27 Ağustos 2013 Salı

Ayın gümüşi şavkı, şimşeğin çakmak çakmak, mumun titrek ışığı



(Gözden geçirilmiş hali)

Mevsimlerdeki değişikliği hepimiz biliyoruz. Ne Nisan yağmurları Nisan’a sadık artık ne de kırkikindiler. Ne Temmuz kurak geçer oldu ne de kışlarda da bahar yaşanmaz değil şimdilerde. Eski bir deyim olsa da yenilerde yaşanır oldu yedi mevsim.

Dün gece kapkara yağmur bulutları duman duman gezindi Ankara göğünde. Yağmur öncesi rüzgarlar ilkin hafiften sonra sertleşerek haber verdi yağışı. İlkten camla kaplı balkona sertçe düştü ip gibi damlalar. Hiç gecikmeksizin zerrelere ayrılırken hırçınlıkları camda parçalandı.


 Dövdüğü camda zerre zerre dağılan yağmur damlasının paramparçalığı, kendi haline ağlar gibidir her zaman.  

Kara bulutların hışımlı kırbaçları gibi camlarda şaklayan, anında paralanıp ince bir oluk halinde süzülen su damlacıklarının öfkesi, sakince aktığı yatağından kendini önce buhara sonra da buluta çeviren güneşeydi sanki. Hırsını çıkarırcasına düşüyordu cama, şeffaf benekler halinde. Islak bir şarkı söyleyerek hızla ve hırsla vuruyordu taşlara,  ağaçlara, yapraklara, çatıların kırmızı kiremitlerine


Yağmur damlalarınca dövülmenin en güzel yanı, cama vuran damlaların fısıldadığı  melodi;  toprağa, çime düşen damlaların  yaydığı kokudur. O ıtır, hayat kokar;  hayatın kokusudur.

Önce hafiften atıştırdı yağmur, sanki gelip geçecek gibiydi. Dindiğini sanmıştık ki dönüp geldi yine koyu mu koyu dumanımsı gri, yüklü, öfkeli bulutlar gecenin üzerine. Temelli çöküverdiler geceye.

 Elektrikler kesiliverdi yine daha önceki yağmurlarda olduğu gibi bu yağmurda da. Gecenin koyusunda. Arka balkonun baktığı çamlıklı tepenin ardında bir bakmışınız sapanı andırırcasına çatallı bir bakmışınız zikzaklarla uzanan kah  incecik akan berrak bir dere gibi ardı ardına çakan şimşeklerin görkemi, evde yanmayan elektriğin gökyüzünden seslenişi oldu bize.



En ilk tepenin üzerindeki koyu gri karanlıkta çaktı şimşekler ışık hızıyla. Şimşek çakmasının çığlığı olan gök gürültüsü,  bir müddet sonra duyuldu. Ses hızıyla.  

Işık yine sesi geçti; kanunu buydu zaten ışıkla sesin. Şimşekler, yaydan fırlamış ok gibi deliyordu göğü, ışıktan ince yollar halinde. Kırıla kırıla.

Önce parıltısı  belirdi şimşeğin. Birkaç saniyelik bekleyişin ardından sesi de geldi. Şimşek, hızına yaraşırcasına gökyüzünde kayan ince, parlak bir şerit gibi bir anda belirip kaybolurken gök gürültüsü sanki o sırada derin bir nefes almış da soluğu yetsin diye bekliyormuşçasına  yavaştan alıyordu kükreyişini. Şimşeğin rengi ışık çizgileri halinde yayıldıktan  sonra sesi de uğultuyla gümbür gümbür  patladı tepeden beri. Ortalığı çınlatıp göğü yırtarcasına  kükredi heybetle. Dağ taş dinledi sesini.

Hiddeti önce gözlerinden okunan insanlar gibidir şimşekler. 

Önce çakmak çakmak bakan gözler gibidirler. Alev alev çakar şimşek, vakur ve haşmetli. Kızgın, kükreyen.
Gök gürültüsü şimşekler kadar tez değildir. Bağırıp patlamayı en sona bırakan sabırlı, olgun insanları andırır. Önce şimşekler konuşur kor kor yanan gözler gibi. Son sözü gök gürültüsü söyler. Sözü söz, dediği dedik.


Elektriklerin aniden kesiliverdiği, yağmur yüklü bulutlarla kaplı göğün tüten dumanı andırdığı bir gecenin ışığı, mum ışığıdır. Öyle zamanlarda yapılacak en yerinde şey koca bir mum yakmak olur.  Bir yıldızdan bir yıldıza uzanan şimşeklerin parlak bir patika yol gibi  uğultulu ışığı altında  bir mumun cılız ve titrek ışığının balkon camlarına cüretkar yansımasına gülüp geçer şimşekler. Mum da gülüp geçer öfkeyle çakıp bir anda sönüp gidecek şimşeklere. Mumlar, şimşekler gibi parlamaz; ama eriye eriye aydınlatır etrafı.  Yok olana kadar.



Şimşekler, yıldızlara nispet edercesine şımarıkça yanıp sönen havai fişeklerin nasıl da kıskanacağı tezlikteki parıldayışla görünüp, çarçabuk da sönüveriyorlardı. Sönmeden önce son güçleriyle  kükrüyorlarken cılız mum ışığı, sessiz sedasız aydınlatabildiği kadarı ile yetiniyor, bir yandan fitili yanarken bir yandan da  damla damla eriyordu. Tozlanmışçasına puslu bulutların ardında kaybolmuş, çıkacak bir yol arayan aya işaret feneri olup,  yol göstermeye çalışıyordu sanki.



Ay, kah az da olsa görünüyor, kah buluttan bentler ardında çıkmaz sokaklara sapıyor; ama yine de bulduğu aralardan ışığını sızdırarak orada olduğunu gururla göstermeye çalışıyordu. Kopkoyu dumanlı bulutlarla kavgadaydı ay da yıldızlar da o gece.

Elektriklerin kesildiği yağmurlu bir gecenin farklı farklı ışıkları olur. Ayın şavkı, şimşek parıltısı, mum ışığı  mesela.

Ay, önündeki kapkara bulutları delip şavkını salmaya çalışıyordu. Titrek mum ışığı  ayın, elektriğin yokluğunu aratmamak için elinden geleni yaparak sarı ve cılız bir ışık saçıyordu kendince. Şimşekler de parıldıyordu keskin ve tiz halde.

Şimşekten, aydan ve mumdan aynı anda saçılan üç ışık, kendi renkleri, kendi dilleri ile geziniyordu gökyüzünde, evlerde. Hareleriyle, gölgeleriyle, dalgalanmalarıyla gecenin içinde oynaşıyorlardı. Gün ışığından uzakta. Bir görünsün sönüverecekleri gün ışığı yokken alabildiğine özgürce.

Arkamızda yükselen tepenin ardından birbiri peşi sıra çakıp solan, yanıp sönen şimşeklerin ışığı bir başka pırıltıdan, bir başka nağmedendi. Şarkısı öfkeliydi. Hışımlıydı. Kükremeliydi seslenişi.  Yavaş yavaş eriyerek yanan mumun zayıf ışığı en çok dibini aydınlatıyordu. Şarkısını ürkek sesle söylüyordu titrek ışıklarıyla.   Bulutların arkasından kurtulmak için didinen, savaşan ayın ışığı cömertti. Önüne kara bir bulut geçmedikçe ışıtıyordu elinden geldiğince. Hem de güle  eğleşe. Şiirsel bir dökülüşle saçıyordu ışığını etrafa ay. Şarkısı buram buram romantizm kokuyordu.

Mum ışığı, ay ışığı, şimşek parıltısının her biri birer kurdela gibi karanlığın kara saçlarına dolanmıştı.

Gün ve gece boyunca susmadan öten böcekler, kuşlar şimşekli, gök gürültülü, yağmurlu bu gecede yuvalarına çekilmişti. Boyunlarını kanatlarının arasına gömmüş kuşlar, yağmuru dinlemeyi tercih etmişti gün boyu. Kendilerini dinletmeyi değil.  

Her biri birinden ayrı renkte, hızda ve görsellikte olan ışıkların oynaştığı yağmurlu ve elektriksiz gecede çatılara sinmiş güvercinler, ağaç kabuklarının altına saklanmış böcekler, kovuklardaki gece kuşları, ağaç dallarının koruduğu cırcır böcekleri yağmur sesini dinliyordu sus pus olmuş.

Çıt çıkmıyordu. Çıt çıkabilir miydi ki göğün gürlediği, gök gürlemesi geçince yağmur sesinin duyulduğu anda.
                                                                                                                                      
Bir yaprağın altına sığınmış gece kelebekleri, yaprağın orta damarı boyunca süzülüp,  kocaman damlalar halinde akan yağmur sularının düşerken çıkardığı sesin büyüsüne kapılmışlardı. Koyu bulutlu gecenin ardından dinecek yağmur sonrası ışıyacak günü sessizce beklemeye çekilmişlerdi.



Ertesi sabah, güneş her zamanki ışıltısıyla gülümserken mum ışıklı dün gecenin haşin ışımalarından ve seslerinden geriye bir şey kalmamış; ama düşen yağmur damlaları körpe fidanların, yetişkin ağaçların  tozlarını yıkamıştı.  Çalısından çamına her ağacın yaprakları ışıl  ışıldı. Yemyeşildi. Yapraklarda toz kalmamış, renkler coşkuyla ortaya çıkmıştı. Simsiyah gecenin öfkesi, yemyeşile bürünmüştü yağmurlu bir gece sonrası sakin bir ilk Temmuz sabahı.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 5 Temmuz 2010 Pazartesi, 
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci