22 Eylül 2013 Pazar

Derinlerde hasat edilen sözcükler


“Gönül ne kahve ister ne kahvehane; gönül sohbet ister, kahve bahane” diyen kişinin gönlüne kaymıştır hep gönlüm. Sohbet edebilen, sohbeti kahveli, kahvehaneli yapabilen kimdi kim bilir böylesine  söyleyen.

.Sohbet, en az iki kişiyle tutturuluyor, havadan sudan. Oğuldan kızdan. Yükselen fiyatlardan, geçim darlığından, hayat zorluğundan.  Sağlıktan. Sohbet, dolmuşta yan yana oturduğunla da edilir; uzun otobüs yolculuklarında ansızın uykuya dalıp, başının omzuna düştüğü hiç tanımadığın yaşlı biriyle de koyulaştırılır. Öylesine. Ondan bundan. Gidilecek yerden, bekleyenlerden. En önce de nereli olunduğundan, bir ümit hemşeri çıkmayı umarak.


En haz aldığım sohbetler, köylü ve çiftçilerle yaptıklarımdır.  Köylüler de çiftçiler de ne konuşurlar, ne konuşurlar yeter ki selam veren olsun. Akar, çağlarlar. Hayatı bilirler, hayatın kara topraklarında, dağ eteklerinde, vadilerinde yaşadıkları için. Hayat kavgasının tam göbeğinde oldukları için. Suyun, yağmurun ne demek olduğunu hiç kimsenin onlar kadar bilemeyeceği gün gibi aşikar olur anlattıklarından. Yağmurun sel olanının da yağmursuzluğun da kahrını çekmiş, çiftçilikle geçmiş ömürlerin sohbetleri başak rengindedir, başak bereketindedir. Kurak topraklara düşen bereketli damlalar gibi can verir kurak olmayan yüreklerinden taşan  sohbetler. Kuraklık, tarlalarını kurutsa da gönüllerini kurutamadığı içindir onların sohbetinin yavan olmaması.

Sohbet kahvehanede müdavimlerce, evlerde pencere kenarına atılmış iki koltuğa oturmuş yaşlı karıkocalarca ya da  sabah kahvesine gelen komşularca edilir. Bir de kulaç kulaç apayrı derinliklerde aynı inciyi bulmuşlarca yapılan sohbetler vardır. Öylesi herkesçe yapılamaz, dinlenemez. Zor bulunur.

Çok uzun zamandır sohbet edemiyordum. Konuşuyordum konuşmasına; ama onlar sohbetten değildi. Havadan sudandı. İşten güçtendi. Bu sabah böyle olmadı. Bu sabah sohbet ettim. Tadı herkesçe bilinmeyen bir meyveyi topladım dalından kuytudaki ormanın en saklı köşesindeki ağaç dalları arasında saklandığı yerden.


Bu sabah üçüncü bir kişi çekiştirilmeksizin, birinin oğlundan kızından, eski modalığından, her hafta yeni bir şey giymesinden, katıldığı son haftasonu turundan, kırdığı pot yüzünden ne büyük bir tartışma çıktığından, bugünlerde filanca arkadaşın ne yaptığını hiç bilmez duruma gelişinden, üst katta oturup hem tüm gün gürültü yapan hem de onca uyarıya kulak kabartmak bir yana gürültüyü onlara şöyle bir çıtlattığınızda aleyhinizde olmadık şeyler söyleyen paralı okullarda eğitim almış ve bu yüzden her şeyi paranın gücünde sanan mirasyedilerden konuşmadık.



Bu sabah sohbet ettik. Bir sohbet, bir nice derinliktir. Bir okyanus altıdır. Mercanlı, yosunlu, incili, sedefli deniz içidir. Hepsinden tek tek topladık o derinlikte. Masmavi, turkuvaz, yemyeşil derin suların oksijeninde soluklandık. Tarihin, mistiğin, felsefenin, medeniyetlerin tepelerinde gezindik. Üzeri tamgalı kaya başlarında bulut olduk, üzeri damgalı kılıçlardan söz ettik.  En kalın, en eski kitapların sayfalarında estik; deriden, parşömenden açılan sayfa seslerini duyduk. Satırların keyfini çıkardık; sayfalarda satır olduk. Kâh Göktürk alfabesi olduk, kâh elif ba. Kâh abece. Kültür olduk yani. Kültür köksüz olur mu? Köklere indik, her alfabede yazılmış. Tarihin derinliklerinin sığlığındaydık. Onca derinliğe inebilen var mı? Gizliler gizlideydi; biz bilinenlerden bildiklerimizi konuştuk.


Uzun zamandır ilk kez sohbet ettim. Henüz kahvaltı bile etmeden. Tadı bambaşkadır gerçek bir sohbetin. Itırlı otlardan tatmış gibi olur insan gerçek bir sohbeti tadınca. En hoş kokulu tanelerin lezzetindedir dildeki her sözcük. Havanın isten arınıp mise bulanması gibidir sohbetin hası. Ilık hava gibidir kıvamlı bir sohbet. Limonata gibi ferahlatıcıdır, nanelisinden.

Aklıma ilk Mevlana ve Şems Hazretleri gelir sohbet deyince. Mevlana ile çağdaş olmadıklarını bilmesem neredeyse Aristo diyesim gelen, şimdi ismini bir türlü hatırlayamadığım Mevlana ile sohbete gelmiş o ünlü batılı düşünür bile nasiplenmişti Mevlana’nın deruni kelimelerinin dize dize cümleye döküldüğü sohbetinden. Mevlana’nın dizelerini, Mevlana’nın dizinin dibine oturup,  dinlemişti o Belhli koca Türk’ü. Mevlana da onu. Biri konuştu diğeri sustu. Suskunluk, dinlemektir, iç konuşmasıdır onlarda. İçteki ölçme, tartmadır anlama. Sınıflama, yerleştirmedir. Suskunluklarıyla konuşur onlar en derin konuları.



Bilenlerin sohbeti bilgece olur tabii. O iki koca bilge arasındaki sohbet, en derin uykunun en derinlerden su yüzüne çıktığı saatlerin uyanıklığında, sofranın en hasında gıdalanmak olmalıydı gece boyu göz kırpmadan. Kaç yüzyılda bir nasip olacaklardandı kuşkusuz.


Anlayabilenlerin hem de anlatabilenlerin acaba hala ulaşılamadık derinliklerde nasıl gizli inciler saklandığını görmek ve onları derinlerden çıkarmak hevesiyle,  çini renkli sulara daldığı, gül yaprağı kıyılarında gezindiği; ıhlamur kokulu, yasemin kokulu, misk kokulu sözcükleri hayal ettikleri; derinin bittiği, düzlüğün başladığı yerdeydi onların sohbet gezintisi. Her idrak yetemez o sohbetin manasına; o sohbet kâsesinin üzerinde uçuşan buharın kokusunu, tadını anlamaya.

Anlamayanlar, anladıkları diller ile yorumlarlar böyle sohbetleri; ancak Mevlana ve Şems gibilerce yapılabilenleri. Yakıştırmalarda bulunurlar. Çirkin mi çirkin. O  çirkin yakıştırmalar ne çirkinleştirir o iki kocanın sohbetini ne o çirkinlikler güzelliklere bir fiske dokundurabilir. Oysa bunları söyleyenler, gün be gün çirkinliğe batarlar.


O seçkin anlam içinde sırlı sözler yüklü bulutlara, düşünceden ayaklarla değmekti Mevlana ve Şems’in sohbetleri. Keşif gezisi yaparcasına bir yükselişti. Sırlı bir manayı ararcasına didik didik etmekti açılmadık sayfaları. Heybesi boş olan dilencinin heybesinin, elinde çokça dağarcığı olan tarafından doldurulmasıydı sözcük sözcük. Heybeler dolunca dışarı bereketli sözcüklerin oluk oluk taşmasıydı. Dere, nehir, göl, deniz, okyanus olup aktı  da zaten birikenler.

Dere şırıltısıyla, deniz dalgasıyla vurdu karaya ne var ne yok içte işlenmiş ham madenler. Tava geldi erimiş demirler. Okyanus gibi gürledi volkanın yüreğinden ağzına gelip, söyleyeni de dinleyeni de yaka kavura savurtan kor.

Sonra buharlaştı o kor;  yağmur oldu, verimli toprakları suladı. Yüreği toprak olanların gönülleri kana kana sulandı kor suyundan yağmurla. Yeni tohumları yeşertmek için. O tohumlardan gelişecek olanlardan yeni derin sohbet hasadı almak için.

O kor suyundan yağmurun bir damlası da bu sabah buralara düştü.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.09.2012

acemi.demirci@yahoo.com.tr
Not: Hiçbir yazımın ve burada yayınladığım sadece benim tarafımdan çekilmiş tüm fotoğrafların izinsiz yayınlanamayacağını bir kez daha izninizle duyurmak isterim.

 






Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci