7 Eylül 2013 Cumartesi

Çıkı dolusu simit



Hatırlı müşterilerden birinin sağladığı burs ile üçüncü sınıftan beri en pahalı kolejlerden birine giden Berhan okuldan eve neşeyle döndü. Her gün sınıftan bir öğrenci, annesinin yaptığı şeyleri getirir, beslenme saatinde arkadaşlarına dağıtırdı. O gün sıra kendinde olan Sevil’in annesi kıymalı ve peynirli su böreği yapmakla kalmamış, bir de “su böreğinin üstüne tatlı iyi gider” diyerek şekerpare de göndermişti.

Orta halin üstünde ailelerin yaşadığı bir
semtte, Berhan’ın okuluna yakın  otururdu kundura tamircisi Halim ve karısı Dürdane.  Ruhsat konusu hala çözülememiş olduğundan ilk alanların sürüncemede kalan tapu işiyle uğraşmamak için daha taşınmadan dairelerini tez elden çıkardığı bir apartmanın küçük bodrum katını borç harç alabilmişlerdi bunca yıl sonra
. Bodrum katındaki küçük evin sahibi, ruhsatsız olduğundan dairesine başka alıcı çıkmayınca Berhan’ın ailesine evi hemencecik satmıştı hiç eveleyip gevelemeden. Miras olarak kalan tarlaların satılmasıyla gelen paraya kıyıda köşede biriken üç beş kuruşu da ekleyip bir de az da olsa kredi çekince zaten darda olan elleri iyice daralmış, elde avuçta bir şey kalmamıştı.


Küçük eve taşındıklarında nasıl mutluydular. Artık ev sahibiydiler. Bundan sonra ay başlarında hiç kimse kapılarını çalıp “paranız var mı yok mu” demeksizin kira istemeye gelmeyecekti. Kiranın geçen yılın yarısı kadar arttırılması için yılbaşlarından  önce de  kapıları da çalınmayacaktı artık. Kira yerine ev taksiti ödeyeceklerini düşündükçe uçuyorlardı sevinçten. Her ay ödeyecekleri kiradan hallice taksitlerini denkleştirmeleri biraz zor oluyordu; ama ne gam.

Evin geçimine katkısı olsun diye konunun komşunun gelinlik çağdaki kızlarına çeyiz olarak kuka başı fiyat biçtiği dantellerden örmekte olan Dürdane, oğlu Berhan’ın neşeyle eve geldiğini görünce elindeki danteli bıraktı.


Berhan, koridora açılan  odaya çantasını fırlatıp attı. Dürdane oğluna çıkıştı  “çantanı öyle fırlatma oğlum. İlkokul bitene kadar kullanacaksın bunu. Yıpratmamaya, eskitemeye gayret göster”.
Berhan hemen çantasını yerden kapıp, yavaşça duvara dayadıktan sonra,
-Bugün beslenme saatinde sıra Sevil’deydi anneciğim. Hem kıymalı hem peynirli su böreği üstüne de şekerpare yedik, diye sevinçle haykırırken evin içini dolduran ekşi tarhana çorbasının kokusunu soluyordu bir yandan da Berhan. Dün erişte yediklerine göre bugün tarhana çorbası içeceklerdi besbelli. Annesi yarın da patates yemeği yapardı. Öbür gün de paça. Sırasıyla yerlerdi bu yemekleri.

-Su böreğinin içindeki peynir tam yağlı koyun sütündenmiş hem de annecim. Sevil ikide birde söyleyip duruyordu peynirlerin tam yağlı Ezine koyun peyniri olduğunu. “Rokfor mu katsak harca” diye düşünmüş annesi, ama börekleri yapan aşçı kadın “o gitmez su böreğine” demiş.
Peynir adlarından bir şey anlamamış olmasına aldırmayan Dürdane, oğlunun evde hiç yiyemediği kıymalı ve peynirli su böreğinden o gün okulda  tatmış olmasına çok sevindi.
-Oğlum ikisinden de yemişin afiyet olsun; ama çok yedin diye göze batmasın sonra.
Berhan, annesini duymamış gibi devam etti “böreklerin üstüne de tatlı yiyelim diye şekerpare göndermiş Sevil’in annesi”. 


Dürdane de aslında kaç gündür beslenme sırası gelmekte olan oğlunun  sınıfına ne yapsa da gönderse diye düşünüyordu. Sacda ıspanaklı gözleme yapmayı düşündü; ama koca sınıfa yetecek kadar un yoktu evde. Bir bağ ıspanakla da olmazdı o kadar gözleme. Sonra gözlemeleri küçük küçük de yapamazdı. Bir de gözlemelerin piştikten sonra yağlanması gerekti. Ne kadar sacda ıspanaklı gözleme yapmak istese de iş hesaba kitaba gelince onu tutturamıyordu. Düşünüp taşınıyor ama bir karara varamıyordu ne yapacağı konusunda. Bir de en önemlisi tam oğluna beslenme sırası geldiğinde evin aylık taksitinin de günü gelmiş olacaktı. Zaten elleri dardı. Kıtı kıtına ekleyeceklerdi bu ayki taksiti. O yüzden fazladan harcama yapmaya hiç cesareti yoktu.


Evin aylık taksitini  ulaya ulaya denkleştirip verdiklerinin ertesi günü Berhan’ın beslenme sırasının geldiği gündü.  Annesi hala bir şey yapmadığı için korkudan Berhan’ın gözü büyümüştü; babası Halim’in gözü korkmuştu, oğlunun beslenme saati sırasında sınıftaki her çocuk için sacda ıspanaklı gözleme yapamadığından ve hala da sınıfa ne göndereceğini bilemediğinden Dürdane’nin gözleri çakmak çakmaktı.

Dürdane, Berhan’ı okuluna gönderdikten sonra mutfaktan kocaman bir tepsi aldı. Salondaki .masanın üzerindeki elleriyle işlediği Panama keteninden masa örtüsünü de katlayıp koltuğunun altına sıkıştırarak evden çıktı. Kocasının kundura tamir dükkanının yanındaki fırına doğru koşturdu aceleyle. “Biter de bana kalmaz” telaşıyla hızlı hızlı yürüyordu.


Fırından yükselen kokular tüm sokağı sarmıştı. Sabah sabah öyle iştah açıcıydı ki sıcak ekmek ve simit  kokusu.

Dürdane sınıftaki öğrenci sayısına ilaveten bir de öğretmen için kırk beş tane simit istedi fırıncıdan. Fırından henüz çıkmış simitler çıtır çıtırdı. Yanında getirdiği koca tepsiye simitleri özenle dizdi tek bir susam tanesini düşürmemeye çalışarak. Fırın tezgahına yaydığı örtünün üzerine tepsiyi koyup örtünün dört ucunu tepsinin üzerinde bir araya getirerek kocaman bir düğüm attı. Dürdane, beslenme saatinde okula götürüp bırakacağı içi simit dolu çıkı elinde eve döndü.


Sevil yine her zamanki gibi arkadaşlarının haklarına saygı göstermediği için öğretmenin sınıfa uzun uzun “bütün çocukların eşit olduğunu, her öğrencinin birbirine saygı duyması gerektiğini” anlattığı ders bitmiş, nihayet beslenme saati gelmişti. Bir gün evvel sigara böreği yemiş çocuklar heyecanla bugün ne yiyeceklerini bekleşmekteydi.  Çok geçmeden sınıfın kapısı çalındı. Dürdane, sınıf kapısını hafifçe aralayıp başını şöyle bir uzattı. Öğretmen, azıcık aralanmış kapıdan içeri uzanan simitle dolu çıkıyı aldı. Dürdane çıkıyı öğretmenin eline tutuşturduğu gibi kendini sınıfa göstermeden kaçarcasına uzaklaştı.


Berhan, annesinin neden diğer anneler gibi salına salına sınıfın ortasına kadar gelip, “çocuklar bunları sizin için yaptım. Afiyetle yiyin”  demeden gittiğini anlayamadı.

Öğretmen, çeyizlik masa örtüsüne sarılmış  çıkıyı kürsünün üzerine bıraktı. Susam kokusunu almıştı. Çıkıyı açıp da  bir tepsi dolusu simidi gördüğü an yüzü ekşidi.

-Getirecek başka şey bulamadı mı annen Berhan? Öğle vakti, beslenme saatinde simit olur mu hiç? Bak arkadaşların neler getirdi, neler yedik. Su börekleri, dolmalar, ekmek arası köfteler, pideler yedik. Simit bunların yerini tutar mı hiç?


Berhan duyduklarından çok utandı, kulaklarına kadar kızardı. Sınıftan kaçmak istedi. Ama parmağını bile oynatamadan mıhlanmış gibi kalakalmıştı olduğu yerde Gözlerini yerden kaldıramıyordu bir türlü.

Öğretmen sınıfa simitleri dağıtırken Sevil,
-Madem simit getiriyorsun içine koyulacak ne bileyim rokfor peyniri de getirseydin bari. Ha bir de boğazımızdan nasıl geçecek simitler kuru kuru. Bir gazoz bile yok yanında.
-Ben Danish Blue peynir isterim. Babamın görevi sırasında yurtdışındayken alıştım. Ne kadar iyi giderdi şimdi, dedi Pervin.
-Ben bunu yedikten sonra bir de kantinden kaşarlı sucuklu tost yerim artık doymak için, dedi sınıfın en şişmanı olan Süha.



Bunları duyan çocukların neredeyse hepsi  de bir bir söylenmeye başladı.



Arkadaşlarının simidin yanında peynir yemek istediğini duyan Berhan’ın gözleri ışıldadı birden.  Annesinin doymazsa onu da yesin diye beslenme çantasına koyduğu peyniri arkadaşlarıyla paylaşmak istedi. Peynir kabını öğretmeninin masasına sevinçle bırakıp yerine dönerken öğretmenin peynir kabını açıp içindeki zaten ancak Berhan’a yetecek kadar çökeleği görünce gerisin geri kapağı kapattığını görmedi. Ama tam yerine oturmuştu ki başında peynir kutusu ile dikilen öğretmenini fark etti.

-Peynire gerek yok.
-Parmesan peynir miydi o kabın içindeki örtmenim, diye sordu orta sıralarda oturan Ümit.


-Parmesana benzemiyordu. Belki Gouda cinsi peynirdir, dedi yanında oturan Selim.
 -Kafkas gravyeri de iyi olurdu simidin yanında, diyerek  of çekti  Ümit.


Berhan, adlarını ilk kez duyduğu peynir cinslerinden kendi çökelek peynirinin beğenilmediğini anlayınca bir kez daha kıpkırmızı oldu. Küçük kalbi o gün çok kırıldı. Çocuk bilinciyle anlayabildiği kadar maddi durumlarının nasıl olduğunun farkındaydı. Arkadaşlarının tam ayaklarına göre alınan ayakkabılarının aksine kendisine hep bir iki numara büyük ayakkabı, seneye de giyebilmesi için kendisine hayli bol ve uzun gelen önlükler alınırdı.

O an orada olmak istemedi Berhan. Ne arkadaşlarını ne öğretmenini, hiç kimseyi görmek istemedi. Hatta bir eve gitsin bir daha okula filan gelmeyecekti.



Pencereden oğlunun yolunu gözleyen bir gözü elindeki dantelde bir gözü yolda Dürdane, Berhan’ın ağır ağır, başı yerde, beslenme torbasını sürükleyerek geldiğini görünce  neler olduğunu anlamakta gecikmedi. Simitli bir beslenme saatinden öğrencilerin de öğretmenin de memnun kalmayacağını biliyordu bilmesine; ama demek ki simit götüren oğlunu beklediğinden fazla hırpalamışlardı.

Hızla koşturup kapıyı açtı, apartmanın dış kapısına seğirtti. Oğlu ağlıyordu. Burnu akmış, gözyaşları kirli bir iz bırakarak yanağından süzülmekteydi.

Dürdane, kucakladığı gibi oğlunu kollarına aldı, sarıldı. Berhan hıçkırmaya başladı bu kez. Evde oğlunun yüzünü bir güzel yıkadı. Nevşehir’deki bahçelerinde yetişen tatlı kabaklarının kuruttuğu çekirdeklerinden verdi bir avuç. “Neden ağladın oğlum”, diye sordu.


Berhan annesine bir çırpıda anlattı sınıf arkadaşlarının bilmem ne peynirleri olmaksızın üstelik de simitli bir beslenme saatinden hoşnut kalmadıklarını. Kimi arkadaşının simitlerin yanına kaşar peyniri, tam yağlı koyun peyniri getirmediği için söylendiklerini, bazı arkadaşlarının Fransız peynirini sevdiklerini sayıp döktükten sonra başını yere eğdi.  Gözlerini, ikisini birbirine birleştirip eski halıyı delmek istercesine  kıpırdatıp durduğu ayak başparmaklarına dikip,
-Annecim beslenme saatinden önceki dersimizde Sevil yine her şeyde ilk kendisi olmak istedi. Öğretmenimiz de Sevil’i azarlayıp bize her çocuğun aynı haklara sahip olduğunu, her öğrencinin eşit olduğunu anlattı. Ama bir sonraki saat, beslenme saatinde çocukların hiç de eşit olmadığını fark ettim. Sınıftaki çocukların ne kadar eşit olduklarının yedikleri peynirlerden anlaşıldığını öğrendim. Bazı arkadaşlarımın anneleri böreklerine bile rokfor denilen çok pahalı bir peynir koydurtmak istiyormuş; ama börekleri yapan aşçı kadın “bu peynir su böreğine olmaz” deyip koymuyormuş. Dolaptan alınan peynirin ambalajında yazan  markaya, peynirin yağına, ambalajın içindeki peynire göre insanların birbirinden çok farklı olduklarını bugün anladım.


O gün Dürdane, beşinci sınıf öğrencisi, akıllı mı akıllı  oğlunun kaçınılmaz olarak bir gün mutlaka fark edeceği gerçekleri beslenme saatinde anlamakla birkaç yaş birden büyüdüğünü buğulu gözlerle görmüş oldu böylece.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.09.2013, 12:07

Paylaş :

4 Eylül 2013 Çarşamba

Bir kez değmesin ezen; bir kez ezmesin yok eden: İnsan ayağı


Şimdilerde yok. Birkaç sene evvel kanallar arasında gezinirken televizyonda görürdüm. Aslında her gün olsa yeridir o görüntülerin ekranda. Çok etkileyiciydi. O yüzden mi bir daha göstermez oldular acaba?

Köylerin şehirlere katıldığı, uzak köylerin boşaldığı, kasabaların kendi şehirlerinin simgesi haline gelecek bir plaka alıp il olmak için can attığı, tarlalarda buğday bitmek yerine blokların bittiği günlerdeyiz.

Hani elimize kumanda geçince kanalları karıştırırız, kısa da olsa kumandaya kumanda etmek keyfine varmak için. Gerçi çok sürmez keyfimiz ya maça bakmak isteyen kocalar kapar kumandayı elimizden ya da dizisinin başlayıp başlamadığını merak eden diğer ev halkı.


Bir gün kanaldan kanala atlarken bir  kanalda geniş  tarlalar gördüm. Tarla görür de bakmaz mıyım? Nerde ağaç, tarla, çiftlik, akarsu gösteren bir kanal var, o kanalı izlerim mutlaka.

Bir doğa belgeseli yakaladım sevinciyle izlemeye koyulduğum o görüntülerdeki tarla giderek küçüldü. Tarla küçülüyordu zira sağına soluna bloklar yapılıyordu tek tek. Sonra tarlanın her yanında hızla bloklar türedi. Tarla küçüldü, küçüldü. Giderek yok oldu. Buğdaylar gözükmez oldu. Tek bir buğday başağı kalmadı buğday tarlasında. Derken evvelce buğday biten bu tarlaya dikilmiş bloklardan birinin kapısında bir saksı belirdi. İçinde buğday başakları. Üç; hadi bilemedin beş sap.


Yüzlerce ton buğday kaldırılan tarlaya dikilen onlarca bloğu dolduran binlerce insanın nasıl besleneceği vurgulanıyordu o saksıda yetiştirilmeye çalışılan üç beş kök buğday görüntüsü ile. Tarlasız buğdayların saksılara mahkumiyeti  anlatılıyordu gözümüzün içine sokularak.  Tarlalar arsa olunca, başaklar yetişecek tarla bulamayınca saksıdaki buğdayın elinden ne gelirdi ki? Saksıda buğday yetiştirmeye kalksak, hasat edeceğimiz   buğdayı tohum mu yapacaktık yoksa bunca nüfus için sadece birkaç dilim ekmek mi? Artık üzerinde bloklar dikili onca tarladan  hasat edilen buğday şimdi nereden hasat edilecekti? Kapı önündeki bu saksıdan mı?


Vurgu, vurucuydu. Yok edilen tarlalar, açlık anlamına geliyordu yavaş yavaş yaklaşan. Kıtlığı biz hazırlıyorduk gıdım gıdım. Köyler boşaldıkları için köyler dışında her yer insan doluyordu. Şehirlerde insan sayısı her gün artıyordu; ama şehirlerde artan nüfus yaşama alanı olarak şehrin kenarlarındaki tarlaların üzerine yerleşirken karınlarını doyuracak alanları yok ediyorlardı. Öyleyse neyle doyacaklar, ne yiyecekler, ne içeceklerdi? Tarla doyururdu da tarlanın üzerine dikilen bloklar  olsa olsa betonu yeşile tercih eden gözleri doyururdu.

Saksıdaki üç beş buğday başağının çok şey anlattığı bu birkaç dakikalık sunum, oldukça sade ve halis bir anlatımdı. Şehir çocuklarının bundan böyle buğdayı tarlada göremeyeceğinin, saksıda da belki görebileceğinin acı habercisiydi. Bu acı haber bana çocukluğumun tatlı günlerini hatırlattı.


*****
 
Anneannemin, Sare   babaannemin memleketteki evlerini hala hatırlayabiliyorum. Çocukluğumun siyah beyaz fotoğraflarındaki biri topraktan diğeri taştan bu evler, en değerli anılarım olarak dağarcığımın baş köşesine kurulmuştur.


Beş yaşındayken, henüz okullu değilken yani yazları  Aksaray'da, anneannemin yanında  uzunca kalırdım. Anneannem bana çok düşkündü. Beni görmek için sık sık Ankara'ya gelirdi. Anneannemin  her Ankara’ya gelişinde doya doya şımartılmak neymiş enikonu öğrenirdim. O kadar şımartılırdım ki kuştüyü olmazsa  o mindere asla oturtulmazdım. Bir çocuğun en sevdiği şey olan şımartılmaya doyamadığımdan olacak anneannem Aksaray'a dönerken mutlaka onunla gitmek isterdim. Her zaman onunla gidemezdim; ama galiba çok ağladığım seferlerde anneannem üsteleyip beni de götürüyordu beraberinde.

 
Anneannemin evi bugün Polonezköy gezlerinde fotoğraflarını çekmeye doyamadığımız evler gibi topraktandı. Tavanı yekpare ağaç gövdesinden kirişlerle kaplıydı. Onlarca kiriş uzanırdı tavanda belli aralıklarla. Kirişlerin arasından hasırlar gözükürdü. Ahşap kapılar zemberekle açılırdı. Kilimler kaymasın diye bazen üzerinde hasır serilen yer döşemeleri ceviz, meşe, çam kerestesindendi. Halılar kök boyası ve el dokumasıydı. Merdivenler ahşaptı. Ufak dikdörtgenler halindeki pencereler demirleri,  eski zamanların birbirinin içinden geçen kalınca demir çubukların kareler oluşturduğu demirlerdendi. Toprak evin dışı da içi de kireç badanalı olurdu, bembeyaz.


Evin geniş bir avlusu vardı. Anneannemin evi bir derenin üstüne kurulmuştu. Sokaktan bizim avluya sapan dere evin altından akardı. Bu tür bir yapıyı daha sonra yetişkinliğimde Prag’da gördüm. Prag’ın orta yerinden akan o koskocaman, gepgeniş nehirdeki görkemli binanın altından akıyordu üstünde dünyanın en ünlü köprülerinden birinin olduğu sular.

Küçük bir kısmı anneannemin evinin altından akan derenin sokakta kalan kısmına evlerin bahçelerinden dışarı taşan ağaç dalları eğilirdi. Yol kenarındaki  iğde ağacının, palamut yani meşe ağacının dalları sarkardı. Pelitler yani palamutlar olgunlaşınca dereye düşer, dere suyunun sürüklediği yerlere akar giderlerdi belki bir yerlerde fide olmak üzere. Pelitlerin şıkırtılı kolye uçları gibi dallarından sarktığı meşeler, dere kenarında yaşamanın keyfiyle alabildiğine yeşil yapraklı olurdu. Kazlar, ördekler yüzerdi derede. Kurbağalar, ayak sesi duyar duymaz güneşlenmekte oldukları taşların üzerinden dereye atlarlardı. Cump diye bir ses çıkardı onlar dereye atlayınca. Bazen bataklaşmış, üstü  sarımtırak çiğ yeşil yosunlu sığ sularda kurbağa yumurtaları gördüğümüz olurdu. Sonra kuyruklu siyah yavrular haline gelişlerini izleyebilirdik yumurtaların. Kurbağalardan başka su kaplumbağaları da gezinirdi derenin sakin yerlerinde. Dereye uzanan ağaç dallarında, kütüklerde güneşlenirlerdi su kaplumbağaları. O zamanlar bu kaplumbağaların küçük bir cam kapta apartman çocuklarınca heves edilip beslenmeye kalkışılacağı, suyu tazelenmediği için de kuruyup öleceği söylense herkes gülüp geçerdi. Çocuk olmama rağmen ben de gülüp geçerdim mutlaka.


 Şimdilerde anneannemin evinin  altından da geçen o dere kapatılmış durumda. Derenin üstünden yol geçiyor artık.

Anneannemin evinin avlusuna  kapı tokmaklı, zemberekle açılan, kenarları demir nakışlı ahşap  dış kapıdan girilirdi. Avlu başka bir dünyaydı.  Duvarın ötesi sokaktı;  ama sokakla hiç ilgisi olmayan bir yaşam akardı zemberekli ahşap  kapıdan avluya girilince.

Bugün o avluyu sanki küçük bir hayvanat bahçesi olarak algılıyorum. Anneannemin küçük bir hayvanat bahçesi varmış ve benim çocukluğum da orada geçmiş meğer. Sadece anneannemin değil tüm komşu evlerin avluları birer küçük hayvanat bahçesiydi aslında.


Daha kapı açılır açılmaz ortalıkta gezinen, yemlenen tavuklar ilişirdi göze. Kocaman kümesleri vardı tavukların. Tavuklara atılan yemlere serçeler, sığırcıklar, güvercinler de gelirdi. Kümeste yaşayan yalnızca tavuklar değildi. Kazlar, ördekler, hindiler de olurdu tavuklarla birlikte kümeste.

Hindiler çok çekerlerdi çocuklardan. “Kabarama kabarama kel Fatma, annen güzel sen çirkin” denilen hindiler kabarır, öfkelenirdi nedense. Çocuklar bu tekerlemeyi söylemeyi çok sevseler de hindilerin hiç hoşuna gitmezdi.

Hemen kapının girişinde, solda bir kısmı bizim avluda kalan, sokakta devamı akan derede kimi yeşil başlı kimi bembeyaz ördekler yüzüyor olurlardı. Kazlar da dere kenarında dolanırdı. Kızdırmaya gelmezdi onları. Tısladılar mı ısırırlardı. Birkaç kez kazlar tarafından kovalanmışlığım da var hatta.


Leylekler Karaoğlan kavağındaki yuvalarına her bahar gelir, yavrularını çıkartırlardı. Uzunca bir süre onların laklaklarıyla eğleşirdi kulaklarımız. Ağustos sonu gibi göç ederlerdi. Özlerdik laklaklarını onlar gittikten sonra.

Kışlık erzaklar, kayıtdamı denen kilerde saklandığı için evlerin mutlaka bir kedisi olurdu. Kışlık  peyniri, yağı, tavana asılı hevenklerce üzümü, küp küp turşuyu, yufka ekmeği, şekeri, çuvallarca unu, kilelerce buğdayı, şiniklerce bulguru ve daha nice erzakı saklayan kayıtdamları fareden korunmalıydı. Bunun da tek yolu samurundan, tekirinden kediydi.

Anneannemin kedilerinden biri öylesine akıllıydı ki patisiyle kapının zembereğini açarak istediğinde dışarı çıkabiliyordu. Bir gün yine  kapıyı açıp dışarı çıkmış. Yolun karşısındaki kavaklığa gidecekti besbelli hep yaptığı gibi. Caddeyi geçerken  bir kamyonun altında kalmış. Günlerce üzülmüştük o kedinin ardından. Sonra komşulardan biri henüz yavrulamış kedisinin yavrularından birini anneanneme vererek anneannemin bu yavru kediyle avunmasını, ona bakarken kamyon altında kalan akıllı kedisini düşünmemesini sağlamış.



Anneannemin inekleri de vardı. Evin alt katındaki ahırda  barınırdı inekler. Alt kattaki ahır, kışın evin ısınmasına çok katkıda bulunurdu. İneklerin bakımı zor işti. Ahır sık sık çalı süpürgesi ile süpürülmeli, inekler sağılmalıydı. Gerçi Abdurrahman’ın bağının bekçisi gelip bu işleri kotarırdı; ama süt almaya gelecekler gelmeden inekler sağılmalı ve şişelere boca edilmeliydi.

Anneannemin okuma yazması yoktu. Onun hesap kitap işi kendinceydi. Hesap defteri de. Anneannem her tarafı beyaz kirece boyalı avlu duvarını alacak defteri olarak kullanıyordu. Her on satışta bir alırdı sütlerin parasını. Saymayı bilirdi. Ne de olsa ticaret yapıyordu. Süt işiyle uğraşıyordu.


Anneannem her sabah sütü  sattıktan sonra bir çizik atardı duvara. Birbirine paralel yanyana çiziklerdi bunlar. Çizikler dokuzu bulunca, onuncuyla da tüm çiziklerin üzerine bir çizik atardı ve parasını alırdı. Hesabı kapatır, yeni hesap açardı.

Tazı, avlunun en nazlı hayvanıydı. Mehmet dedem hiç ava gitmemişti; ama tazı beslemeyi severdi. Tazının kadife kaplı, yünden  bir döşeği olurdu. Her yemeği yemezdi tazı. İyice pişmiş, lezzetli etlerle beslenirdi.

Bahçenin bir köşesindeki asmaların altında kirpiler dolanırdı kuru yapraklar arsında, hışırtıyla. Anneannemim evinin tam karşısı bağdı.  Bağda dolanırken yılanların attıkları kabuklarla karşılaşırdık. Korkmazdık nedense. Onlar da bize gözükmezdi. Bir arada; ama kimse kimseye zarar vermeden yaşar giderdi bağın öbür sakinleriyle insanlar.


Bağ, kaplumbağa ile doluydu. ‘Tosbağa’ derdik biz kaplumbağalara. Bulduğum tosbağaları alır bizim avluya getirirdim. O zamandan beri çok severim tosbağaları. Sümüklü böceklere ‘fişgene’ derdik Aksaray'da. Fişgeneler orada burada her an gezerlerdi. Arkalarında bıraktıkları ibrişimvari parlak izden hemen anlaşılırdı orada gezindikleri. Kocaman olurlardı. Sonraları Fransızlar'a satılmak üzere bahçelerdeki fişgeneler çoluk çocuk, kadın, yaşlı tarafından toplanmaya başlandı.

Bahçesi daha büyük olanlarla evleri onlarca dönüm içinde olanların koyunları da olurdu. Baharda koyunlar kuzulardı. Kuzulayan koyunların bir muhallebi kıvamındaki kopkoyu ilk sütlerine ‘ağız’ denirdi. Şeker dökülüp yenirdi ağızlara. Çok lezzetli olur ağızlar. Süte hiç benzemez. Ocakta pişirilen muhallebiler gibi gözükse de kuzulamış koyunun  ilk sütü olan ağız ile yarışamaz muhallebiler.

Ağzın o doyumsuz lezzetini hiç unutamam. Şimdi ne geniş bahçeli evlerde kuzulayan koyunlar var baharda ne de onların ağız denen ilk sütleri. Vaktindeymiş her şey. Bugün çocukken Aksaray'a anneannemle gitmek için ağlamış ve bu gidişler sayesinde baharda ağızlardan tadabilmiş olduğuma çok seviniyorum. “Şımartılmak pek de kötü değilmiş” dediğim bile oluyor ağızları özledikçe.


Aksaray’daki evlerde bu kadar hayvan beslenirken köylerdeki  evlerde tüm bu hayvanlara ilaveten at, eşek ve camızlar yani mandalar da olurdu. Bir de Aksaray Malaklısı cinsi bekçi köpekleri. Kocaman köpeklerdir Aksaray Malaklıları. Burun ve ağız kısmıyla kulak uçları siyahça, kirli beyaz renkli köpeklerdir. Bekçiliği hakkıyla yapar bu sadık hayvanlar.

Şimdi Aksaray’daki o evler, tosbağaların gezdiği o bağlar, yolun karşısındaki kavaklık tümden apartman oldu. Kümesler otopark artık. Derelerin üstleri kapandı. Oradaki çocuklar ne kurbağa görüyor ne kurbağa yumurtası.  Ne hindileri kızdırabiliyorlar ne de dere kenarında güneşlenen su kaplumbağalarını seyredebiliyor. Asmalar da yok artık, altında gezinen kirpiler de. Bahçeler, bağlar, çit çubuk çoktan bozuldu. Her yer blok artık.
*****

İşte kanallar arasında gezinirken gördüğüm  tanıtımdaki göz alabildiğine uzanan  gökyüzünün altında alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız buğday, çavdar, arpa, yulaf, burçak tarlaları küçüle küçüle sonunda saksıya sığdı. Küçülmek, nokta olmaktır. Nokta, tarlalara, ekinlere, bağlara, bahçelere nokta oldu. Bu sefaya, bu berekete nokta koydu. O görüntüler bana ne kadar şanslı bir çocukluk geçirmiş olduğumu anlattı. Kazın, ördeğin, kirpinin, derenin, leyleğin, tosbağanın çizgi filmlerden değil de görerek bellenmesinin meğer nasıl güzel bir çocukluk olduğunu anlattı.

Şehirlerin, kasabaların kıyısındaki tarlaların sitelere dönüştüğünü  görmek artık çok olağan. Ya kıyısında olmadığımızdan göremediğimiz bambaşka dengelere sahip, bambaşka hayatların, renklerin egemenliğindeki dünyalara insan ayağı basılınca olanlar? Porsuksuz kalan çaylar?


Bazı insan ayakları çok acıklı öyküler, çok yakıcı görüntüler bırakır ardında. Belgeseller de bize bunları anlatır sık sık. Benim gibi en çok belgesel izleyen biriyseniz gayet iyi bilirsiniz ki Eski Peru medeniyetlerinin başına gelenler, bu belgesellerin beylik konularındandır.

Nasıl da köklü bir uygarlık kurmuşmuş İnkalar, Aztekler, Mayalar. Nasıl da yaşayıp gidiyorlarmış kendi bildiklerince. Balta girmemiş ormanların koynundaki dağların başında. Ormanlara merdivenler yaparak, sarp dağlara, Andlar’a köyler inşa ederek. Altın parıltısında bir uygarlık kurmuşlar;  uygarlıklarının her köşesini de altınla parlatmışlar. Bir gün yabancılar gelmiş ta başka kıtalardan. Gemilerle. Altınlar gözlerini kamaştırmış başka diller konuşan, başka renkte tenden, başka kıyafetler içindeki yeni gelenlerin. Gözleri kamaşanların gözleri döner. Dönmüş gözler her şeyi yapar. Uygarlıkları da yok ederler, insanları da. Tarih böyle olaylarla dolu. Eski Peru’da yaşanmış bu tür  olayları anlatır durur işte belgeseller.

Eski Peru’dan daha yukarılarda her  çayırı her otlağı dolduran kalabalık sürüler halindeki sayısız bizonlardan bir teki bile  kalmamış bugüne.Yine yabancı ayaklar oralara değdikten sonra.

İnsan ayağı sadece oralara değmemiş. Bu ayaklar her zaman yabancı ayaklar da olmamış. Bazen oralara ilk kez basan ayaklarmış onlar.

Ta uzaklarda gelip koca bir kıtaya değmiş insan ayağı kimi kez. Mesela Avustralya’ya. Kendi yerlileri varmış oranın. Aborjin denilirmiş onlara. Ol git Avusturyalılarmış onlar. Bugün Avustralyalı deyince kaç kişi Aborjinler’i hatırlar?

O koca kıtada kangurular, yerleşim yerlerine giriyor diye, sayıları artıyor diye öldürülüyorlar şimdilerde.


Yabancı ayaklar, Afrika'ya da  değmiş. Kara kıtaya beyaz ayaklar inmiş gemilerden. Kölelik böylece bellenmiş oralarda kara yazgı olarak. Gemilerle sürüklenmişler başka kıtalara. Dağılmış, yok olmuş kabileler, aileler. Her şeyiyle parçalanmış kara insanların hayatları. Yazgıları karaymış. Hala da öyle ya.

Bugün o kıtada sayılarının çetelesi tutulabilecek kadar az olan aslanlar, kaplanlar, filler, zebralar, zürafalar, gergedanlar, manda sürülerinde oluşan  onlarca cins yabani canlı kendileri için dar sayılacak bir alana tıkışmış halde yaşıyor. Koca alanlar ya yerleşim bölgesi olmuş ya da insanlarca çeşitli amaçlar için kullanılıyor.


Dondurucu soğuklar bile yetmemiş bozulmadan kalmaya. Kuzeyin buzla kaplı bembeyaz diyarlarında yaşayabilen  koskoca bir oyuncağı andıran buz ayılarının bile yaşam alanı daraldı. “Kutup ayıları açlıktan birbirlerini yemeye başladı” diye yazıyordu gazeteler.  Üzerinde oldukları buz  parçası ani  bir çatırtıyla ana kütleden koptuğunda son kutup ayılarının yeri yurdu elinden alınmışlara özgü bakışlarla üzerinde durdukları buz da eriyince başlarına gelecekleri bildiklerinden çaresizce oraya buraya sürüklenirkenki resimlerini görünce içim cız ediyor.

Her yıl kaç canlı türünün yok olduğu hep yazılıyor. İstatistiki bilgiler bunları veriyor. Ama her yıl listeye yeni türler eklenmesini izlemekten başka bir şey yapılamıyor. Listeye girmeyen canlılar, hala insan ayağının nadir değdiği ya da hiç değmediği yerlerdeki canlılar.

Karnı yarılıp gizli yağları dışarı akıtıldı dünyanın. Petrol denildi o yağa. Arabalarda yakıldı bu yağlar. Havaya salındı. Hava kirlendi. Ciğerler kirlendi. Ağaçların üzerindeki meyveler, tarlalardaki ürünler kirlendi. Her şey kirlendi. Bahçeler, tarlalar, topraklar hepten kirli.


 

Hangi suyla temizleyeceğiz şimdi dünyayı? Dünyanın suları da kirlenmişken?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.01.2012


Paylaş :

2 Eylül 2013 Pazartesi

‘Bir kez değmesin ezen; bir kez ezmesin yok eden: İnsan ayağı’ adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.net/index.php?content_view=37016&ctgr_id=30753

ve

http://www.kadinhaberleri.com/Aysei-Yasemin-Yuksel/168/Bir-kez-degmesin-ezen;-bir-kez-ezmesin-yok-eden_-Insan-ayagi.html

linklerinden ulaşılabilir.

Hangi linki isterseniz ondan okuyun; ama lütfen destek olmak için diğer linki de tıklamanızı rica edeceğim.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci