31 Aralık 2014 Çarşamba

Samatya’dan Edirnekapı’ya, Tarsus’tan Ankara’ya bir çocukluk arkadaşlığı

Rahmetli kayınpederim Eski Türk Edebiyatı doçenti Mehmet Sedit YÜKSEL’e ve kendisinin Edirnekapı’dan çocukluk ve üniversiteden arkadaşı, Tarsus Amerikan Koleji emekli edebiyat öğretmenlerinden Haydar GÖFER’e ithaftır.
Ortada oturan fesli, öyküdeki adıyla Meriç'in dedesi İsmail Hadzic'in
babası oluyormuş.


Bosna’dan  İstanbul’a göç eden Meriç’in dedesi İsmail, Edirnekapı’ya yerleştiğinden beri aile Edirnekapılı idi. Orada doğup büyümüştü Mehmet Sedit de. Edirnekapılılar’ın çoğunu tanıdığı gibi komşu mahallelerden de çok arkadaşı vardı. Edirnekapı’ya komşu mahalle Samatya’da oturan Trabzonlu Haydar, bunlardan biri hatta yaşamı boyunca görüştüğü en sevdiği arkadaşlarından biri  oldu.

Haydar GÖFER ve ailesi
Haydar çok neşeliydi. Hayatın iyi yanlarının görür, onun oturduğu masa, bulunduğu ortam kahkahalarla inlerdi. Çok sevilen biriydi Haydar Göfer, çocukluğundan beri.

Edirnekapılı Mehmet Sedit ile Samatyalı Haydar’ın mahalle arkadaşlıkları İstanbul Üniversitesi’nde de sürdü. Muhtemelen iki arkadaş Vefa Lisesi’nden de okul arkadaşıydılar. Haydar, Mehmet Sedit’ten dört yaş büyüktü.
İstanbul Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Bölümü mezunu Mehmet Sedit, bir müddet TED Ankara Koleji’nde edebiyat  öğretmenliği yaptıktan sonra Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Üniversitesi’nde asistan olmuştu. Akademik çalışmalar için önce Fransa’ya gitmiş ardından İngiltere’de iki yıl kalmıştı. İngiltere’den gelirken aile pozlarını çekmek için aldığı çok sevdiği fotoğraf makinesini yedi yaşındaki oğlu Meriç’in aslında kendisinden daha çok sevdiğini henüz bilmiyordu.

Bosna'dan bayram kartı
Meriç, babası İngiltere’den bir fotoğraf makinesi getirdiğinden beri yalnız kaldığında gizli gizli fotoğrafçılık oynuyordu. Babası fotoğraf makinesini kullanırken nereye basıyor da makine  açılıyor, nasıl kapanıyor iyice belledikten sonradır, annesi mutfakta şarkı söyleyerek iş yaparken Meriç fotoğraf çekmeye doyamıyordu. Tek sorun gizli gizli fotoğrafçılık oynadığından poz verecek kimse olmamasıydı. Ama Meriç bunun da çaresini bulmuştu bin dokuz yüz atmış iki senesinde. Hem de hiç zorlanmadan. Poz veren de çeken de kendisiydi. Makineyi ayarlayıp iki kolunu baş hizasına kadar uzatıp  kendi resmini çekiyordu. Tabii çıkan poz hayli yarım yamalak olsa da Meriç şimdilik böyle fotoğraf çekinebiliyordu. Makinedeki film rulosu bitince de üşenmeden yine babası rulo değiştirirken ne gördüyse onu yapıyordu. Şimdiden babasının yedek film rulolarını neredeyse yarıya indirmişti.

Meriç, fotoğraf makinesini, Alasya marka oyuncak teneke arabasından daha çok sevdiğinden onu her kullandıktan sonra nefesiyle iyice hohlayarak buğulandırıp üzerindeki gömleği ile siliyor sonra da kabına koyup yerine kaldırıyordu.

Meriç, kendi kendinin resmini çeken ilk kişiydi belki de. Daha sonra 2014 yılında bunun “selfie” diye adlandırılan bir akın olabileceğini o zamanlar akıl edemeyecek kadar küçüktü hatta kendi kendinin resmini çekerken büyüdüğünde tanık olacağı bir moda yaratacağını hiç aklına getirmemişti.

O hafta sonu Tarsus’tan  misafirleri vardı. İstanbul’a, babaannesine gittikçe Meriç’in gördüğü ve bugün olacağı gibi de  bazen kalkıp  İstanbul’dan Ankara’ya kendilerine misafirliğe gelen Haydar amcası, karısı Muzaffer hanım ve üç oğlunu bekliyorlardı öğle yemeğine. Akşam da hep beraber Gençlik Parkı’na gideceklerdi. Çocuklar orada istedikleri her oyunun başında dakikalar geçirecekti, buna emindi büyükler.

Öğleye doğru kapı çalındı. Kapı açılır açılmaz Haydar amcanın şen kahkahası duyuldu. Daha kapıdan içeri girmeden Mehmet ve Haydar birbirlerine takılmaya başladılar.
Bosna'dan on sekiz yaşında İstanbul'a göçen hakim İsmail Hadzic, karısı Halime,
 kızları Sacide, Macide ve Cahide ile oğlu Mehmet Sedit YÜKSEL (Hadzic)

Muzaffer hanım ve Jülide kucaklaşıp, öpüştükten sonra Muzaffer hanım Jülide’yi şöyle tepeden tırnağa süzerek “Hiç kilo almamış Jülide’yi hala evlendiği günkü kadar ince ve narin bulduğunu” söyleyip, bunu nasıl başardığını sordu.

Meriç’in annesi Jülide, beş çocuğun önüne oyuncaklar, taze sıktığı meyve suları, elleriyle yaptığı kurabiyelerle dolu  bir kase koyarak onların oyalanmasını istedi. Kendisi de doğruca mutfağa geçip çocukların çok sevdiği köfte ve patates kızartmalarını yapmaya koyuldu.

Bir koca ilengir yani lenger dolusu soyup, doğrayıp kızartmaya hazır hale getirdiği  patatesleri,  iyice kızdığından neredeyse üstünden duman çıkmakta olan koca bakır tavaya  attı. Patateslerin yağa düşünce çıkardığı cızırtıyı Meriç salondan  anında duydu.

Meriç, çok sevdiği oyuncağı Alasya marka teneke arabasını misafir üç oğlanın önüne bıraktığı gibi mutfağın kapısına vardı. Şöyle bir göz attı içeriye. Üstüne meyve desenli bir mutfak önlüğü giymiş annesi harıl harıl çalışıyordu. Patatesler de tavanın içinde henüz çiğ çiğ duruyordu.

Meriç, sessizce çocukların yanına, oyununa döndüyse de aklı patateslerde kalmıştı. Halının üzerine, yere serili  oyun bezinin kenarına iliştiği minderini daha ısıtmadan yeniden kalktı. İşi başından aşkın annesinin kızarmış patatesleri derin bir porselen kaseye aldığını görünce mutfağa daldı. Annesi o sırada çorbayı hazırlamakla meşguldü.

Bosna'daki bir akraba evi.
Meriç, elini kaseye daldırdığı gibi avcuna gelen üç beş patatesi ağzına atıverdi. Yanakları patatesle şişmiş halde mutfak balkonuna çıktı. Avuç dolusu kızarmış patatesi çarçabuk çiğneyip yuttu. Sonra yeniden mutfağa girdi. Annesi onu fark edip “neden geldiğini” sorunca da hiçbir şey demedi, bir güzel tebessüm etti.

Jülide ekmekleri dilimlerken Meriç, ağzını yine patates kızartması ile doldurmuştu. Jülide, marulları ıslattığı tuzlu sudan alıp suyunu süzmek için kevgire koyduğunda Meriç, bir ağız dolusu patates daha  yemekteydi.

Öyküdeki adıyla Meriç, ydie, sekiz yaşlarında.
Jülide, kızarttığı onca patatese rağmen derin porselen kasenin bir türlü dolmamasının nedeninin mutfaktan ayrılmayan oğlu olduğunu bilse de ses etmedi. Yeniden patates soymaya koyuldu kasedekiler misafirlere az gelecek korkusuyla. İkinci bir tava çıkardı. İki tava patates kızarıyordu şimdi ocakta. Jülide’nin işi uzadıkça yemek vakti de uzuyordu uzamasına; ama Allah’tan Jülide, çocukların önlerine meyve suyu ve kurabiye koymuştu. Patates kızartması bittikten sonra Jülide, derin bir nefes çekerek akşamdan hazırladığı ve tüm gece dinlenmiş olan köfte harcını dolaptan aldı. Sıra köftelerin kızarmasına gelmişti.

Mehmet Sedit YÜKSEL
Meriç, köfteye hiç dayanamazdı. Mutfaktan içeriye yayılan köfte kokularını duyar duymaz elindeki kurabiye ve meyve suyunu bırakıp doğruca mutfağa geçti.

Annesi pişirdiği köfteleri ocağın üzerindeki kocaman boş bir porselen kaseye alıyordu. Meriç’in gözü köftelere takıldı kaldı.
-Neden geldin oğlum, bir şey mi soracaktın?
-Su istediler sanki içerden anneciğim, bana öyle geldi, dedi Meriç.
Jülide hemen ellerini yıkayıp dolaptan aldığı Paşabahçe işi kesme kristal bir bardağa, kesme kristal sürahiden su koydu. Sonra su dolu bardağı, üzerinde küçük yuvarlak dantel bir örtü olan kristal bardak tabağına koyup içeri götürdü. Jülide salon kapısından girer girmez bütün çocuklar elindeki suya hücum etti.
Bosna'dan gelir gelmez Anıt Kabir'i ziyaret eden Mustafa  Amudze, karısı Hediye
ve Mehmet Sedit Yüksel'in amca kızı Mevlüda, kocası Zekai, oğulları Aygen ve Anıt


Salonda su veren annesinin yokluğunda mutfaktaki pişmiş köfteleri yemekte olan  Meriç, annesinin ayak seslerini duyunca doğruca terasa çıktı. Annesi bir tepsiye birkaç su bardağı daha koyup içeri gidince de aceleyle üç beş köfte daha yedi. Sonra salona geçip çocuklarla oynadığı yer örtüsünün bir kenarına ilişerek Alasya marka oyuncak arabasını eline aldı.

Mustafa  Amudze, Mehmet Sedit YÜKSEL, karısı Ayhan YÜKSEL, kızı,
Mustafa  Amudze'nin karısı ve artık delikanlı olan öyküdeki adıyla Meriç
Jülide, porselen kasedeki köftelerin azaldığını fark etmedi bile bir yandan salata için havuç rendeler, marulları tuzlu suda iyice ıslatır sonra tuzlu sudan aldığı marulları kevgire koyarak sularını süzdürür ve ılık tuzlu suda ıslanmakta olan pilavlık pirincin kıvamına gelip gelmediğine bakarken.

Son köfteyi de tavadan alan Jülide’nin gözüne köfteler azmış gibi gözüktü. Hemen dolaptan kıyma çıkarıp yeniden harç yoğurdu. Bir kez daha köfte kızartmaya başladı. Böylece pilavın pişmesi sarktı.

En az bir asır önce Bosna'daki akrabalar.
Beş çocuk bir masada olunca masada yer kalmadığından Haydar Bey ile Mehmet Sedit yemeklerini terasta yemek istediler. Aslında çocuklar haylazlık yapıp aşağı sarkacak ve Allah korusun düşecekler diye korkmasalar hep beraber terasta yiyeceklerdi yemeği ya, Muzaffer hanım ve Jülide çocukların başlarında kalarak salonda yemeyi seçtiler. Zaten masaya da ancak sığabildiler. Herkes yemeğe oturduktan sonra mutfaktan gelip oturabildi Jülide. Tüm su bardaklarını gözleriyle yetikledi dolu mu diye. Ekmek  sepetinin kenarları işli etaminden uçları katlanarak kapatılmış küçük örtüsünü açıp baktı yeterince ekmek var mı diye. Tuzluğa, biberliğe şöyle bir göz attı. Nihayet onca yorgunluktan sonra yemeğe oturabilmiş olmanın keyfini çıkarmanın sırasıydı. Nasıl da acıkmıştı. Açlıktan gurlayan karnının sesini hemen yanında oturan Muzaffer hanım bile duydu. Jülide tam kendi tabağına servis yapacaktı ki  Meriç’in boynuna sarıldığını fark etti.
-Annecim bu güzel masanın resmini çekeceğim. Poz verir misin?
Annesi gülerek poz verirken  hepsi de hayli acıkmış olan masadakiler, lokmalarını çiğnerken, sularını yudumlarken ya da peçeteleriyle ağızlarını silerken çıktı resimde.
-Belki bu iyi çıkmamıştır. Bir poz daha çekelim.
Jülide, açlıktan gurlayan karnına rağmen zoraki de olsa oğluna poz verirken bir kez daha gülümsedi.

Öyküdeki adıyla Meriç'in Sacide halasının kızı Çiğdem Abla
ve Bosna'dan akraba Mustafa  Amudze (Amca)
Mutfağa gide gele yediği patates kızartmaları ve köftelerle karnı çoktan doyduğundan yemeğe oturmakta nazlanan Meriç, masaya şöyle bir baktı. Herkes yemek yiyordu. O yüzden  annesiyle kendisinin verdiği pozu çekmesini isteyemedi kimseden. Nasıl olsa kendi kendinin resmini çekmeyi öğrenmişti.

Meriç, makineyi ayarladı, küçük kollarını öne uzatıp annesinden gülümsemesini istedi. Ve resmi çekti. Nedense annesinin pozda iyi gülmediğinden emindi o yüzden bir poz daha çekti.

Arkada eşimin halası Sacide, Mustafa  Amudze (Amca)nın karısı,
 Halime babaanne ve kız kardeşi Zehra. Önde, Kadri enişte ve Mustafa  Amudze.
Poz verme bittiğinde Jülide misafirlerinin önlerindeki çorba kaselerinin boşaldığını gördü. Pilav, köfte ve patates ikramına geçebilirdi öyleyse. İsteyen yaptığı biber dolmalarından ya da yaprak sarmalarından da alabilirdi.

Çocuklarla birlikte  oturdukları masadaki servisi tamamlayınca kocası Mehmet ve memleketi Karadeniz’den fıkralar anlatan Haydar beyin kahkahalar içinde sohbet ederek çorbalarını içip bitirdikleri terasa geçti. Onların boşalan çorba kaselerini toplayıp temiz yemek tabakları getirdikten sonra tabağa pilav, köfte ve patates kızartması koydu. Sonra sarma ve dolma ile dolu kocaman yuvarlak porselen tabağı mutfaktan alıp geldi.

Kenarda Halime babaanne. Önde Çiğdem Abla.
Mustafa Amudze ,karısı ve Sacide hala.
Yeniden salondaki masaya döndüğünde ekmek sepetindeki ekmekler bitmiş, bardakların çoğu boşalmıştı. Ekmek sepetini kaptığı gibi mutfağa gitti. Kestiği yeni dilimlerle döndü. Boşalan bardakları da doldurdu.

Bu arada pilav, köfte ve patatesleri yiyen çocukların bir kısmı neredeyse doyduklarından dolmalarını çatalla dide dide oynarcasına yiyorlardı. Meriç de masanın bir köşesine ilişmiş çatalına geçirdiği bir yaprak sarmasını  zorlana zorlana çiğniyordu.

Jülide, çorbasını koymaya yeltendiğinde çorbanın soğumuş olduğunu görüp ısıtmaya üşendiğinden çorba içmedi. Kalan üç kaşık pilav ile üç köfte ve birkaç patates kızartmasından yemeye başladı. Tam tabağındakiler bitmişti ki dolmalar da yenilmiş sıra meyveye gelmişti.

Jülide, masadan kalkarak çoktan yıkayıp kuruttuğu meyveleri getirdi masaya. Bu arada meyve tabaklarını masaya yerleştirebilmek için masadaki işi bitmiş diğer tabak çanağı kaldırdı.

Öykülerdeki adıyla Meriç, babası Mehmet Sedit YÜKSEL ve kız kardeşi ile.
Meriç, meyve tabağından aldığı bir elmayı annesine vererek kendisi için soymasını istedi. Jülide yemeğini bırakıp elmayı soydu. Bu kez de Meriç elmayı çok buldu. Çeyrek dilim istiyordu sadece. Elmanın geri kalanını yemesi için annesine verdi.

Muzaffer hanım muzip muzip izliyordu Meriç ve Jülide’yi. Jülide ile göz göze geldiklerinde kocaman bir gülüşle gülümsedi ve,
-İçeri girdiğimde sana hiç değişmediğini, hala aynı kiloda kaldığını, bunu nasıl yaptığını sormuştum ya. Cevabı bu sofrada öğrendim. Meriç’in çabalarıylaymış, deyip Meriç’in başını okşarken çok önemli bir şey başardığını düşünen Meriç, mutlu mutlu güldü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2014, 11:34



Paylaş :

29 Aralık 2014 Pazartesi

“Mısırga sürüsü” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

28 Aralık 2014 Pazar




www.acemidemirci.blogspot.com’da bugün görmekten çok memnun kaldığım  yeni bir arkadaşım var;

I love KSK.
 
Hoş geldin I love KSK.

acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

2015 yılı kutlamamın yanında dileklerim de var;


En küçüğünden en büyüğüne tüm ailelerde; yani tek başına ya da kalabalık kendi ailelerimizden www.acemidemirci.blogspot.com ailesine yurdumuz ve dünyaya açtığımız pencerelerden bakınca dışarıda güzellikler, mutluluklar, huzur, erinç, gönenç, sevgi dolu anlar;  içeride de hem dışarıda gördüklerimizden duyduğumuz haz, hem de içerideki kendi mutluluğumuzla mutlu ve sağlıklı  olmak temennilerim ile yeni yılı kutlar, pencerelerimizin güzelliklere açılmasını dilerim.

Sağlıcakla,

28.12.2014


@AcemiDemirci

Paylaş :

Silik Tabelalı Ara Sokaklar

Eğer annenizin evinin güneyi aydınlık, kuzeyi altı ay karanlıkta kalan yerlere nazire edercesine karanlığa gömülmüşse size yapacak tek şey kalır. Bir tamirci bulmak.  Öyle yaptım ben de.


Kızılay’da metrodan indikten sonra  Karanfil Sokak’tan Kavaklıdere’ye doğru yürürken gözlerim elektrikçi tabelası arıyordu. Bu tabelalara yalnızca eskimeye yüz tutmuş mahallelerin sokak aralarında rastlanıyor bugünlerde.

Artık apartmanların iş yerine dönüştüğü Kocatepe’ye geldiğimde sağlı sollu apartmanların altlarındaki tabelalara bakınırken sanki tenis maçı seyreder gibiydim.  Tek bir elektrikçi tabelası göremesem de annemin evinin tam  karşı köşesindeki apartmanın altında silik bir tabela  hatırlıyordum sanki.

Saat ona geliyordu ve o silik tabelalı küçücük dükkanın sahibi, ekmek teknesinin kapısını henüz açmamıştı.

Annemde kahvaltı yaptıktan sonra elektrikçi bulmak üzere çıktım. Silik tabelalı  dükkanın  kepenkleri hala kapalıydı. Hiçbir esnafın tabelasının yeni olmadığı bir alt cadde, hayli zamandır oralarda olan esnaftan yana çok zengindi. Hepsi de eski moda ve güneşte solmuş tabelalı dükkanlardı alt caddedekiler. Epeyce de olmuştu o caddeden geçmeyeli.Ankara’nın en ilk mahalleleri artık eskimeye yüz tutmuştu yavaştan. Hayatın hala altında bakkal, kuru temizlemeci, manav, hırdavatçı, terzi, kundura tamircisi, koltuk döşemecisi, berber dükkanları olan apartmanlarda sürdüğü mahallelerdi bunlar. Doyasıya baktım sokakları mahalle yapan dükkanlara, tabelalara. O alt cadde yorgundu.

Bir kuaförün önünden geçtim.  En erken açılan dükkanlardır onlar. O kadar küçük bir kuaför dükkanıydı  ki yalnızca iki kişilik küçücük bir kanepe vardı içerde. Bir de aynalı iki kuaför koltuğu. Kiracı oldukları dükkandaki kardeşten biri, elden geldiğince küçük masada, biri de dışardaki sektede oturuyordu.

İçe işleyen nemli Kasım ayazında gözlerini umutsuzca dikip bakıyorlar müşteri olmadıklarını daha adım sesinden tanıdıkları önlerinden gelip geçenlere. Kalın camdan kapılı soğuk dükkanlarında siftah yapmayı bekliyorlar besbelli. Küçücük bir elektrik sobası dükkanı ne kadar ısıtırsa o kadar ısınabiliyor iki kardeş. Müşteri de üşümek istemediğinden soğuk dükkana gelmiyor. Yanda bir çorbacı, köfteci. O çorbacıdan bir kase çorba içip ısınmaları için kapılarını açacak müşterilerde gözleri.

Dükkanda bir oğlan var. Pek parlak bir öğrenci değil anlaşılan çocuk. Zanaat öğrensin diye dayılarının dükkanına gelmiş olmalı sabahtan. Öğleden sonra da okuluna gidiyordur. Tüm yaz tatilinde kesilen saçları, kırpıkları fırça ile süpüren  küçük çocuğun en büyük hayalinin bir gün kendi kuaför dükkanını açmak olduğuna eminim.

Fotoğraf makinemin yanımda olmadığına çok hayıflandım ilerdeki bakkalı görünce. Küçücük bakkal dükkanının kapısı çivit maviye boyalı demirden. Kapı önündeki tel askı, şişkin görüntülü mısır gevreği paketleriyle dolu. Girişi, artık iyice matlaşmış kara mozaik.  Gösterişli AVMlerdeki gibi zemin, cafcaflı kocaman kare seramiklerle döşenmemiş. Sabahları bazı evlere iki yüz elli gram beyaz peynir ile iki yüz elli gram zeytin, çocuklara sakız, gazoz, bisküvi, öğleye doğru makarna, küçük kutuda salça, ayçiçeği yağı, tuz, bebek olan evlere süt satarak geçimini sağlayan bakkalların girişi ancak böyle olabiliyor.

Bir elektrikçi tabelası gördüm sonunda. Tabela o kadar eski ki, o dükkan en azından yirmi yıldır hatta belki otuz yıldır orada olmalı. Artık ne öyle tabelalar var ne de tabelaların üzeri öyle harflerle yazılıyor. Şimdiki tabelaların içinde ışık yanınca geceleri bile okunabiliyorlar. Bu eski tabelalar, o apartmanlar ayakta kaldıkça ya da dükkan sahipleri sağ oldukça asılı kalacaklar besbelli. Bakkal amcaların sağlıklarına dua etmek geldi o an içimden.

Elektrikçi dükkanı  kapalı. Hay Allah! Bu sabah açık elektrikçi bulamayacak mıyım? Eğer işe gelmezlerse nasıl para kazanacaklar? Para kazanmak istemediklerini düşünemem bile.

Az ileride bir televizyon tamircisinin tabelası ilişti gözüme. İçeri göz attım hemen. O kadar karanlık ki bir şey seçilmiyor. Kapıyı açtım.

Beş altı adım eninde daracık bir dükkan. Sol taraf,  arkası tüplü eski küçük televizyonların duvar buyunca üst üste dizildiği raflarla,  sağ taraftaki raflar malzemeyle dolu. Dükkanın dibindeki bir masanın başında, eski bir televizyonun içine düşmüş tamirci.

“Açık elektrikçi bakınıyorum, var mı yakınlarda acaba?” diye soruyorum. Televizyon tamircisi başını kaldırıp bana bakıyor, “Yolunuz üzerinde vardı. Geçmiş olmalısınız. Az geride” diyor. “Gördüm, ama kapalıydı. Bu sabah rastladığım tüm elektrikçiler kapalı. Para kazanmak istemiyorlar mı yoksa,” deyip gülüyorum. “Serviste olabilirler” diyor.  Eğer servistelerse elektrikçilerin çırağı, kalfası yok demek ki. Kalfa, çırak tutacak, yanına birini alıp da yetiştirecek parası da yok demek bu. Esnafın hali, çırağı olup olmamasından anlaşılıyor daha.

Televizyon tamircisinin, görmüş geçirmiş olduğu daha baştan belli. Sadece televizyon tamirinden anlamadığı kurduğu cümlelerden, sorduğu sorulardan şıp diye anlaşılıyor. “Siz elektrik işlerine de bakıyor musunuz?” diye soruyorum. Şikayetimi soruyor. Anlatıyorum. Sorunun nerden gelebiliyor olacağını da söylüyorum. “Muhtemelen öyle gözüküyor” diyor kibarca. Sonra bana elektrikçinin yerini anlatıyor.

İlerdeki taksi durağına bitişikmiş elektrikçi. Dört yoldan karşıya geçerken elektrikçi tabelası da  ayan beyan gözüküyor.

Birkaç basamakla inilen dükkanın güneş vuran camından bakınca içerisi boş gibi. Gibi değil boş aslında. Taşınmış mı ne? Yandaki dükkanın tümden camlı, beyaza boyalı demir kapısını açıyorum. Burası bir terzi dükkanı.

Televizyon tamircisininkinden daha geniş bir dükkan terzininki. Eski makinesine eğilmiş paça diken terzi, kapının açıldığını duyunca başını hafifçe kaldırıp bana şöyle bir bakıyor. “Elektrikçi arıyordum” diyorum. Terzi, dudakları arasındaki  toplu iğneleri ağzından düşürmemek için yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz şekilde “Elektrikçinin dört yol ağzındaki taksi durağının öbür yanına taşındığını” söylüyor. Sokağın karşı başında yani. Teşekkür edip kapıyı yine aralık bırakarak sokağın karşısına geçiyorum.

Elektrikçi tabelası gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim. Bu dükkana da dört basamakla iniliyor. Daha yenilerde elden geçmiş basamaklar kaymaz seramiklerle kaplanmış. Işık vurduğundan içerisi rahatça görülebiliyor. Kır saçlı, ellisini geçtiği belli de belki atmışını da geçmiş zayıf adamı görünce seviniyorum. Nihayet dördüncü elektrikçi açık ve elektrikçi de içeride.

Kapıyı açıp giriyorum. Daha yeni tadilattan çıkmış bu dükkan. Derli toplu gözüküyor. Duvarlar mat gri. Kendince desenli seramikle kaplanmış. Geniş değil; ama demin gördüklerimin  iki misli bu dükkan, onların yanında eni konu geniş.

Elektrik ustası, hemen geleceğini söyleyip adresi alıyor. “Hemen mi?” diye soruyorum. “Siz çıkın, ardınızdan gelirim” diyor. Gerçekten de hiç gecikmiyor.

Malzeme çantası niyetine taşıdığı kırmızı beyaz kareli poşetinden çıkardığı tornavidasını eline aldığında, kendi dünyasını yeterince aydınlatamayan bir elektrikçinin hayat mücadelesini öğreniyorum. Oğluyla çalışıyormuş. İğneden ipliğe hesaplamadan hiçbir şey yapamazlarmış. Kıtı kıtına, ucu ucuna geçiniyorlarmış. Para harcamayı bilmezlermiş. Atmışına yaklaşmış. Yorgunmuş. Köşesine çekilmeyi ne kadar istese de sadece hayalmiş bu. Eli tuttukça gözü gördükçe çalışmak zorundaymış. Yoksa ne dükkan dönermiş ne ev geçinirmiş.

Sabah sabah açık bir elektrikçi ararken yan yana küçücük dükkanlarda göz nuruyla, el emeğiyle gün boyu çabalayan  küçük esnafın öyküsü olarak düşüyor sayfama annemin evinin yanmayan ışıkları.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.11.2014, 11:27
@AcemiDemirci














Paylaş :

23 Aralık 2014 Salı

“Samatya’dan Edirnekapı’ya, Tarsus’tan Ankara’ya bir çocukluk arkadaşlığı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


Ailenin tek erkek evladı 1921 doğumlu Mehmet Sedit, babası hakim İsmail Bey, annesi Halime Hanım ve kız kardeşleri Sacide, Macide ve Cahide ile birlikte,  on üç yaşlarında.

Paylaş :

20 Aralık 2014 Cumartesi

Hamza’nın Mızıkası ve Mürver


Çocuklarının hepsi de öğrenci olan beş çocuk babası Yusuf, Ankara’da, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memurdu bin dokuz yüz kırk sekiz yılında. Yusuf’un beş çocuğundan ilk üçü oğlandı. Büyük kızı Mürver ile küçük kızı Lale, ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordu. Lale’ye göre biraz daha safça olan Mürver, bir yıl geç gitmişti okula Lale  ile birlikte gidebilmesi için.

Yusuf’un en küçük oğlu Hamza’nın aklı fikri derslerinde değil mızıka çalmaktaydı Okulda ders dinlemez, evde ders çalışır gibi gözükse de ders kitabının arasına sakladığı resimli çizgi romanlar okurdu aslında. Hamza’nın  elinden kitap hiç düşmediğinden Yusuf da oğlunun ders çalıştığını sanıp mutlu olurdu.

Okul çıkışlarında  oyuncak mağazasında ya da işportada rastlarsa Hamza’nın gözü, vitrindeki ya da tezgahtaki ağız mızıkalarına takılır,  uzun uzun seyrederdi mızıkayı. Pek düşkün olduğu kovboy filmlerinin bazılarında mızıka çalındığını gördükçe mızıkaya hevesi iyiden iyiye artmıştı. Bir mızıkası olsun istiyor başka bir şey istemiyordu şu sıralar Hamza.
Okul çıkışı yine civardaki tek çocuk eşyasıyla oyuncak satan dükkanın önünden geçiyordu Hamza. Adımları yavaşladı. Vitrinin önünde durup uzun uzun baktı üzeri kırmızı boyalı, bir de arı resmi işlenmiş mızıkaya.  Mızıka, sanki kendisini bekler gibiydi. O mızıkayı almayı ne kadar çok istiyordu ama acele etmezse başkası alabilirdi. Çabuk olmalıydı o halde. Adımları hızlandı. Bir an önce eve varmak istiyordu.

Soluk soluğa girdi Mermer Çeşme’nin altındaki evlerine. Birbirine iple bağlanmış kitabıyla defterini fırlatıp attı kapının girişine yakın somyanın üstüne. Doğruca küçük kız kardeşi Lale’nin yanına gitti.

Lale’ye  bir güzel dil döktü. Mızıka almak istediğini ama parası olmadığını anlattı. Para biriktirmeye çalışıyormuş ama o parasını biriktirene kadar mızıka çoktan satılırmış. Para kolayla birikmiyormuş. Hem bazen harçlığını biriktirmeyip harcadığı da oluyormuş. Sonunda baklayı ağzından çıkardı Hamza. “Eğer babamın cebinden mızıka parasını sen alırsan babam seni dövmez, küçüksün diye. Ama ben büyüğüm. Ben alırsam beni döver”. Lale önce babasının cebinden mızıka parası almaya yanaşmadı; ama abisinin çok üzüldüğünü görünce iki gün sonra razı oldu babasından habersizce babasının cebinden para almaya.
 
 Hamza, parayı avucunda görür görmez mızıka satan dükkana koştu. Dükkan sahibinin avcuna bıraktı parayı. Dükkandan mızıka ile çıkarken sevincinden uçuyordu. Daha yolda çalmaya başladı mızıkayı. Nasıl mutluydu mızıkaya üfledikçe.

Hamza her fırsatta mızıka çalıyordu artık. Derken babasının mızıkadan haberi oldu. Olan da oldu o zaman. Yusuf,  nasıl alındığını merak ettiği mızıka elinde çocuklarını  karşısına alıp “Bu boru kimin, bu boru” diye sordu. Hamza, başını yere eğdi.

Yusuf, oğlu Hamza’ya “Mızıkayı nasıl aldığını “sordu. Hamza, “Kardeşi Lale’nin verdiği para ile aldığını” söyledi babasına. Yusuf, bu kez kızı Lale’ye sordu parayı nerden bulduğunu. Çünkü çocuklarının harçlığı asla bir mızıka alamazdı. Çocuk harçlığı yanında mızıka çok pahalıydı.

Lale önce anlatmak istemese de babasının ısrarı üzerine olanı biteni anlattı. Hamza abisi, eğer babalarının cebinden parayı Lale alırsa küçük olduğundan dayak yemekten kurtulacağını; ama kendisi alırsa artık orta okul öğrencisi büyük bir çocuk olduğundan dayak yiyeceğini söylediği için abisi dayak yemesin diye almıştı parayı.

Canı fazlasıyla sıkılmış Yusuf, Mermer Çeşme’nin altındaki zemini tahta kaplamalı, bahçe içindeki eski Ankara evinde bir aşağı bir yukarı dolanmaya başladı. Bastıkça tahtalardan ses çıkıyordu. Tam tahta zeminin alt kattaki bodruma açılan kapağının başında durdu. Kapağı açtı. Kızı Lale’yi yanına çağırdı. Lale, babasının yanına gitti. Yusuf, kızını kucakladığı gibi kışlık odun, kömür koydukları bodruma indirdi. İndirirken de “Aşağıdaki en kalın sopayı bana vereceksin. Hamza abini dövmem için” dedi.

O zamanlar evler hele de bodrumlar piresiz olmazdı. Lale, daha aşağıya iner inmez bacaklarını pire dalayınca hoplayıp zıplamaya başladı. Bir de abisinin en kalın sopayla dövüleceğini bildiğinden iyice korkmuştu. “Buldun mu kızım en kalın sopayı”, diye sordu Yusuf kızı Lale’ye. Bacaklarını pire dalayan Lale,  debelenip duruyordu. Bodrum çok da  karanlıktı. Lale, aşağı  inmesi için açılan kapaktan sızan ışık ile kendi etrafını görebilse de daha derinleri göremiyordu. Hem pirelerden bunalmışken hem de abisi dayak yiyecek korkusu içindeyken ağlamaya başladı.
 
-Burada kaçışan bir şeyler var baba. Sıçan mı, fare mi ne. Bacaklarımı da pire daladı. Burası çok karanlık. Hiçbir şey görünmüyor. Sopa filan da göremiyorum. Çok korktum. Yukarı çıkmak istiyorum, dedi birazcık da yalandan ağlayarak.

Tam bu sırada Lale’nin  safça ablası Mürver’in sesi duyuldu yukardan. “Nasıl görmüyorsun koskoca sopayı? İşte orada ya. Bak tam ayağının dibinde. Hamza’nın sesi duyuldu bu kez. Hamza, Mürver’in kırmızı yanaklarını domatese benzetirdi. Domates de diyemediğinden “Donapis” derdi kardeşine. “Sus kız Donapis, sen karışma”. Yusuf’un sesi duyuldu ardından. “Çabuk o kalın sopayı alıp bana ver”.

Lale, abisinin dayak yiyeceğinden korkuyordu.  Sadece açık bodrum kapağının altına denk gelen kısımlar aydınlık, bodrumun geri kalanı kapkaranlık olduğundan ürkmüştü çocukça bir korkuyla.  Bir an önce buradan çıkmak isteyerek,
-Ben hiçbir şey göremiyorum. Burası kapkaranlık. Burada bir şeyler geziyor. Pireler de beni daladı. Çıkmak istiyorum, deyip  hüngür hüngür ağlamaya başlayınca Yusuf eğilip kızını kolundan tutarak yukarı çektiği gibi bahçedeki musluğun altına götürüp suyun altına soktu. Pirelerden arındırdı kızını.

Yusuf , istese kızını yukarı çekerken hemen kızının ayağının dibindeki  o en kalın sopayı da alabilirdi; ama niyeti dayak atmak değil ders vermekti. Hem kızı Lale’ye hem de oğlu Hamza’ya.

Yusuf kızını pirelerden temizledikten sonra elinde mızıka ile bahçede şöyle bir dolandı. Bulduğu iki kocaman taştan birini eline aldı. Diğerini yere bırakıp üzerine de mızıkayı koydu. Yerdeki taşın üzerine koyduğu mızıkanın bir bu yanına bir de öbür yanına elindeki taş ile vurdu. Sonra da eğilip bükülmüş mızıkayı karşıdaki evin çatısına fırlatıp attı. Hamza, mızıkanın çatıya atıldığını görünce çöktü kaldı kapının eşiğine.  O günden sonra da Hamza hep eşiğe çökmüş halde,  güneş vurmuş karşıki çatıda güneşin altında yanıp sönen mızıkaya bakıp oturdu  saatlerce. Kımıldamadan.

Hamza yine mızıkasının atıldığı çatıyı izlerken Lale ile Mürver matematik dersi ödevlerini  yapıyorlardı. Ödevleri aynıydı. Ödevlerden birisinde eldeki bir lirayla, yirmi beş kuruşa elma,  elli kuruşa armut, on kuruşa da iğde alınınca  geriye kaç kuruş kalacağı soruluyordu. Lale hemen elmaya, armuda ve iğdeye verilen paraları topladı. Çıkan sonucu bir liradan çıkardı. Kalan on beş kuruştu. Yani cevap on beşti.

Ablası Mürver de aynı soruyu çözüyordu; ama bir türlü işlemleri bitirip işin içinden çıkamıyordu. Defteri silinmekten yırtılacak hale gelmişti. Mürver sonunda bitirdi bu soruyu.
-Sonuç kaç çıktı, diye sordu Lale ablasına.
-Bir lira seksen beş kuruş.
-Nasıl, diye koşturup ablasının defterine baktı Lale.

Ablası, soruda geçen tüm rakamları toplamıştı. Oysa yapması gereken elmaya, armuda ve iğdeye verilen paraların toplamını bir liradan yani  yüz  kuruştan çıkarmaktı.  Oysa Mürver, eldeki parayı da eldeki paradan yapılan harcamaları da birbiriyle toplayarak eldeki paradan daha fazla tutan bir sonuç bulmuştu. Lale  kıkırdadı.
-Yanlış bu sonuç. Senin cebinde zaten bir liran var. Bir de o bir lirayı harcıyorsun üstelik.  Nasıl olur da bir liradan daha bile fazla paran kalır cebinde, diye sorunca Mürver gözlerini açıp kaşlarını oynatarak  defterindeki toplama işlemlerini gösterdi. Sonra da kardeşinin defterindeki işlemleri eliyle işaret etti. İkisinin defterinde de matematik işlemi vardı nihayetinde. İkisi de deftere işlemler yapmışlardı işte. Sonra  da gözlerini iyice açarak kardeşi Lale’ye döndü.  Sağ elinin işaret parmağını önce kardeşinin defterindeki işlemlere koyarak,
 -Ossun.  O da hesap,
Sonra sağ elinin işaret parmağını kendi defterindeki işlemlere getirip,
-Bu da hesap, dedi.
Lale ne diyeceğini bilemedi.  Kıkır kıkır gülmemek için kendini zor tutuyordu. Kıkırdamasını ablası görmesin diye bahçeye çıkmak için koşturdu. Tam kapıya gelmişti ki abisi Hamza yine eşiğe çökmüş, babasının mızıkasını fırlatıp attığı karşı evin çatısına dalıp gitmişti.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.11.2014, 11:20

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci