18 Ekim 2013 Cuma

'Şehrin ışıl ışıl sözcükleri; kapkaranlık yalnızlığı' adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/sehrin-isil-isil-sozcukleri-kapkaranlik-yalnizligi-makale,188.html
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci, 18.10.2013
Paylaş :

13 Ekim 2013 Pazar

Sacida’nın ziyareti

 

Eşim Tunca'nın Bosna'daki akrabası Sadžida Šahmanović'e hediyem olan bu gerçek öyküyü hayatın sağa sola, oraya buraya savurduğu Balkan göçmenlerine ithaf ediyorum.
 
This story written by me as a gift to Sadzida, (Sacida’nın ziyareti - Sadzida’s visit) is  dedicated to all Bosnian and Balkan imigrants.

Eşim Tunca ve Bosna'daki akrabalarından Sadzida

 
 

İri taşlarla örülmüş yüksekçe duvarlar ayırır bağları. Elle örülür o duvarlar emek emek. Taş tozuna bulanan parmak uçlarındaki deriler  incelir. Kağıt kalem, bardak tutamaz olur. Bağları taş örerek ayıran ellerin parmakları da bir araya gelemez böylece.


Bağ duvarlarının öte yanları yabancıdır, eldir. Duvardan atlanınca diğer bağa geçilse bile duvarın bu yanı atlayanın öte yanı başkasınındır.

Kaplumbağalar gezer bağlarda. Geceleyin de kirpiler çıkar yaprak kurularının altından.  Kuru yaprak renginde hışırtılarla.



Bağın üzümlerini kaplumbağalar yediğinden yere uzanan salkımlar tanesiz kalır. Bağ sahipleri üzümleri yiyen kaplumbağayı görünce “Hah yakaladım üzümlerimi bitiren tosbağayı” diyerek iri elleriyle kaplumbağayı bağasından kavrayıverdiği gibi  duvarın üzerinden aşırtarak öte bağa bırakır. Öte bağ da bağdır sonuçta. Öte bağın bağcısı kaplumbağayı görüp duvarın diğer yanına aşırtana dek orada kalır kaplumbağacık. İki bağ arasındaki taş duvarın bir bu yanında bir öteki yanında yaşar  gider kaplumbağalar.


Kaplumbağalar hiç dert etmezler bu bağın tosbağasıyken öte bağın kaplumbağası olmayı. Keyifle yerler üzümlerini hangi bağın üzümü olduğuna bakmaksızın. “O bağ olmazsa bu bağ olsun” diyerekten.

*****

Kaplumbağaları çok sevdim hep. Öyle ki evimin her köşesinde camdan, taştan, ağaçtan yontulmuş bir kaplumbağa bulunur.



Ucunda küçük bir kaplumbağa yontusu bulunan tahtadan zarf açacağı kitaplıkta durur. Hint işi oyma ahşap kaplumbağa pencerenin önündedir. Bir bayram gezisinde Dalyan’dan aldığım biri mermer diğeri kolay oyulan siyah taştan iki kaplumbağam mutfak penceresinin önünden seyrederler beni. Manavgat Şelalesi dibinde cam eşyalar yapıp satan ustadan aldığım küçük, ışıl ışıl cam kaplumbağam büfede durur el sanatları fuarından aldığım Afrika taşından yapılmış pembe kaplumbağa ile.




Kaplumbağalarımın tümünü yıkamış, kurulamış gerisin geri yerlerine yerleştirmeye çalışıyordum. Eşim, okuduğu kitaptan gözlerini ayırmış, baharın  taptaze yeşilinin üzerine mor, eflatun, beyaz, kırmızı renkten çiçekler saçılmış komşu  üniversitenin yerleşkesinde kalan  karşı tepelere bakıyordu. Artık boz giysilerini çıkarıp atmış yeşil tepeler uzanıyordu gözümüzün önünde, neşesi yerine gelmiş halde. Mayıs’ın ortalarına doğru. Göçmen kuşlar  tiz, yırtıcı, şakrak, çığlık atar gibi ötüşleriyle uzaklardan buralara geldiklerini duyuruyordu.



Pencere önündeki koltuğundan karşı tepelere doğru bakarken derin bir düşünceye kapılmış gibi görünen eşim,  salona girdiğimi haber veren ayak seslerimi duyunca bana döndü.

-Bugün bana memleketten bir ileti geldi. Sacida’dan, dedi.

-Bosna’dan mı?

-Evet.


Eşimin “memleket” demesine ilk kez tanık oluyordum. Bir köyü, bir kasabası yoktu ki eşimin, kökleri asırlardır orada yaşıyor olsun da ‘memleket’ diye oradan bahsetsin. İki kuşaktır  buralıydı Saraybosnalı ailesi.

Dedesi İsmail Hadzic, Bosna’da hukuk fakültesini bitirmiş olarak İstanbul’a geldiğinde yakışıklı bir gençmiş. Edirnekapı’da yaşamaya başlamışlar.  İstanbul’da hakim olarak çalışmaya  başlamış. Kırım’dan Filibe’ye, Filibe’den de İstanbul’a göçen eşi Halime ile evlenmiş sonradan. İsmail ve Halime Hadzic’in oğulları Mehmet Sedit İstanbul’da doğmuş. Soyadları da artık Yükselmiş. Eşimin babası, burada doğan ilk kuşak olmuş böylece.  Eşim de ikinci kuşak olarak  Ankara’da doğmuş. Dedesi ve babası ayrı düşmüşler burada. Baba oğul farklı şehirlerde dalmışlar ebedi uykularına. Dedesi İsmail Hadzic İstanbul’da, babası Mehmet Sedit Yüksel Ankara’da.


Eşimin gözleri kaplumbağalara takıldı.

-Evi, yuvayı  çağrıştırdıkları için seviyordun sen onları değil mi, diye sordu bana.

-Bilgeliği temsil ettikleri için de seviyorum onları. Ama en çok evi, yuvayı simgelemeleri hoşuma gider.

-Kaplumbağa nereye giderse evi sırtındadır. Evsiz kalmaz hiç. Yurtsuz kalırlar belki; ama evsiz asla.  Göçmen olunca böyle olmuyor kolay kolay, deyip yine tazecik sürgünleriyle tepeleri yeşilin açık tonlarına boyamış mazılara, kara çamlara, iğdelere, kestane ağaçlarına, badem ağaçlarına değdi eşimin kederli bakışları

*****

Eşim Tunca’nın  babasının hala kızı olan Sacida,  daha önce de Türkiye’ye birkaç kez gelip gitmiş. Her gelişinde İstanbul’daki, Bursa’daki, Ankara’daki akrabalarını mutlaka bulmuş. Kan işte. Çekiyor. Artık öbür bağda yaşayan akrabalarını birkaç gün hatta sadece birkaç saat bile görmek ona yetmiş. Bosna’nın cumbalı evlerle dolu sokaklarında, yeşil dağlarının yamaçlarındaki çiftliklerde yaşarken kopup buralara gelen akrabalarını kısacık da olsa görmek için can atmış her geldiğinde.




Sacida’nın geldiği tur şu sıralar Ankara Kalesi’ni geziyor olmalıydı. Tur rehberi bize sabahın erken saatinde telefon açmış ve “Kale’den Anıt Kabir’e geçeceklerini, Aslanlı Yol’un başındaki iki kuleye tırmanan merdivenlerde beklememizi” söylemişti.

 
Erkenden gittik Anıt Kabir’e. Bir botanik bahçesini kıskandıracak kadar çeşitli bitkinin, çiçeğin tonlarına bezenmiş bahçesinde gezindik Sacida’yı beklerken.
Anıt Kabir’e sökün ediyor tur otobüsleri durmaksızın. Atamız’ı ziyaret etmek için yarışıyor kapanmak üzere olan okullar, uzun yoldan gelen turistler. Ve  Boşnaklar.



Suyun öte yanından gelen Sacida’nın  da içinde olduğu tur otobüsünü görür görmez otobüse yöneldik. Tur rehberi bizi daha uzaktan tanıdı. Saat öğleye doğru on birdi.

Sacida koşarak geldi yanımıza. Sımsıkı sarıldı bize. Son gördüğünde Tunca bir delikanlıymış on beş, on altı yaşlarında. Sacida da yeni evli genç bir hanım.

Sacida,  eşini kaybetmiş birkaç yıl önce.  İki kızını evlendirmiş. Torunları bile olmuş. Ağabeyi Amerika’ya yerleşmiş. Kasım Amutse yani amca doksanlı yaşlarında ölmüş. Adil, Ramiz ve başka birkaç akrabanın mezarı belli değilmiş. Pazar yeri bombalandığında ölmüşler on sene önce.


Sacida bize Hırvat çikolatası getirmiş. İçi fındık ezmeli. Bir de Saray Bosna tabağı. Tabağın üzerinde Sarayeva yazılı. Masmavi gökyüzü altında resmedilmiş Saraybosna o porselen tabakta. Neredeyse hiç kırmızı renk kullanılmamış resimde. Kana bulanmış gibi gözüksün istememişler belli ki Bosna.



Sacida çok mutlu kanından, canından, akrabalarından birilerini görmekten. Kaç sene sonra üstelik. Akrabalarını bir iki saat de olsa görmek için beklediği yıllar beş değil, on yıl değil. Ömürde birkaç kez yaşanabilen anlardan birindeyiz Sacida ile. An ile ölçülen anlar bunlar. Sadece birkaç saatlik bir kavuşma. Saat birde Sacida’nın otobüsü Kapadokya’ya doğru yola çıkacak. Yine uzun bekleyişler girecek araya.



Sadzida, tura birlikte katıldığı akrabaları ile.
Sacida, her Balkanlı gibi Almanca biliyor. İngilizcesi yok denecek kadar az. Ben ve eşim İngilizce biliyoruz. Tunca çat pat Boşnakça bir şeyler söyleyebiliyor. Gayet güzel anlaşıyoruz bu şekilde. Eve döndüğümüzde bir bakıyoruz her şeyi bellemişiz. Sacida ne anlattıysa anlamışız.

Sacida’nın otobüsünden başka bir otobüs daha var tura dahil olan. İki otobüs dolusu gelmişler Bosna’dan. Sacida ile kucaklaşırken iki otobüs dolusu Boşnak etrafımızı çeviriyor. Boşnakça selamlıyorlar bizi hatta konuşuyorlar. Boşnakça karşılık veremiyorum. Biraz buruluyorlar. Daha o an bir Boşnakça kursuna gitmeyi nasıl da istiyoruz eşimle.


Neredeyse tüm Boşnak kadınların boynunda aynı kolye var. Ay yıldızlı kolye takmış hepsi. Gümüşten, taşlı, taşsız. Ama ay yıldızlı ille de. Gözlerim kalakalıyor o kolyelerde.

Anıt Kabri Sacida ile geziyoruz. Her büstün önünde saygıyla duruyor Sacida. Öyle güzel telaffuz ediyor ki adlarını Mustafa Kemal Atatürk’ün, Fevzi Çakmak’ın, İsmet İnönü’nün. Onlara duyduğu sevgi, titreyen sesinden belli.




Ben, Sadzida ve Balkanlar'ı adında taşıyan eşim Tunca.
Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı müzede temsilen canlandırılmış siperlerin yanı başındaki top mermisi kalıntılarına donarcasına bakıyoruz. Sacida’nın gözleri buğulanıyor. “Bosna’da her yer bunlarla dolu” diyor. Benim de içim doluyor. Gözyaşlarımı Sacida’ya göstermek istemiyorum. Yürek dayanmıyor buna.

Sacida, usulca geziniyor müzede. Sanki zamanı yavaşlatmak istercesine.

Uzunca süren yağmurdan sonra Ankara bu gün güneşli. Güneş sıcacık karşılıyor Sacida’yı. Bu yüreği üşümüş, sevginin sıcaklığından uzak kalmış Boşnaklar’ı Anıt Kabir’de Ankara güneşi sıcacık sarıp sarmalıyor.

Çok çabuk geçiyor iki saat. Rehber uzaktan görünüyor. Belli ki saat bir. Gitme vakti, ayrılık saati gelmiş çatmış. Onca yıldır beklenen anlar nasıl da bir solukta geçip gitmiş iki saat içinde.


Kapadokya'ya gitmek üzere tur otobüsünü bekleyen Boşnak turistler.






Sadzida, Anıt Kabir ziyaretini tamamladıktan sonra tur otobüsünü beklerken Tunca ile.
Rehber Davut, eliyle çağırıyor gölgelik yerlere oturmuş, lalelerin etrafında toplaşmış Boşnaklar’ı. Onca yıl gelmeyi düşledikleri, onca yol tepip geldikleri buradaki gezilerini tamamlayan Bosnalılar teker teker otobüse doğru yürüyor. İki otobüs de doluyor. Geldiklerinde otobüsten düşercesine inen Boşnaklar bu sefer hızlı değiller ayrılmak üzere binerken. Yavaşça biniyorlar. Sanki gitmek  istemezmiş gibi. Kaldırımın kenarındaki çimlere çıkıyoruz otobüse binmiş Sacida’yı birkaç saniye fazla görebilmek için. Otobüs yavaşça hareket ediyor. El sallıyoruz eşim Tunca ile  Sacida’ya uzun uzun, sonra da ardındaki ikinci otobüse. Yirmi küsur yıl sonra tekrar gelen Sacida, iki saatlik hasret gidermenin ardından uzaklaşıyor bir kez daha. Onca yıl sonra  iki saatlik hasretlik gidermekle, bir yirmi yıl daha dayanmayı öğrenmiş acılarla nasır bağlamış yürecikleri.

Bakakalıyorum otobüs görünmez olduktan sonra bile. Ayrılık, kavuşmak, yeniden ayrılmak. Katlanılası değil. Ama katlanmış işte Boşnaklar’ın yüreği bunca zaman.

*****


Tunca ile yürüyerek Anıt Kabrin çıkışına ilerliyoruz. Yol boyunca hercai menekşeler kadife yumuşaklığında gülüyor. Laleler koca bir cam kase gibi açmış. Sivri yapraklısı, yuvarlak kesimlisi. Alı, moru, sarısı. Renge bürümüşler Anıt Kabir’in yollarını. Yeşilliğin içine renk olup serpilmişler.

Eğimli bir yerden Ankara manzarasına bakıyorum. Ne kadar farklı görünüyor Ankara buradan. Ağaçlarla kaplı, yemyeşil bir kent Ankara Anıt Kabir’den bakınca.


Çalılarla kaplı yol boyunca usulca yürüyoruz, güneş iyice yükselmişken, tepemizdeyken. Gözüm, çalıların seyrekleştiği yerden birbiri ardı sıra tur otobüslerinin sıralandığı caddeye doğru ilerleyen bir kaplumbağaya takılıyor. Koşuyor sanki kaplumbağa. Yola çıkmak için acelesi var gibi.

Ödüm kopuyor kaplumbağanın yola çıkmasından. Otobüslerin hızına erişemez o, çiğnenir. Hadi birinden kurtulsa, bağasının bir yeri hafifçe ezilse bile diğerinin hışımlı tekerinden  kurtulamaz.

Hayli iri kaplumbağayı. yakalıyorum Başını kabuğunun içine çekmiyor, korkmuyor sanki benden; ama kurtulmak için ayaklarını oynatıp duruyor. Bir resim çektiriyorum kaplumbağa ile. Eşim seve seve çekiyor resmimi, biliyor çünkü kaplumbağalara düşkünlüğümü.

Sığındığı çalılardan aceleyle yola doğru ilerlerken birden bire kendini benim ellerimde bulan kaplumbağaya bakıyorum. Belki onu da bir yerlerde bekleyen var. Belki evi sırtında olsa da memleket bellediği evi bu çalılardan daha uzaklarda, yolun öte yanında. Ama yol tehlikeli. O şimdiki evinde kalmalı. Artık evi buradaki çalılar. Uzaktaki çalılara gitmesi onun için tekin değil.


Bahar yağmuruyla gürleşip, neşeyle yeşillenmiş bayırı örten çalılara doğru ilerliyorum.  Ağaçların koyu gölge yaptığı, çalıların sıklaştığı, kaplumbağanın güvende olacağı yerde onu bırakıyorum.




Kaplumbağa, yeşillikler arasında az sonra gözden kaybolacak.
Kaplumbağa bu kez yola doğru yürümüyor. Yolun tersine tersine gidiyor. Yuvasına. Sanki Sacida beliriyor gözümde, kaplumbağa yuvasına ilerlerken. Aklı başka yerlerde olsa da, uzaklarda, suyun, yolun, duvarın  öte yanında  erişmek istediği başkaları olsa da hatta ev denen şey sırtta taşınsa da yuva bambaşka. Koyu gölgesinde, çalılarının dibinde güvende olduğun, yaşadığın yer yuva.



Sacida otobüsle suyun öte yanındaki, Bosna’daki yuvasına doğru uzaklaşırken kaplumbağa da çalılardan korunağındaki yuvasına doğru gidiyor. Sacida’nın ardından baktığım gibi bakıyorum çalılar içinde görünmez olana kadar kaplumbağaya.

(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 21 Şubat 2012 Salı, Ankara
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci