26 Ekim 2013 Cumartesi

Mum ve Anka

Bir gün kendi deneyimlerini yaşamaları dileğimle atanmayı bekleyen tüm öğretmen adaylarına ithaf ediyorum. (Kimisi burada izleyicim olan, eşim Tunca’nın ODTÜ’deki öğretmen olmuş ya da  öğretmen adayı çok sevgili tüm öğrencilerini anmadan edemeyeceğim)
 
Tüm çizimler lisedeki çalışmalarımdır. Öğrencilik temasına uygun olsun diye onları kullandım.
 

Birkaç yıldır çalışmakta olduğu kuruluşta asıl görevinin yanında üç ay süren İngilizce kurslarında da eğitmenlik yapıyordu Defne. İş yerindeki dil laboratuarının hemen yanındaki sınıfta üçüncü kurs sürüyordu bugünlerde.
Defne, teneffüsün bitmesinin hemen ardından sınıfa girdi. Ağır ağır içtikleri sigaralarını bitirdikten sonra sınıfa gelecek pek çoğu evli barklı, çoluk çocuklu hepsi de iş arkadaşı kursiyerlerini beklemeye koyuldu. Koridordaki kursiyerlerin yüksek sesli konuşmaları, gülüşmeleri sınıfa dolarken sınıfta Defne’den başka bir kişi daha vardı. Aliş.
 
Aliş, sınıfın en genç kursiyeriydi. Liseyi bitirip askere gitmiş, dönüşte de bu kuruluşta işe başlamıştı. Mesleki bir kurs görerek sektörün vasıflı elemanları arasına girmişti. Aliş, derse her zaman en ilk girip, en son çıkardı. İngilizce kursu ile bu ilk tanışması değildi Aliş'in. Daha önce de İngilizce öğretilen merkezlere gitmiş ve oldukça da yol almıştı.
 Aliş, kursu birincilikle tamamladıktan sonra görev yeri olan İzmir’e döndü. Yeni kurslar açıldı Ankara'da. Kursu bitirdikten beş yıl sonra bir gün Aliş, Defne’nin ziyaretine çıkageldi. Teşekkürle başladı söze.
 -Hocam size çok teşekkür ederim. Benim en büyük düşüm İngilizce öğretmeni olmaktı. Sizin verdiğiniz kurstan çok faydalandım; öyle ki üniversite sınavına girmeye karar verdim. Girdim de. İngilizce öğretmenliğini kazandım. Okul bitti, atamam yapıldı; düşüm gerçekleşti. Tokat'a öğretmen olarak gidiyorum iki gün sonra. Gitmeden önce size uğrayıp teşekkür etmek istedim. Bugün öğretmen olarak Tokat'a gidiyorsam bunun mimarı sizsiniz. Hayalimi gerçekleştirmeme yardımcı oldunuz.
 Aliş, Defne’nin gözlerinden akan yaşları görünce kurs eğitmeninin duyduklarından çok etkilendiğini düşündü. Sevinçten ağlatmıştı hocasını. Böyle düşünüp çok mutlu oldu genç İngilizce öğretmeni Aliş.
Defne ağlıyordu. Henüz yirmi sekiz  yaşındaki Defne, bundan yedi yıl öncesini hatırlayıp ağlıyordu. Aliş haklıydı kendince. Aliş'in İngilizce öğretmeni olacak kadar Defne’nin kurslarından faydalanmış olması, Defne için onur vericiydi; ama Aliş'in bilmedikleri de vardı Defne’nin gözyaşlarındaki eski bir düşün ıslak öyküsünde.
 
*****

Ankara Beşevler'deki kalabalık, bildik kalabalıklardan değildi o gün. Gencecik kızlar ve delikanlılar, yeni atanacak öğretmenlerin kura çekimi için koşturarak Şura Salonu’na doğru gidiyordu. Pek çok gencin yanında anne ve babası olsa da yanında anne ve babası olmaksızın kura çekimine gelenler de vardı. Defne gibi.
 Defne, heyecandan uyuyamamıştı bir türlü; gözünün önünden Türkiye haritasındaki tüm iller teker teker geçmişti gece boyunca. “Neresi çıkacak kurada” düşüncesi debelendi, depreşti düşüncelerinde tüm gece.

 Cumhuriyetin önde gelen kadınlarından biri olan doksanlı yaşlarındaki Perihan Hanım’ın ona “Neresi olursa olsun git; ama gittiğin her yerde İngilizce öğretirken sakın çocuklara anadillerinin Türkçe olduğunu unutturma. Türkçe bir sevdadır, İngilizce bilinmesi gereken bir yabancı dildir sadece”  deyişi kulaklarında çınlarken kurada çekeceği yer neresi olursa olsun, Ankara’ya uzak ya da yakın hiç düşünmeden oraya gideceğini iyi biliyordu Defne.

Sabah, Küçük Esat'tan Kızılay'a yürümüş, oradan Gazi Mahallesi otobüsüne binerek Beşevler'de inmişti Defne. Annesi de gelmek istemişti onunla; ama Defne annesinin uzun zaman ayakta beklemesine razı olmamıştı. Babası da işe giderken “Hayırlı olsun kızım şimdiden” diyerek çıkmıştı evden. Ne kadar saklasa da kızından daha heyecanlıydı babası. Aslında hiç razı değildi kızının bin dokuz yüz seksen bir senesinde tek başına uzaklarda bir yere gitmesine.  Ama Defne diretmişti görmüş geçirmiş Perihan Hanım ile konuştuktan sonra. Üstelik babasına da daha fazla yük olmak istemiyordu. Kendi kazancı olacak, üç çocuklu memur babasına yük olmayacaktı artık.
Beşevler'deki Şura Salonu tıklım tıklım doluydu. Karşılaştığı sınıf arkadaşlarıyla bir köşede kura çekimini beklemeye başladı. Defne’nin elleri buz kesmişti yüreğini dolduran korkuyla karışık heyecandan. Onun da arkadaşlarının da akıllarından hep en uzak köşeler geçiyordu öğretmen olarak atanacakları. Ankara'ya atanmayacaklarını iyi biliyorlardı. Defne, kurada çocukluğunun geçtiği Orta Karadeniz'den bir kent  çekmeyi çok istiyordu.

 Kura çekimleri çoğunlukla hayret içinde elini yüzüne götüren genç öğretmenlerin podyumdan şaşkınlıkla inmesiyle geçiyordu. Zaman zaman sevinenler, zıplayanlar da oluyordu. Neden Defne de bunlardan biri olmasındı? En önce Samsun sonra Giresun, Ordu,  Sinop, Bolu çıksın istiyordu çektiği kurada; ancak altmış yedi il vardı ve çekiliş kesesinde istediği illerin yazılı olduğu çok az sayıda kağıt olduğunu biliyordu Defne da herkes gibi.  Defne, adının söylendiğini duyunca dondu kaldı. Arkadaşları “Hadi seni çağırıyorlar, gitsene” diyerek Defne'yi podyuma doğru itekledi.
 Defne, elini koca kesenin içine daldırarak bir kağıt çekti. Altmış yedi ilin hepsinin aklından geçtiğini sanıyordu; oysa biri aklından hiç geçmemişti. Tokat yemişe döndü kurada çektiği ilin adını duyunca. Tokat’ı çekmişti Defne.
 Defne, hakkında hiçbir şey bilmediği, aklının ucundan bile geçmeyen bir ili çekmişti kurada. Tokatlı tek bir tanıdıkları bile yoktu. Arkadaşlarına baktı. Hiçbiri Tokatlı değildi.
 Annesinin sabırsızlıkla kendisini beklediğini hatırlayınca Şura Salonu’ndan ayrılıp, eve gitmek için otobüse bindi. Kızılay'da indi. Küçük Esat'a kadar yürüdü. Annesi pencereden kızının yolunu gözlüyordu. Sanki kızının uzaklara gideceği ve bundan sonra yol gözleyeceği içine doğmuş gibi.

 Defne, “Tokat'a atandığını” söyleyince annesi bir an şaşkınlık geçirdi. Kimsenin aklına Tokat gelmemişti demek ki. Hemen atlası açıp Tokat’ı buldular, ilçelerine baktılar. Hayat Ansiklopedisi'nde Tokat hakkında yazılanları okudu Defne. Bildikleri dışında pek bir şey yoktu. En kısa zamanda Tokatlı birilerini bulmaları ve bilgi almaları gerekiyordu.
 Defne’nin hukuk müşaviri dayısı aynı zamanda ziraatçiydi de. İki meslekliydi yani. “Ziraatçi olarak yurtdışına görevlere gittiklerinde tanıştığı Tokatlı bir arkadaşı olduğunu” söyledi dayısı. Çok zengin bir ailenin oğluydu Tokatlı arkadaşı. Memurluğu bıraktıktan sonra Tokat'a yerleşmiş, arazilerinin üzerine kocaman bir çiftlik kurmuştu. Bağlarında yetiştirdiği üzümlerle şarapçılığa başlamış ve kısa zamanda işlerini büyütmüştü. Şimdi şarapçı olarak giderek artan ününü meyve suları ve süt ürünleriyle de perçinliyordu. “Arkadaşına telefon açacağını” söyledi dayısı. Defne’nin içi biraz rahatladı.


Defne, o güne kadar defalarca filmini izlediği, radyo tiyatrolarından dinlediği, edebiyat derslerinde okuduğu Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını okumak istedi tayininin Tokat'a çıkmasının ardından. Kuradan sonra Defne’ye “Çalıkuşu Feride, bin dokuz yüz seksenlere  gelirse” diye takılanlar çoğalmaya başladıkça Defne, bu romanı bir kez daha eline almak istemişti.  Seneler öncesinde genç bir İstanbullu kızın Anadolu’nun köylerindeki öğretmenliği, şimdilerdeki Ankaralı bir genç kızın öğretmenliğinden daha zor olmalıydı elbette. Kaç yıl geçmişti o yıllardan bu yana. Kitabı okudukça Feride'ye içten bir sevgi duydu Defne. Saygısı daha büyük olan bir sevgi.
  
Öğretmenliğe başlayacak olan Defne ve babası Tokat'a indiklerinde saat sabahın altı buçuğuydu; ancak hava hala karanlıktı. Bir çanağı andıran Tokat’ta güneş, Tokat’ı çevreleyen yüksek ve sarp dağların ardında kaldığından geç ışıyordu. Defne’nin Tokat’ta öğrendiği ilk şey bu oldu. Güneş doğar doğmaz gözükmüyordu bu kentte.
Baba kız havanın ağarmasını beklediler otobüs şirketinin yazıhanesinde uzunca bir süre. Şehirlerine gelen bu yabancı kızın öğretmen olduğunu hemencecik kestiren yazıhane görevlisi, sobanın üzerinde cızırdayarak demlenen çaydanlıktan taze  çay ikram etti onlara. Ekim ayının ilk günlerindeki sabah soğuğunda, sert Tokat havasında üşümesinler diye sobaya koca odunlar attı, ateşi canlandırdı.
Saat sekizde ortalık iyice aydınlanınca yazıhaneden çıktı baba kız. Doğruca Tokatlı şarap, meyve suyu ve süt üreticisi işadamının annesinin evini bulmak için Tokat’ın yan yana dizilmiş eski ve sevimli Tokat evleriyle dolu dar sokaklarına doğru yürümeye koyuldular. Eski evlerin mimarisine bayılmıştı Defne. Koyu yeşil, ulu görünümlü doğu ladinleri ile çevrili Tokat’ın camilerinin avlularında, çarşısında oldukça yaşlı; ama dinç insanlar olması dikkatini çekti. Bu kadar çok ulu çam olan bir kentin insanları uzun ömürlü oluyordu besbelli.
Tokat’ın cumbalı, ahşap süslemeli, beyaza boyalı ve kahverengi kirişlerle bezenmiş  eski evlerinin saklandığı sokaklarından birinde, o uzak kentin köşklerinden  biri  denebilecek müstakil bir evde yaşıyordu yaşlı kadın, olgun yaştaki kızıyla birlikte. Çok görgülü oldukları, misafirperverlikleri, uzaklardan gelen hiç tanımadıkları konuklarını daha kapıda karşılamalarından anlaşılıyordu. Eğer Tokatlılar’ın hepsi bu insanlara benziyorsa gözünün arkada kalmayacağını düşündü Defne’nin babası. Rahatsızlık vermekten korkarak; ama gördükleri misafirperverlikten de çok hoşnut olarak ev sahiplerince ikram edilen içi nohutlu, iç baklalı  ve bulgurlu Tokat yaprak sarması ile  Tokat yemeklerini yediler memnuniyetle. Defne, yaşlı kadınla kızını o kadar sevmişti ki torba tayininin Tokat'a çıktığına sevinmişti bile. Şimdi Tokat merkezde kalmayı ister olmuştu. Bu anne kıza yakın bir ev tutup onlarla sık sık görüşmeyi diliyordu. Sıcak ve şirin görüntüleriyle kendisini büyülemiş olan  eski Tokat mimarisindeki evlerin de resimlerini yapmayı koymuştu aklına. Tokat’taki işlerini bitirip, gecelemeden şimdi Defne’nin Tokat’taki hangi okula atanacağını beklemek üzere  on beş günlüğüne Ankara’ya döndüler.
 Torba tayininin çıktığı Tokat’ta kalmadığını, atamasının yıllardır İngilizce öğretmeni bekleyen Tokat’ın ilçelerinden Erbaa’ya yapıldığını öğrenmek, Şura Salonu’nda yediği tokattan sonraki ikinci tokat oldu Defne için.

 Defne’nin yatağı, yorganı, kışlıkları, sözlükleri, ihtiyaç duyacağı her şey hurçlara doldurulmuştu. Yüklüce bir dengi vardı öğretmenliğe başlamak üzere Tokat’a giderken götüreceği. Masa, sandalye gibi eşyaları gittiği yerden alacaklardı. Tam okullar açılmadan önce bunca yükle bir genç kız ile babasını karşısında gören otobüs muavini, “Öğretmen misiniz?” diye sordu Defne’ye. Cevabı beklemedi bile muavin, zaten ne duyacağını iyi bildiğinden bagaja yükleri doldurmaya devam etti. Otobüs muavini, Defne’nin çadır bezinden yapılmış kalın, dayanıklı hurçlarını bagaja yüklerken içi içini yiyordu babasının.  Kızına dönüp;
-Kızım bir kez daha düşün, gitmek istiyor musun? İstemiyorsan hemen eve dönelim.
Bunları duyan otobüs muavini, bavulları daha hızlı yüklemeye başladı bagaja. Kaç zamandır bekledikleri İngilizce öğretmeni işte otobüsün yanı başındaydı. Çocukları hiç İngilizce öğrenememişti bunca yıl. Kaçırmak istemiyordu bu kadar yakınlarına gelmiş şansı.
-Gitmek istiyorum baba.
Defne’nin babası kıpkırmızı oldu; kızını eliyle götürüp, bilmediği yerlerde bırakacağı için içi huzursuzdu. Defne, Tokat'ta kalsaydı eğer bu kadar dert etmeyecekti; ama Defne, Tokat'ın içinde kalmamıştı. Erbaa'ya çıkmıştı tayini. Bilenlerden, yolu olmayan, telefon etmenin çok müşkül olduğu, tozlu, köye benzer bir yer olduğunu duymuşlardı Erbaa'nın.
Tüm yolculuk sırasında Erbaalı muavin, otobüsün koridorunda dolandı durdu. Defne ve babasının yanına sık sık uğrayıp “bir şey isteyip istemediklerini, su alıp almayacaklarını” sordu. Elinden geldiğince ilgilendi kasabalarının yeni İngilizce öğretmeni ve babası ile.
Yol boyunca Erbaa’yı düşündü Defne. Oraya alışabilecek miydi? Okul müdürünün bulduğu evde rahat edebilecek miydi? Hiç bilmediği, yolu bozuk, telefon açmanın bile müşkül olduğu yerlere gitmekle acaba delilik mi ediyordu? Gerçi Tokat’ı çok sevmişti. Tokat, havası güzel, yetişkin ulu çamların heybetli yükselişinin ardında daha heybetle yükselen dağlarla çevrili, kendi halinde, şirin bir yerdi. Erbaa nasıl bir yerdi acaba, orayı da sevebilecek miydi?
Çorum'dan sonra büyük şehirlere özgü görüntülerle birlikte asfalt yollar da yitmişti. Yol giderek bozuk bir hal alıyordu. Otobüsün geçtiği bazı yerler toz duman altında kaldıkça  otobüsün içi toz kokmaya başlamıştı. Yazın buraların nasıl olacağını  düşündü Defne kaygıyla.

 Otobüs, Amasya yakınlarında Yeşilırmak boyunca ilerlerken yol üzerindeki köylerden de geçiyorlardı. Bir köyün adını çok beğendi ve hiç unutmadı Defne. Sıraböcükhane köyü.
 Erbaa'ya vardıklarında saat öğleden sonra dördü geçmiş, beşe geliyordu. Yaşlı bir Gürcü kadının evinin bir odasında kalacaktı Defne. Babası da o gece Erbaa'da kalıp sabaha Ankara'ya dönecekti. Ancak kızına hiç söylemese de eğer aklının yatmadığı, beğenmediği bir durum olursa kızını da alıp dönmeyi düşünüyordu Ankara'ya.
Erbaa, otuz kırk yıl önce büyük bir deprem yaşamış, depremde evlerin neredeyse tamamı yıkılmış; çok da ölen olmuş.  O depremden sonra aşağı ve yukarı olmak üzere ikiye ayrılmış Erbaa. Apartman yoktu hiç o yüzden burada.  Deprem nedeniyle çok katlı ev yapılması yasaktı. İnsanlar bahçe içine iki katlı evler yapıyor, üst katta kendileri oturuyor, alt kata da oğullarını evererek onu oturtuyorlardı.  Yollar topraktı. Araba geçtiği görülmüyordu yollardan öyle kolay kolay. Zengin bir yere hiç benzemiyordu burası. Gelirken yol boyunca kiremit fabrikaları görmüştü Defne. Buranın zenginleri kiremit fabrikalarının sahipleriydi. Yazın tütün yetiştirirlerdi Erbaalılar. Tütünleri, tezgah görünümündeki tahtalara sıra sıra dizip kuruturlar;  ama kendileri asla tütün içmezdi dini bütün Erbaalılar. Yabancıları çok sevdikleri de gösterdikleri ilgiden belliydi.
Defne’nin kalacağı ev tamamen toprak ve tahtadan yapılmış çok eski, iki katlı bir evdi. Evde buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon bulunmadığını hemen fark etti Defne. Evin caddeye doğru cumbamsı çıkıntısında geniş bir sedir vardı. Ortada da bir soba. Duvar dibinde Defne’nin Kocabeyoğlu Pasajı’nda sık sık gördüğü ucuz biblolarla doldurulmuş formikadan eski bir büfe bulunuyordu.  Cumbanın karşısında, bir merdivenle evin arkasındaki bahçeye de inilen balkona açılan kapı vardı. Defne’nin odası, sofaya açılan üç odadan yola bakan, liseyi gören odaydı.  
Yıkık dökük evinin bir odasında kalacağı yaşlı Gürcü kadının atmış yaşını hayli geçkin oğlu Acar, alt katın girişinde kundura tamircisiydi. Her gün aşağı Erbaa'da bulunan çiftlik içindeki toprak evinden gelir, meşin önlüğünü giyer, kalın camlı gözlüklerini takarak alt kattaki dar girişte kundura tamir ederdi. Koca bekçi köpeği Hırs da onun etrafında dolanır, ayak ucunda, dizleri dibinde kıvrılıp uyuklardı. Defne, köpeklerden korkardı; ama ev sahibine daha ilk günden ters gözükmemek için Hırs’tan korktuğunu belli etmedi. Ancak yaşlı ev sahibinin kundura tamircisi yaşlı oğlu Acar, kiracılarını görür görmez Hırs'ı dizleri arasına aldı, tasmasından sıkı sıkı tuttu. Köpeğe bir şeyler söyledikten sonra:
-Hırs’ın babası bir kurttur. O yüzden saldırgandır. Yoldan gelip geçene saldırdığı çok oldu. Kıyafetini beğenmediğine, elinde kazma, kürek taşıyana anında havlar ve saldırır. Siz, ben onu tutarken yukarı çıkın.

Defne’nin beti benzi attı. Her sabah, gece boyunca alt katta evi bekleyen köpeğin yanından nasıl geçip sokağa çıkarak karşıdaki liseye gideceğini düşündü.
Defne’nin kalacağı eski evin tam karşısındaki neredeyse yıkılacakmış gibi görünen lise, en az ev kadar eskiydi. İlk bakışta okul demek imkansızdı lise binasına. Defne’nin daha önce gezip gördüğü pek çok küçük kasaba ve şehirdeki postane,  lise ve bankaların olduğu ana caddenin adı Atatürk, Cumhuriyet ya da İstasyon Caddesi’ydi. Küçük yerlerde ana caddelerin adı ya Cumhuriyet ya Atatürk ya da İstasyon olurdu. Defne ve ailesi çok gezdiğinden çok karşılaşmışlardı bu ismi taşıyan caddelerle. Burada da lisenin olduğu caddenin adı İstasyon’du; ama Erbaa'da ne istasyon ne de tren vardı.
Banka, çarşıdaydı. İlçede dolmuş, otobüs işlemiyordu. İlçe içinde ulaşım ya yürüyerek ya da kasabalıların kendi araçları ile mümkündü. Ankara’daki gibi alışveriş yerlerine benzer tek bir yer yoktu burada. Ankara’da satılan ürünlerin pek çoğuna burada rastlanmıyordu. Defne, ihtiyacı olan çoğu şeyi istese de alamayacaktı yani. Yoğurt almak isteyen pazara gidip köylü kadınların çaldıkları yoğurttan alıyordu. Tavuk suyuna çorba içmek isteyen de kümesindeki tavuklardan birini kesiyordu. Babası, kızına “ne isterse Ankara’dan Erbaa otobüsü ile göndereceğini” söyleyince Defne derin bir oh çekti.
 Karısı da öğretmen olan lise müdürü, Defne ve babasını akşam yemeğine davet etti. Lise müdürünün karısı çok güzel yemekler yapmıştı. İçinde nohut, aşlık ve ufak köfteler olan,  bol nane ile yakılmış tereyağı dökülmüş yoğurtlu çorbaya bayıldı Defne. Lise müdürü, karısı, altı çocuğu, baldızları ile Defne ve babası, yer sofrasında konuşa konuşa yediler yemeklerini.
 Erbaa’da her evde telefon bulunmuyordu; ama lise müdürü Orhan beyin evinde telefon vardı. Orhan bey, “Erbaa’ya ulaştıklarını Ankara'ya haber verip vermediklerini” sordu Defne’ye. Defne “henüz haber vermedik, postane kapalıydı” deyince Orhan bey, “telefonlarını kullanabileceklerini” söyleyip telefonu gösterdi Defne’ye. Defne telefonu görünce bir an bakakaldı. Telefon, bildik telefonlara hiç benzemiyordu.  Yanında bir kol vardı. Değişik ve çok eski tip bir telefondu bu siyah telefon. Orhan bey durumu anlayıp koşturarak telefonun yanına geldi.
-Bunlar manyetolu telefonlardır. Önce manyetoyu çevireceksin. Sonra karşına postanedeki görevli çıkacak. Bağlatmak istediğin numarayı görevliye kaydettireceksin, dedi.
 Defne, Erbaa'ya indiklerinden beri geçen kısacık zaman içinde gördükleri karşısında oldukça şaşkındı. Ankara’ya kesinkes benzemiyordu Erbaa; ama Tokat’a da hiç benzemiyordu sanki. “Bu çağda böyle telefonlar oluyor muymuş” diye geçirdi içinden. “Her yer Ankara değilmiş meğer” diye düşündü. Kendisini nasıl günler beklediğini düşününce de korktu. Babasına belli etmemeye çalıştı korkusunu. Daha şimdiden çok zorlanacağını sezmişti. Sandığından da çok zorlanacaktı Defne.

Manyetoyu çevirdi. Karşısına postanenin görevlisi çıktı. Ankara’ya ödemeli telefon yazdırıp, bağlanmayı beklemeye başladılar. Telefon bir türlü bağlanmıyordu. Defne ve babası, lise müdürü Orhan bey ve karısını meşgul ettikleri için mahcubiyet içindeydiler. Telefonu iptal etmek istedilerse de Orhan bey yanaşmadı. Telefon üç saat sonra bağlandı.
Yoldan gelmişler, eşyaları eve taşımışlar, yorulmuşlardı. Orhan beyin karısının yaptığı nefis yemeklerin üstüne de iyice uykusu gelmişti Defne’nin. Zaten oldum olası erken yatardı. Hele de böyle yorgun olduğu, hava değişikliği yaşadığı bir günde hemen yatmak istiyordu. Yatmadan önce sıcak bir duş çok iyi olurdu. Defne, “yatmadan önce duş almak istediğini” söyleyip banyonun yerini öğrenmek istedi yaşlı ev sahibesinden. Evde banyo yoktu. İsteyen hamama gidiyordu banyo için. Bir çardağı andıran tuvalet de üst katın arka kapısından çıkılınca, kavak gövdesinden yapılmış  merdivenle aşağıya inilen balkonumsu yerdeydi. “Kışın ortalık buz tuttuğu, balkonda da elektrik ve su olmadığından tuvalete giderken  zorluk çektiğini” söyledi yaşlı ev sahibesi.
Defne, “Rüya  mı görüyorum” diye düşünürken babası, neresi olursa olsun aldırmadan kalkıp gelmiş, düşü gerçekleşmiş öğretmen kızını izliyordu. Defne’nin şaşkınlığı, çok farklı bir dünyaya geldiğini hemen fark etmesi babasının gözünden kaçmamıştı.
-İstersen hemen yarın Ankara’ya dönelim kızım, bavullarını açmasan iyi olur.
Defne neredeyse “dönelim” diyecekti; ama gelmişti bir kez. “Neresi olursa olsun gideceğim” demiş, yola düşmüştü. Çalıkuşunu bile okumuştu neresi olursa olsun gideceği yere şevkle gitmek için.
-Kalacağım baba, dedi usulca.
Babasının yüzünü derin bir kaygı kapladı. O gece sabaha kadar ne babası ne de Defne uyuyamadılar.
Sabah saat tam yedi buçukta burnuna gelen toz kokusu ile uyandı. Gözünü açar açmaz bir gürültü duydu. İnek sesleri geliyordu dışarıdan. Beyaz patiskadan perdeyi açtı. Perde de pencere kenarları da toz kokuyordu. Caddeden büyük bir sürü geçiyordu. İneklerin bazısı ürkmüş, deli gibi  koşuyorlardı. İnek sürüsü toprak caddeden geçerken ortalığı toza bulamış, göz gözü görmez olmuştu. Yoğun şekilde inek tersi kokusu yayıldı etrafa. Bundan sonra her sabah, saat tam yedi buçukta bu koku ve ses ile uyanacaktı Defne. Çalar saatini hiç kurmadı Defne bu yüzden Erbaa’da.
Pencerenin açma kulpu yoktu. İkiye bükülüp pencere kenarına sabitlenerek pencere kanadının açılmasını önleyen koca bir paslı çivinin başı aşağı indirilince pencere açılıyordu. Evde tek bir lavabo vardı. Mutfak lavabosu. Tuvaletten çıkanlar, elleri kirlenen yaşlı kunduracı Acar amca, yaşlı kunduracının bütün gün o evde olan karısı, kızları, misafirleri ellerini hep mutfak lavabosunda yıkıyorlardı. Epeyce eskiden çimento dökülerek yapılmış tezgahın kenarında bulaşıklar, yıkanacak sebzeler, meyveler, ayıklanacak balıklar dururken eli kirlenen, kirli suları tezgahta yıkanmayı bekleyen yiyeceklere, bulaşıklara sıçratarak elini orada yıkıyordu. Defne, içini çekti lavaboda eller temizlenirken kenarda yıkanmayı bekleyenlere kirli suların sıçradığını görünce.  Gelmişti bir kere, gitmek istese de gitmek istediğini söyleyemiyordu babasına. Hayat kavgasına atılmıştı ve yarım bırakmak istemiyordu. Kavgası zorlu ve yorucu olacaktı belli ki.
 O gece bin bir düşünce gezindi Defne’nin zihninde, uyutmadılar onu. Nasıl alışacaktı bu şartlara, uyum sağlayabilecek miydi bilmiyordu; ama “en azından öğretmenlik hakkımı almak için burada bir sene kalmalıyım” diye düşündü. Kanuna göre öğretmenlik hakkını alabilmesi için bir yıl öğretmenlik yapması ve asaletinin onaylanması gerekiyordu. Asaletinin onaylanması hiç de kolay olmayacaktı. Hiç duymadığı onca kanunu tek tek okuyup, ilgili maddeleri daktilosu olmadığı için kağıtlara elde yazacak sonra dosyasını müdüre teslim edecek  sonra da yemin edecekti. Çok çetin bir yılın ilk günlerindeydi Defne. Gözü çok korkmuştu daha ilk günden.
Babasının Ankara’ya dönüşü, Defne'yi apayrı duygulara itti. Defne’nin içinde daha önce hiç tanımadığı bir duygu yangın olmuş tütüyordu sanki. Hiç bilmediği bir yerde, hiç tanımadığı insanlarla kalmıştı. Kendini yalnız hissetti. Garip hissetti. Garip bir kuş gibiydi. Ankara'daki odasına hiç benzemeyen odasında, Ankara'nın görüntülerine rastlayacağını umarak küçük televizyonunu açtı. Evinde televizyonu olmayan ev sahibesi yaşlı teyze de televizyon seyretmek isteyince Defne televizyonu odasından sofaya taşıdı. Sicim gibi yaş boşandı gözlerinden Ankara’yı görünce siyah beyaz televizyondaki haber programında. Erbaa’daki ilk haftasında özlemişti ailesini, Ankara’yı. Hafta sonu hemen Ankara'ya gidecekti. Ankara'da çamaşır makinesinde kirlilerini yıkayacak hem de banyo yapacaktı. Balkonlu odasındaki çam karyolasında uyuyacak, buradan götürdüğü toz kokan nevresim takımlarını da temizleriyle değiştirecekti. İçi kirlilerle, toz kokan çarşaf takımlarıyla dolu bavullar taşıyacaktı Defne artık Erbaa’dan Ankara’ya, hafta sonları.
İlk hafta derslerde öğrencilerin kendisini garipseyen bakışlarıyla karşılaştı Defne. Hayatlarında İngilizce tek bir kelime duymamış öğrenciler, İngilizce öğrenmeye hiç meraklı değillerdi. Erbaa’nın köylerinde lise olmadığı için her gün Erbaa’ya gelip giden öğrencilerden,
-Hocam biz köyde çiftçiyiz, İngilizce çiftçinin ne işine yarayacak, diyenler oldu.
Bazı öğrencilerin ders çalışmamalarının önce tembellikten geldiğini sansa da Defne sonradan durumun böyle olmadığını anladı. Lise birdeki öğrencilerinden bile  nişanlı olanlar vardı. Lise bire giden bir oğlan elinde alyans taşıyordu. Lise ikideki evli bir öğrencisinin iki çocuğu vardı. Lise sondaki bir öğrencisi bir kızı sevmiş, yaz tatilinde kızı ailesinden istemiş, aile kızı vermeyince de kızı kaçırmıştı. Kız şimdi hamileydi. Öğrencilerin kimisinin yaşı yirmi bir yaşındaki Defne'den büyüktü.  Bir kaç kez sınıfa “Çocuklar” diye hitap edince sınıftan büyük tepki görmüştü Defne. Çocukları olan adamlara hiç çocuklar denilir miymiş? Defne “Arkadaşlar” demeye başladı ondan sonra.
Defne, hafta sonları Ankara'ya gittiğinden Ankara'dan gelen otobüsün  akşam saat dörtten sonra Erbaa’ya girdiğini iyi biliyordu. Tam tahtada ders anlattığı o saatte otobüsün tıslayan sesi  gelirdi dışarıdan kulağına. Neredeyse gün boyunca tek bir aracın görünmediği ana caddeden geçen  otobüsün sesini bekler oldu Defne tam o saatlerde, sınıfta tahta başındayken. Sabahları da dokuzda kalkardı Ankara otobüsü. Yine tahta başında olurdu Defne, Ankara'ya giden otobüs tıslayarak geçerken Defne’nin da içi giderdi. Defne’nin derste kurduğu İngilizce cümlelerin içinde  hep Ankara olurdu o yüzden o saatlerde.

Özlemini saklayamıyordu Defne. Saklaması imkansızdı. Öğrencileri alındılar bu durumdan. Defne, kendilerini de Erbaa’yı da  beğenmiyor sandılar.  Oysa Defne, bir gün içinde evinden, ailesinden, büyüdüğü kentinden, arkadaşlarından ve her türlü alışkanlıklarından mahrum kalmışlığın bocalaması içindeydi Erbaa’daki bu ilk haftalarında.
Defne’nin lisedeki öğrencileri ilk sınavlarında çok başarısız oldular. Daha önce hiç İngilizce dersi görmemiş olan öğrenciler boş sınav kağıdı verdiler. Defne, öğrencileri lise son sınıfta okuyor olsalar da okuyacakları İngilizce kitabının lise son sınıf İngilizce kitabı değil, ortaokul birinci sınıf İngilizce kitabı olması gerektiğini çok geçmeden anladı anlamasına; ama lise son sınıftakilere ortaokul bir kitabını okutmak olacak iş olmadığından ortaokul üçüncü sınıf İngilizce kitabı ile derslere devam edecekti. Ancak bu kitaba başlamadan önce de orta bir ve orta ikinci sınıfların kitaplarının ana konularını bir iki hafta içinde tahta başında anlatıp, öğretmeye karar verdi.

Çok zorlu bir sürece girmişti Defne. Karşısında ortaokul bir düzeyinde bile İngilizce öğrenme fırsatı hiç olmamış lise son sınıf öğrencileri vardı. Ve haftada otuz altı saat ders anlatıyordu Defne.  Oysa bir öğretmen için girmesi gereken zorunlu ders saati sadece on dörttü. Sesi kısılıncaya, nefesi tükenene, eve gidince ayakta duracak hali kalmayana kadar lisedeki her sınıfın dersine girmekten ve onlara bir şeyler öğretmekten  başka çaresi yoktu. Yaptı da. Işık vermek için yanarken eriyen; erirken aydınlatan mumları anımsatırcasına.
Defne, çok başarısız geçen ilk sınavdan sonra lisedeki öğrencilere “lise kitabını bırakacaklarını ve orta son İngilizce kitabı ile derslere devam edeceklerini; ancak bu kitaba başlamadan evvel de daha önceki iki sınıfın kitaplarındaki temel konuları kendilerine birkaç hafta içinde vereceğini” söyleyince öğrenciler biraz yumuşadı.  İngilizce alfabe ile başladı ilk sınavdan sonraki ilk dersine Defne. İkinci sınavda ne kadar doğru bir karar aldığını gördü yazılı kağıtlarını okurken.
Lise, tahta ve topraktan yapılmış, derme çatma, eski, yıkık dökükmüş gibi gözükmesine az kalmış, dokuz on köhne evin yan yana dizilmiş hali gibi gözüküyordu karşıdan bakınca. Tek katlıydı. Okulun içi ve sınıfların zemini tahtayla döşenmişti. Sınıflar soba ile ısıtılıyordu. Çocukların bazılarının üstleri başları yoktu. Yoksul olduğu belli olan hayli çocuk vardı sınıfların hepsinde de.
Sınıfları tanıyana kadar birkaç küçük kaza atlattı Defne. Yer döşemesi oldukça eski ve yıpranmış tahtadan olan sınıflardan birinde çam ağacından yapılmış döşemenin bir yerindeki budak düşmüş ve gedik açılmıştı zeminde. Bunu o ana kadar fark edemeyen Defne’nin ayakkabısının topuğu o deliğe girince Defne neredeyse düşecekti. Sonradan girdiği her sınıfta düşen bir budak var mı, döşemenin delik olan bir yeri var mı diye baktı en ilk; gediklerin, deliklerin hepsini öğrendi.
Öğrencilerin kimisi İngilizce'den zayıf aldığı zaman çok kızıyor, “  Ben çiftçiyim, ben tarlada İngilizce kullanmayacağım ki bana İngilizce soru soruyorsun” diye tepki gösterdiği oluyordu. Bu tepkilerden en edebisi sınav kağıdına yazılmış bir nottu. Defne, hayli güldü kasabalı öğrencisinin espri gücüne.
Defne’nin soruları teksir yaptırıp sınıfa dağıttığı saman kağıtlar, hiç vakit  geçirmeden öğrenciler tarafından kendisine iade edilmişti. Kağıtların çoğu boştu. Sadece en ön sırada oturan ve Defne’yi çok sevdiklerini her derste söyleyen  kızlar, sınav kağıtlarını doldurmuşlar, çok da başarılı olmuşlardı. Kağıtlardan biri diğer kağıtlar gibi boş değildi; ama üzerinde yazanlar cevap da değildi. Kağıtta cevap yerine Türkçe bir şeyler yazılmıştı;
“Sorular sorduğun gibi cevaplar bildiğin gibi sayın hocam”.
Defne, kağıdı okuyunca gülmeden edemedi; ama ertesi derste  nasıl tepki vereceğini merak ettiği her halinden belli olan  öğrencisine en ufak bir şey demedi, kızmadı. Sadece ilk sınavdaki boş kağıtlardan sonra karar verdiği gibi dersleri en baştan alıp tekrar etmeye koyuldu. Herkese tek tek “dersi anlayıp anlamadığını” soruyor, aslında öğrencilerin Türkçe bilgilerinin de hiç olmadığını görüyordu böylece. Zaman zaman da özne nedir, yüklem nedir, nesne nedir, nesne ismin hangi halinde bulunur gibi Türkçe’ye ait bilgiler vermeye başlamıştı Defne. Bunları öğrendikçe öğrencilerin İngilizce’ye de merakları arttı.
Lise birinci sınıftan bir köy çocuğu vardı. Ufak tefek. “Anadolu çocuğu bu olmalı” dedirten bir saygı içindeydi her zaman. Daima hazır olda durur, gözlerini kaldırıp da insanın yüzüne bakamazdı. 

Hem sabahçılara hem öğlencilere dersi olduğundan sabahtan akşama kadar tüm gün lisede olurdu Defne, hafta boyunca. Yine sabahtan beri lisedeydi ve öğleden sonraki derslerini bekliyordu öğretmenler odasında. Erbaalı resim öğretmeni koşarak girdi öğretmenler odasına. Lise birinci sınıftaki ufak tefek Mustafa’nın derste  bayılıp düştüğünü haber verdi telaşla. Hemen doktora götürdüler çocuğu. Çocuğun açlıktan bayıldığını öğrenen resim öğretmeni bir paket bisküvi ile meyve suyu alıp vermiş, çocuk onları yedikten sonra gözünü açıp, ayağa kalkabilmiş. Defne’nin içi sızladı duydukları karşısında. Açlıktan bayılan birini daha önce hiç görmemişti; ama gazetede okuduğu olmuştu.
Öğretmenler odasında ara sıra bu tür beklenmedik haberler duyulsa da Defne, o odada oturmayı seviyordu. Müzik öğretmeni ile fizik öğretmeninin sesler üzerine konuşmaları, edebiyat öğretmeni ile tarih öğretmeninin Cumhuriyetin erken dönem edebiyatçılarının toplum üzerindeki etkilerini tartışmalarını dinlemek hoşuna gidiyordu.
Defne, hazır yufka, paket piliç gibi pek çok hazır gıdayı bulamıyordu Erbaa'da. Börek yapmak isteyen yufkasını kendisi açıp böreğini yapıyordu. Tereyağı yemek isteyen ineklerinden sağdığı sütten yağını kendisi üretiyordu. Defne, “neden paketlenmiş gıdaların burada satılmadığını” sorunca “buranın nüfusunun, alışkanlıklarının, gelir düzeyinin Ankara'ya benzemediğini” söyledi kasabalılar. Defne’ye Ankara'dan gelen paketli gıdalarla ilk kez karşılaştı komşusu Erbaalılar’ın çoğu. Ev yapımı, dumanı tüten çorbaların nasıl da lezzetli olduğunu orada öğrendi Defne ve çorbalarını kendisi yaptı.
Kendi halinde, kendine özgü, kendi kurallarıyla yaşayan bir yerdi burası. Bunu yan komşunun gelininin hafta sonu yaşlı ev sahibesi Zahiye hanımı  ziyaretiyle bir kez daha anladı Defne. Gencecik, taze bir gelindi henüz misafirleri. Güzeldi de, akça pakça. Yanında da bir bebeği vardı, iki üç yaşlarında. Gelinin morarmış gözü dikkatini çekti Defne’nin; ama nedenini soramadı kızcağıza. Ev sahibesi Zahiye hanım da sormuyordu. Gelin çok oturmadı. Tedirgin bir hali vardı zaten kısacık ziyareti boyunca.
Komşunun gelini gittikten sonra kıza çok acıdığı belli olan Zahiye hanım kızdan bahsetti. Kocası her gece kızı dövüyordu. Kaynana da oğluna destek veriyordu. Tüm gün evde köle gibi çalıştırıyorlardı kızcağızı, kapı dışarı adım attırmıyorlardı. Gelin kız, ara sıra bir ihtiyacı var mı diye yaşlı yan komşu Zahiye hanıma uğrayıp yarım saat bile oturmadan kalkıyordu. Kız, hali vakti yerinde bir ailenin kızıydı; ancak buralarda adet farklıydı, evden gelinlikle çıkılır kefenle dönülürdü. O yüzden baba evine dönemiyordu her gün koca dayağı yiyen gencecik gelin. Kız dayak yiyor; ama gıkını çıkarmıyordu. Oğluyla birlikte kendisini döven kayınvalidesine de saygıda kusur etmiyordu hiçbir zaman. Defne, öyle şeyler duyuyor, öyle şeyler yaşıyordu ki artık şaşmaz olmuştu Ankara dışındaki gerçekler karşısında.  Ki hoş bunlar Ankara’da da dünyanın her yanında da oluyordu aslında.
Komşunun gelini gittikten sonra Defne’nin yaşlı ev sahibesi Zahiye hanım, yakınlarda kızını nişanlanmış, Erbaa’nın kenarında kaldığı için evi biraz uzakça olan, senelerdir de görüşemediği  ahbabına hayırlı olsun ziyaretine gitmek istedi; ama ev uzak olduğu için yalnız gitmeye çekiniyordu. Defne’den kendisi ile o ahbabına gelmesini rica etti. Defne, seve seve kabul etti bu teklifi.
İstasyon Caddesi’ne uzakça kalan Zahiye Hanım’ın ahbabının evinin kapısını yaşlıca bir kadın açtı. Kapı açılır açılmaz içeriden dışarıya kesif bir koku saçıldı. Hep kapalı kalan evlerin kokusu geldi Defne’nin burnuna. Evin içi de oldukça loştu.
Evde üç kızıyla yaşıyordu Zahiye hanımın ahbabı kadın. Üç kızının da yaşı hayli ilerlemişti. Otuzu geçeli epey olmuştu kızlar. Hepsi de çok solgun görünüyorlardı. Pencerelerin perdeleri de o kadar sıkı kapanmıştı ki görenler ev halkı az sonra uzun bir tatile çıkacak sanırdı. Kızlar dizlerine kadar uzanan bir entari ve entarinin altında da pijamayı andıran elde biçilip dikilmiş pazenden bol pantolonlar giymişlerdi. Kızların giysilerinin renkleri de solgun renklerden seçilmişti. Gri ve bej renkliydi giydikleri her şey.
Defne ve Zahiye hanım, nişanlanan kızı kutladılar. “Nişanın nerede yapıldığını” sordu Zahiye hanım. Nişan töreni yapılmamıştı. Hatta nişanlılar henüz birbirlerini görmemişlerdi bile. Evlendiklerinde göreceklerdi yeni nişanlılar birbirlerini.
Defne’nin ev sahibesi Zahiye hanım, odanın loş ışığında gözleri iyi göremediğinden kızlardan birinden odaya ışık girmesi için perdeleri biraz aralamasını istedi. Kız sustu, oturduğu yerden kalkmadı. Meğer o perdeler hiç açılmazmış. Kızlar da sokağa gündüz gözüyle asla çıkmazmış. Geceleyin çıkarlarmış kimseler onları görmesin diye. Defne o zaman kızların neden bu kadar zamandır evlenemediklerini ve benizlerinin neden bu denli solgun olduğunu anladı.
Misafir gittikleri evin sahibesi Defne’yi süzüyordu oturduğu yerden, gözünü ayırmaksızın. Sonunda dayanamadı:
-Çok güzel kızmışsın, koca bulmak için neden ta buralara kadar geldin ki? Yok muydu hiç adam sizin oralarda?
Defne, önce gülsün mü kızsın mı bilemedi bu soruya. Sonra hafifçe güldü kendini tutamayarak. Kadıncağızın safça ve içten söylediğini biliyordu bunları. Hiç anlatmaya kalkışmadı bir yıl görev yapmazsa öğretmenlik hakkını elde edemeyeceğini. Sustu.
“Allah mesut etsin”  dedi Defne evden  ayrılırken bir kez daha yeni nişanlı kıza. Defne öyle içten dilemişti ki hiç görmediği; ancak evlendiğinde göreceği nişanlısıyla bu kızı Allah’ın mutlu etmesini.  
Erbaa’da. telefon açmak Defne’nin çok ağrına gidiyordu. Telefon, bitişik komşuya dahi açılacak olsa telefonun manyetosunun çevrilmesinden sonra çıkan postanedeki görevliden yan komşunun bağlanması isteniyordu. Hemen de bağlanmıyordu telefon. Beklemek gerekti. Hele şehirler arası aramalarda saatlerce beklemek gerekti. Karlı, buzlu hafta sonlarında Ankara’ya gidemediğinde, Ankara’ya ödemeli telefon yazdırışından sonra en azından iki saat postanede bekliyordu Defne.
Evdeki odun bitmek üzereydi. Defne, odun ateşi çabuk geçtiğinden soba için kömür almak  isteyince burada kömür bulunmadığını öğrendi. Zahiye hanıma “nereden odun alabileceğini” sordu. Odun, oduncuda satılmıyordu burada. Ya yazdan Canik Dağları’ndaki ağaçlardan kesilip evin altına kışlık olarak yığılan odunlardan sağlanıyordu yakacak ihtiyacı ya da  dağ köylülerinin eşeklerle getirdikleri ve sokak sokak dolaşıp sattıkları bir eşek yükü odundan. Eşekle odun satanların “Oduncu” diye bağırdıklarını duyunca aşağı inilecek ve oduncudan bir eşek yükü odun alınacaktı. Ancak odunlar sobada yakmaya uygun olarak kesilmemiş olduklarından odunu alanlar daha sonra onları kesecekti bir de.  
Defne, oduncu beklemeye başladı; yoldan gelen her sese kulak kabarttı. Sabah erkenden derse gittiği için bir türlü oduncuya rastlamıyordu. Odunlar için gereken parayı ev sahibesine bıraktı. Neyse ki yaşlı kadın oduncunun sesini duymuş, bir eşek yükü odun almıştı. Hatta Defne için aldığı odunları torunlarına da kestirtmiş, yakmaya hazır hale getirmişti. Defne, Zahiye hanımı bir kez daha ne kadar çok sevdiğini anladı. Çok ısınmıştı bu akıllı, güngörmüş, sigarası dudağından düşmeyen, elinden her şey gelen, kendisi gibi mavi gözlü yaşlı kadına.
Gece yarısı saat ikiydi. Defne’nin odasının kapısı hızla vuruluyordu. Zahiye hanım “Defne, Defne” diye feryat edercesine bağırıyordu can havliyle. Defne gözünü açtığında ne olduğunu anlamadı. Mangaldaki ateş sönmüş, toprak ev kışın ayazında buz kesmişti. Hemen kalktı ve kapıyı açtı. Zahiye hanım, geceliğinin üzerine ne bulduysa geçirmiş, korku dolu gözlerle kapıda duruyordu.
-Hayırdır Zahiye teyze, fare mi çıktı?
Yaşlı kadın Defne’ı duymamıştı bile.
-Kaç, kaç, harekat, harekat, diyerek  merdivenlere yönelip, paldır küldür aşağı inmeye başladı.
Defne, bir anda deprem olduğunu anladı. Gerçi en ufak bir sarsıntı duymamıştı; ama demek ki bir sallantı olmuştu ki ev sahibesi kendisini uyandırmıştı. Bulduğu kalın her şeyi üzerine geçirdi. Battaniyesini de alıp aşağı indi.
 Mahalleli hepten dışarıdaydı. Herkes battaniyelere yorganlara sarılmış, sokağa dökülmüştü. Defne çok şaşırdı. Büyük bir deprem olmuş; ama kendisi hiç duymamıştı. Herkes dışarı kaçışmıştı Defne uykudayken.
Meğer şiddetli; ama kısa süreli bir deprem olmuş gecenin bir vakti. Zahiye hanım hemen uyanmış, kendisiyle kalan torunlarını da uyandırıp aşağı inmişler. Defne’ye haber vermek akıllarına dahi gelmemiş. Defne da pencerenin macunsuz eski pervazlarından soğuğun içeriye dolduğu odasında üşümemek için yorganı iyice çekerek uyuduğundan bir de  uykusu ağır olduğundan ne sallantıyı duymuş ne de depremin sesini. Defne’ye haber vermek için yukarıya çıkmaya korkmuş ev sahibesi ve torunları. Mahallelilerden:
-O bir garip, neden haber vermediniz? Siz vermezseniz ona kim haber verecek, hadi bir daha deprem olursa, ev yıkılırsa  ne olur sonra, gibi sitemler gelince Zahiye hanım eve girip üst kata çıkmış ve Defne’yi uyandırmış.
 Defne, herkesin sokağa döküldüğü, Erbaa’nın sert kışında  ayazın tir tir titrettiği kış gecesinde depremde evde unutuluşuyla bir kez daha garipliğini, yalnızlığını derinden anladı o gece. Çok yalnız hissetti kendini. Yapayalnız hissetmek çok acıtıcıydı. Hıçkırıklar boğazına kadar geldi, tıkandı. Yutkundu Defne. Ağlamadı, direndi gözyaşlarına. Gariplik böyle bir şey olmalıydı işte. Düşüneninin olmamasıydı. Kimsenin kendi canından önce tutulmamaktı gariplik. Defne, orada bunu da öğrendi inceden inceye. İçine işledi kendisine “garip” denilmesi.
Siyah gökyüzü grimsi alalı bulutlarla kaplanmıştı. Gecenin soğuğu giderek daha sertleşiyordu. Ne giydiği kalın şeyler ne de battaniye Defne’nin o ayazda ısınmasına yardımcı olmuyordu. Üşüyen sadece Defne değildi. Herkes üşüyordu buz gibi havada.
-Ateş yaksak ısınırdık, dedi biri.
-Odun lazım ateş için, dedi bir başkası.
Defne’nin aldığı tüm odunlar o gece sabaha kadar yakıldı mahallelinin ısınması için.  Ortada kocaman yanan ateşin etrafına üşüşüp, oturup bekleştiler. Odunların alevlerinin dansına yukarıdaki dolunayın etrafında gezinen hareli bulutların dansı eşlik etti. Ateşin başında kalın kütüklere oturup, sabahın olmasını  beklediler. Çok üşümüştü Defne; ama üşümesi sadece ayazın soğuğundan değildi. Orada kimsesiz olmak daha çok üşütmüştü Defne’nin yüreğini.
Defne, ertesi gün Ankara’ya ödemeli acil bir telefon yazdırdı. Dakikalarca konuştu annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle. Başını yere eğip yürüdü dönerken. Postaneden eve giderken Erbaalılar ağladığını görsün istemedi. Ama artık odasında yalnız kaldığında hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Defne.   
Depremden birkaç gece sonra Defne, gece yarısı  tıkırtılarla uyandı bu kez. Damdan gürültü geliyordu. Sanki damda bir sürü vardı da koşarak dolaşıyordu bir aşağı bir yukarı. Arada bir de cik sesi çalıyordu Defne’nin kulağına. Bu koşuşturmalar ve cik sesleri ona Karadeniz'de, Ünye’de geçirdiği çocukluğunu hatırlattı. Fare yüzünden kaç ev değiştirmişlerdi üç sene boyunca Ünye'de. Damda farelerin gezdiğini anlaması uzun sürmedi. Hemen kalktı. Yatağın altında duran hurçları tek tek boşalttı. Fareler, hurçlarının içine  yuva yapmış olabilir diye korkarken bir yandan da hurçtan fare fırlayacak diye ödü kopuyordu. Hurçları da bavulları da tertemizdi.
Sabah odasının tam ortasında yerde  irice bir şey ilişti gözüne. Gece boyunca koşuşturan fareler, tavandaki kirişlerin arasından bir şeylerin düşmesine sebep olmuştu anlaşılan. Yerdeki şeye uzaktan uzun uzun baktı. Biraz yaklaştı. Bir hayvana benziyordu yerdeki şey. Hareket etmediğinden iyice emin olduktan sonra usulca daha bir yaklaştı yerdeki şeye. Yerde bir kertenkele yavrusu ölüsü kurusu vardı.
Akşam, Erbaalı kadınlarca odun ateşinde yapılmış teldolaptaki kuşburnu marmelatını almak  için mutfağa geçti. Teldolabın kaşık, çatal koyulan çekmecesini açar açmaz kendisinin bile zor  duyduğu bir çığlık atarak yerinde zıpladı. Gözleri kocaman açılmıştı Defne’nin. Korkan sadece Defne değildi. Çekmeceyi açınca göz göze geldiği fındık faresi de Defne’den korkmuş ve cikleyerek kaçmıştı. Daha geçen hafta Zahiye hanımın gelini öğle yemeği için sofrayı kurmuş, aşağıda kunduracılık yapan kocasını ve bahçedeki Zahiye hanımı üst kata yemeğe çağırmıştı. Kunduracı Acar, ellerini evin tek lavabosunun olduğu mutfakta yıkarken yerde bir fare görmüş. Ayağıyla iterek uzaklaştırmak isterken fındık faresi paçasından içeri girince korkudan zıplamaya başlamış. Yaşlı kunduracı Acar, can havliyle kaçmak isterken merdivenlerden düşmüş ve zaten her yeri ince kesilmiş artık kumaş parçalarıyla sıkı sıkı sarılıp tutturularak kırık yerleri onarılmış  eski gözlüğü bir yerinden daha kırılmıştı.

Ankara'da, Kavaklıdere'de büyümüş Defne ile kasaba çocuklarının birbirlerini anlamaları kolay olmuyordu. Defne, her fırsatta “kendi babasının da bir köy çocuğu olduğunu” söylüyordu öğrencilerine ancak öğrenciler Defne’ye “babasının kaç yaşında köyden çıktığını” sorduklarında “yedi yaş” cevabını alınca gülüp geçiyorlardı. Defne, hiç beklemediği tepkiler ile karşılaşıyordu ona göre normal olan bir konuda. Bunlardan birini yaşadığına hala inanamasa da aynı zamanda çok da gülüyordu aklına geldikçe. Hem kasabalıları ve çocukları daha bir anlamaya başladı bu olayla.
Defne, İngilizce’deki bir cümle yapısını anlatıyordu. Bu arada “Önce şunu saptayalım” diye başlamıştı söze.  Tahtaya bir şeyler yazarken sınıftan bir uğultu yükseldiğini duydu. Tekrar sınıfa döndüğünde tüm sınıf kalemleri ellerinden bırakmış, kollarını göğüslerinde kavuşturmuş Defne’ye sertçe bakıyordu. Bu sert bakışlarda  merak da yok değildi.
Ertesi gün aynı sınıfa yine dersi vardı Defne’nin. Defne sınıfa girince her zaman ayağa kalkan öğrenciler ayağa kalkmadı. Başlarını öne eğmişler ısrarla Defne’ye bakmıyorlardı. Defne “Günaydın Arkadaşlar” dediğinde karşılık olarak tek bir günaydın gelmedi. Sınıfta yolunda olmayan bir şeyler olduğu apaçıktı.
Defne üstelemedi. Dersi kaynasın, zaman kaybetsin istemiyordu. Ders anlatmaya koyuldu. Öğrenciler oralı bile değillerdi. Dersi dinlemiyorlardı. Soru sordu Defne sınıfa, cevap veren çıkmadı. Tam bu durumun nedenini soracaktı ki yaşça Defne'dan büyük bir öğrenci,
-Boşa yorulma hoca, seni dinleyen yok, dedi.
Defne hemen o öğrencinin yanına gitti.
-Neden, diye sordu.
Öğrenci asabi bir şekilde gülerek,
-Sen bizi sapıtmaya çalışıyon da ondan.
-Sapıtmak mı hani şu yoldan çıkarmak anlamındaki sapıtmak mı demek istedin?
-Hee.
-Yaa, demek ben sizi sapıtıyormuşum. Peki nasıl yapıyormuşum bunu?
-Hoca, sen dün önce şunu saptayalım dedin. Biz o dediğini bilmiyoruz. Saptamak mı sapıtmak mı neyse işte. Bizim Tokat ziraat okulunda okuyan bir akrabamız var. Bu ne demek diye ona sorduk.  O da “Saptamak,  sapıtmak anlamına gelir” dedi.
 Defne gülmemek için kendini zor tuttu. Bu dürüst, Anadolu merdi, kız kaçırmış ve bunu anlatırken de “Beni istiyorsan düş peşime dedim; o da düştü geldi hocam” diye tüm saflığıyla anlatan, iki çocuk babası öğrencisini hiç incitmek istemiyordu sınıfın içinde.
-Anladım, dedi Defne sadece.
Tahtaya ilerledi. Alt alta iki cümle yazdı:
Bir konuyu saptamak
Bir konuyu sapıtmak.
Ve anlatmaya başladı Defne. O gün, o sınıfta İngilizce dersi yapmadı Defne. Türkçe işledi. Dersin sonunda sınıfın tümü de saptamak ve sapıtmak fiillerinin birbirinden ayrı anlam taşıyan iki farklı sözcük olduğunu öğrenmişti.
 Beş Edebiyat B sınıfı Defne'yi çok sevmişti. Diğer sınıflardan da Ankaralı öğretmenlerini giderek daha iyi anlayan ve sevenler çoğalmıştı; ama “Ankaralı o, buraları da bizi de beğenmiyor” diyenler de vardı öğrencilerinden. Ancak Beş Edebiyat B sınıfı çok farklıydı. Defne sınıfa girer girmez hepsi gülümser, çıtları çıkmadan dersi dinlerlerdi. Oysa öğretmenler odasında Defne, tüm öğretmenlerin bu sınıftan yaka silktiğini, hatta bazı öğretmenlerin bu sınıfın toptan sınıfta bırakılması gerektiğini söylediğini duyuyordu. Beş Edebiyat B sınıfından kızlar, okul çıkışı  Defne’nin yolunu kesiyor, onunla sohbet ediyor, çarşıda, fırında karşılaştıklarında hocalarına sevgi gösterisinde bulunuyorlardı. Defne daha koridorda gözüktüğünde sınıf kapısında bekleyen bir çocuk babası sınıf başkanı, sınıfı uyardıktan sonra yoklamayı yapıyor, tahtaya tarihi atıyordu.  Sonra da diğer öğretmenlerin yıldığı bu öğrenci, sessizce yerine geçip dersini dinliyordu. Zaman zaman durduk yerde sınıftan kızlı erkekli öğrenciler koro halinde:
-Sen öl de, ölelim hocam, diyorlardı. Defne, öğrenci sevgisinin de en az anne baba, kardeş, arkadaş sevgisi kadar yüce olduğunu Erbaa Lisesi’nin Beş Edebiyat B sınıfı sayesinde öğrendi Erbaa’da.
Öğreten sadece Defne değildi. Erbaalı öğrencileri de Defne’ye bir şeyler öğretiyordu burada. Erbaalılar da Erbaa da bir öğretmendi aslında öğretmen Defne’ye. Defne, giderek Erbaa’yı sevmeye başladığını hissediyordu.
Birkaç gündür Defne’nin son sınıflardan bir öğrencisi okula gelmiyordu. Yaşça Defne'dan büyük, kaçırdığı kızla evlenmiş ve karısı hamile olan öğrencinin okulu bırakmış olmasından korkuyordu Defne. Defne, anne ve babasına, Ankara'ya telefon açmak için okuldan çıkınca postaneye uğradı. Ödemeli bir telefon yazdırıp beklemeye başladı. Bu arada koridorda bir aşağı bir yukarı volta atarcasına yürüyen devamsız öğrencisini gördü. Yaşça kendisinden büyük ve bir bayan öğretmen tarafından sorgulanmaktan hoşlanmayan öğrencilerinden biri olduğunu bildiğinden ihtiyatlı konuştu Defne, tedirgince postane koridorunda volta atan öğrencisiyle.
Karısı doğum yapmak için Tokat’a giden öğrenci, henüz çocuğunun doğup doğmadığını öğrenemediğinden Tokat’a acil telefon yazdırmış, Tokat Hastanesi’ne bağlanmayı bekliyormuş meğer. Defne’nin inanası gelmiyordu yaşadıklarına. Öğrencilerinden biri, bir lise öğrencisi, karısının doğumunu haber almak için telefon beklerken, öğretmenin de kendisinin iyi olduğundan anne ve babasını haberdar etmek için Ankara’ya ödemeli yazdırdığı telefonun bağlanmasını beklemesi  nasıl bir tezattı anlayamıyordu; ama şaşmıyordu da artık. Kendi yaşıtlarının hala bekar olduğu Ankara’da sadece büyük kardeşlerin ya da kuzenlerin çocukları olduğu haberini almaya alışkın Defne, buranın saf ve arı insanlarını tanıdıkça derin farklılıkları da tanıyordu böylece. Çalıkuşu Feride’yi romanda okurken, film olarak izlerken yakalanan izlenimler ile gerçeğin içine dalmak ve gerçeğin derinliklerinde gezmek bambaşkaydı. Yalnızlığı tatmak da şiirlerde anlatılana hiç benzemiyordu.
Çok gençti Defne. Hiç düşünmediği, hiç aklına gelmeyecek onca farklılıkla, değişik yaşamlarla karşılaşmayı hazmetmek, kabullenmek  için çok gençti. Bir anda bıçakla keser gibi alıştığı her şeyden mahrum kalmış, sadece romanlarda olur sandığı pek çok şeyi gözleriyle görmüş, yaşamıştı. Bunca çok gerçekle bir çırpıda karşılaşmak, Defne’yi bocalatıyordu. Yakınlık kurmak istediği öğrencileri ile konuşmaya çekinir olmuştu saptamak sözcüğü nedeniyle duyduklarından sonra. Tüm öğrencileri ve aileleri saf, tertemiz, altın kalpliydi; ama farklı ortamlarda yetişmiş olmanın farkı giderek katlanması zorlaşan bir ağırlık olmaya başlamıştı. Defne’nin ağladığı geceler giderek çoğalıyordu.
Defne, odasının penceresinden de gözüken lisenin arkasında uzanan heybetli Canik Dağları’na bakmaya doyamıyordu. O dağlarda bir yürüyüş ne güzel olurdu; ama burada bunu yapabileceği bir grubu yoktu. O yüzden Defne, vurgun olduğu dağlara bakmakla yetinmek zorunda olduğunu kabullendi. Canik Dağları’nın uzanıp giden silsilesi hiç silinmedi Defne’nin gözlerinden daha sonraki yıllarda.
Liseden mezun olduktan sonra askere gidecek ve dönüşte parmaklarında yüzüğünü taşıdıkları nişanlıları ile evlenecek Erbaalı bıçkın gençler, sınavda kötü sonuçlar alınca okuldan mezun olamayacaklarını düşünüp, askerliklerinin, düğünlerinin sekteye uğramasından korkmaya başlamışlardı. Sadece korkmuyorlar sinirleniyorlardı da. Defne’ye sık sık kendilerinin çiftçi olacağı ve İngilizce’nin bir çiftçinin işine yaramayacağı uyarısında bulunuyorlardı.  Ancak Defne da bir öğretmen olarak elinden geleni yapıp derslerinde bir şeyler öğretmeye çalışıyordu çoğu çiftçi olan Erbaalı öğrencilerine. Haftada otuz altı saat boyunca, sesi çıkmaz oluncaya kadar. Bitap düşene dek.
O sabah Defne’nin ilk iki saatlik dersi yola bakan sınıflardan birindeydi.  Defne, sınıfa girdiğinde birkaç öğrenci sobanın başında, sobayı tutuşturmaya çalışıyordu. Soba hafiften tütüyor gibiydi. Sobadan çıkan duman bir anda arttı. Tüm sınıfı duman kapladı. Göz gözü görmez oldu. Öğrencilerin çoğu daha ilk dumanla ağızlarını burunlarını kapatarak sınıftan çıkmıştı, kalanlar da öksürerek, kollarıyla yüzlerini kapatarak kaçışmaya başladı. Defne, kızgın öğrencilerin sobanın borusunu tıkadığını anlamakta gecikmedi. Okulun koridorunu da kaplayan dumanı görüp gelen müdür muavinine sobayı İngilizce dersi yapmak istemeyen öğrencilerinin bilerek tıkadığını ve tüttürdüğünü söylemedi. Defne’nin sınıfı şikayet etmemesi karşısında sobayı tüttürmek fikrini olgunlaştıran bıçkın kafadarlar çok utandı. Defne da bunu istiyordu zaten. Onlara hatalarını onların yöntemiyle anlatmayıp, onları  utandırarak göstermek istiyordu Defne. Kavgayla, hakaretle, cezayla değil. Müdür muavini, “sobanın borusunun özellikle tıkanmış olduğunu, Defne’nin şikayetçi olup olmadığını” defalarca sorup üstelemesine rağmen Defne şikayetçi olmayıp bir de “sobanın borusunun yanlışlıkla tıkanmış olduğunu düşündüğünü” söyleyince bir daha soba hiç tütmedi, arka sırada oturan kafadarlar bir daha derse hiç itiraz etmedi. Sessizce oturdular sıralarında. Dersi dinlemeyip, pencereden  yoldan gelip geçenleri seyretseler de.
Bayram tatilinde Ankara’ya gitti Defne. Oradan da ailesi ile Side’ye gidecekti. Havalar gayet güzel olduğu için ailesi bir değişiklik olsun, Defne neşelensin istemiş ve tatil için yer ayırtmıştı.  Kendindeki değişimi en çok Side’de fark etti Defne. Orada bayram tatilini geçiren, gülüşen, eğlenen, kulağı küpeli, sırt çantalı, saçları atkuyruğu olan delikanlılara, cıvıl cıvıl kızlara  baktı. Ankara’da da hep görürdü böyle gençleri; oysa Erbaa’da bambaşka gençler görmüştü. Gepegenç lise öğrencisiyken iki çocuk sahibi olmuş babaları, çiftçi olacağı için İngilizce öğrenmek istemeyen delikanlıları, nişanlı kızları, okula gelmeden önce anne babası tarafından öpülerek okula gönderilen değil de karısına, çocuğuna el sallayan evli barklı öğrencileri görmüştü. Yedi saatlik bir yol mesafesi  uzaklaşmıştı Ankara’dan ve yedi saat sonra Defne, fersah fersah farklı dünyalar tanımıştı Erbaa’da. 
Side sahilinde gençlerin bota binip açılışlarına, kumda voleybol oynayışlarına, akşam diskoya gitmek için plan yapışlarına bakarken derinden buruldu Defne. Daha iki gün önce aralarında olduğu Erbaalı gençlerden ne kadar farklıydı buradakiler. Aynı ülkenin çocuklarıydılar; ama aynı değillerdi.
Side’deki gençler, yaz tatilinde de buraya gelmek planları yaparken Erbaa’daki öğrencilerinin çoğu yazın köylerinde, tarlalarında, harmanda saman tozu içinde olacaktı. Kaldıracakları hasatla düğünü yapılacaklar vardı içlerinde. Onlar da gençti, Side’de tatil yapanlar da. Birbirinden ayrı, birbirini hiç bilmeyen, benzemeyen  gençler. Defne, Erbaa’yı, Erbaalılar’ı tanıdığına bir kez daha sevindi Side’de. Oraları da o hayatları da gördüğüne çok sevindi.  Hiç haberi olmadan yaşamayacaktı bundan böyle Ankara dışındaki hayatlardan. Hani şehirlerde masa başında oturup, köylüler üzerine ahkam kesenlere kızardı ya hep köylüler, şimdi onların arasında yaşamış biri olarak köylülere, taşralılara yürekten hak veriyordu. Onların arasına girmeden onlardan bahsetmek olmazdı.
Çorum’dan sonra yollar bozulup toza dumana bulanmaya başlayınca Side’deki tatilin de yardımıyla unuttuğu hayatına geri döndüğünü hatırladı Defne. Erbaa’ya dönerken yanında Ankara’nın gece manzaralarına ait kartpostallar getiriyordu bu kez. Daha önceki gidiş gelişlerinde getirdiği kartpostalların tamamı gündüz gözüyle Ankara manzaralarından oluşuyordu. Ulus’taki Atatürk heykeli, Eski Meclis, Kuğulu Park, Cinnah Caddesi, Ankara Kalesi, Ankara’nın genel görüntüleri, taştan yapılmış eski Kızılay binasının olduğu Kızılay Meydanı, Gençlik Parkı gibi manzaralardan oluşan onlarca kartpostal, Defne’nin Erbaa’daki odasının beyaza boyalı toprak duvarlarını kalınca bir şerit gibi çevreleyen kalasın üzerinde dizili dururdu.  Artık Ankara’nın ışıklı gece manzaralarını gösteren kartpostallar da vardı  duvarda.
İlk yarıyı bitirmişler sömestr tatiline girmişlerdi. Ankara’daydı Defne sömestrde. Odasından çıkmak istemiyordu hiç. Ellerini banyoda yıkamaktan bu kadar mutlu olacağını daha önce biri söylese gülerdi; ama şimdi ellerini banyodaki lavaboda yıkamanın ne büyük bir şans olduğunu iyi biliyordu. Ancak Ankara caddelerinde karşıdan karşıya geçmeye korkar olmuştu Defne. Ankara gözüne çok büyük ve kalabalık gözükmüş, arabayla dolu yolları geçmek ödünü koparır olmuştu. Erbaa’da bir günde tek tük arabanın geçtiği, trafiğin hiç olmadığı yollarda karşıdan karşıya geçerken unutmuştu arabalar arasında kalarak yol geçmeyi. Yanında biri olmadan karşıdan karşıya geçemiyordu. Ankara’ya tümden döndükten sonra da bir müddet kendi başına geçemedi yolları Defne.
Okul açılmış, ikinci yarı başlamıştı. Öğrencilerinin bir kısmını bıraktığı gibi bulmadı Defne. Bir iki kız evlenmiş ve okulu bırakmıştı. Lise birinci sınıftaki komşulardan birinin oğlu okul çıkışı babasının terzi dükkanında çalışır, terzilik öğrenirdi. Çocuk parmağında nişan yüzüğüyle başlamıştı okula bu dönem. Nişanlanmıştı oğlan. Defne görmezden gelmedi öğrencisinin parmağını. Tebrik etti, hayırlı olmasını diledi. Bazı son sınıf öğrencilerini  de daha şimdiden üniversite sınavının heyecanı tutmuştu.
Son sınıflardan birinde çok zayıf, uzun boylu bir öğrencisi vardı. Biraz safça olduğunu düşünüyordu Defne onun. Art niyetsiz olduğu belliydi bu saf çocuğun her halinden,  tavrından. Gerçi tüm öğrenciler gibi onun da Defne’ye “siz” yerine “sen” demesine alışmıştı Defne. Sınıfta yüksek sesle arkadaşlarına seslenmesi, izin almaksızın başına buyruk sınıftan çıkması, dersin ortasında gülerek sınıfa girmesini artık hiç yadırgamıyordu Defne. Bir keresinde Defne sırtı tahtaya dönük yürüyerek dersi anlata anlata yavaşça sınıfın arkasına doğru gitmişti. Geri döndüğünde o öğrencisini tahta başında elinde tebeşirle bir şeyler karalarken görmüştü. Çocuk, eline tebeşir almış, kara tahta başında öğretmencilik oynuyordu. Defne önce ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi bu saf bulduğu çocuğa. Sonra “tahtaya yazmak istediği bir şey olup olmadığını” sordu. Çocuk cevap vermiyor sadece sırıtıyordu. Bir keresinde de Defne yine sınıfta dolaşırken çocuğun gidip kürsüye, öğretmen masasına oturduğunu görmüştü. Yine şaşırmıştı ne diyeceğini. Hem gülmemek için kendini zor tutup hem de şaşkınlıkla,
-Demek üniversite sınavlarında ilk tercihinin neresi olacağına karar verdin.  Öğretmen olmak istiyorsun, demişti Defne.
Çocuk, bir şey demeden sırıtarak arka köşedeki yerine gitmişti.
Haftanın son gününün son saatleriydi ve Defne iyice yorulmuştu otuz altıncı dersinde. Tahtaya yazdığı cümleyi bitirip sınıfa döndüğünde gözü arka köşedeki sıraya takılıp kaldı. Hemen kendini toplayıp gözünü kaçırdı. Yeniden tahtaya döndü. İçinden kıs kıs gülüyordu. Öğrencileri görsün istemiyordu için için güldüğünü.
 Safça çocuk, gri pantolonunun paçalarını dizine kadar sıvamış ve bacaklarını sınıfın koridoruna uzatmıştı. Deli gibi bacaklarını kaşıyordu başını kaldırmadan. Defne cümlesini bitirdi; ama sınıfa dönemiyordu gülmekten. Birkaç cümle daha yazdıktan sonra yüzünü sınıfa döndü Defne. Çocuk hala dizlerine kadar sıvadığı paçalarından açıkta kalan bacaklarını kanatırcasına kaşıyordu. Sanki sınıfta değilmiş de odasındaymış gibi rahattı ve o an kendinden başka hiç kimsenin farkında bile değildi. Daha önceden de alışılmadık tavırları olan bu çocuğun bir art niyeti olmadığını bildiğinden Defne sesini çıkarmadı. Ancak çocuğun bir sorunu olduğuna kesinlikle emin oldu bu son hareketiyle. Defne, dersin bitmesini sabırsızlıkla bekledi. Hademenin koridorda elindeki zili çalarak gezinmesine hiç bu kadar sevinmemişti.
 Bu çocuğu merak eder olmuştu Defne. Yardıma ihtiyacı olup olmadığını öğrenmek istiyordu.  Ev sahibinin torunları da Defne’nin öğrencisiydiler. Akşam ikisi de anneannelerini ziyarete geldi. Büyük oğlan,
-Hocam, bugün çok kızacaksınız sandık; ama hiçbir şey demediniz.
Defne anlamadı ilkin neye kızması gerektiğini.
-Neye kızmalıydım?
-Rasim’in  bacaklarını kaşımasına.
Defne bunu fırsat bilip Rasim hakkında bilgi sahibi olmak istedi.
-Bir rahatsızlığı mı var Rasim’in, bir şeye alerjisi filan mı var?
Çocuklar alerjinin ne demek olduğunu bilmiyorlardı; ama Rasim’in yakınlarda büyük bir badire atlattığını anlatmaya koyuldular.
-Hocam geçen yıla kadar Rasim normaldi. Fişek gibiydi. Futbol oynardık. Gezerdik. Altı ay içinde iki abisi ardı ardına öldü. Hiçbir şey yokken. Hasta filan olmadan. İkisi de sapasağlamken durduk yerde bir anda ölüverdiler. Rasim en küçükleridir. Rasim’in annesi ve babası iki yetişkin ve sağlıklı oğullarının sebepsiz yere arka arkaya ölmelerinden kuşkulanmışlar. Hocaya gitmişler. Hoca onlara büyü yapıldığını söylemiş. En kötü büyüden. Fenalık isteyen biri, bir sabuna üç erkek kardeşin resimlerini çizdirmiş ve toplu iğne batırmışlar resimlerin üzerlerine. Bu sabunu bir mezarlığa gömmüşler. Hangi resmin üzerindeki toplu iğne çürürse, o çocuk ölmüş. Hocanın tarifiyle gömüldüğü yeri bulup sabunu çıkarmışlar. Rasim’in resminin üzerindeki iğne yarı yarıya çürümüş. İşte o yüzden Rasim kurtuldu; ama aklının yarısı çürüdü.  Yarım akıllı kaldı.
Defne donakaldı. Büyü yapanlar olduğunu duymayan yoktu. Kitaplarda, filmlerde bolca bahsedilirdi büyülerden hatta tarihte ne denli yeri olduğunu hep okumuşlardı tarih kitaplarında; ama  büyünün kitap ve filmlerde kaldığını düşünürdü hep Defne. İlk kez bu kadar yakından, inanarak anlatanlardan dinlemek onu çok etkilemişti. İrkildi. Korktu.
Ayağı kötü aksayan bir öğrencinin sıkı bir kopyacı olduğunu okuldaki tüm öğretmenler biliyordu. Kopya çekerken sayısız kere yakalanmıştı bu öğrenci. Defne, ilkin çok efendi bulmuştu bu öğrencisini; ancak kısa zamanda anlamıştı konuştuğuyla yaptığı bir değildi bu yaşı hayli büyük öğrencinin. Ailesinin hali vakti hiç yerinde olmasa da adı Metin olan öğrenci çok para harcar, istediği gibi yer içer eğlenirdi okuldan çıktıktan sonra. Ailesinden hiç destek almayan, babası fakir bir çiftçi olan Metin’in bol para harcamasına herkes çok şaşıyordu.
Defne dersten çıkmış, bir başka sınıfın dersine girmek üzere öğretmenler odasında çay içerek teneffüsün bitmesini bekliyordu. Hademe yanına geldi ve dersten sonra öğle tatilinde müdür yardımcısının kendisini görmek istediğini söyledi. Defne bir anlam veremedi önce, acaba asaletinin onaylanması için hazırladığı belgelerde bir noksan ya da hata mı bulunduğunu düşünüp, tedirgin oldu.
Dersten sonra doğruca müdür yardımcısının yanına gitti. Son dersten önce derse girdiği sınıfta okuyan kopyacı öğrenci Metin, müdür muavininin odasında bir köşeye sinmiş, yüzü kıpkırmızı halde müdür muavinine yalvarıyordu. Müdür muavininin yüzü karmakarışık görünüyordu. Alı al moru mor olmuştu. Hiddetle bakıyordu yaşı lise son öğrencine göre hayli büyük olan oğlana. Defne’nin odaya girmek üzere olduğunu fark etmedi bile öfkesinden. Defne kapıya daha hızlı vurdu. Adamcağız  Defne’yi görünce ayağa kalkıp ona doğru ilelerdi.
-Buyrun hocanım, dedi.
Defne odaya girdikten sonra kapıyı hemen kapadı  müdür muavini.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu Defne. Muhtemelen yine kopya çekerken yakalanmış olmalıydı Metin; ama bugün sınav yapmamıştı ki neden kendisini çağırmıştı müdür muavini anlayamadı.
Kıpkırmızı yüzünden, gözünden alevler fışkırarak konuşmaya başladı müdür muavini. Oğlanın sınıfı son ders sınavdaydı ve sınav yapan öğretmen, Metin’in kopya çekme alışkanlığını iyi bildiğinden ceplerini karıştıran oğlandan ceplerini boşaltmasını istemişti. Metin boşaltmayınca üstelemiş öğretmen. Metin, elini cebine sokmuş ve “hiçbir şey yok” diyerek boş avucunu öğretmene göstermiş. Öğretmen, Metin’den cebinin astarını dışarı çıkarmasını isteyince de kopyalar teker teker dökülmüş.  Öğretmen, katlanmış kağıtların kopya olduğundan emin olmak için onları Metin’e açtırmış. Kağıtların hepsi kopyaymış; ancak Metin daha büyükçe bir kağıdı açmak istememiş. Hatta ağlayarak öğretmene yalvarmaya başlamış Metin, katlı kağıdı açmamak için.
Öğretmen, Metin’in kağıdı ısrarla açmamasından kuşkulanmış. Bir öğrenci açılıp gösterilemeyecek kadar gizli ne taşıyabilirdi ki cebinde? Öğretmenin aklına en kötü olasılıklar gelmiş. “Zehirleniyor mu acaba bu çocuklar” diye korkup, kağıdı aldığı gibi açıp okumuş. Daha ilk satırları okurken öğretmenin yüzü allak bullak olmuş. Kağıdı alarak sınıftan çıkmış ve müdür yardımcısından izin isteyerek son sınıflarda okuyan oldukça güzel bir kızı yanına çağırtmış.
 Kız, çekinerek gelmiş müdür muavinin odasına. Dersin ortasında sınıftan çağrılmasına sebep olacak ne olmuş olabilirdi ki? Kopyacı öğrencinin cebinden çıkan kağıdı kızın önüne koyup okumasını istemiş öğretmen. Kız, titreyen elleriyle almış kağıt parçasını. Açıp, daha ilk satırları okurken ağlamaya başlamış. Kızı hemen oturtmuşlar bir sandalye çekip. Kızcağız “bu mektupla hiçbir ilişkisi olmadığını, mektubu ilk kez gördüğünü” söylemeye çalışıyormuş boğazına düğümlenen kelimelerle. Hıçkırmaktan konuşamıyor, anlatmak istediklerini anlatamıyormuş katıla katıla ağlamaktan.
Kızdan sonra bir başka sınıftan okulun parlak erkek öğrencilerinden birini çağırmışlar. Okuldaki eli yüzü düzgün, saçlarını her teneffüste tarayan, kendine özen gösteren oğlanlardan birini. Öğretmen, Metin’in cebinden çıkan kağıdı bu kez eli yüzü düzgün oğlan İhsan’ın önüne koyup okumasını istemiş. İhsan, kızarıp bozararak okumuş kağıdı. Öğretmen,
-Haydi şimdi anlat bana olanı biteni, demiş.
Kopyacı Metin, teneffüslerde okulun güzel kızlarından Feride’ye baktığını görünce İhsan’ın yanına gelmiş ve “kızın da onda gönlü olduğunu” söylemiş İhsan’a. “Eğer kıza haber uçurtmak istiyorsa, bir mektup yazıp kendisine vermesi halinde hiç kimselere göstermeden mektubu kıza ileteceğini” söylemiş. İhsan da sevinerek hemen bir mektup yazmış kıza. O günden sonra sürekli mektuplar gidip geliyormuş aralarında. Bir kez bile Feride ve İhsan ne yüz yüze görüşmüşler ne de konuşmuşlar hatta teneffüslerde İhsan, Feride’nin sınıfının önünde dolanır, Feride’ye bakarmış gizli gizli; ama Feride sanki İhsan hiç oralarda değilmiş gibi, sanki onca mektubu kendisi yazmamış gibi davranırmış.
Defne,  olan biteni hala anlamamıştı. Müdür muavininin odasına girdiğinden beri çok ciddi bir yüz ifadesi olan öğretmen, müdür muavininin yanına gidip alçak sesle bir şeyler fısıldadı.
-Şimdi tüm numaralarını anlat bakalım, dedi müdür muavini, kopyacı Metin’e.
Metin, ıkınıp sıkılıyor, kendisinin hiçbir şey bilmediğini söyleyip yalvarıyordu. “O kağıdı okulun koridorunda bulup cebine attığını, içinde de ne yazdığını bilmediğini” tekrarlıyordu sindiği köşeden. Müdür muavini, Metin’in yalvarmalarına devam edeceğini anlayınca;

-Erkek öğrencilerin hoşlandığını sezdiğin kızlarla haberleşmelerini sağlamak için mektuplaşmalarına yardımcı olmak teklifiyle onlara gittiğini biliyoruz. Erkek öğrencilerden aldığın mektuplara onların hoşlandıkları kızların ağızlarından cevaplar yazarak ne kadar paralarını alıyordun arkadaşlarının, diye sorunca Metin, sindiği köşeden fırlayarak kapıya hamletti. Kaçmasına ses çıkarmadı müdür muavini de öğretmen de.
Teneffüste okulun erkek öğrencilerinin hareketlerini gözleyen Metin, hali vakti yerinde ailelerin oğullarının bir kıza baktığını gördüğünde hemen yanlarına gidiyor ve “kızın da ondan hoşlandığını, mektuplaşmalarını sağlayabileceğini” söylüyormuş. Oğlan, hemen mektup yazıp Metin’e veriyor, kopyacı Metin de belli bir para karşılığında bu mektupları güya kızlara ulaştırıyormuş. Metin, oğlanlardan aldığı mektupları ya yırtıyor ya yakıyor sonra da kızların ağzından oğlanlara cevap yazıyormuş. Güya kızların yazdığı mektupları yine para karşılığı o kızlardan hoşlanan erkek öğrencilere veriyormuş. Erkek öğrenciler kızlarla görüşmek isteyince de “kızın abisinin, kardeşinin, kuzeninin, komşusunun aynı okulda okuduğunu ve kızın birlikte görülmekten çekindiğini” söylüyormuş. Hiçbir şeyden haberi olmayan kızların kendilerini sevdiğini sanan delikanlılar da ha bire mektup yazıp Metin’e veriyor ve kızlardan gelecek cevapları bekliyorlarmış. Her mektup için ayrı ayrı para ödüyorlarmış oğlanlar Metin’e. Defne da Metin’in sınıfının sorumlu öğretmeni olduğundan olaya tanık olması için müdür muavininin odasına çağrılmış meğer.
Defne, duydukları karşısında hayrete düştü. Gencecik çocukların bu yaşlarda başlarında kavak yelleri eserken okuldan birilerine sevdalanmaları normaldi de Metin gibi birinin çıkıp da bu gençlik sevdalarını kendisi için kazanç kapısı yapacağı kimin aklına gelirdi. 
 Defne, müdür muavininin odasından çıkarken altüst olmuştu. Biraz önce tanık olduğu olay karşısında ne yapılabileceğini bilmiyordu. Mutaassıp ailelerin kızlarının hiç haberi olmadan onların ağzından onlardan hoşlanan lise öğrencisi oğlanlara mektup yazan ve bundan da para kazanan öğrenci hakkında kızlardan birisinin ailesi sorumlu öğretmen olarak kendisine gelse ve olayı sorsa ne diyecekti? Ne anlatacaktı? Sussa bir türlüydü konuşsa bir türlü. Kızların aileleri böyle bir olaya asla tahammül gösteremezlerdi, bunu çok iyi biliyordu Defne.  
 Ankara’yı çok özlediğini düşündü Defne. Burayı çok sevmişti; ama insanlar ne yapacaklarını en iyi bildikleri yerde daha mutlu olabilirlerdi. Defne, burada ne yapacağını bilemiyordu hiç. Kapana kısılmış gibi hissediyordu artık kendini. Yalnız hissediyordu. Ona “garip” dediklerinde içleniyordu. Garip olmayı, garipsiyordu Defne, gurbet ellerde. Buraya gelirken bu kadar ağlayacağını hiç düşünmemişti.
Hıdrellez sıralarıydı. Bahar iyice canlandırmıştı ortalığı. Arka bahçedeki ağaçlar çiçeğe durmuştu. Defne, okuldan çıkıp eve yöneldi öğle tatilinde. Bir kitap alacaktı odasından.
Zahiye Hanım, gelini ve kızı bir koca sepet dolusu artık kumaş parçasının etrafına üşüşmüşler, her biri elinde bir makas, ufacık gömlekler, yelekler, donlar kesiyorlardı. O kadar ufaktı ki kestikleri giysiler, küçücük oyuncak bebekler için kesildiğini düşündü Defne.
-Kolay gelsin, ne için bunlar, diye sordu merakla.
-Fare yavruları için.
-Fare yavruları için mi?
-Evet.
-Fare yavruları giysi giymez ki, dedikten sonra  kendini tutamayıp güldü Defne.
Zahiye Hanım birden ciddileşti. Kaşlarını çattı.
-Sakın bir daha böyle konuşma. Sıçancık Günü geliyor. O gün her kıyıya köşeye, fare deliğine fare yavruları için kestiğimiz bu giysileri koyarız. Farelerin gönlünü yapmak, onları küstürmemek için. Sakın gülme bir daha. Onları kızdırmaya gelmez. Sonra, deyip  ağzını kapadı Zahiye Hanım. Sustu, devam etmedi.
-Sonra ne olur ki?
Zahiye Hanım, sanki Defne’yi hiç duymamış gibi elindeki kırpık kumaşlardan minicik yelekler kesmeye koyuldu. Densizce olan gelini hemen atıldı.
-Sonra kızdıkları insanlar uykudayken onların kulaklarını, burunlarını kemirirler. Bir üfler bir ısırırlarmış. O yüzden hiç acı duymazmış kulağı, burnu kemirilenler. Bir kadına çok kızmışlardı da burnunu kemirmişlerdi, kadın burunsuz kaldı, der demez Defne ürperdi.
-Güle güle kullansın o zaman fare yavruları yeni giysilerini, deyip odasından kitabı alarak hızla okula döndü.
 Sıçancık Günü’nde adet olduğu üzere ne yemek yaptılar ne temizlik. Bir gün önceden tüm bu işleri yapmış olarak Sıçancık Günü fare yuvalarının ağzına, oyuklara, deliklere bolca fare yavrusu giysisi bırakıp, Sıçancık Günü’nü gülüp, gezip, eğlenerek geçirdiler.
 Sene sonu yaklaşmıştı. Defne, asaletinin onaylanması için kağıtlara el yazısıyla yazıp hazırladığı kutular dolusu kanun, yönetmelik, tüzükleri çoktan okul müdürüne teslim etmişti. Şimdi hazırladıklarının incelenip onaylanarak asaletinin tasdik edilmesini bekliyordu.
 Okul kapanmadan önce bir gece düzenlenecekti. Defne, geceye ev sahibesinin yetişkin kız torunları ve onların bir akrabasının kızlarıyla gidecekti.
 Öğrenciler, güzel ve ellerinden geldiğince eğlenceli bir gece düzenlemişlerdi. Bazıları o sıralar moda olan şarkıların sözlerini derslere ve öğretmenlere göre uyarlamıştı. Bu şarkılardan biri “Ölürsem kabrime gelme istemem “şarkısı idi. Erbaa’nın en hayta, yaşıtlarına göre daha eli yüzü düzgün, tarlada çalışmayan, ailesi varlıklı ve İstanbul’a gidip gelen, oradan da giyinen, bin bir numaralı lise son sınıf öğrencisi Fethi söylüyordu bu şarkıyı. İlk dizeleri okuduktan sonra aniden dönüp Defne ve yanındakilerin oturduğu masaya yönelip, Defne’nin önünde dizlerini bükerek çömeldi Fethi. Şarkısının İngilizce öğretmenine uyarlanmış olan dizeleri şöyleydi:
-“İnim inim inlesem de İngilizce’den geçmek istemem”.
Koca salon bu temenniye katıla katıla güldü. Defne de. Bin bir numaralı öğrenci Fethi, sonra diğer öğretmenlerin masalarına yöneldi ve onlar için dizeler okumaya devam etti.
 Öğretmen olmak, atanmış olmakla başlıyor, yemin töreniyle taçlanıyordu. Sene sonunda yemin töreni olacak, Defne de yeminini edecekti. Erbaa’da yaşadığı heyecan dolu nadir günlerdendi yemin töreninin yapılacağı gün. Defne gibi iki öğretmen daha vardı ant içecek. Törenin yapılacağı salona gidince emekli olan öğretmenlere de plaket ve teşekkür belgelerinin verileceğini öğrendi Defne. Önce emekli olan öğretmenler plaketlerini aldı. Emekli olan öğretmenlerden biri zarif bir hanımdı. Lisedeki tören vesilesiyle Defne’nin burada ilk kez karşılaştığı Erbaa Ortaokulu’na yakınlarda tayin olmuş bu zarif hanım, Defne’nin çok iyi tanıdığı bir hoca hanımdı.
Defne, yemin töreninde andını içerken nihayet o anın geldiğine inanamıyordu. İşte sonunda yemin törenindeydi ve ant içiyordu. Artık öğretmenlik hakkına kavuşmuş, yemin etmiş bir öğretmendi. Yemin töreninin ardından emekli olan öğretmenler ve ant içen yeni öğretmenler bir araya gelerek törene katılanları selamladılar. Defne, az önce plaket alan ve çok yakından bildiği emekli öğretmenin yanına gitti.
-Merhaba hocam,
Elinde plaketini tutan zarif emekli öğretmen Defne’ye baktı.
-Aaaaaa. Ankara’dan, Kocatepe Mimar Kemal Lisesi’nden değil mi?
Emekli öğretmen hanım, Defne’nin okuduğu Ankara’daki Kocatepe Mimar Kemal Lisesi’nde matematik öğretmeniydi. Defne’nin matematik derslerine hiç girmemişti Rüçhan öğretmen; ama Defne, lisesinin öğretmenini elbette çok iyi tanıyordu, Rüçhan hanım da okul formasından çıkmış, liseden mezun olalı epeyce olmuş Defne’yi Erbaa’da öğretmen olarak görmekten dolayı hem şaşkın hem de mutlu halde Defne’ye sarıldı. Yeni öğretmen Defne ile artık emekli bir öğretmen olan Defne’nin Ankara’daki lisesinin öğretmenlerinden Rüçhan hanım, o gün sanki birbirlerine nazire yaparcasına,  sanki bir devir teslim törenindeymişçesine biri öğretmenliğin başında yemin eden bir yeni öğretmen diğeri onca senelik öğretmenlikten sonra emekli olmuş  bir öğretmen olarak birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar.
Rüçhan öğretmenin inşaat mühendisi kocası, topraklarından birinci sınıf tuğla ve kiremit elde edilen Erbaa’da bir kiremit fabrikası kurmuş ve artık memlekete dönmüşlerdi. Defne de memlekete dönüyordu bu yemin töreninin ardından. Rüçhan öğretmen onca yıl boyunca öğretmenlik yaptığı Ankara’dan  memleketi Erbaa’ya geri dönmüştü; Defne da birkaç güne kadar Ankara’ya dönüyordu öğretmenlikten ayrılarak. Rüçhan öğretmen bunu öğrenince şaşırmadı. Sadece “buranın şartlarında Defne’nin çok zorlanmış olduğunu tahmin ettiğini ve baştan dönmeyip seneyi tamamladığı, lise son sınıfların üniversite sınavlarına girme haklarının yitmesine engel olduğu için kendisine teşekkür ettiğini” söyledi. Defne ve Rüçhan öğretmen bir kez daha sarıldılar. Bu seferki sarılış, artık yeniden Ankara’da yaşayacak Defne’nin buralardan Ankara’ya gitmeden önceki sarılışıydı, artık Erbaa’da yaşayacak Ankara’daki öğretmenine.
 Okul kapanır kapanmaz Defne istifa etti.
 Ankara’ya dönmek üzere garajdaydı kocaman iki hurcu ve iki bavuluyla. Portatif masasını, sandalyesini ve daha birçok eşyasını bırakmıştı isteyenlere. Otobüsün muavini, bagaja yolcuların eşyalarını yüklüyordu. Defne’yi Ankara’dan getiren aynı muavindi adam. Bu kez aceleyle yüklemedi Defne’nin eşyalarını. Hayli de söylendi “ne kadar çok yük varmış, bunlar da buradan ta oralara gider miymiş, bıraksaymış ya, ne kadar da ağırmış bunca bagaj, otobüste yer kalmamış Defne’nin bavullarından, hurçlarından” diye.
 
*****
Ankara’ya geldikten bir yıl sonra Defne yeni bir işe başlamıştı. Ankara’daydı işi. Asıl görevinin yanında kuruluşun çalışanlarına İngilizce öğrenmeleri için açılan kurslarda eğitimcilik de yapıyordu. Kocaman bir dil laboratuarı vardı  burada.  Her türlü imkanı olan bu iş yerinde her derse girişinde aklından Erbaa’daki o topraktan yapılmış, sobalı, yerdeki ahşap döşemelerden düşen budaklara topuklarının girerek düşme tehlikesi atlattığı lise gözlerinin önüne gelirdi. İçi sızlardı orayı düşününce. Oranın yola, telefona, yeni ve modern bir liseye sahip olmasını ne kadar istiyordu Defne.

*****
Yemin ettiği gün emekli olup plaketini alan Ankara’daki lise öğretmeni ile yaşadığı anı hatırladı bir an Defne, Aliş ona teşekkür ederken. Sanki o ana benzer bir anın içindeydi şimdi. Her türlü şarta rağmen bir yıl dayanıp hem lise son sınıf öğrencilerinin İngilizce dersleri o öğrenim yılında tümden boş geçmediğinden üniversite sınavına girebildikleri  için hem de öğretmenlik yemini ettiği için çok memnundu. Oradan kopup gelmişti; ama kursunda yetiştirdiği bir öğrencisi, Aliş,  İngilizce öğretmeni olmuş ve Tokat’a atanmıştı. Çok mutluydu Defne. Yerine, elleriyle yetiştirip göndermişti birini işte.  
 
*****

Defne, bir kart aldı eski kursiyeri, yeni öğretmen Aliş’ten. Aliş, Erbaa Lisesi’ne tayin edilmişti. Erbaa’nın biraz kenarına yeni, büyük ve modern bir lise yapılmış, Aliş de orada göreve başlamıştı. Lisenin yanına yapılan öğretmen lojmanlarında kalıyordu Aliş, kendisi gibi bekar olan, o da yeni atanmış bir öğretmen arkadaşıyla. Erbaa yollarına asfalt dökülmüştü ve inek sürüsünün sabah akşam geçtiği güzergah değiştirilmişti. Manyetolu telefonlar kalkmıştı. Son yıllarda tüm Türkiye’yi kaplayan dijital sistem nedeniyle artık Erbaa’da da telefon görüşmeleri normal şekilde anında yapılabiliyordu. Aliş, Erbaa’yı ve Erbaalılar’ı çok sevmişti.
Defne, eski kursiyeri,  yeni öğretmen Aliş’nin kartını, Erbaa’daki odasının duvarında duran onlarca Ankara kartpostalını sakladığı üzeri resimli, tenekeden eski şeker kutusunun içine koyarak saklamak üzere kutuyu yerinden aldı.
O kartların hepsinin bir ucu Erbaa bir ucu Ankara’ydı. Defne, çok sevmişti Erbaa’yı ve Erbaalılar’ı. Öğretirken öğrenmiş, İngilizce öğretmeni olarak gittiği bu kasabada gerçek hayatın öğrencisi olmuştu. Öğretmişti de öğrenmişti de orada. Orada yaşadığı tek bir yıl, büyük kentlerde onlarca yılda öğrenilemeyecek neler neler belletmişti Defne’ye. Öğretmen olmak düşünün peşinden gittiği ve rüya görmüşçesine yaşadığı bir yılın ardından Erbaa, onun için geride kalmış olsa da izi hep içinde kalacaktı.
Kutunun kapağını açarken öğretmenlerin mum gibi yana yana karanlıkları aydınlattıkları, aydınlatırken de eridikleri benzetmesi geldi aklına. Bir de Aliş geldi. O eriyen mumun külünden doğan Anka. Defne, yeni öğretmen Aliş’in kartını gülümseyerek bıraktı kutuya.
Defne, kursiyeri Aliş’in kartını kutuya koyarken Frank Sinatra’nın bir şarkısı çalıyordu teypte. I did it my way.
(Her hakkı saklıdır)
 AYY ya da Acemi Demirci,13 Eylül 2012 Perşembe, Ankara, 1
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci