzerinde bitivermiş. Küçük bir çatlaktan baş vermiş. Hiç olmayacak yerde, toprağın olmadığı sivri bir taşın tepesinde.

-Bak. Senle benim beraber büyüdüğümüz gibi  şu çatlançanaklar da beraber büyümüşler, diyerek çatlançanakları gösterdi Ümmügülsüm’e.



-Olmadık dilek dileyen biz gibi hiç olmayacak yerde yeşermiş çatlançanaklar, dedi Ümmügülsüm.
Kızlar dileklerini dileyip köylerine döneli iki ay geçmesine rağmen Ferzan’dan hiç bir hareket, işaret yoktu.
Taşpınar köyünde yapılan düğünden üç ay sonra  Ümmügülsüm ve Miramana bir nişan için  yeniden o köye gittiler. Önceki geldiklerinde evinde konakladıkları kadınla yengesini buldular. Kadınlar, kızların yanlarına gezmeye hevesli çocukları katıp onları bir kez daha dağa gönderdi. Kızlar yeniden taş toplayıp dilek dilediler. İkisi de aynı dileği bir kez daha birbirlerinden habersiz dilemişti umutla.


Köylerine dönmeden dizdikleri taşların yıkılıp yıkılmadığını görmek için dağa çıkarken ikisi de taşların yıkılmamış olması için mırıl mırıl dua ediyordu birbirine göstermeden.

Ümmügülsüm’un taşları yine yarısından yıkılmıştı. Miramana’nın dizdiği taşlar, dizdiği gibi duruyordu yerli yerinde.  
-Üzülme, rüzgar işte. Esip savurmuş. Taşların da zaten anca yarısını yıkabilmiş.
-Seninkiler yıkılmıyor ama, dedi, Ümmügülsüm ağlamaklı bir sesle.

Köylerine döndüklerinin ertesi haftasına Ferzan’ın anasıyla babası dünürcü geldi Ümmügülsüm’e. Ümmügülsüm yere göğe sığamıyordu. Mutluluktan. Haberi alınca doğruca kardeş bildiği kuzeni Miramana’ya  koştu, “Ferzan’ın kendisini istediğini” söyledi.

Miramana, kalbine ok yemişe döndü. Sonra o oku sırtında hissetti. Ümmügülsüm’ün mutluluktan uçtuğunu görünce dilek taşlarını hatırladı. Ümmügülsüm’ün taşları yarıya kadar yıkılmamış mıydı? Oysa kendi taşları dizdiği gibi dimdik kalmıştı yıkılmadan. Dileği de Ferzan’ın kendisini istemesi değil miydi? Dizdiği taşlar yıkılmadığına göre neden dileği yerine gelmemiş üstelik tam tersi olup Ferzan kendisini değil, birlikte dilek dilediği kardeşi bellediği Ümmügülsüm’ü istemişti? Sonra güldü. “Aman canım. Böyle şeylere de inanılır mı hiç? Benimki de laf olsun işte” deyip, elinden geldiğince içinin burulduğunu, kalbinin nasıl da boğulduğunu belli etmemeye çalışarak,
-Ne diyeceksin Ferzan’a, diye sordu.
-Miramana,  ben hep bu günü bekledim, dedi Ümmügülsüm.
Miramana daha konuşamadı. “Madem Ferzanlar bu akşam cevap almaya geliyorlar  hemen eve dön” dedi. Ümmügülsüm, eve giderken adeta uçuyordu.

Miramana, Ferzanla evlenecek olan Ümmügülsüm’ün arkasından katıla katıla ağladı. Hani kendi taşları devrilmemişti? Hani Ümmügülsüm’ün taşları her defasında yıkılmıştı? Çocukça şeyler yaptığı ve umutlandığı için kendine bir kez daha  kızdı. Akranları kaçıncı bebelerini kucağına almışken kendisi bu yaşında nelerle uğraşıyordu. Utandı. Kendi kendine kızdı. Üzüldü. Kıskandı. Kandırılmış hissetti kendini. Her duyguyu yaşadı o an içinde Miramana.
*****
Dağa taş dizdikten dokuz sene sonra gerisinde beş  çocuk bırakıp bu dünyadan göçmüştü Ümmügülsüm, sanki kuş olup. Mutluluğu uzun sürmedi. Yarısına kadar yıkılan taşlar gibi yarım kaldı. Böbrekleri hep hastaymış meğer. O kışı çıkaramadan kışın en soğuğunda son nefesini vermişti. Geride beş çocukla Ferzan gözü yaşlı kalakalmıştı.
*****
Miramana ne evlenmiş ne de evlilik lafı ettirmişti Ferzan’ın düğününde içi kan ağlayıp taş kestikten sonra. Kilim dokumuştu. Kilimlerin altına sermek için hasır örmüştü. Halı yastık dokumuştu. Sazdan sepetler örmüştü kayıt damındaki patatesleri, soğanları  saklamak için. Yün eğirmişti kış geceleri. Kendini oyalayıp gitmişti öyle böyle.

Annesi ve babası yaşlanmıştı. Babasının gözlerinin feri iyiden iyiye sönmüştü.

Kızı Miramana’nın yanına yaklaştı Fadimeana. Yalnızlıktan bahsetti. Yaşlılıktan bahsetti. Epeydir “artık kızı evlense de gözleri geride kalmadan göçse o da bu dünyadan” diye dua ettiğini anlattı. Miramana, bu konuşmanın altından ne çıkacağını merak edip bekledi anasının son cümlesini.
-Ferzan seni istedi guzum.
Miramana donakaldı. Hasan Dağı’na iki kez taş dizmişti, her dizişte de bu anı dilemişti. Bunca uzun zaman alacağını bilmeden. Ferzan’ın, dilek taşları yarıdan yıkılan Ümmügülsüm ile evleneceğini hiç tahmin etmeden. Gerçi evlenip de ne olmuştu. Yarıdan yıkılan taşlar gibi yarım kalmıştı Ümmügülsüm’ün mutluluğu. Ferzan’ı da çocuklarını da bırakıp göçmüştü.

Fadimeana, kızının bir şey demesini engellemek için elini öne uzattı.
-Önce hele bir düşün, sonra konuşuruz, dedi.
*****

Çocuğu olmamıştı Miramana’nın. Etrafında “Anne, Anne” diye dolanan beş çocuk vardı yine de. Ümmügülsüm’den yadigar. En büyüğü yedi yaşındayken bakmaya başladığı  beş çocuğa anne oluvermişti bir çırpıda. Torun sahibi bile olmuştu onlardan.  Eğirdiği yünlerle torunlara neler neler örmüştü. Kızlara elleriyle kilimler dokumuştu çeyiz olarak. Oğlanları başgöz etmişti sıralı sıralı. “Demek kendinin çocuğu olmayacaktı da bu yüzden Ümmügülsüm ile evlenmişti Ferzan ilkten” diye geçirirdi hep içinden o çocuklar kendisine candan bir “Anne” dediklerinde.

Ferzan, belki Ümmügülsüm’den de çok sevdi Miramana’yı. Onu mutlu görmek için elinden geleni yaptı. Miramana da Ümmügülsüm’ün evlatlarını sevgiyle bağrına bastı. Hepsini de kendi öz evladıymış gibi sevdi, gözetti. Bir daha da ne dilek tuttu ne de Hasan Dağı’nda taş dizerek dilek tutulduğundan kimselere bahsetti.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci,26.03.2013




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci