21 Şubat 2014 Cuma

Yeşilova’nın gıramlı bulguru

Annesi sürgit hep adamakıllı sofralar kurmuş, Meriç pek boğazlı bir çocuk olmadığından yemeklerini yemesi için patates püresine ördek, havuç salatasına kedicik, turp rendesine kardan adam şekilleri vererek tablo gibi gözüken tabaklar hazırlamıştı oğluna.

Meriç’in karısı Itır’ın akşamları ilk işi yemek yapmaya koyulmaktı. Yapıyordu da elinden geldiğince. Ama zaman izin verirse.

Akşamları yorgun argın eve döndüklerinde Itır, üşenmeden mutfağa geçiyor ve yemekleri hazırlıyordu. Hafta sonunda hazırladıkları en geç Salı günü bittiğinden Çarşamba gününden itibaren iş dönüşü soluğu mutfakta alması gerekiyordu Itır’ın.

Meriç, evlendikten sonra annesinin özenle hazırladığı tabaklardaki gibi yemekler göremez olmuştu masada. Karısının yaptığı yemeklerin lezzetinin annesinin yaptıklarından hiç kalır yanı yoktu; hatta karısı o güne dek Meriç’in hiç tatmadığı, ismini duymadığı pek çok yemeği yapmasını da biliyordu. Tek sorun, yemek yapacak zamanın darlığıydı.

Meriç, sadece sevdiği yemekleri beklemekle kalmıyor bir de Itır’ın küçük bir çocukken annesinin kendisine yaptığı gibi süslü, renkli salatalar olan masalar kurmasını da bekliyordu. Annesi nasıl süslerdi salataları. Yumurtadan palyaçolar yapardı. Dereotlarından ağaçlar, semizotlarından çiçekler yapardı rendelenmiş havuç salatasının üzerine. Itır salatalara ne palyaço yapıyordu yumurtadan ne de süsleyip getiriyordu salataları sofraya.

Gerçi Meriç, Itır’a hak vermiyor değildi. İşten döner dönmez Itır’ın tek önceliğinin bir an önce yemeği yapıp, salataları hazırlayarak sağlıklı bir öğün geçirmek olduğunu biliyordu. Bu yüzden sineye çekmişti masadaki salataların süslü, renkli olmayışını da… Sineye çekemediği şeyler de vardı.

Etlisi de olsa olur zeytinyağlısı da, sarmaları yapmak uzun zaman aldığından Itır nadiren lahana sarması, yaprak sarması yapabiliyordu. Mantı dersen açması, bükmesi başlı başına bir işti. İçli köfte yapmayı zaten bilmezdi Itır. Hiç Gazi Antepli komşuları olmamıştı ki öğrensin. Börekleri hazır yufkayla yapıyordu.

Bir de son zamanlarda Itır, yemek yapmakla kalmıyor yakınlarda apartmanlarına gelin gelen İngiliz komşuya da Türk yemeklerini öğretiyordu. Eloise, İngilizce biliyor diye Itır’ı sık sık ziyarete geliyordu. Çat pat Türkçesiyle konuşabildiği kadar Türkçe konuşuyor sonra canı sıkılıp İngilizce konuşmaya dönüyordu. Itır, her görüşmelerinde mutlaka Türkçe birkaç kelime öğretmeden göndermiyordu Eloise’i evine.

En son kapuskayı öğretmişti Itır Eloise’e. Eloise, kapuskanın ille de yağlı kaburga etiyle pişeceğini öğrenince sanki kırk yıldır kapuska pişirirmiş gibi kayınvalidesine, görümcelerine ilk fırsatta kapuska pişirmenin inceliğini anlatmıştı telefonda. Itır, gülmemek için zor tutmuştu kendini Eloise’i dinlerken.

Eloise, Itır’ı beş çayına davet etmişti o cumartesi günü. Itır, saat beşe doğru Eloise’in kapısını çaldı.

Eloise herkesin tarifini ezbere bildiği üç yumurta, bir bardak yoğurt, bir bardak şeker, bir bardak sıvıyağ ve yeterince hamurla kabartma tozundan oluşan bir kek yapmıştı. Biraz da tarçın serpmişti keke dövülmüş ceviz ve kuru üzümle. Eloise, çiçekli porselen pasta tabaklara keki ve eskice olduğu belli olan çatalları koyup, çiçekli porselen çay fincanlarında da çayı getirip, ikramı yapıp yerine oturduktan sonra;

-Bu keki annem, annesinden öğrenmiş. Anneannem de annesinden. O da kendi anneannelerinden” deyip kekinden bir lokmayı ağzına attı. Lokmasını yuttuktan sonra;

-Bu çay takımları da babaannemden kalma. Annesinin çeyizinden kalmış ona da. Çatallar büyük büyük dedemin karısına hediyesiymiş.

Itır, Eloise’in tabakları, çatalları neyse de kekin tarifine sahip çıkışına kızmaz hatta içten içe takdir bile ederdi. Kek yapmayı ilkin kim bulmuştu, kek tarifi kimin buluşuydu bildiği kadarıyla hiçbir kayıt yoktu; ama birisinin, yediği bir kekin bile aynı lezzetin ta atalarının damaklarından bugüne tadıldığını ve onlarda gelenekselleştiğini anlatıp buna gururla sahip çıkmasını takdir bile ediyordu. Evlerinde pişen bir kekin tarifine böylesine sahip çıkan biri, her şeylerine, değerlerine  sahip çıkar, göz kulak olurdu ebediyen. Bu durumu çok takdir ediyordu Itır.

Eloise  neredeyse her hafta bir yemek tarifi öğrenirken Meriç de karısının hala kendisinin dört gözle beklediği yemekleri yapmamış olmasına içerlemişti. Açıkça da söyleyemiyordu. Bir iki burun çekmişti çocukluğunda yaptığı gibi; ama Itır anlamamıştı. Hatta telaşlanmıştı kocası acaba grip mi oldu diye.

Meriç’in çalışma odasının kapısı açık dururdu hep. Kapıdan ilk görünen tam karşıdaki bilgisayar olurdu. Meriç, bilgisayarın başına oturmuş, internetten sevdiği yemeklerin resimlerine bakıyor, tariflerini okuyordu. Tarifler zordu ve zaman alıcıydı. Meriç’in yapabileceği şeyler değildi. Zaten Meriç bugüne dek bir makarna bile pişirmemişti. Makarna bile pişiremeyen birinin elinden bu yemekleri yapmak hiç gelemezdi.

Öyle canlı renkli ve lezzetli görünüyordu ki sarma, mantı, puf böreği, paçanga böreği, dalyan köfte resimleri. Meriç, lahana sarmasının resmini bilgisayarına arka plan olarak ayarladı.  Bilgisayarını açık bırakıp odadan çıktıktan hemen sonra Itır’a seslendi.

-Kitabımı bilgisayarın yanına koymuştum. Unutmuşum. Getirebilir misin?

Mutfakta yemek hazırlamakta olan Itır, ellerini yıkayıp Meriç’in çalışma odasına koşturdu. Eli kitaba uzanırken gözü de bilgisayarın duvarındaki resme gitti. Harika görünen koca bir tabak dolusu üzeri limon dilimleri, maydanozlarla süslü lahana sarmasını görünce gülümsedi. Meriç ne ilginç bir konu seçmişti duvar kağıdı olarak. Alelacele kitabı Meriç’e verip ocakta kavurduğu soğanlar yanmasın diye mutfağa koştururken  bir şey söylemesini bekler gibi Meriç’in kendisine baktığını fark etmedi bile.


Ertesi akşam Meriç, Itır’dan gözlüğünü istedi. Gözlüğünü bilgisayarın yanında unutmuştu.

Az önce duran çamaşır makinesinden çamaşır sepetine  yıkanmışları dolduran Itır, işini bırakıp Meriç’in çalışma odasına gitti. Eli gözlüğe uzanırken gözü bu kez bilgisayarın arka planı olarak ayarlanmış mantı dolu tabağa kaydı. Güldü.

Gözlüğünü Itır’dan alırken sanki ne diyecek diye Itır’ın ağzına bakan Meriç’in duyduğu, “Mantılar çok güzel görünüyor. Olsa da yesek” oldu.

Ertesi akşam Itır, bulaşık makinesine kirli tabakları yerleştirirken seslendi Meriç. Bu kez soda bardağını unutmuştu bilgisayarın yanında.

Itır, Meriç’in çalışma odasının kapısındayken daha, bilgisayara baktı. Arka planda fosur fosur kabarmış puf böreği dolu bir kayık tabak vardı.

Itır, soda bardağını Meriç’e verirken hiçbir şey demedi. Ama Meriç ille de bir şey duymayı bekler gibi bakıyordu Itır’a.

Ertesi gün Meriç lavaboları ovmakta olan Itır’dan telefonunu istedi. Telefonu bilgisayarın yanına bırakmıştı. Itır, telefonu almaya giderken bilgisayarın arka planında hangi yemeğin resmini göreceğini merak ediyordu. Bugün Meriç, dalyan köfte seçmişti arka plan olarak.

Ertesi gün de içli köfte vardı arka planda.

Birkaç hafta her akşam sürdü Itır’ın, Meriç’in bilgisayarında arka plan olarak Meriç’in sevdiği ve Itır’dan beklediği yemeklerin resmini görmesi.

Hafta sonu Itır erkenden alışverişe gitti. Küçük dükkanında salçadan tarhanaya, kuşburnu marmelatından patlıcan kurusu, bazlamaya yöresel ürünler satan kadından altı tane hakkıyla açılmış yufka ekmek aldı. Biraz da bulgur.

Bir hafta önce aile kökünün uzandığı Aksaray’ın Yeşilova köyüne ısmarladığı, Yeşilova’da gıram denen tereyağının henüz olmamışı yani krema hali de dün gelmişti nihayet. Buzdolabında bekliyordu bir buçuk kilo krema ya da Yeşilova ağzıyla gıram.

Itır, eve döner dönmez Eloise’e bugün kendisine yemeğe davetli olduklarını bir kez daha hatırlatıp mutfağa geçip işe koyuldu. Gıramı yani ham tereyağını kocaman bir tencereye koyup eritmeye başladı. Bulgur da haşlanıyordu bir başka tencerede.

Eloise ve kocası Taylan biraz erken geldiler. Eloise, Itır’ın yaptığı yemeği görüp, öğrenebilsin diye.  Taylan, Meriç ile salona geçerken Eloise, mutfakta Itır’ın nasıl bir yemek yaptığını hayretle izlemeye koyuldu.

Itır, anneannesinden, ona da annesinin çeyizinden kalma, kalayı daha geçenlerde tazelenmiş  bakır siniyi bir kez daha yıkadı, sildi. Bakır sininin üzerine yufka ekmekleri üst üste dizdi.  Haşlanmış bulgurları yufka ekmeklerin üzerine dört beş parmak kadar yufka ekmek kenarı açıkta kalacak şekilde döküp yaydı. Yufkaların tam ortasına gelecek şekilde hafifçe bir tepecik oluşturdu bulgurdan. Bunu bilerek yapmıştı, bulgurları dümdüz yayması gerekirken. Uzunca bir süredir köpüre köpüre içeriyi süt kokusuna bürüyerek eriyen tencere dolusu gıramı ocaktan alıp bulgurun üzerinde gezdirdi. Gıram, bulgurdan süzülüp yufka ekmeklere işliyordu.

Ortaya bir sofra bezi serdi Itır. Üzeri asma yapraklı, geyikli, çiçekli, inekli, kasketli köylü resimleriyle bezeli. Sofranın üzerine bir tahta sini koyup bakır siniyi de tahta sininin üstüne yerleştirdi. Sofra bezinin etrafına minderler atıp tahta kaşıkları da dizdi. Su, bocuttaydı yani testide. Meriç, hemen resmini çekti yer sofrasındaki yemeğin.

Eloise’in gözü, yufkaların orta yerindeki bulgur tepesindeydi. Buna bir anlam veremediği belliydi bakışlarından. Dayanamayıp Itır’a bu tepeciğin ne anlama geldiğini sordu:

-Bu yemek, 1517 yılından beri Yeşilova’da ondan önce Hoy’da daha öncesinde de Buhara ve Horasan’da oraya da Hazar’dan gelmiş büyük, büyükannelerimce yapılırmış. Yeşilova’da her kadının geleneksel yemekleri olarak bilip yaptığı yemeklerden sadece biridir bu. Tepeciği de, Yeşilova’da bulunan Anadolu’nun en büyük höyüklerinden Acemhöyük’ü simgelemek için öylesine yaptım, derken gülerek Eloise’e bakıyordu.

Sinideki yufka ekmeğin bulgursuz kısımlarını koparıp kaşık şekli vererek yiyeceklerdi gıramlı bulguru. Eloise önce kaselerdeki ayranı içmek için Itır’ın tahta siniye dizdiği  tahta kaşıklarla davranmak istediyse de sonra caydı. Yufka parçalarına kaşık şekli vermeyi hemen öğrenip yufkadan kaşıklarına gıramı emmiş bulguru doldurup ağzına götürdüğünde yemeğin lezzeti yüzünden okunuyordu.

O koca sini gıramlı  bulgur hemen bitti.

Itır, kendisine teşekkür eden Eloise ve eşine “bu yemeğin ta 1517 yılında Aksaray’da Yeşilova köyü kurulduğundan beri yapıldığını ondan önce de annesinin annelerinin bu yemeği Hazar’dan beri göç ede ede gelirken yaşadıkları her yerde yaptıklarını” anlattı. “Tahta kaşıkları da babaannesinin dedesinin yonttuğunu” söyledi. Bakır sini çok eskiydi. Hangi anneanneden kaldığını Itır bile bilmiyordu.

Eloise, hem yemeğin öyküsünden hem de tadından çok etkilenmişti. “Yediği en lezzetli yemeğin yufka üstü gıramlı bulgur olduğunu” söylüyordu ikide birde. Bir de “bu tahta sinideki yemeğin şu ana dek başına gelen en iyi şey olduğunu”.

Meriç o kadar beğenmişti yemeği “bir dahaki gıramın Yeşilova’dan ne zaman geleceğini” sorup kalktı sofradan. Hemen de geri dönmedi.

Eloise ile eşi Taylan gittikten sonra Itır ortalığı toparlayıp Meriç’in çalışma odasının önünden geçerken gayri ihtiyarı başı bilgisayara çevirdi. Meriç’in bilgisayarındaki yeni duvar kağıdı, Yeşilova’nın  yufka üstü gıramlı bulguruydu. Ve o duvar kağıdı hiç kalkmadı bir daha.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.12.2013, 17:05


 
Paylaş :


Yarın, 22.02.2014  tarihinde, saat 20:00’de, Radyo 1959’da  yayında olacağız.
O saatte Radyo 1959’u dinliyor olmanızı bekleyeceğim.
Saygılarımla.

Acemi Demirci
Paylaş :

19 Şubat 2014 Çarşamba


Doğa ve kültür,  en vazgeçilmezlerimden  yazılarımda. Yine öyle olduJ

“Yeşilova'nın gramlı bulguru" adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

16 Şubat 2014 Pazar

Üveyiğin Gözleri


Az önce bir belgesel sayfasında rastladım. Ağzında avladığı üveyik olan çakalın resmine. Ne avdan hoşlanırım ne de avcıları hoş görebilirim. Ama insanlar olarak hem avcıyız yeryüzünde hem av. Avımız tabiat, biz avcıysak. Avsak eğer avcımız, kimileyin avladığımız tabiat. Doğanın doğasına uymaz hep av olmak.

En zor yazdığım yazı, bu yazı o yüzden. Üveyiklerin, tüm diğer kuşların, nehirlerin, göllerin, denizlerin, dağların, ormanların ölmemesi adına kanlı sözcükler bile kullanabildim, vahşi dişlerden de bahsedebildim bir kereliğine. 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde, bir kereliğine dayanıp da okuyabilecek tüm doğaseverlere ve doğaya ithafımdır bu yazım.
 
Üveyiğin gözleri

Av olmak var;  avcı olmak var. Avcının dişleri arasından bakmak var.

İstenildiğinde bir kanat çırpışı mesafedeki gökler ne kadar erişilmez gözüküyor çakalın ağzındaki üveyiğe şimdi. Sırtından dişlenmişken.  

Avcının dişleri arasında olmak, Arafta olmaktır aslında. Hala hayatta; ama az sonra hayata veda kapıda. Hala görülür hep konulan dallar, yuva yapılan ağaç tepeleri. Etrafta uçuşan kuşlar ki birkaç güne kalmaz av olacak kanat sesleri onlar.

Kanat sesleri, bir çakalın ağzında sonlanıncaya kadar nasıl neşeli bir şarkıdır.

Çakalca yutulmuşken bile üveyiğin gözleri hala bakar. Uçanlara, geçenlere. Az önce capcanlı, özgürce uçulan göklere.

Ötse öter de yarısı çakalın boğazındaki üveyik, çığlıklı sesiyle. Birkaç dakikaya kalmaz didik didik yolunacak kanatlarındaki tüyler hala parlak. Uçacakmış gibi de açık. Oysa avcının lokmasıdır birazdan. Lokmalar uçamaz.

Üveyikten geriye bir tutam tüy kalacak kalsa kalsa. Uçsa uçsa onlar uçar rüzgârda.

Az önce bir belgesel sayfasında gördüğüm resimdeki gibi bir görüntü çok vurucudur av ve avcıyı anlatmada.  Her şey okunur çakalın gözlerinde de üveyiğin iki siyah nokta gibi bakışlarında da.

Kuş yüreği o an gözlerinde atmakta olan üveyiğin, avcının ağzındaki çaresizliği de çakalın kimselere kaptırmak istemediği avını bir an önce midesine indirmek telaşı da neler düşündürmüyor ki. Donuk ve soğuk bakışlı sinsi adımların yaklaşmasının aslında bir sonun yaklaşması olduğunu mesela.

Çakal da haklı bir yandan demeden de olmuyor. Doyması gerek hayatta kalması için. Ya üveyik? O da haklı. Daha uçacak çok kayabaşları vardı, konacak çok ağaç tepeleri. Belki de yavrular yumurtadan yeni çıkmıştı.

Tabiatın tabiatıdır aslında kah av olmak daha çok avcı olmak. Hayatın kendisidir yani adı üveyik olan avın siyah nokta gibi bakışları,  çakalın yemlenen üveyiğe yaklaşan sinsi adımları. İkisi de doymak derdindedir birinin av diğerinin avcı oldukları tam o anda.

Hani doğanın kanununu anlatalım desek sayfalar yazardık; ama çakalın ağzındaki üveyik, doğanın kanununu bir bakışta anlatıveren resimdir.

Çakalın ağzındayken bakış,  bir öğünlük bir avın son bakışlarıdır. Bir sonraki öğünün yine kendinden biri olacağını bilerek bakmaktır. Yuvaya geri dönülemeyeceğini, kendini çağıran yavrusunun, eşinin seslenişlerine bir daha karşılık veremeyeceğini bilmenin kederli, çaresiz bakışıdır.

İki küçük nokta gibidir avlanmış üveyik gözü. Yakında sönecek. Uçamayan, kaçamayan.

Avcının ağzındaki üveyiğin kara gözleri bir kurtarıcı arar gibi bakınırken kanatları uçmaya hazır gibi açık. Uçları sürmeli sıra sıra telekleri pek parlak. Boynunda gerdan gibi bir yarım halka. Birazdan kana bulanacak.

Nasıl bakar bir o yana bir bu yana av olmuş üveyik. Kaçacak yol bulamayan üveyiğin çıkmazını anlatır o iki nokta gibi kapkara göz.

Av olmuş üveyiğin gözlerinden geçenler bellidir. Hani başka bir avcı çıksa da çakalı avlasa, çakal da can havliyle ağzını açınca üveyik kaçsa. Yaralı da olsa kaçsa. Tek kaçsa. Pır diye. Salyalı bir ağızdan göklere havalansa. Uçsa uçsa. Sık dallı bir ağaca konsa. Pır diye uçsa yeniden. Bir çamın içine girip saklansa.

Ölecekse de vahşi dişler arasında ölmese. Belki son çare yuvasına kadar uçacak, yuvasında verecektir son nefesini; tüyleri çakalın pençelerinde darmadağın yolunmadan, boynuna vahşi dişler geçmeden.

Çakalın dişleri bir kere sırtına geçmiş üveyiğin gözleri çırpınır tek. Siyah bir ağıt gibi. Bir de yüreği çarpar deli deli. O deli gibi çarpan yürek, birazdan yutulacak çünkü. Vakit dardır artık.

Çakalın, çoktan yumuşak tüylü sırtıyla karnına geçmiş dişleri kuytu bir köşe bulmak için sabırsızken, üveyiğin siyah nokta gibi gözleri kuytulara saklanmayıp da av olduğuna kızgın bakmakta. Az sonra neler göreceğini bilircesine. Göreceği, başına gelecekler. Bir avın, avcısından göreceklerini her av bilir az çok. Bir üveyiğin başına çakalın ağzına düşmekten daha kötü ne gelebilir ki?

Hayatı kaybetmenin dilidir çakalın ağzındaki üveyiğin bakışları. O bakışların dili, sadece üveyiğin derdinin dili değil aslında. Tabiatın dili. Suya hasret toprağın, çamların, ağaçların dili.  Nehirlerin, denizlerin dili. Ormanların dili, göllerin, toprağın dili.

Bir üveyik değil ki av. Hepsi de av şimdilerde sanki. Yolun sonu tek üveyik için görünmedi. Denizin dibi bulandı. Nehrin yatağı değişti. Göl kurudu. Toprak kaydı gitti. Buğday ekilen tarlaydı eskiden, şimdi alabildiğine blok dikilen yerler.

Avlanmış üveyiğin dili bakışlarında. Tabiatın dili homurtusunda. Yaralanan tabiat, son sözü söyleyendir de son söz vakti geldiğinde. Tabiatın sözü, yutmaktır. Önünde sonunda, er ya da geç yutar tabiat.

Dalgalarıyla yutar. Hortumuyla yutar. Obruğuyla yutar. Ölümü tadan her nefsi bir gün mutlak yutar.

Tabiat,  yuttuğu kaç medeniyeti saklar kara kabuğu altında. Ne ziynetler, ne altınlar gizler kaç katman toprak altta. Vaktinde kimlerce takılmamıştı o mücevherler; kraliçelerce, soylularca. Uğruna ne savaşlar verilmiş hazineleri yutmuştur an gelmiş;  binlerce yıldır da içinde saklar durur.


Ancak tabiat büyük lokmadır, kimselerce yutulamaz. İlla doğa yutar, bölük pörçük yutulduğu olsa da. Dünya kurulduğundan bu yana yutmaktadır zaten. Dünya durdukça da yutacaktır elbet.

Yağmur yolu gözlediğimiz şimdilerde çakalın ağzındaki üveyik gibiyiz. Yutulmaya az kalmış. Susuzluk çakalının dişleri arasındaki üveyik gibiyiz yağmursuzken.

Gören; ama doğa karşısında kaybetmiş.

 (Her hakkı saklıdır)           

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.02.2014, 21:50


 

 
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci